░   7 Ocak 1869’da Edirne’ye bağlı Cisr-i Mustafapaşa kasabasında dünyaya gelen Rıza Tevfik, beş yaşına kadar çocukluk yıllarını burada geçirir. Babası Hoca Mehmet Tevfik Efendi, anası Mümine Hanım’dır. Asıl adı Ali Rıza olan  sanatçı, bu ailenin ilk çocuğudur. Babası, Doğu ve Batı kültürüyle yoğrulmuş aydın bir kişidir. Bu nedenle, Rıza Tevfik’in eğitimine büyük önem verir. 1876’dan sonra İstanbul’a taşınarak Üsküdar’a yerleşirler.
     Rıza Tevfik ilk öğrenimine bir Musevi okulu olan Sion Mektebi(Alyans Musevi Mektebi)’inde başlar. Burada çok iyi bir eğitim alır. Güzel konuşacak kadar Fransızca ve İbranice öğrenir. Daha sonra kendi çabasıyla Almanca, İngilizce, İspanyolca , Rumca, Ermenice ve Arapça öğrenir. Bir süre Beylerbeyi ve Davutpaşa rüştiyelerine devam eder. Babası İzmit’e savcı yardımcısı olarak atanır. Bu yüzden sanatçı öğrenimine bir müddet ara vermek zorunda kalır. İzmit’te annesi annesi ölünce babası Nergis Eda Hanım’la evlenir. Daha sonra Rıza Tevfik ve eşini de alarak Gelibolu’ya yerleşir(1882). Burada huzurlu bir hayat sürerler.
     Rıza Tevfik, Gelibolu’yu çok sever. Burada tabiatla kaynaşır, gördüğü güzel görüntülerden etkilenir, çocukluk yıllarını gönlünce yaşar. Gelibolu’dan ayrılmak istemez. Ancak babası, iyi bir öğrenim görebilmesi için onu İstanbul’a götürür ve Galatasaray Sultanisi’ne yazdırır(1883). Gelibolu’nun doğal güzelliğini oldukça benimsemiş olan Rıza Tevfik, bu yeni çevreye uyum sağlayamaz. Derslerine karşı ilgisiz kalır. Yaramazlık ve taşkınlıklarıyla okul idaresini usandırır. Sık sık cezalar alır, sınıfta kalır ve sonunda okuldan ayrılır. Gelibolu’ya dönerek çok sevdiği “Hamza Bey Sahili“ne kavuşur. Burada rüştiyeye kayıt olur ve aramış olduğunu bulmanın mutluluğu içerisinde öğrenimini sürdürür. Babasının sayesinde Türkçeyi ve Fransızcayı çok iyi bir şekilde öğrenir. Hafız’ı ve Sadi’yi, bu yıllarda severek okur.
     Rıza Tevfik, Gelibolu’dan İstanbul’a gidince, Mekteb-i Mülkiye’ye girer(1885). Edebiyat zevkini burada tatmaya başlar. Şairlik yönü belirgin biçimde ortaya çıkar. Darwin ve Bücher gibi filozofları bu yıllarda okur. Namık Kemal’in şiirlerini ve “Rüya” adlı eserini arkadaşlarına okuması ve okulda gazete çıkarması üzerine jurnal edilir* ve okuldan uzaklaştırılır(1888). Bu arada babası ölür. Bir yıl sonra Tıbbiye-i Mülkiye Mektebi’ne geçer. Bu okuldan da kovulunca bu durumu içine sindiremez. Hakkını aramak üzere Tophane Müşiri Zeki Paşa’ya başvurur. Onun yardımıyla yeniden mektebe döner. Ancak siyasal nitelikli çalışmalarına devam edince tutuklanır. Zaptiye Nazırı Nazım Paşa’nın aracılığıyla serbest bırakılır. Sanatçı 1895 yılında henüz okuldayken hayatı bir düzene girer umuduyla aile büyükleri tarafından Darülmuallimat (Kız öğretmen okulu) Müdiresi Ayşe Sıdıka Hanım ile evlendirilir. Zaman içerisinde bu evlilikten iki kızları olur.
