TAKDİM 

            Özbek soruşturması veya Özbek meselesi Türkistan’ın yakın tarihini bilmeyenler için sıradan bir ifade olabilir. Türkistan,  Çin'den başlayıp Hazar Denizi’ne; Sibirya’dan Afganistan ve İran’ın kuzey bölgelerine kadar uzanan geniş bir sahaya yayılmış; ovalar, bozkırlar, dağlar ve çöllerle kaplı büyük bir ülkedir ve dünya Türklüğünün ata yurdudur.

            Rusya on dokuzuncu asırda Türkistan’ı işgal etmeye başlamış, 1917 ihtilali ile adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği adını alan bu emperyalist devlet, 1924 yılında işgali tamamlamıştır. Gerek işgal yıllarında, gerekse işgalden sonra Türkistan halkını meydana getiren Türk toplulukları (Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Karakalpaklar) ve dilleri Türk dili olmayan, soylarının Türk mü Fars mı olduğu tartışılan ancak Türkistan coğrafyasında yaşayan Türk soylu topluluklardan ayrılması mümkün olmayan Tacikler, bağımsızlıklarını kazanabilmek ve işgalcilerden kurtulmak için direnmişler, ezilmişler, milyonlarca can vermişlerdir. Bu fedakâr direnişlerinin başarıya ulaşamamasının elle tutulur iki önemli sebebi vardır:

Birincisi; çağın gerektirdiği bilim ve teknolojiye ayak uyduramamaları, atalardan kalan usullerle yapılan çiftçilik ve hafif sanayi üretiminden öte geçememeleridir. Çarlık yönetiminden komünist diktatörlüğe geçerken Kazan ve Azerbaycan’da uyanan yenilikçi (Ceditçi) fikir adamlarına Özbek, Kazak, Türkmen ve Uygur aydınları da katılmışlardır. Halkı  bilim ve teknolojiye özendirmeye çalışan ceditçi akım, ortaya çıkan muhafazakâr-yenilikçi çatışmaları ve ihtilal sebebiyle bir müddet zayıflamış hatta her topluma hürriyet vaat etmek mecburiyetinde kalan işgalcilere zaman ve imkân kazandırmıştır. Öyle ki muhafazakârlığı tepe tepe kullanan emir ve hanlar ülkeleri işgal edilirken hatta işgal edilen baş şehirlerinden kaçarkan hazinelerini de –götürebildikleri kadarını– yanlarına almışlar; kaçarken bile haremlerine güzel kadınlar temin etmeye çalışıyorlardı. İkincisi; bugün bağımsızlığını kazanan beş ülkede hâkim olan Buhara Emirliği, Hokand Hanlığı ve Hive Hanlığı işgalcilere karşı birleşememişler, birbirlerini zayıflatmak için ellerinden geleni yapmışlardır.

Stalin zulmünün katlettiği Özbek yazar Abdullah Kâdirî, bu gerçekleri “Ötken Künler” (Geçmiş Günler) ve “Mihrâbdan Çayân”  (Kürsüdeki Çıyan) adlı eserlerinde –açık açık ifade edemese bile– romanlaştırmıştır.

1924’te işgal tamamlandıktan sonra İkinci Dünya Savaşına kadar –özellikle dünyanın en kanlı zalimlerinden biri olan Stalin devrinde– hürriyet mücadelerine katılmış olanlar ile halkı uyandırması mümkün olabilecek aydınlar –isterse komünist fikirlere sahip olsunlar– öldürülmek veya sürgün kamplarına gönderilerek ölüme terk edilmek suretiyle yok edilmişlerdir.

İkinci Dünya Savaşında çaresiz Türkistan halkı Sovyetler Birliği ordularında Nazilere karşı savaşmak zorunda kaldığı gibi, işgal edilmiş Rus şehirlerinden gelenlere de ev sahipliği yapmıştır. İkinci Dünya Savaşında önce Almanya ile iş birliği yapıp Polonya’nın nimetlerini paylaşan Ruslar, sonra da Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa ile birleşerek savaştan galip çıkmışlardır. Bu dönemde Doğu Anadolu’nun kuzeyini ve buna ek olarak Karadeniz’den Akdeniz’e geçiş yolu olan boğazlarda askeri üs isteyen Sovyetler Birliği, Türkiye’yi NATO ittifakına girmek zorunda bırakmıştır. İkinci Dünya Savaşının sonuna doğru Kırım ve Ahıska Türklerini Orta Asya bozkırlarına süren Stalin, bu şekilde Karadeniz çevresini Türklerden temizlemiştir. Aynı yıllarda aydınlardan çiftçilere kadar binlerce soydaşımız da Orta Asya’dan Ukrayna, Rusya ve Sibirya’ya sürgün edilmişlerdir.

Daha Çarlık Rusyası devrinde yirminci asrın başlarında başlatılan ve Stalin devrinde tamamlanan başka bir çalışmayla Rusların işgal ettiği topraklardaki Türk birliğine öldürücü bir darbe indirilmiştir. Ilminsky ve hemfikirlerinin çabalarıyla Türk topluluklarının yalnız üç olan yazı dili sayısı, her birine ayrı alfabe verilmesi ve mahalli ağızların yazı dili olarak kabul ettirilmesiyle yirmiden fazla yazı diline çıkarılmış, ortak kültürümüz ortadan kaldırılmaya gayret edilmiştir. Bu durum alfabe işine bile ideolojilerle yaklaşan Türk toplulukları için düzelecek gibi görünmemektedir.

İkinci Dünya Savaşında ve sonrasında Sovyetler Birliği’nin savaştığı cephelere evlatlarını asker olarak gönderen, cephe gerisinde ise üretimin lokomotifi olan Türkistan halkı üzerindeki baskılar uzun yıllar devam etti. 1979 yılında Sovyetler Birliği Afganistan’ı Marksist hükümetin sözde çağrısıyla işgal etmeye kalktı. Direnen Afganistan halkı ile dokuz yıl süren savaşı dünyanın en güçlü iki devletinden biri olan Sovyetler Birliği kaybetti. Bunun suçunu da bölüp parçaladıkları Türkistan’ın en çalışkan insanlarını barındıran Özbekistan’a yüklemeye kalktılar. Özbekistan’a Rus ve Ermeni kadrolar getirerek mahalli idarecileri görevden almaya, uydurma suçlarla yargılamaya başladılar.

Yakın tarihi iyi bilenler Sovyetler Birliğine karşı girişilen her türlü baş kaldırma hareketinin nasıl ezildiğini bilirler. On dokuzuncu asırdan beri her direnişi kanla bastırılan Türkistan’da yine bir isyan havası vardı. Celaleddin Mengüberdi’yi, Emir Timur’u, Mirza Uluğbek’i, Ali Şir Nevai’yi, Babur’u, yetiştiren halkın çiftlik müdürü, belediye başkanı yetiştiremeyeceğini düşünüp yeni kadroları gönderen Moskova’ya bir karşılık verilmeliydi ama kimse bunu dile getiremiyordu. Özbekistan Komünist Partisinin 1984’teki Genel Kurulunda bazı gölgesinden korkan mahalli yöneticiler bu kadrolar konusunda merkezden sözde yardım(!) istediler. İşte bu devirde yazar Ötkir Haşimov, apoletli generallerin, Komünist partisi yöneticilerinin gözlerinin içine baka baka gerçekleri söyleme cesaretini göstermişti. O yıllarda “Özbek İşi” (Özbekistan Soruşturması) adlı kıssayı (uzun hikâyeyi) yazmıştı. Hikâye, 1990 yılında, Özbekistan Sovyetler Birliği’ne bağlıyken yayımlandı. Yazar aynı konuyu başka olaylar ve kahramanlarla “Tüşde Keçgen Umrler” (Düşte Geçen Ömürler) romanında da ele almaktadır. Ötkir Haşimov’un eserlerinde büyük çaptaki olaylar küçükleriyle, kalabalık grup birkaç kişiyle, şehirler ve ülkeler küçük bir kasaba veya köyle sembolize edilerek anlatılır.

Bu kıssa, Penci Cumanov ve Hanife Cumanova’ların şahsında milyonlarca Türkistan’lı soydaşımızın yaşadığı acıları ifade etmek maksadıyla yazılmıştır.

 

 «ÖZBEKİSTAN SORUŞTURMASI»

Ötkir Haşimov

     Özel yetkili savcı Koryagin arabanın arka koltuğunda dalgın oturuyordu. Eski “Jiguli” iki tarafına kavakların sıralandığı, ara sıra pamuk sapları dökülmüş yolda ilerliyor, arabanın kapısı durmadan sinir bozucu bir sesle gıcırdıyordu.

     Cumanov denen adam dört aydır suçunu itiraf etmiyordu işte. Öbür taraftan grup başkanı Ambartsumyan sıkıştırıyordu: “Biz sizi genç ve çalışkan uzmanlar diye bu işte görevlendirdik. Diğerleri Kaymakamları ceviz kırar gibi hallettiler. Nasıl işse siz daha bir çiftlik müdürünün bile hakkından gelemediniz.”

