Ben dalgalara karşı direnmeyi seviyorum. Her bir direniş bana büyük kuvvet veriyor.

     1989’da, Gorbaçev zamanı “Duman Dağıldığında” isimli bir romanım basıldı. Mafyanın ve iktidardaki komünist rejimin beraberinde neler yaptığını anlatan bu romanım ilk aşamada 30 bin adet, altı ay sonra 27 bin adet basıldı ve çok kısa bir süre içerisinde tamamen hepsi satıldı. O zaman 4 milyon nüfuslu Türkmenistan’da 57 bin adet roman satmak inanılmaz bir olay oldu. O kitapların 1600 âdetini komünist partiyanın il müdürü olmuş bir kişinin satın alarak yaktığını da öğrendim. O kişi romanın kendisi hakkında yazıldığını zannetmiş. Evet, o doğru fikir yürütmüş ama kitap yakması yanlış… Mafya üyelerinden, büyük kürsülerde oturanlardan çok telefon tehditlerine de maruz kaldım. Onların hepsine benim cevabım bir oldu: “Ben kendi görevimi yaptım.”

     Türkiye’yi Türkmenistan’da tanıtmak, sevdirmek benim baş amacım oldu. “Köseye her kes bir kıl verirse sakallı olur” diyorlar ya… Ben Yunus Emre’yi, Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı, büyük Atatürk’ü tanıtmak için anma akşamlarını yaptım. Gazetelerde yazılar yazdım. Bizde Karacaoğlan’ın şiirlerini bastırmak yasaktı. Ben “Karacaoğlan’ı Kim Zindandan Çıkarır” diye makale yazdım ve o büyük aşığın zindandan çıkmasını kazandım.

     Ama 1990’da Adana’ya Karacaoğlan’ın kongresine davet edildiğimde gözlerim açıldı.

     Benim gözlerimi Türkiye açtı diyebilirim. O zamanlar Moskova’dan izin alırdık ve oradan Ankara’ya uçmalıydık. Bizi uğurlayan Sovyet Yazarlar birliğinin elemanı “Türkiye açlık çekiyor, ekmek alınız” dedi. Ben iki büyük çantayı ekmek ile doldurdum. Türkiyeli aç kardeşlerime ekmek dağıtmaktan alacak mutluluğumu içimden his ediyordum. Keşke başka bir yol bulup, daha çok ekmek götürseydim. O kişi hediye olarak Kremlin ve Lenin’in resimli selofan poşetleri almayı da tavsiye etti. İki çanta ekmeği ve diğer hediyeleri zor götürerek Ankara’da uçaktan indim. Gümrükçüler bir ekmeğe, bir bana baktılar, sonra da her bir ekmeği ikiye bölerek içine baktılar. Hiç bir şey bulmadılar ve yine benim yüzüme sorulu baktılar. Ben: “Her halde onlar da ekmek istiyorlar” diye “Sizde bir-iki ekmek alabilirsiniz” dedim. Dedim ama onların açlık çektikleri yüzlerinden hiç belirmiyordu. “Elbet gümrükçü aç olmaz.”

     Beni hemen Adana’ya uğurladılar. O zamanki otobüslerin salonundan çıkmış olan tütün dumanı dünyayı karartıyordu.

     Beni otobüsün son kürsülerinin birine oturttular. İnanın ki, duman derdinden şoförü görmek çok zordu. “Ekmek bulunmadığı için bunlar sigara çok içiyorlar” diye zannettim. Adana’da otele gelişte ve girişte ekmek dilencilerine rastlamadım. Beni hemen yemeğe götürdüler. Orada her şey var, yiyecekler bol-bol… “Elbet beş yıldızlı otelde bolluk olur.” Bana rehberlik yapan genç arkadaşa yumuşak sesle: “Kardeşim, ben çok getire bilmedim ama iki büyük çanta dolu ekmek getirdim. Onları aç kişilere nasıl dağıtabiliriz?” diye söyledim. Arkadaş gözlerini parlatarak “Anlamadım” dedi. Ben soruyu tekrarladım. “Neden ekmek getirdiniz?” “Valla et, şeker çıkarmak yasak olduğu için ekmek getirmek zorunda kaldım.” Arkadaş durumu anlamadı. Tekrar sormaya da utandı.

     Odaya dönüşte temizlikçi bir hanıma rastladım ve ona: “Size ekmek vermek istiyorum” dediğimde: “Hayır hayır, lazımlığı yok, teşekkür ederim” dedi. “Beni yabancı sandı, onun için ekmek almak istemedi.”

     Biraz sonra odaya rehberim geldi ve ekmek konusunu ayrıca aydınlığa çıkarmak istedi. Ben olayı anlattığımda o güldü. Anlaştıktan sonra iki çanta ekmeği israf etmemek için uzak uğraştık.

     Sovyetler Birliği’nden ilk Türkmen gelmiş haberini işiten Adanalılar otele akın ettiler. Herkes evine köyüne götürmek istiyor. Vedalaştığımızda ben onlara Kremlin ve Lenin resimli poşet hediye ettim. Onlar isteksiz alıyorlar ve yüzlerinden gülümseme yitiyor. Bunun nedenini İrfan beyden sorduğumda gülümsedi. “Burası Türk yurdu… Biz Lenin’i sevmeyiz. En iyisi bu poşetleri gösterme.”