     Nihayet 1897 yılında Tıbbiye’den mezun olan sanatçı Cenap Şahabettin ve Ahmet Mithat’ın yardımlarıyla Karantina İdaresi’ne doktor olarak girer. Hicaz’daki görevine giderken, Avrupa’ya kaçacağı endişesiyle Çanakkele’den geri çevrilir ve İstanbul’a getirilerek burada görevlendirilir. 1903’te eşi Ayşe Sıdıka Hanım ölür. 1904’te Nazlı Hanım’la evlenir. 1907’de Sait Halim Paşa ile Manyasizade Refik Bey’in isteği üzerine İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne girer. 1908’de Meşrutiyet ilan edilince yapılan seçimlerde Edirne mebusu seçilir. Herbert Spencer ve Holtzendorf’ gibi düşünürlerin etkisiyle sosyal alanda bireyciliğe, siyasal alanda liberalizme bağlanır. Bu yüzden, her dönemde muhalif olur. 1912’de Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katılır. Ancak burada da parti içi çatışmaları devam eder.
     Sanatçı 1914-1918 yılları arasında politikayı bırakarak edebiyat ve felsefeye yönelir. Dergi ve gazetelerde şiirler; dil, edebiyat, estetik ve felsefeyle ilgili makaleler yazar. 1912’de Kamil Paşa’nın sadareti sırasında Karantina Meclis-i Ali’sine üye olarak atanır. Rehber-i İttihad-ı Osmani Mektebi’nde felsefe dersleri verir. Ders notlarını “Felsefe Dersleri” adıyla yayınlar. Mütareke’den sonra, Hürriyet ve İtilaf Fırkası iktidar olunca, Tevfik Paşa kabinesinde Maarif Nazırı olur ve politik hayatına devam eder(1918). Damat Ferit Paşa kabinesinde iki kez Şura-yı Devlet (Danıştay) Reisliği yapar(1919-1920). Darülfünun’un Edebiyat Fakültesinde felsefe ve estetik dersleri okutur. Robert Kolej’de öğretmenlik yapar.
     1919’da Paris’te toplanan barış konferansına müşavir ve delege olarak katılan sanataçı, 10 Ağustos 1922’de Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyette yer alır. Bu antlaşmayı imzalamış olduğu altın kalemi Amerikan Kız Koleji’ne hediye etmesi olayı, kamuoyu ve Darülfünun öğrencileri tarafından tepkiyle karşılanır. Rıza Tevfik, hatıralarında kendisine isnat edilen “altın kalem” hikayesinin aslı olmadığını savunur. Bu olayın, Yunanlıların, Sevr Salonu’nda Venizelos’a hediye ettikleri altın kalemden doğmuş olduğunu belirtir. “Benim Sevr’de iken, cebimde zaten altın bir kalem yoktu ki, anlaşmayı bununla imzalamış olayım” der. Ancak Darülfünun öğrencilerinin bitmeyen tepkileri nedeniyle Nisan 1922’de Darülfünun’dan ayrılmak zorunda kalır.
     Rıza Tevfik, fikir ayrılıkları nedeniyle Milli Mücadele’ye karşı çıkar. Silahla savaşarak değil, siyasetle çözüme ve başarıya ulaşmaktan yana olduğu için, yanlış anlaşıldığını belirtektedir. Sevr’i imzaladığı için, vatana ihanet suçundan yurt dışına sürülen “Yüz Ellilikler” adıyla anılan listede yer alır. Kasım 1922’de ülkeden ayrılır.