     Hepsine bin kere lanet olsun! Pamuğuna da, Cumanov’una da! Onunla daha önce de “uğraşmış”tı. Bir değil, iki savcı. Bunlar genellikle örümcek ağına benzerlerdi. Hepsi birleşiverirlerdi.

     O sırada arabayı süren Berdiyev da gözüne şüpheli göründü. “Vilayet savcılığında görevli. Bakın işte, onun bile altında araba. Piyon!” “Sıfır, altı…” Ya kendisinde? Küçük bir adliye memuruydu işte. Motosikleti bile yoktu. Amma gıcırdadı bu kapı…

     — Arabanın kapısını yağlasanız iyi olmaz mı Berdiyev?

     Berdiyev arkaya dönüp gülümsedi. Sol eliyle direksiyonu tutarken sağ elini göğsüne bastırarak:

     — Afedersiniz Vasiliy Stepanoviç! Araba benim değil.

     “Elini göğsüne bastırmak da neyin nesiydi? Köle psikolojisi işte.”

     — Babanızın mı?

     — Hayır, Vasili Stepanoviç. Komşumuzun. Bir günlüğüne isteyip aldım.

     Koryagin gülümsedi:

     — İlginç. Anlaşılan o ki komşunuz kahraman…

     — Kahraman!

    Berdiyev fevkalade bir şeyi haber verir gibi içtenlikle söylendi:

    — Kahraman anne. On iki evladı var.

     “Çok mu kahramanlık yapmış. Fareler gibi doğurmak cesaret sayılsaydı… Gerçekten bu hırsızların şansı nerden geliyordu? Çocuklar doğacak, yiyip içeceğim diye ağzını açıp bekleyecek…”

    — Berdiyev! Söyle ona. Kadın arabanın kapısını yağlasın.

     Berdiyev güldü:

     — Kadının şoför ehliyeti yok, Vasiliy Stepanoviç. Arabayı kullanamaz.

     — Anlaşıldı, senin adını kullanarak işini halletmiş. “Kahraman”a yakınlığınız nedir?

     Ucu açık, iyi seçilmemiş bir soruydu bu. Koryagin kendi saflığına güldü. Berdiyev arabasını “kahraman ana”nın adına tescil ettirmiş olsaydı elbette böyle rahatça söyleyemezdi. Ne de olsa hukuçuydu.”

     — Söyledim ya. Komşusuyum.

     Berdiyev arkaya dönüp homurdandı:

     — Arabayı kadının dördüncü oğlu kullanıyor. Kendisi eğitimci. “Krupskaya” ödülü almış. Okulda Rus dili okutuyor.

     Ödül almışmış. Hani o ödüllü eğitimcinin öğrencileri. Hepsi sorguda gözlerini kısıp duruyorlardı. Rus dilini bilmezlermiş. Aslında var ya, Sovyet hâkimiyetinde altmış dokuz yıl yaşayıp da Rus dilini öğrenmemek… Bilirlerdi. Her şeyi bilirlerdi de kendilerini saflığa vuruyorlardı. Sonra da Berdiyev’e benzer mahalli hukukçulardan yardım istemek zorunda kalıyorlardı.

     — Şu ödüllü eğitimcinizin arabası biraz hızlı gidebilir mi yoksa at arabasından farkı yok mu?

     — Olur da yol dar, Vasili Stepanoviç. Troleybüs çıkabilir…

     — Dar olsa da önüne bakıver. Beni ilk kez görmüyorsun!

     Motor gaz yiyip homurdandı. Araba hızla yol almaya başladı. Yol kenarındaki kavaklar kayboldu. Ne ağaç vardı ne bina. Her taraf pamuk tarlasıydı. Ufuk çizgisine kadar, göz alabildiğine… Koyu yeşil, kahverengi tarlalar. Sıkıcı bir manzara…

     Koryagin bunalıp arabanın camını indirmişti, yüzüne toz vurdu. İyice sıkıldı. “Ne lanet memleket bu! Eylül yarı oldu, hala sıcağına dayanmak mümkün değil…”

     Aradan çok geçmedi, burnuna boğucu bir koku gelmeye başladı. Vazife işte. Hukukçunun girmediği yer yoktu. Gelecek yıllarda çevre ve tabiat işlerini üstlenmesine de faydası olacaktı. Dnepropetrovsk’da, Zaporoje’de… Fakat hiç birinde bu kadar kötü kokudan nasibini almamıştı… Etrafa bakındı. Ne iştir, şu Allah’ın kulu bulunmayan yerde kimya fabrikası mı vardı? Hayır, ufukta göz alabildiğince ne bir fabrika bacası ne duman çıkaran bir boru görünüyordu.

            — Bu nedir Berdiyev, dedi camı hızla kaldırıp.

            Berdiyev gözünü yoldan ayırmadan anlatmaya çalıştı:

            — Yaprak dökme ilacı... “Butifos” atılmazsa pamuk yaprağını dömez.

            Koryagin bitkin bir halde gözlerini yumdu. Kaçıncı keredir içinde bir özlem hissetti. Moskova çevresi… Sakin bir sonbahar… Sakin bir gökyüzü… Kristal gibi tertemiz hava… Şimdi en güzel mevsimdi. Puşkin’in dediği gibi: “Hüzünlü ve güzel…” “Baba yaz” diye bir söz vardı. Her yıl Eylül ayında karı koca izin alıp Moskova’ya, kaynanasına giderlerdi. Orman… Altın gibi sararmış meşeler. Rüzgârda titreşen ak kayınlar. Yemyeşil çamlık. Güz mantarları…

            Kaynanası Nadejda Vasilevna onları can ü gönülden beklerdi. Moskovadaki en kaliteli lokantanın aşçısı bile Çuçvara pişirmede Nadejda Vasilevna’nın eline su dökemezdi. Hayran kalırsın: “Güzellik salonu”nun baş makyajcısı nerde tencere tabak nerde… Olga’yı derseniz, karısını. Yarın öbürgün doktora tezini savunmaya hazırlanan bilgili kadın. Sibernetikte benim diyen büyük bilim adamlar bile onu kabul ederlerdi. O bilim adamları Olga’nın soslu mantar yemeğini bir görselerdi… Eylül, karı kocanın arzu ile bekledikleri aydı. Ne yazık ki bu yıl tatil de haram oldu…

            Doğru, aynen o ayda tatile çıkmanın rahatsız eden bir tarafı vardı. Nataşenka’nın okulu başlıyordu. Bu yıl yedinci sınıfta okuyordu. Üstüne üstlük müzik kursu, violosel… Lakin Olga –bilgili kadın yarım devlet demişler– bunun da yolunu bulmuştu. “Üzülme Vasenka, Nataşa küçük çocuk değil.” Doğru söylüyordu. Mahalledeki komşu kadına yirmi beş som verdi mi tamam, kız akşam sıcak yemekten mahrum kalmıyordu. Sabahleyin buzdolabını açsa kuru yiyecekler hazır. Peynir, sucuk, tereyağ, yumurta… Öğle yemeğini okulda yiyordu. Sonra müzik kursu. Kahve var, sandviç var…

           

            Cumartesi günü akşam sekizi üç geçe karı koca Nataşenka’yı istasyonda beklerlerdi. Moskova’dan kaynanasıgile kırk iki numaralı yoldan gidilirdi. “Babacığım” diyordu kızı vagonun merdivenlerinden sekerek inince. Öpüşürlerdi. Sonra büyükannenin evine doğru yol alırlardı. Hayret… Kızcağız onu daha annesinden daha çok severdi. Ertesi sabah baba kız mantar toplarlardı. Ayağına spor ayakkabı, üzerine eşofman, bembeyaz balıkçı yaka bir kazak giymiş, göğsü kabaran Nataşenka, bir sürü mantarın büyüdüğü yeri görünce küçücük çocuk gibi zıplardı: “Babacığım, baksana ya, görmüyor musun?” Sepetini sallayarak o tarafa doğru koşardı. Akşam oldu mu büyük annesi Nataşenka’nın girişkenliğini överdi.

            Koryagin o mutlu anları çok net olarak tasavvur etti ve gönlü arzu ile doldu.

           

            Fren inler gibi bir ses çıkarmış, Koryagin de hayalleri de toz içinde kalmıştı. Alnı önce arabanın şoför mahallinin cam direğine çarptı, bir an sersemleyip kaldı ve arabanın yol kenarına çapraz durup kaldığını fark etti. Traktörün sesini işitti. Kızgın bir ifadeyle baktı, bir değil dört römork takılmış traktörün gürüldeyerek, inleyerek kocaman yolu kesip geçmekte olduğunu gördü. Elini kaldırıp:

            — Ölmeye mi gidiyoruz Berdiyev? Yavaş gitseniz olmaz mıydı?

            Berdiyev ona bakmadı. Sol kapıyı açıp bütün gücüyle bapırarak bir şeyler söyledi. Traktörcü özür dilemek istedi, elini göğsüne koydu ve römorkları şakırdatarak toprak yoldan ana yola dönüp gidiverdi. “Cahil! Ahmak!”