     Gerçekten de gözlerim Türkiye’de açıldı.

 

*   *   *

     Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nin Eski Rektörü, bizim sevgili aksakalımız Abdurrahman GÜZEL, beni kahraman Çanakkale’ye davet etti. Çanakkale savaşlarının olduğu toprakları gördüğümde yüreğim yerinden oynadı. Orası toprak değil… O şehitlerin kemiklerinden üretilmiş insan kanlarıyla sulanmış bir mukaddeslik… O mukaddesliğin başında büyük Atatürk duruyor. Ben Atatürk’ü anlatan “Ben Atatürk” kitabımı orada yazmaya başladım. Yazdım, tamamladım, sonra dervişe döndüm. Çok kişiyi, kurumları, vakıfları rahatsız ettim. Kitabı bastırmaya imkân aradım. Benden para isteyenler de oldu. “Param olsaydı, ben dilenci gibi kapı çalar mıydım? Hemen bastırırdım… Atatürk’ün kahramanlığını Türkmenistanlıların da bilmesini, duymasını, görmesini istiyordum. Ama… Ama…” En sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin Aşkabat Büyükelçiliği’ne başvurdum. “Atatürk’ü seviyorlarsa kitabın basılmasına yardımcı olurlardı diye düşündüm.” Ama yanılmışım. Beni şirin sözlerle beslediler. Üç senelik dervişlik beni yordu. Doğrusu umudum çok incelmişti. Kitabım masraflı, kalın bir kitapta değildi. Atatürk hakkında olduğu için telif hakkını da istemiyordum.

     Günlerde bir gün eğitim müşaviri Sayın Mustafa TURAN evime telefon açtı. Ben onu tanımıyordum. “Sayın Oraz YAĞMUR, siz Atatürk hakkında kitap yazmışsınız diye duydum. Bu güne kadar basılmamış olmasına üzüldüm. Ben başarırsam, bastırırım. Ama sen kaç para istiyorsun?” dedi. “Bana para lazımlığı yok… Kitap basılırsa o yeter.” Ama o kişinin de bastırabileceğine inanmıyordum.

     Mustafa Bey yazılı CD’yi aldı ve yaklaşık 10-15 gün sonra telefon açtı. “Kutluyorum, Eski Bakan Köksal TOPTAN Bey kitabı kabul buyurdular ve basma kararı verdiler.” Ama kaç aylar geçti, kitap gelmedi. Mustafa Bey görev süresi tamamlayarak Türkiye’ye döndü, kitap gelmedi. “Ben yine unutuldum.”

     Böyle durumdayken Aşkabat Büyükelçisinin ikinci kâtibi beni makamına çağırdı. Ben vardığımda o kişi elimi sıkarak: “Kutluyorum, kutluyorum Oraz bey! Siz Türkiye-Türkmenistan için büyük hizmetlerinizden ötürü Türkiye Cumhurbaşkanının Liyakat ödülüne layık görüldünüz. Bu ödül Orta Asya’da ilk kez size veriliyor. Türk Dünyasında önce Azerbaycanlı Bahtiyar Vahabzade ödüllendirilmiştir. Sizi Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel davet ediyor.” Dedi.

     -En iyisi madalyayı bana göndersinler, ben gitmek istemiyorum.

     Diplomat bu cevabıma şaşırdı.

     -Neden Oraz Bey?

     O beni ikna etmeye uğraştın ama başaramadı. Benim Türkiye’ye gitmememin nedeni, bende normal ayakkabı yoktu. Sol tarafının altı uzun delikli, çoktan eskimiş, 46 ölçülü bot giyerek Çankaya Köşkü’ne varmak zordu. Bende yeni ayakkabı için para yoktu, para bulunursa da 46 ölçülü ayakkabı bulmak imkânsızdı. Bunu şık giysili diplomata anlatamam ki… Ama üç günden sonra dostlarım beni ikna ettiler. Gidiyorum, iğne üzerinde yürüyerek gidiyorum. Her yerde, her saniyede benim altı delik botuma bakıyorlar. Çankaya Köşkü’nde büyük salonda milletvekilleri, bakanlar, basın mensupları, hepsi bana bakıyor. Yanıldım, bana değil, altı delik botuma bakıyorlarmış. Beni ilk sıranın ortalarında oturttular. Yanımda bir sandalye boş duruyordu. Karşımdan Süleyman Demirel geldi. Benimle selamlaştıktan sonra yanımda oturdu. Ben kendi botumu içe çekerek onun parlak ayakkabısına baktım. “Yazarların Cumhurbaşkanlarından tek farkı-yazarların delik ayakkabılı olmalarıdır.” Beni sahneye davet ettiklerinde ayaklarımı kaldırmadan yürüdüm. Tören tamamlandıktan sonra bana rehberlik yapan arkadaşa “şimdi nereye gidiyoruz” dediğimde o kişi gülümseyerek: “Çarşıya, ayakkabı almaya” dedi. “Görmesiz şeyleri görüyorsun.” “Görmezlik mümkün değil. Hem 46, delikte büyük…” .

     Dolayısıyla, Çankaya köşküne delik ayakkabılı çıkan ilk yazar ben oldum.

     Ödül aldığıma sevindim mi yoksa fukaralığıma acıdım mı? Bunu bu güne kadar da bilemiyorum.

 

Oraz YAĞMUR – 2008

Kaynak: Türk Dünyası Bilgi Arşivi