     Rıza Tevfik, kendisinin Damat Ferit Paşa tarafından, 10 Ağustos 1922’de Paris’te imzalanması kararlaştırılmış bulunan anlaşmayı imzalamaya delege olarak gönderildiğini belirtir. Zaten önceden planlanmış bu anlaşma için, Türk delegesi olarak başkası da gitmiş olsaydı, başka bir şey yapamayacaktı der. İmza anının, hayatının en acı dakikaları olduğunu söyler. “İçlerimiz kan ağlıyordu, başlarımız önümüzde, büyük ve muhteşem salonu terk ettik!” der. Paris’ten İstanbul’a dönmeden Vahdettin hükumetine arkadaşları adına şu telgrafı çeker: “Devlet mefhumu ile kabil-i telif olmayan bir muahede taslağına imza koymak bizim elimizde olmayan bir keyfiyettir. (Devlet kavramı ile bağdaşmayan bir antlaşma taslağına imza koymak bizim elimizde olmayan durumdur.” Böylece içinde bulunduğu korkunç durumu ifade eder.
     Önce Mısır’a giden Rıza Tevfik, Kahire’de bir süre kaldıktan sonra Mekke’ye geçer; bir buçuk ay orada kalır ve Kabe’yi ziyaret eder. Sonra Ürdün Kralı Emir Abdullah’ın çağrısı üzerine Ürdün’e gider. Divan tercümanlığı ile Sıhhiye ve Asar-ı Atika Müdürlüklerinde çalışır.
     Sanatçı 1928’de Amerika’da bulunan çocuklarının yanına gider, bir yıl orada kalır. Bu süre içinde özel konferanslar verir. Üç defa Chritodoro House’a davet edilir. Ömer Hayyam onuruna düzenlenen bir toplantıda, İran edebiyatı ve şiiri hakkında bir konferans verir. Bunu Türk edebiyatı üzerine verdiği konferanslar izler. Nihayet Amman’a döner. Emekli olduktan sonra, 1934’te Ürdün’den ayrılır. Lübnan kıyılarındaki Cünye kasabasına yerleşir. Kıbrıs’a yaptığı bir gezi sırasında, “Serab-ı Ömrüm” adlı şiir kitabını bastırır (1943).
     Yüz Elliliklerin affından dört yıl sonra Türkiye’ye döner (1943). Edebiyat, felsefe ve sanat konularına ilişkin yazılar yazmaya devam eder. İbnülemin Mahmut Kemal’e yazmış olduğu bir mektupta, devlet kapısında memurluk yaptığına pişmanlık duyduğunu şu sözleriyle ifade eder: “Keşke kendi zevkime göre ulum, felsefe ve şiir ile vakit geçirmiş olsa idim. Belki iki odalı bir evim olurdu ve ömrüm de boş yere heder olmazdı.”
     Rıza Tevfik Bölükbaşı, 30 Aralık 1949’da zatüreeye yakalanarak vefat eder. Kabri İstanbul Zincirlikuyu Asri Mezarlığındadır.
     Şık görünümlü ve çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Rıza Tevfik; doktor, şair, eleştirmen, filozof, hatip ve siyasetçidir. Bilgili, kültürlü ve oldukça zekidir. Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Rumca, Ermenice, Arapça ve Farsça olmak üzere, çok sayıda yabancı dil bilir. Yaratılıştan hassas, neşeli ve iyimserdir. Dost davetlerine katılmaktan hoşlanır. İnsanları sever ancak kendisi çok sitem görür ve haksızlıklara uğrar. Yaşadığı sıkıntılar mizacını bozar; onu sert, titiz ve kavgacı bir insan yapar. İsyancı, gösterişi seven ve bireyselci yanı dikkat çeker. Serbest yaratılışlı olduğu için, disiplinsiz ve her şeye muhalif bir tiptir. Kurallara uymaktan hoşlanmaz. Buna rağmen kin ve garezden uzaktır. Romantiktir, ıssız güzel sahillerde kendi başına ve rahat yaşamayı sever. Doğaya aşıktır. Gelibolu’da Hamza Bey sahillerinde, doğanın kucağında yaşamaktan sonsuz haz duyar. Yakın dostlarının belirttiklerine göre taklit yapmaktan hoşlanır. Özellikle Arnavut, Arap, Acem ve Yahudi taklitlerini çok iyi becerir.