            Koryagin motoru çalıştırmak için boşuna çabalayan Berdiyev’e öfkeyle bakarak kapının camını indirdi. Yüzüne toz çarpınca tükürdü.

            Motor habire kuyruğuna basılmış kedi gibi inliyor ama bir türlü çalışmıyordu. Toz bulutu dağılmış, gözlerinin önünde güzel bir manzara ortaya çıkmıştı. Göz alabildiğine kırlar, pamuk tarlası. Yüz adım ötede tarla sınırının başladığı yerde römork duruyordu. Biraz önce yolu kesen römorka benziyordu. Başına beyaz tülbent sarmış kadınlar, doppı giymiş erkekler, iki büklüm olmuşlar, pamuk dolu etekleri sırtlayıp römorka doğru turnalar gibi dizilmişlerdi. Sanki kendinden büyük buğday başağını yüklenmiş karıncalara benziyorlardı. Bazıları neredeyse bir çizgi üzerinde dizilmiş gibiydi. Boyunlarına peştamal bağlamışlardı. Apışlarını gerip sendeler gibi adım atıyorlardı. Her pamuk sapının başında eğilip iki elle pamuk topluyorlar, hızla peştemala dolduruyorlardı. Peştamal her saniye şişip doluyordu.

 

           

           Televizyonda pamuk toplamayı görmüştü. Bir zamanlar. Esmer yüzü tebessümle parlayan pamuk toplama makinesi operatörü kız… Ambara kar gibi yağan pamuklar…

            O, yine biraz dikilip seyretti ve bir şeyi anladı: Bunlar başörtüsü bağlamış kadınlar değil küçücük kızlar, doppı giyenler de heybetli erkekler değil küçük çocuklardı… “Dur bakalım, böyle bir manzarayı daha önce nerde görmüştü?”

            Berdiyev homurdanarak kaputu açtı. Motoru incelemeye başladı. Hatırladı… Bir zamanlar “Başsız Süvari” filmini seyretmişti. O filmde Habeş kölelerin pamuğu sepete toplaması tasvir edilmişti. “Burada eteklerine topluyorlar.” Berdiyev bir şey yaptı, motor çalıştı.

            — Bir dakika, dedi Koryagin. Pamuk toplayanlardan gözlerini ayırmadan:

            — Kim bunlar?

            — Pamuk toplayanlar… Berdiyev elini kirli beze sildi. Kaputu gürültüyle kapattı.

            Koryagin gerçekten şaşırarak:

            — Makine yok mu? Neden makineyle toplamıyorlar?

            Berdiyev yerine oturdu.

            — Pamuk tamamen açılmadan tarlaya makine girmez. Bunun haricinde, elle toplama temiz olur.

            “Jiguli” yavaşça kımıldayıp yürüdü. Koryagin arkaya baktı, kendisinden büyük eteği sırtlamış giden küçücük kızlara bakıp acıdı.

            — Neden çocuklar çalışıyor? Büyükler nerede?

            Berdiyev hemen cevap vermedi.

            — Onların da kendi işleri var, dedi belli belirsiz.

            “Manidar… Çocuklarını pamuğa gönderiyorlar, kendileri svurgunculuk yapıyorlar. Novosibirsk’e karpuz götürüp satıyorlar… Aslında gençleri zirai işlerinde çalıştırma her yerde var. Moskova’da da patates tarlasına götürürlerdi yukarı sınıfları. Dokuzuncu sınıfa geçerse Nataşenka’yı da çağıracaklar. Belki müzik okulundan referans belgesi verirler. Parmaklarını koruması gerek… Kendisi de öğrenciliğinde patates toplamıştı… Yağmur altında… Çamura belenerek… Hatta bir keresinde dört yüz kilo çıkarmıştı. Pamuk ne ki…”

            — Ne kadar ücret alıyorlar?

            Berdiyev belli ki iyi anlamamıştı, sordu:

            — Kim?

            — Çocuklar. Topladıkları pamuk için.

            — Kilosu beş Tiyin.[1]

            “Fena değil. Bir günde beş yüz kilo toplasalar, peşin yüz yirmi beş Som! Bir aileden beş çocuk pamuğa gitse…”

*   *   *

“Jiguli” hızla uçup gidiyordu. Berdiyev bu tarafları iyi biliyordu: “Mahalli kadro”dan.  “Komünist Partisi Yirmi Beşinci Kurultayı” çiftliğinin eski müdürü Penci Cumanov’la aynı köyden…

“Araba, çiftliğin merkezine vardığında oldukça gelişmiş bir yer manzarası görülüyordu. Caddenin bir yanı çiçek bahçesi. Savaş kurbanları için dikilmiş zevksiz bir heykel. Bir tarafta iki katlı bir bina. Çiftlik idaresi olsa gerek. Mermer kaplamalı. Ondan ötede tepesinde “Çayka” yazılı sinema binası. Yolun kenarında Rusça ve Özbekçe olarak, her biri adam boyunda harflerle yazılı slogan: “Pamuk, Özbek halkının milletlerarası vazifesi!”

Biraz sonra çiftlik merkezi arkada kaldı. Toprağı daha sertleşmemiş köy yoluna girdiler. Yol kenarında yeni yapılmış, beton elektrik direkleri. Suyu kurumuş beton ark. Çoğunun duvarı boyanmamış evler. Bazılarının çatıları kompozit kaplı. Tepelerinde televizyon antenleri. Bazılarına şap atılmış çatılar. Üstüne pamuk sapı bastırıp koymuşlar. Belki de bu sebeple evler daha da alçacık görünüyordu. Çiftçi milleti tedbirli olur. Bu taraflarda pamuk sapının odun yerine kullanıldığını Koryagin’in kulağına çalınmıştı. Hâlbuki ilçe merkezinden ana gaz borusu geçiyordu. Çok olsa on beş kilometre… Pamuk sapını gaza tercih ediyorlarsa yapılacak bir şey yok. Kendi bilecekleri iş.

“Ciguli” adresi bilinen o evin önünde durdu. Berdiyev arabadan inip kapının önüne vardı.

— Geldik! Buyrun, dedi sanki kendi evine davet eder gibi. Kapıyı çaldı ve beklemeden eliyle itti. Kapını bir kanadı gıcırdayarak açıldı.

— Gelin, Vasili Stepanoviç.

Koryagin kapıdan girer girmez durakladı. Bir evin avlusu değil müstakil bir bahçeydi burası. Çok katlı bir bina yapsa hiç sıkıntı olmazdı. Kim bu kadar yeri ucuza alsa… Etrafa bakındı ve bir şeyi fark etti. Avlu kocaman olsa da bir karış bile boş yeri yoktu. Bir tarafta domates, patates, salatalık karıkları… Bir taraf mısır ekilmiş. Mısırın koçanları toplanıp alınmıştı ama sararmış sapları yerinde, ayakta duruyordu. Bir taraf elma bahçesi… Kayısı ve vişne ağaçları…

Koryagin gayriihtiyarî Berdiyev’in peşine takılıp sol taraftaki sundurmanın yanına doğru yürüdü. Sundurmanın altında üstü tozla kaplanmış, rengi net olarak anlaşılmayacak hale gelmiş “Moskoviç” araba duruyordu. “Doğru, tutanakta kaydedilmiş.” Arabanın yanında bir tane paslanmış kutu, iki tane kırık şişe yerde yatıyordu. Ona bitişik bir sundurma daha. Kazığa bağlanan ala inek mısır sapı gevşeliyor, üstüne konan sinekleri kuyruğuyla kovalıyordu. Bir kenarda yanlarına tezek yapışmış buzağı yatıyordu. Koryagin sundurmanın alçak tavanlı köşesinde bağlı duran eşeği daha önce görmemişti. Eşek, uzun kulaklarını dikerek o tarafa yorgun bir tavırla bakarak bir iki kez inledi. Sonra ağlar gibi anırmaya başladı. Koryagin avluyu tekrar gözden geçirip çıkışa doğru ilerledi. Köşede tandır. Yanında mutfak. Mutfağın aralık kapısından gri duman çıkıyor. Ön tarafta önü balkonlu iki ev. Karşıdaki elektrik direğinin ağaç kolları çatıya doğru uzatılmış. “Her şey işte bu alçacık damlı evlerde. Kendilerini aciz gösteriyorlar ya zeminini kazsanız bir küp altın çıkar.” Yan tarafta yeni bir ev inşaatı henüz başlamış. Yanmamış tuğladan duvarı yükselmiş, damı yapılmadan yarım kalmış. İçinde şakınlıkla pişmanlık karışık bir duygu uyandı. Kimbilir hangi gazetede okuduğu bir makale aklına geldi. Tuhaf adamlar! Bir baksanız geçimleri zayıf, yoksullar… Ne insan gibi ev donatıyorlar ne sağlık kontrolüne giderler. Sürekli para biriktirirler. Suçlu sandalyesine oturmaktan da korkmazlar. On yıl, on beş yıl biriktirirler de bir gecede göğe savurup düğün yaparlar. Sonra yine birirktirirler. Bir tanesi de işte şu Cumanov muydu? Okumuş, oldukça bilgili… “Kültürlü”sünün hali buysa başkalarına kızmasına gerek yok. Milyoner köleler!