“Rıza Tevfik Bölükbaşı”nın Edebi Kişiliği

     Rıza Tevfik’in yetişmesinde babasının rolü büyüktür. Onun ilgisiyle küçük yaşlarda Farsça öğrenir. “Hafız Divanı” ile “Şeyh Sadi”nin “Gülistan”ını okur. Doğu kültürü ile edebiyat dünyasına açılan sanatçı, gelecekte Batı dillerini öğrenecek ve Batı kültürüyle de yoğrulacaktır. Doğu ve Batı dillerini bilen bir aydın olarak edebiyat ve kültür hayatımızda yerini alacaktır.
     İsmail Hikmet Ertaylan’a göre, “Rıza Tevfik’in felsefeye istidadı ırsi, şiire istidadı ise fıtridir.” Anasının da şair ruhlu olduğunu belirten Ertaylan, onun şairliğinde Gelibolu’nun, özellikle Hamza Bey sahilinin büyük payı olduğunu söyler. Gerçekten de onun şiire karşı olan ilgisinin Gelibolu’ya yerleşmeleriyle başladığı dikkatleri çeker. Hamza Bey; sahilleri, tabiat güzellikleri ile onu çok etkiler. Gelibolu’da kahvehanelerde saz aşıklarının meclislerine katılan sanatçı; onları dinlemekten sonsuz zevk alır. Buradaki izlenim ve birikimleri, ileriki yıllarda halk edebiyatına yönelişine neden olur.
     Rıza Tevfik’in şiirle sıkı bir şekilde ilgilenmesi 1885 yılından sonra başlar. Mekteb-i Mülkiye’de okurken, Recaizade Ekrem, Mizancı Murat, Lastik Sait gibi şahsiyetlerin fikir ve telkinlerinden yararlanır. Tanzimatçılardan Hamid’in; Servet’i Fünunculardan Tevfik Fikret’in; halk mutasavvıflarından Yunus Emre’nin etkisinde kalır. 1895’ten sonra Hamid’in tesirinde aruzla şiirler yazar. Bu konuda şunları söyler: “Abdülhak Hamid olmasa idi belki yalnız güzel şiirler okumak zevki ile iktifa ederdim de şiir yazmak hevesine kapılmazdım… Diğerlerinden ziyade Hamid’in sihr-i tesirine tutuldum. Ona herkesten ziyade medyunum… Onu hepsinden üstün tutarım.”
     "Bir Hayalet” şiiri, Hamid’in “Sahra”sından izler taşır. Daha sonra yazdığı “Temasil-i Vücut”, “Balaban Dağları” ve “Sfenks” şiirlerinde de Hamid’den etkilendiği görülür. “Malumat” gazetesinde yayımlanan “Sfenks” manzumesiyle Recaizade Ekrem’in ilgisini çeker. İsmail Safa tarafından Ekrem ile tanıştırılır. Bu vesileyle Halit Ziya, Ali Ekrem ve Tevfik Fikret’le de tanışma imkanı bulur. Daha sonra Tevfik Fikret ile dost olurlar. Eserlerini Servet-i Fünun, Maarif , Mektep, Hazine-i Fünun, Malumat, Bağçe, Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye, İçtihad, İkdam, İleri, Muhibban, Rübab, Edebiyat-ı Umumiye, Resimli Gazete ve İrtika  Türk Yurdu, Peyam-ı Sabah, Peyam-ı Edebi, Düşünce ve Bilgi gibi gazete ve dergilerde yayınlar.
     Rıza Tevfik’in şiirlerinin temaları çoğunlukla aşk, tabiat, nostalji ve çocukluk hatıralarından oluşur. “Serab-ı Ömrüm” adlı şiir kitabında Tanrı, kainat, varlık-yokluk, kader ve ölüm kavramlarını işler. Aruzla yazdığını şiirlerinde felsefi ve metafizik imajlar görülür. Anlatım ve estetik anlayışı kendine özgüdür. “Gelibolu’da Hamza Bey Sahili ve Ayazma İçin” şiirinde Hamid’in etkisi olmakla birlikte, muhtevada farklılık arz eder. O, hiçbir edebi akımın kalıplarına sıkışık kalmak istemez; kendi zevk ve mizacının yakınında yürür.
     Rıza Tevfik, Servet-i Fünuncularla çağdaştır. İlk dönemde onlarla aynı çizgide olmasına rağmen, 1905’ten sonra Mehmet Emin’in etkisiyle hece veznine ilgi duyar ve sade Türkçe ile şiirler yazmaya başlar. Mehmet Emin’in “Türkçe Şiirler” adlı şiir kitabını “Ümidime suret, iddiama kuvvet verdiniz.” sözüyle ve sevinçle karşılar. Türk şiirinin halka, seslenmesi yolunda, Mehmet Emin tarafından atılan adımı destekler. Sanatın toplum için olması gerektiğine inanır. Hecenin aruza, Türkçe’nin Osmanlıca’ya üstün bulunduğu tezini savunur. Bu konuda Ömer Naci ile tartışmalara girişir. “Selma, Sen de Unut Yavrum” adlı şiirinde Mehmet Emin’e iyice yaklaşır. Mehmet Emin’deki ahenk eksikliğini fark eden sanatçı; aşık tarzından yararlanarak bu boşluğu doldurmaya çalışır. Heceyle yazdığı şiirler, saz şiirini modern şiire doğru götürür.