Eşek nihayet iç çekip çekip sesini kesti. Berdiyev durduğu yerden ev sahiplerine seslendi. Mutfağın aralık kapısında başına eski bir başörtüsü sarmış, kapkara, zayıf, yaşlı kadın göründü. Başörtüsünün altından ağarmış saçları dağılıp çıkmış, çiçek desenli entarisinin yenlerini sıvamış, çuval gibi geniş entarisi yayılıp gitmişti. “Beze sarılmış paspas gibi” diye aklından geçirdi Koryagin. Hayret, içinde hayal kırıklığı değil merak duygusu uyandı. Zavallılar böyle bir hayata nasıl katlanıyorlardı? Alışıp gidiyorlar işte. “İnsanoğlunun en büyük mutluluğu kabullenebilmek. İnsanoğlunun en büyük felaketi de kabullenebilmek… Kim söylemişti bunu?” hatırlayamadı.

Yaşlı kadın aceleyle çıktı. Bileklerine yabancı erkeklerin bakışları yönelip “günaha giriyormuş gibi” korkuyla yenlerini indirdi. Başörtüsünü yeniden düzelterek selam verdi. Berdiyev’le uzun uzun hal hatır sordular. Koryagin’e de ayrıca saygı gösterdi. Bir şeyler söyleyerek balkona doğru yürüdü. Berdiyev de onun peşinden giderken Koyagin’i de davet etti:

— Geliniz Vasili Stepanoviç.

Yaşlı kadın alelacele eve girdi. Koryagin ister istemez balkonun önüne geldi. Elinden geldiği kadar sakince konuşmaya çalışarak:

— Berdiyev, Cumanov’un annesine söyleyin. Biz önemli bir iş için geldik.

Berdiyev mahcup bir tavırla gülümsedi:

— Annesi değil, karısı.

“Karısı ha. Nasıl bu kadın…”

O sırada yaşlı kadın içeriden yeni kilimler alıp geldi. Sehpanın etrafına kilimler serip, sehpaya bembeyaz bir sofra bezi serdi. Bir süre sonra dört tane kocaman patır ekmek, bir tepsi içinde de altın gibi sararmış kuru üzüm getirdi. Berdiyev’e bakarak bir şeyler söyledi. Berdiyev kadından gözlerini ayırmadan:

— Sofraya davet ediyor, dedi.

— Vaktimiz yok!

Koryagin gâh Berdiyev’e, gâh “yaşlı kadın”a bakarak başını salladı. O sıra “yaşlı kadın”ın o kadar da yaşlı olmadığını, hareketlerinin canlı ve şiddetli olduğunu fark etti.

Berdiyev ayakkabılarını çıkarıp balkona geçti:

— Kolay değil Vasili Stepanoviç. Âdet böyle.

Koryagin mecburen sehpanın yanına çökerken içinde bir huzursuzluk hissetti. İçinden, sıkıntı ile “Başladı işte. Yesinler âdetlerinizi!” Suratını çevirip bir noktaya gözlerini dikerek oturuverdi. Bir ara Berdiyev’in rahat rahat, yüksek sesle konuştuğunu işitip başını kaldırdı. Balkonun önünde boyları bosları birbirine yakın iki çocuk dikiliyor, Berdiyev gülümseyerek onlara bir şeyler anlatıyor, acaba neler soruyordu? Çocuklar nedense gülümseyerek cevap veriyorlardı. Ellerindeki okul çantalarını sürekli sallıyorlardı. Birinin boynunda kıravat vardı. İkincisi kıravatını çıkarmış, pantolonunun cebine sokmuştu. Cebinin ağzından bir ucu çıkıp asılmıştı. “Cumanov’un ikizleri. Beşinci sınıfta okuyorlar. Bu da soruşturma dosyasında var.”

Berdiyev ne dediyse çocuklar hızlı hızlı cevap verip eve girdiler. Kadın pamuk çiçeği desenli demlikle dört piyale[2] –hayret, neden dört tane ise– getirip sehpaya koydu. Koryagin elinde olmadan düşüncelere daldı. Hayır, her halükârda karısı Cumanov’dan yaşlı görünüyordu. Epeyce yaşlı. Alnını kırışıklıklar kaplamış, gözleri bitkin… Özellikle boynu kaplumbağanın kabuğuna benziyordu. Kaynanasının sözü birdenbire aklına düştü: “Kadın boynundan yaşlanır. Kadını gam ihtiyarlatmaz, kocası ihtiyarlatır.” Ne kadar bilgili kadındı Nadejda Vasilevna. Utanmaz Cumanov! Kendisi parayla oynamış, çekici kadınlarla yemiş, içmiş. Zavallı kadını bu tarafta… Feodal!

Balkona çıkan basamakta takır tukur ayak sesleri işitildi. Okul kıyafetini çıkarıp ayaklarına çizme giyen ikizler bir şeyler konuşup gürültüye başladılar. Kadın mutfağa yöneldi. Sofradaki ekmeğe bire bir benzeyen bir patır ekmeği iki eşit parçaya bölüp yarısını birine, yarısını diğerine verdi. Sıçrayıp balkonun önünde asılı iki eteği çocukların ellerine tutuşturdu. İkizlerden biri eteği koltuğuna kıstırıp ekmeğini yiyerek kapıya doğru gitti. İkincisi eteği hızla yere fırlattı. Durduğu yerde tepinerek –ne diyorsa– bir şeyler söyleyip bağırdı. Gözlerinde tuhaf bir alev parlar gibi oldu. Berdiyev gülümseyerek:

— Pamuk toplamak istemiyor, dedi.

Bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, çocuk ona düşmanca bakıp boyun büktü. Koryagin ondan gözlerini ayırmadan “babasına çekmiş, inatçı. Soya çekim!” diye düşündü.

Kadın yere düşen eteği silkeleyip tozunu temizledi. Sonra çocuğun eline tutuşturdu. Görüünüşe bakılırsa bir şeyler söyleyerek teskin etti ki çocuk ister istemez kapıya doğru yürüdü. Sonrasında kadın mutfağa girdi. Ortalığa sıkıcı bir sessizlik çöktü. Bir yerlerde güvercin guruldadı. Sundurma tarafından ineğin pışkırması işitildi.

— Buyrun Vasili Stepanoviç.

Berdiyev yarım piyale çay uzattı. Koryagin susamıştı. Çayı yudumladı. Beriyev ısrarla:

— Üzümden alın.

Koryagin kızgınlıkla söylendi:

— Biz misafirliğe gelmedik. Çağırın şu kadını. Pilavı gerekmez!

Berdiyev kaygısızcabir an gözlerini çevirdi ve elindeki piyaleyi sehpaya koydu. Mutfağa doğru seslendi. “Enge” mi dedi, “yenge” mi dedi; Koryagin tam anlayamadı. Kadın mutfaktan dışarı bakındı, yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Tam o sırada evin kapısında iki yaşlarında, yarı çıplak, topluca yüzlü bir erkek çocuk göründü. Kendince emekleyerek bir şeyler mırıldanarak eşikten geçmek istedi ama devrildi. Yüz üstü düşüp sesinin çıktığı kadar bağırarak ağlamaya başladı. Berdiyev yerinden hızla kalkıp o tarafa koştu. Kadın mutfaktan atılıp çıktı. Yol yordam bir şeyler diyerek titremeye başladı. Berdiyev balkonun önüne varmadan evin kapısında eski atlas entari giymiş, uzun saçını çift örgü yapmış bir kız ortaya çıktı. Göğsünün sağ tarafını bir eliyle tutarken çocuğa diğer elini uzattı.

Koryagin’in içi özlemle doldu. “Nataşenka ile yaşıt olsa gerek.” Kızın bir yönü gerçekten de Nataşenka’ya benziyordu. Boyu bostu mu, apak yüzü mü? Hayır… Nataşa böyle bir deri bir kemik değildi. Rengi de böyle solgun değildi. Sağlamdı, sevimliydi…

Kadın koşarak gelip çocuğu kızın elinden aldı. Bağrına basarak eve girdi. Atlas entarili kız balkonun ortasında durup kalan Beriyev’e selam verdi. Koryagin onun gözlerinde büyüklere has derin bir mananın varlığını yeni fark etti. Berdiyev ona bir şeyler sordu, kız bir müddet sessizce durduktan sonra göğsünü tutarak eve girdi.

İçeriden kadının çocuğu avutan sesi işitiliyor, çocuk sürekli mızmızlanıp ağlıyordu. “Kocası hapse girmese bu da Kahraman Ana olur muydu? Bir değil, beş tane çocuk. Ne gereği varsa? On tane yarım canlı çocuğu talihsiz yetiştirmektense bir tane sağlam çocuğu mutlu büyütmek daha iyi değil mi?” Koryagin yine hayallere daldı. Nataşenka küçüklüğünde çok ağlardı. Karı, koca akşamları Sokolniki’ye çıkıp dolaşırlardı. Bebek arabasını iterek yürüyen Olga, kızları birdenbire ağlamaya başladığında bağırmaya başlardı: “Ben bunu yalnız kendim için mi doğurdum? Oynaşımdan mı peydahladım? Avut çocuğunu!” Koryagin bir eliyle bebek arabasını “lu lu lu” diyerek düzensizce sallar, diğer eliyle karısının omzunu kucaklayıp sakinleştirmeye çalışırdı: “Senin sinirli olman mümkün değil sevgilim…” Sonunda Nataşenka uyuyup kalır; karı, koca kavga gürültüyü unutup eve dönerlerdi. Evleri parka yakındı. Asansörü çağırıp on dokuzuncu kata çıkarlar, o sırada Olga şımarıp boynuna asılırdı. “Tamam Veska, bundan sonra asla başka çocuk doğurmayacağım.”

...

Nihayet içeride çocuk ağlaması kesildi. Kadın balkona çıkarak sehpanın yanına diz çöktü. Üzüm salkımlarını küçük parçalara ayırıp yemeleri için seslendi. Hayret, bakışlarında ne öfke ne de kin vardı. Sanki çocuğunu bebek arabasında gezdirip sonunda uyutan anne gibi sakin ve huzurluydu.

Kadın, gözlerini Berdiyev’den ayırmadan bir şeyler söyledi. Uzun uzun anlattı. Önce sakin, sonra huysuzlanarak… Berdiyev aldırış etmeden oturup dinliyor, ara sıra başını sallayarak onaylıyordu. Sanki souşturmacı değil öz kardeşi gibi.

Koryagin kadının sözünü kesip Koryagin’e sordu:

— Ne diyor?

— Kızı ikinci kez sarılık olmuş. Hastanede yer yokmuş…

— Ne yani, siz doktor musunuz?

Koryagin duygulanıp kıza acıdıysa da sıkılmaya başladı. Sigara yaktı.

Berdiyev kadının uzun uzun sözlerini kısaltarak tercüme etti:

— “Kocam hapisten ne zaman çıkacak? Görmeye gitsem de içeri almıyorlar” diyor?

— Siz de hukukçusunuz Berdiyev! Anlatın. Soruşturma sona ermeden bir tarih verilmez.

Berdiyev tercümeyi bitirir bitirmez kadının yüz ifadesinde şakınlık belirdi. Hızlı hızlı bir şeyler söyledi. Berdiyev:

— “Kocam komaya girmedi mi” diyor. Cumanov’un şeker hastalığı varmış. “Durumu nasıl?” diyor… “Hala kömür alamadık. Kış geliyor. Ne yaparız?” diyor.

“Kömür almamışmış…” diye düşündü Koryagin yüzünü buruşturarak. “Elbette, hapishane sanatoryum değildir. Ama korkmasın. Kocası açlıktan ölmez.” Sigarasını atmak için yan tarafa dönmüştü. Beş on adım ötede toplanmış duran insanlara gözü düştü. Alaca kumaştan entari giymiş yaşlı kadınlar, kara kuru çocuklar… Yaklaşmaya çekinerek ötede toplanıp dikilmişlerdi. “Bir seyirci eksikti!” Bir kadına, bir Berdiyev’e bakarak:

— Söyleyin. Kocasının çabuk çıkması ve temelli olarak çıkıp çıkmayacağı her yönden kendisine bağlı!

Tercüme biter bitmez kadının gözlerinde bir umut ışığı belirdi. Sözlerini Berdiyev tercüme etti:

— “Ne gerekirse yapmaya hazırım” diyor.

— İşte bu başka!

Koryagin kadının gözüne imtihan eder gibi bakarak devam etti:

— Her bir sözümü açık seçik tercüme edin Berdiyev. Bunun sözlerini de bana kelime kelime tercüme edin. Cumanova! Biz sizi sorgulamak istemiyoruz. Sorgulayacak olsak çağırtıp getirtirdik. Öylesine sohbet etmeye geldik. Ne kadar açık konuşursak o kadar iyi olur. Siz kocanızın sağ selamet çıkıp gelmesini istiyor musunuz?

Berdiyev, kurala uyarak kelime kelime tercüme ediyordu:

— Kocamdan başka güvencem yok. Üzerimizde Allah var. Kocam suçsuz!

— Acele etmeyin Cumanova. Suçsuz adam hapse atılmaz.

— Kocamın suçu yok, dedi kadın inat ederek.

Koryagin onun gözlerine sert sert bakarak:

— Beş tane çocuğunuzu düşünün. Ne kadar doğru söylerseniz o kadar iyi olur. Sizin için de çocuklarınız için de…

Kadın uzun süre sessiz kaldı. Gözlerine hüzün çöktü. Nihayet alçak sesle bir şeyler söyledi. Berdiyev onun sözlerini tercüme etti:

— “Çocuklarımı düşünüyorsa kocamı niye hapse attı?” diyor.

— Kanun önünde herkes eşit; beş çocuğu mu var, on tane mi var... Lakin biz yardım etmeye hazırız. Çocuklarının işleri için. Yalnız… Cumanova’nın da bize yardımcı olması…

Berdiyev tercümeyi bitirmeden kadın derin iç çekip aynı sert tonda bir şeyler söyledi.

— “Öyleyse kızımı hasteneye yatırın. Kızım pamuk tarlasında çalıştığı için bu hastalığı nüksetti” diyor.

— İyi… Kız için yardım etmemiz mümkün.

Göğsünü tutup duran kız –Nataşenka’nın yaşıtı- Koryagin’in tekrar gözünde canlandı. O düşüncelerini toparlayamadan kadın yeniden söze girdi:

— “Kocamı çabuk çıkarın” diyor.

Koryagin’in kafası kızdı. “Mantığa bakın!” Tam canının istediği keskin ses tonuyla:

— Cumanova! Ben baştan söyledim: Kocanız Cumanov’un hapisten çıkıp çıkmayacağı her şeyiyle size bağlı. Sizin gerçeği ortaya çıkarmak için soruşturmaya yardımcı olmanız gerek. O zaman her şey daha iyi olacak. Anlaşıldı mı?

Kadının gözlerinde yeniden bir umut ışığı yandı. Koryagin açıklamaya devam ederek:

— Cumanova! Biz sizin, çocuklarınızın kötülüğünü istemiyoruz. Sizden yalnız bir şey istiyoruz. Kocanız Cumanov Penci kendi ifadesinde söylemiş. Bölge pamuk alım istasyonu müdürü Amanov'la anlaşıp olmayan pamuğu var diye yazmışlar. Karşılığında Amanov otuz bin, kocanız otuz bin som bölüşüp almışlar. O paranın yirmi beş binini geçen yıl yirmi üç Ekim Salı günü akşamı kocanız size göstermiş. Paranın tamamı elli somluk ve yirmi beş somluk banknotlardanmış. Bu gerçeği pamuk toplama istasyonu müdürü Amanov da yazıp itiraf etmiş… Cumanov’un beş bin somu nereye harcadığının şimdi önemi yok. Lakin yirmi beş bini size gösterdiği kesin. Lutfen hatırlayın, o para nerde?

Koryagin düşüncelerini tane tane söyleyerek anlattı. Berdiyev de aynı tonda tercüme etti. Koryagin kadının gözlerine bakarak yüzündeki her bir ifadeyi gözlüyordu. Kadın önce şaşırdı. Kâh Berdiyev’e, kâh ona bakındı. Sonra gözleri acıyla kısılıp bıdır bıdır bir şeyler söylememeye başladı: Koryagin kadının cevabını beklemeden:

— Anlat Berdiyev! Kocası her şeyi itiraf etmiş. Cumanova! Anlayın artık. O yirmibeş bin ziyan mı olsun? Kocanız yirmi beş bine değmez mi?

 Kadının rengi soldu, boynu iyice kısıldı. Gözleri öfkeyle yanarak hızla ayağa kalktı. Çığlıklar atarak yanlarına vurmaya başladı. Parmağıyla avlunun kâh o köşesini kâh bu köşesini gösterdi. Sonunda çamur sıvalı alçak sındurmayı işaret gösterirken ağzından köpük saçıp feryat etti. Berdiyev kadının sözlerini aceleyle tercüme etmeye çalışıyordu:

— Bu nasıl zulüm! Bu nasıl iftira! İki kere arama yaptınız. İstersen yine yüz kere araştır! Bin kere araştır! Bu evde hiçbir şey yok. Kocam çocuklarına haram yedirmez. Kocamın suçu yok! Yok! Canımı mı alacaksın? Al! Vurup öldür! İşte istediğin yeri ara! İncelemediğiniz bir tek helâ kaldı. Orayı da karıştırıp gör!

Koryagin alaycı bir tavırla gülümsedi. Demek ki önceki savcılar iki kere arama yapmışlar… Gerekirse Ambartsumyan’dan arama emri alırdı da o tuvaleti de araştırırdı.