     Sanatçı, başlangıçta Servet-i Fünunculardan, daha sonra Milli Edebiyat akımından etkilenmesine rağmen, bu iki hareketin de dışında kalır. O, hece vezniyle yazdığı şiirlerinde saz şairi ve aşık edebiyatı geleneğinde var olan musiki unsurunu yakalar ve şiirinde bunu başarıyla uygular. Bayburt’lu Zihni’nin, Aşık Dertli’nin, Kerem’in şiirlerini zevkle okur ve bu yolda şiirler yazar. O, halk şiirinden ilham alarak yeni şiirler ortaya koyar. Halk şairlerinin sevdiği 6+5 ölçüsünü kullanır. Bu da şiirini ahenkli yapar. Şekil ve estetik bakımından Halk şiiri geleneğinden faydalanmakla kalmaz, Batı şiirinde görülen izlenimci (empresyonist) anlayıştan da yararlanır. Şiirlerinin büyük bir kısmı şekil bakımından halk şiirine benzemekle birlikte, Avrupai şiir anlayışına uygunluk gösterir.  Bu şiirlerinde samimi bir yurt sevgisi ve özlemi göze çarpar.
     Onun şiirlerindeki başarısının kaynağı, saz şairlerinin duyuş tarzına yaklaşmış olmasıdır. Anadolu’da ve İstanbul tekkelerinde yaşayan bu tarzı, açığa vurmak ve bir biçime sokmakla büyük bir hizmet vermiş olur. Kendisinden sonra gelenler, onu taklide çalışırlar. Geçliği bu yönde teşvik eden Rıza Tevfik, nefesleri, devriyeleri, divanları ve destanlarıyla halk tarafından çok sevilir. Görüştüğü ve dertleştiği insanların duygularını paylaşır. Kalender ve rint yapısıyla dikkatleri üzerinde toplar. Mistik ruhla yazdığı nefesler, devriyeler ve divanlar Anadolu’ya yayılır. Tasavvufun en güzel örneklerini sergileyen şiirleri, onu ölümsüz kılar. Bektaşiliğe gönül veren şairin içten gelen ve lirik tarzda yazılan koşma, nefes ve divanları onun ününü artırır. Onun asıl sanat hayatı, “Karababa Dergahında” adlı nefesiyle başlar. Bundan sonra Bektaşi şairlerinin izinde yürür. “Sorma Hocam”adlı şiiri, Bektaşi şathiyesi tarzında yazılmış bir şiirdir.
     Rıza Tevfik, 1911-1922 yılları arasında dil, şekil ve üslup bakımından en güzel şiirlerini ortaya koyar. Bu şiirlerinde genel olarak ferdi ıstıraplar, tarih, vatan sevgisi, aşk, tabiat, toplum, din ve felsefeye yer verir. Onun asıl şairliği divan, nefes, ilahi ve devriyelerden yola çıkarak yazdığı koşma, divan ve nefeslerinde görülür. Onun bu tavrı, halka ve gerçek kaynağa yönelme anlamı taşır. Böylece Milli Edebiyatın “halka gitmek” amacına uygunluk gösterir. Hece vezniyle yazdığı şiirleri liriktir. Bu şiirlerinde teşbih, istiare ve mecazlara baş vurmaz. Daha çok izlenimlere dayanan bir sanat anlayışını benimser. Yunus, Karacaoğlan, Gevheri, Dertli gibi halk şairlerinden gelen tasviri imajları (pitoresk) kullanır. Bunun yanında mutasavvıf halk şiirlerinden aldığı mistik unsurları da ihmal etmez. 
     Mehmet Kaplan’a göre, “Rıza Tevfik’in orijinal tarafı, tekke şiiri ile kendi mizacını, Batı tesirini birleştirmesidir.”
     Kenan Akyüz, onun şiirlerindeki başarıyı sağlayan en önemli noktanın, duygu ve anlatımdaki samimiyet olduğunu söyler. Buna konuşma dili ve üslubunu benimsemekte göstermiş olduğu yeteneği de ekler. Onu, “Konuşma Türkçesi”nin müjdecisi olarak görür.