Kadın hala ağzından köpük saçarak iki eliyle dizlerine vuruyor ama ağlamıyordu. Ağlasaydı iyi olacaktı. Belki gönlü yumuşardı. Dili çözülürdü. Kadın gittikçe işi büyütüyor, çenesi duracak gibi görünmüyordu. Koryagin’in kulakları gürültüden patlayacaktı.

— Ne diyor bu Berdiyev?

— “Bana babasız çocuk gerekmez. Beş tane çocuğumu bağrıma alıp kendimi yakarım” diyor.

— Yakarsa yaksın. Bunların âdetleri bu. Fanatiklik! İnsan gibi sohbet edelim desen…

Koryagin sinirli bir halde yerinden kalktı. Kadın beklenmedik bir anda bileğinden yakaladı. Diğer eli ile Berdiyev’in yakasından tutup onları aşağıya doğru sürüklemeye başladı. Koryagin şaşırıp kaldı. Beş dakika evvel koyun gibi uysal olup sofraya davet eden insan… Eli bu kadar güçlü müydü bu kocakarının? Bir tarafta Koryagin, bir tarafta Berdiyev ne kadar direnirlerse dirensinler kadının kerpeten gibi ellerinden kurtulamıyorlar, kadın durmadan “Yürü! Yürü!” diye bağırıyordu. Koryagin silkinerek:

— Berdiyev! Söyle bu yaygaracıya. Bugün hemen kocasının yanına gönderip içeri tıkarım!

Berdiyev tercümeyi bitirir bitirmez kadın daha da delirdi. İkisini birlikte silkeleyip feryat etti. Berdiyev:

— “Götür hapse at”, diyor.

 Berdiyev rengi solmuş halde kadına bir şeyler söyledi. Herhalde insafa davet etti. Ama kadın aklını kaybetmiş gibiydi. Sürekli iki hasmını balkondan tutup yere indirmeye çalışıyor, sürüklüyordu. Ömründe bu kadar hakarete uğramayan Koryagin öfkelendi. Bağırdı:

— Bırak kancık!

Çocuk ağlaması işitildi. Evin eşiğinde soluk benizli kız, çıplak kardeşini kucağına almıştı. Çocuk gürültüden uyanmış olmalı ki bağıra bağıra ağlıyordu. Soluk benizli kızın gözleri iyice yaşla dolmuştu ama sesi çıkmıyordu. Kadının kanca gibi elleri boşandı. Sendeler gibi sallanarak gidip çocuğu kucağına aldı. Hüngür hüngür ağlıyordu.

Berdiyev halının üstüne düşen şapkasını alıp giydi. Koryagin kıravatını düzeltti. “İsterik!” diye düşündü nefretle.

O anda yan taraftan –Rusça– gür bir ses işitildi:

— Delikanlı! Kadına ne diye hakaret ediyorsun?

Seyirciler çoğalmış; yaşlı kadınlar ve çocuklar arasında sarıklı ihtiyarlar, genç kadınlar ve erkekler de görülüyor; her yaştan insan kalabalığı yarım daire oluşturmuş, somurtup dikiliyorlardı. Koryagin sallanarak:

— Kim? Kim o konuşan?

Ağır bir sessizlik çöktü. Rusça konuşan adam korkmuş olmalı ki “gık” demedi. Kalabalık da sessizdi. Koryagin korkuyla devam etti:

— Kim? Hadi çıksın bu tarafa!

Cevap gelmedi. Sarıklı ihtiyarlar, uzun entarili kadınlar mırıldandılar. Nihayet biraz arkada duran ayı gibi iri bir adam tereddütle kalabalığın arasından çıktı:

— Evet, benim… Ben konuştum, dedi balkonun önüne gelerek.

Başında ipleri çıkmış eski bir doppı, eğninde kararmış bir gömlek, ayağında ön tarafı yarılmış bir çizme… Saf Rus dilinde:

— Neden kadına hakaret ediyorsunuz delikanlı?

Yalnız bu sefer “siz” diye konuşmuştu.

— Ne oldu? Siz ağabeyi misiniz, hısım akrabası mısınız?

“Heyt be! Rusçayı da demir gibi biliyor bu!” Koryagin onun gözlerine bakarak diklendi:

— Ben sizin karşınızda çocuk değilim. Ben özel ve önemli işler yapan…

“Ayı”, onun sözlerini işitmemiş gibi elini salladı:

— Ne sıkıştırıyorsunuz zavallıyı! Daha kaç kere arama yapacaksınız?

— İstediğimiz kadar! Anladın mı? İstediğimiz kadar! Siz kimsiniz? Lutfedip gösterin kimliğinizi! Size görevi başındaki devlet memuruna…

— Bırakın, korkutmayın!..

 “Ayı”, saçı tıraş edilmiş başından doppısını çıkarıp diğer eline vurdu. Tekrar giydi. Yalpalayarak gidip Cumanova’nın omuzlarından tuttu. Teselli etmek için bir şeyler söyledi. Kadın daha beter, hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Ayı”, ağlayan çocuğu onun kucağından dikkatlice aldı. Bir eliyle çocuğu tutarken tandır ekmeği kadar eliyle kadının başını sıvazladı. Kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyor, sürekli bir sözü tekrar ediyordu: “Canım ağam! Canım ağam!”

Kalabalık arasında homurdanmalar başladı. Maşa gibi kapkara zayıf bir ihtiyar elini gözüne siper edip bağırarak bir şeyler söyledi. Berdiyev cansız bir ses tonuyla:

— Gitmemiz gerek Vasili Stepanoviç, dedi.

* * *

Araba ağır ağır ilerliyordu. Koryagin’in içi sıkıntılıydı. “Aslında daha yumuşak bir üslupla ‘sohbet’ etmek gerekirdi. Nasıl olsa bu sorgulama değildi. İncelendiğinde kanuna aykırıydı. Lakin niyeti iyiydi. Görmüyor musunuz bu fanatikleri!” Kadının Çingeneliği, “ayı”nın tehditleri kulağından gitmiyor, öfkeleniyordu. “Yaramaz adam! Sen diye konuştu ha! Hepsinin karakteri aynı. Hepsi birbirini bulmuş!”

— O herif kimdi Berdiyev?

— Hangisi?

— Tehdit eden basmacı.[3]

Berdiyev rahatsız bir ifadeyle homurdandı:

— Basmacı değil…

Koryagin kesin bir ifadeyle:

— Kendisi değilse babası, dedesi basmacılık yapmıştır. Yüzünde görünüyor. Soyadı ne?

Cebinden kalem, defter çıkardı:

— Açık adresi!

— Soyadı Cumanov.

— Demek Cumanov’un ağabeyi.

— Hayır, amcaoğlu.

— Yani, hangi manada?

— Nasıl anlatayım Vasili Stepanoviç… Cumanov’un babası sizin basmacı dediğiniz malum kişinin babasıyla ağabey kardeş. “Basmacı”nın babası cepheden yaralanıp dönmüş, sulama işlerinde çalışmış. Şimdiki dilde söyleyecek olursak sulama sistemleri görevlisi. Cumanov’un babası parti görevlisiymiş. Ağabey, kardeş öldükten sonra…

Koryagin’in kafası karıştı. “Ağabeyi, kardeşi, amcası… Bunların ne önemi var?”

— Kendinizi sıkıntıya sokmayın Berdiyev: Soy kütüklerini anlatmayı bırakın. O rüşvetçinin karısını neden bu kadar koruyup kolluyor?

Berdiyev gözlerini yoldan ayırmadan ilerlerken derin bir nefes aldı:

— Söyledim ya amcaoğlu diye. Bizim âdetlerimizde, babalar ölünce çocuklar arasındaki ilk oğul hepsinin babası yerine geçer.

Koryagin alaycı bir tavırla güldü:

— Babaymış. O baba ne iş yapar? Mescitte imam değil mi sonunda?

— PMK da damperli kamyon sürücüsü. On dördüncü.

— Adı?

Koryagin yazmaya devam ederken Berdiyev:

 Köyde herkes ona Veli dayı der. Lakin asıl adı Valentin.

Koryagin ön tarafa doğru eğildi:

— Ne? Ne dediniz?

— Valentin?

— Nasıl olur?

Berdiyev omzu üstünden bakıp ona sükûnetle baktı:

— Veli dayı Almanların Leningrad kuşatması sırasında gelmiş… 1943 yılında. On bir yaşında… Cumanov ailesi onu evlatlık almışlar.

* * *

— Sanık Cumanov’u sorguya getirin!

Koryagin “soruşturma dosyası”nı kayıtsızca karıştırdı. “Cumanov… Cumanov… Canıma yetti. Rüşvet alıp rüşvet verdiği kesin. Sahtekârlık yaptığı, görevini kötüye kullandığı kesin. Kanunun 149 ve 152 nci maddeleri ve aradaki diğer maddeler. Suçunu kabul etmiyor vesselam! Bir tarafta grup başkanının tehditleri. ‘Bir haftada ititraf ettireceksin. Beş günde ifadesini alacaksın…’ Söylemek kolay. İnsan gibi çalışacağın odan bile olmazsa, suçluyu sorgulamaya şehrin öteki başından konvoyla alıp getirirlerse… Üstüne üstlük bir de bu cehennem sıcakları… Çalınan kaç milyon devlete geri döndürüldü. Daha kimbilir ne kadar bulunacak. Bir tanecik klima koysalar bunların hakkı mı geçecek?”

Sinirle gidip pencereyi açtı. Yüzüne sıcak hava çarptı.

Güneşin batış zamanı. Yaprak kımıldamıyor, rüzgar yok. Karşıda kubbeli çatısıyla eski, kimbilir ne binası. Aşağıda dar bir bahçeli ev. Beşinci kattan bakan insana bahçeli ev iyice küçücük, kulübe gibi görünüyordu. Ortada kenarı beton bir havuz. Havuz kenarında bir çam ağacı. Yapraklarını toz kaplamış, sararıp gitmiş. Kaderine ağlar gibi inliyordu.

“Nerden geldin bu yabancı ellere kardeşim!” Vasili Stepanoviç’in gözünün önünde yine Podmoskove ormanları canlandı. Nataşenka’yı özlediğini o kadar derinden hissetti ki göğsünün sol tarafı sancılanır gibi oldu. Hayret! Daha önce de görev gereği uzun yolculuklara çıkmıştı. Lakin kızcağızını hiçbir zaman bu kadar özlememişti. “Olya ne yapıyordur?” O ana kadar hayaline gelmesiyle birlikte kovmaya çalıştığı kötü hatıra birden bire bütün ayrıntılarıyla üşüşüp geldi:

Olga “başka doğurmayacağım” demesine rağmen yine hamile kaldı. Karı koca daima tedbir de almalarına rağmen. O zamanlar nataşenka aşağı yukarı üç yaşlarındaydı. Koryagin’in kendisine kalsa Olenka’nın çocuk doğurmasını isterdi. Belki oğlu olur… Her erkeğin gönlünde oğul görmek gibi bencil bir arzu vardır. Bir gün akşam –çok iyi hatırlıyordu, soğuk bir kış günüydü— , Nataşenka uyuduktan sonra karı koca yattıklarınds Koryagin “bir çocuk daha doğursan bir şey olmaz” manasında bir şeyler söyledi. Olga bir müddet sessiz yattı ve birden bire gözleri parladı: “Vasili” dedi ciddi bir tavırla. “Sen dürüst insansız. Bu sebepledir ki seni aldatmak istemem. Hatırlar mısın, birini seversem senden gizlemem demiştim… Öyle oldu.” Cevap bekler gibi bir an sustu. Kocasından ses çıkmayınca derin bir nefes aldı. Tane tane söyleyerek anlattı: Şimdi anladım ki sevmeğe değmezmiş… Sakşn ol. Yarın kürtaja gideceğim.” Koryagin yaşanan olayın bütün dehşetini sonunda anlamış gibi hızla yataktan kalktı. “Demek sen… Sen…” dedi iç çekerek. “Söyle! Kim o iblis?” “Bağırma, Nataşenka’yı korkutacaksın.” Olga sonunda sakin bir tavırla azarladı: “Tuhaf adamsız Vasya”, dedi biraz da şımararak. “İyi de, o ‘iblis’in kim olduğunu söylesem elinden ne gelecekti? Düelloya mı çağıracakdın? Yahut gidip öldürecek misin?” Tekrar derin nefes aldı. “Ben ahmağın tekiyim” dedi pişmanlık duyarak. “Vicdanım karşısında temiz olayım diyerek…” Kararlı bir ses tonuyla devam etti: “Rahat ol. Bundan sonra böyle bir şey tekrarlanmayacak… Ayrılalım dersen hemen boşanma dilekçesi vereyim. Nihayet biz çağdaş insanlarız değil mi Vasili… Kızından yana için rahat olsun. Nataşenkanın velayeti bana. İstersen her hafta görebilirsin.”

Koryagin paltosunu omzuna aldı. Kalpak da giymeden çıkıp gitti. Kar serpiştiriyor, soğuk rüzgâr uğulduyordu. Moskova sokaklarında kış şiddetli olur. Sabah güneşin doğuşuna yakın geri döndü. Olga kocası için endişelenip uyumamıştı. “Soğukta üşümüşsündür” dedi aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi. “İstirahat et, işe geç kalacaksın.” Koryagin sesini çıkarmadan diğer odaya girdi. Çocuk karyolasında yatıp uyuyan kızının yanağını öptü. “Vasya…” dedi karısı fısıldayarak. “Çocuğu üşüteceksin. Baksana her tarafın kar içinde sevgilim. Koryagin kızcağızının üzerine başını eğmiş dururken kendisi için dünyada en değerli insanın kızı olduğunu derinden hissetti…

O pencerenin önünde dururken ne zamandır unutulup giden nahoş hatıranın bu vakitte, aynen nasıl hayaline geldiğini anlamadı. Sonra, nedense iki gün evvel köye gittiklerinde Cumanov’un yaşlı karısının yüzünün iyice çirkinleşip feryad ettiğini hatırladı. “Bana babasız çocuk gerekmez. Çocuklarımı bağrıma alırım ve kendimi yakarım!” İçi iyice karardı. Hayali olarak elini salladı. “Ne isterse yapsın o yabani!” Pencereden uzaklaşmadan önce bir kere daha gökyüzüne baktı. Güneş hala batmamıştı. Gökyüzü kasvetliydi. Ara sıra kirli bulut parçaları görünüyor, dışarıdan boğucu bir hava içeri doluyordu. Ağır adımlarla masanın yanına oturdu. Boğazı yanarak çekmeceyi açtı. “Pepsi Kola” şişesine elini uzattı. Şişe buz gibiydi. Biraz önce buzdolabından çıkmıştı.  Açacağı masanın üstüne koydu. Kapağı açmak istedi ama kendini dizginledi. Sonra şişeyi yeniden çekmeceye koydu.

Koridorda ayak sesleri, muhafızların “düzgün dur” diyen buyruğu işitildi. Açılan kapıda genç bir çavuş göründü.

— Savcı yoldaş!..

Koryagin ilgisiz bir ifadeyle:

— Siz serbestsiniz, dedi.

Cumanov kapının önünde durdu. Kareli gömleği kırışmış. Pantolonunun bir paçasını nedense yukarı sıvamış. Sakalı uzamış, yüzü şişmiş… Sonrası, Koryagin onu her gördüğünde elinde olmadan asabileşirdi. Şimdi de öyle oldu ancak kendine hâkim olmaya çalıştı. Ağır bir ses tonu ile:

— Otur Cumanov, dedi.

Cumanov, ağır ağır adım atarak karşısındaki tabureye oturdu. Gücünü toplamaya çalışarak bileklerini oğuşturmaya başladı. Elleri titriyordu. “Zincir sıktı mı? Ha şöyle. Kelepçe dediğin bilezik değil.” Koryagin soruşturma dosyasını karıştırmaya başladı:

— Tamam mı Cumanov, başlayalım mı?

En önemli delilleri özel bir dikkatle yeniden okudu. Sonra sanığın gözlerini imtihan eden bir ifadeyle sanığın gözlerine dikti.

Cumanov hala bileklerini oğuşturuyor, yere bakarak oturuyordu. Gözleri kızarmış, dudakları yarılıp parça parça olmuştu. Ağır ağır nefes alıyordu.

— Şikâyetin var mı Cumanov? Sağlığın iyi mi? Görev icabı… Olsun, bu da gerekli işte…

“Üç günden beri uyumadın mı? Nezarethanedeki iki sabıkalı köpek yavrusu döver gibi dövdüler mi? Dövseler iyi… Doğduğuna pişman edinceye kadar taciz etmişlerdir. Konuş! Okumuş adamsın. Yol yordam bilirsin. Moskova’da okumuşsun… Söyle! Kanunu çiğniyorsunuz; 'bana hem bedenen hem de ruhen işkence yapıyorsunuz' demiyecek misin? Demiyeceksin! Neden? Çünkü kanunu önce sen çiğnedin. Ne yani, bunca yaptıklarına karşılık bizim seni başımız üstünde mi tutmamız mı gerek?

— Size soruyorum Cumanov! Şikâyetiniz yok mu?

Cumanov yavaşça başını kaldırdı. Konuşmak istiyordu. Boğazından hırıltılı bir ses çıktı. Yarılmış dudaklarını yaladı.

“Ee, ya! Nezarethane arkadaşların bir günden beri su içmene izin vermediler mi? Nefes alsan içerine ateş mi giriyor? Susuzluğun ızdırabı kötüdür… Özellikle senin gibi şeker hastalığı olanlar için.”

Koryagin çekmeceyi yavaşça açtı. Pepsi Kola şişesini masanın üstüne koydu. Çekmecede duran bardağı ararken uzun müddet karıştırdı. Nihayet bardağı da şişenin yanına koydu. Açacağı ararken kah o cebini kah bu cebini karıştırdı. Açık pencereye bakarak:

— Nereye kayboldu bu şeytan götüresi! Sıcağa bak Cumanov. Buralarda hiç yağmur yağmaz mı?