     Türkçe şiiri, her üslupta ve tarzda yazmış olmayı, kendi hoşuna giden bir hüner olarak kabul eder. Onun keskin, şakrak, şuh ve alaycı bir üslubu vardır. Yazılarında bir akıcılık ve hareket görülür.
     Rıza Tevfik , edebiyat ve felsefe dışında ansiklopedik bilgilere sahip bir şahsiyettir. Aynı zamanda araştırma ve incelemelerde bulunan bir yazarımızdır. Batı felsefesinin ülkemizde tanınmasına ve öğrenilmesine yardımcı olur. Gerçi bir felsefi düşünce sistemi kurmuş değildir; ancak bazı Batılı filozofların tanıtılması ve bilgi teorisinin öğretilmesine katkıda bulunur. Bu alanda bir sözlük çalışmasına girişir. On bir cilt olarak tasarlamış olduğu “Mufassal Kamus-ı Felsefe” adlı sözlüğünü, “C” harfine kadar getirebilmiş ve ilk iki cildini yayınlayabilmiştir.
     Rıza Tevfik’in diğer önemli bir yanı da “feylesof şairliği”dir. Felsefeye ilişkin düşüncelerini şiirleriyle ortaya koyar. Onun şiirlerindeki esas temalarda görülen değişimler, kendisini Meşrutiyet öncesi, Meşrutiyet sonrası ve gurbet devresinde gösterir. İlk dönemine ait şiirlerinde konular, tabiat ve felsefi düşüncelerden oluşur. Şahsi ıstırap, ölüm, aşk ve hiçlik duygularını dile getirir. Karamsardır ve taklit peşindedir. İkinci devresinde iyimserdir. Aşk, tabiat, ölüm ve Tanrı temalarının yanında sosyal sorunlara da yer verir. Vatan sevgisi ve tasavvuf konularına yönelir. Bektaşilik çizgisinde şiirler yazar. Dini ve mistik unsurlarda yoğunlaşma gösterir. Dilde sadeleşir; içerikte millileşir. Son döneminde ise, yurt dışında gurbet hayatı yaşar; hayata kötümser bir gözle bakar. Ölümü arzular. Maddi ve manevi sıkıntılar içinde yaşar. Dili ve anlatımı pek tutarlı değildir. Vatan özlemi ve gurbet duygusu ana tema olarak belirir.
     Rıza Tevfik’in şiirlerinde sanat endişesi görülmez. O, ilhamına bağlı olarak bütün yeteneğini ortaya koymaya çalışır. “Sanat, tabiattan uzaklaşmamalıdır” görüşünü benimser. Ona göre, “Sanat, tabiattan elini ayağını çekerse, mutlaka esastan uzaklaşır ve lüzumsuz sanat oyunlarının esiri olur. ” 
     Ancak Rıza Tevfik, eski şairlerimizden Fuzuli’yi lirik olduğu için sever. Zarif, şık, edası hoş bir İstanbul şairi olduğu için de Nedim’den hoşlanır. Yaşanılan çağa ve gelişmelere bağlı olarak zevklere yeterince hitap etmediğini öne sürer. Edebiyatımızda yenileşme hareketinin Şinasi’den önce var olduğuna inanır. Akif Paşa’nın Şeyh Müştak’a yazmış olduğu mektubu, son derece güzel bulur. Şinasi’nin temizleyici ve sadeleştirici bir adam olduğunu vurgular. Hamid’i edebiyatımıza romantizmi getirmiş olması açısından sever. Zevk ve tasavvur bakımından Hamid’le Avrupalılaştığımızı söyler. 
     Rıza Tevfik, sanatçı karakteri bakımından formalist olur. Ona göre güzellik, sadece dış görünüşte bir olgunluk belirtisidir. Bu konuda Tevfik Fikret’in başarılı olduğuna inanır. Şiirde Tevfik Fikret’in, romanda Halit Ziya’nın üslubunu beğenir. Yakup Kadri, Fazıl Ahmet (AYKAÇ), Yahya Kemal, Orhan Seyfi, Ömer Seyfettin, Ahmet Haşim, Halit Fahri gibi şair ve yazarları taklit eder. 
     Halide Edip’e altı yıl ders veren Rıza Tevfik, onun edebiyat zevkinin gelişmesine katkıda bulunur. Ona bir şeyler öğretmekten çok, onu keşfetmekten duyduğu mutluluğu belirtir. 
     Yahya Kemal: “Bu devrin gerçi son sohbetlerinde / Nefesler dinledik sâz-ı Rızâ’dan!”(1) mısralarıyla, hece vezniyle de çok güzel şiirler yazabileceğini, kendisinden sonrakilere gösterebilmiş olması bakımından Rıza Tevfik’i alkışlar.

“Rıza Tevfik Bölükbaşı”nın Eserleri

Çeviri :

  1. Les Textes Houroufis (Hurufi metinleri, Clerment Huart’la birlikte Fransızca, Leiden, Hollanda 1909).

Felsefe :

  1. Felsefe Dersleri
  2. Mufassal Kâmus-ı Felsefe

Eleştiri:

  1. Abdulhak Hamid ve Mülahâzat-ı Felsefiyesi

İnceleme :

  1. Ömer Hayyam’ın Felsefesi
  2. Tevfik Fikret

Şiir :

  1. Serab-ı Ömrüm



Kaynak: edebiyatakademi.com 

(1)
"Fer almışken tulû-ı kibriyâdan

Bugün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bugün bî-vâye kalmış her ziyâdan
Bu mülkün farkı yok bir tengnâdan
Niçin nûr inmiyor artık semâdan
Bu şek, bağrımda her gün gâh u bîgâh
Dolaştım “hu” deyüp dergâh dergâh

Aba var post var meydanda er yok
Horasan erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyar-ı Rûma gelmiş evliyâdan
Tecelligâh iken binlerce rinde
Melâmet söndü şarkın her yerinde
Bu devrin gerçi son sohbetlerinde
Nefesler dinledik saz-ı Rıza’dan"