Bu sözleri söylerken sanığa bir an bile bakmadı. Nihayet açacak bulundu(!). Dosyanın yanındaymış. Metal kapağı açtı. Şişenin ağzı köpürerek buz gibi buğu yükseldi. Pepsi Kola tekrar köpürdü. Serin, iştah açıcı kokusu odayı dolduracak gibi oldu… Nihayet keyifle yudumladı. Derin derin iç çekerek:

— Oh! Dünya varmış ya Cumanov…

Bardağı masaya koymadan onu delip geçecekmiş gibi baktı. Cumanov’un kızarmış gözleri parlayıp açılmış, durmadan şişmiş dudaklarını yalıyordu.

— Pepsiyle aranız nasıl Cumanov?

Koryagin bardağa tekrar meşrubat koydu. Yine serin buğusu yükseldi. Cumanov beklenmedik bir hızla ayağa kalktı. Bir iki adım atmıştı. Sonunda Koryagin sakince uyardı:

— Otur!

Dosyayı yine isteksizce karıştırmaya başladı. Sinsice baktı. Cumanov yerine oturuncaya kadar bir noktaya gözlerini dikip eğik başını da hareketlerini de gözden kaçırmadan kâğıtlardan birini ayırıp –belki yüzüncü kez– rahat bir ses tonuyla okumaya başladı:

— “Ben eski İl Yönetim Kurulu Başkanı –adını açık ve ayrıntılı belirtti–, şunu bilerek söylüyorum ki Yirmi Beşinci Kurultay Çiftliği’nin müdürü Penci Cumanov adı geçen makamı satın almak için bana kırk bin son rüşvet verdi. Parayı çantada İl Yönetim Kurulu Başkanılik lojmanına ­–Koryagin o yılı ve günü açıkça belirtti– yirmi üç otuzda getirdi.”

Cumanov hala gözlerini yerden ayırmadan oturuyordu.

— Dım dım oynadığımız yeter artık!

Koryagin oturduğu yerden bardağı uzattı:

— Pepsi içer misin? Al!

Cumanov’un yaklaşmasıyla birlikte bardağı geri çekti. Samimi bir ifadeyle:

— Çocuk gibisin. Nasıl bizi böyle aptal yerine koyuyorsun? İnanın bize şahsen siz lazım değilsiniz. Sovyet kanunları insanidir. Samimi olarak pişmanlık bildirenleri affeder. İşte…

Bir kâğıdı dosyanın arasından çıkarıp masanın kenarına sürdü:

— Şuna imza atsanız tamam…

Cumanov masanın karşısında ayakta duruyor, kızaran gözleri kor gibi yanarak bardağa dikilip kalmış, sararmış salatalığa dönen dilini çıkarmış, derin derin nefes alıyordu. Koryagin kalemi uzattı:

— Buyrun. İşte şuraya.

Cumanov’un gözlerindeki umut söndü. Bardaktaki meşrubata bir an bakıp durdu da sendeleye sendeleye adım atarak yerine gidip oturdu.

Savcı soğuk, köpüremüş meşrubatı keyifle içti. Elinde olmadan geğirirken “lanet olası, gazı bu kadar çokmuş” diye düşündü:

— Tuhad insansınız. İl Yönetim Kurulu Başkanı ifadesinde her şeyi yazmış olsa…

Uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra sakin bir tavırla devam etti:

— İl Yönetim Kurulu Başkanı yalnız sizin ayağınızı kaydırdı diye mi düşünüyorsunuz. Yanılıyorsunuz. O aygır çoklarından rüşvet koparmış. Kaymakamlar, başkanlar… Pamuk çırçır işletmeleri… Müfettişler… Şimdi ise sudan kuru çıkmak için suçunu başkalarına yüklüyor. Aslında herkesi rüşvet vermeye kendisi zorlamış. Bunlar arasında sizi de.

Sanık bir şeyler diyerek homurdandı.

— Ne?

Cumanov iç çekip nefes aldı. Ağzından çıkan söz boğazına tıkanmış gibiydi.

— Açık söyleyin Cumanov!

Koryagin yazmaya niyetlenip eline kalem aldı. Cumanov her kelimesini heceleye heceleye:

— Mecbur ettiler… Müdür olacaksın dediler. Geri kalmış çiftliği kalkındır dediler…

Nefesi yine hırıldamaya başladı:

— Şu, dedi halsiz düşüp.

— Acele etmeyin.

Koryagin bardağa tekrar Pepsi koydu. Birazcık… İki yudum…

— İçin, dedi başını sallayarak.

Bu sefer Cumanov yerinden kalkmadı.

— Ne yani, ben mi getirip vermem gerek?

Koryagin bu sözü öyle samimi bir asabiyetle söyledi ki Cumanov aniden yerinden kalktı. Kendisinden beklenmeyen bir hızla yaklaştı. Ancak, Koryagin kendisi uzatmadan bardağa elini uzatmadı. Sonra meşrubatı yutkunarak içti. Şişenin dibinde kalan Pepsiye yalvaran gözlerle dönüp baktı.

«Güzel! Susayan insan yalnız bir yudum su içerse daha beter ızdırap çeker.» Koryagin onun tereddüt ettiğini görerek yavaş ama kesin bir ifadeyle buyurdu:

— Otur! Bardağı yerine koy!

Cumanov iki gözünü şişeden ayırmadan geri geri giderek tabureye çöktü.

— Mecbur ettiler demek. İşte bu iş başka, dedi savcı hemen hemen dostane sayılacak bir ses tonuyla devam etti:

— Siz ise papağan gibi hep aynı sözü tekrar ediyorsunuz. “İftira!” “İftira!” Nihayet sizi mecbur etmişler işte. Şunu daha önce söylemeniz gerekirdi. Biliyoruz, korkutmuşlar. Müdür olmazsan partiden ihraç edilirsin demişler. Sonra İl Yönetim Kurulu Başkanı rüşvet istemiş. Sizin kabul etmekten başka çareniz kalmamış.

Cumanov gözlerini bir noktadan ayırmadan oturuyordu. Savcı tekrar daha dostane bir ses tonuyla:

— Anlasana Cumanov! İl Yönetim Kurulu Başkanı sizin sırtınızdan kendini temize çıkarıyor ve siz onu korumaya çalışıyorsunuz. Bir şey söyleyeyim mi? Aramızda kalsın. Evinize gittim. Kızın bitap düşmüş.

Cumanov başını kaldırdı. Kızaran gözlerinde endişe ve hayal kırıklığı vardı. Koryagin onu teselli ederek:

— Heyecanlanmayın. Kızcağıza yardım ederiz. Akıllı kıza benziyor. Mevzumuz bu değil…  Biliyor musunuz, rüşveti kendi iradesiyle vermek başka, mecbur kalıp vermek başka… İl Yönetim Kurulu Başkanı, sizin müdürlük görevini satın aldığınızı söylüyor. Siz ise korktuğunuz için mecbur kalıp rüşvet vermişsiniz. Farkı anlayabiliyor musunuz? Gerçekten ikizleriniz afacan çocuklarmış. Sizi özlemiş gibi görünüyorlar. Gayet tabii hal… Söylüyorum ya, bize siz lazım değilsiniz. Siz sıradan balıklarsınız. Köpek balıkları başka. Şahsen ben sizi yarın tahliye edip göndermeye hazırım. Elbette işi mahkeme çözecek. Lakin…

Jumanov soğuk ve keskin bir ifadeyle:

— Yüzleştirin!

Artık sesi gürleyerek çıkmıyordu. Nasıl olsa söylediklerini anlaması yeterdi:

— Ben vermediğim rüşveti verdim diyemem.

“Yine eski nakaratına başladı.” Koryagin öfkelendi.

— Demek siz İl Yönetim Kurulu Başkanıye hiçbir zaman rüşvet vermediniz, dedi tamamen ilgisiz bir tavırla.

Cumanov sessizce başını salladı.

 Güzel! Öyleyse Moskoviçi kim hediye etti. Neye karşılık?

Cumanov suratını ekşiterek:

— Bölüm yöneticisiydim.

— Doğru, bölüm yöneticisiydiniz. Yerine getirilmesi mecburi olan görevi bölgede ilk sıralarda başaranlardan birisiniz. Size Moskoviç araba hediye ettiler.

 Paramla satın aldım.

Koryagin iyice öfkelenerek:

— Önemi yok! Bütün bölüm yöneticileri özel arabayla seyahat etmiyor.

Tekrar manalı bir sessizliğe bürünüp gözlerini Cumanov’a dikip oturuverdi. Moskoviçden bahsetmesiyle birlikte birden dört yıl veya beş yıl önce katıldığı bir sohbet aklına geldi. Olga’nın doğum günüydü. Himki’den[4] erkek kardeşi Saşa gelmişti. Birazcık oturduktan sonra şikâyete başlamıştı: “Bu Özbekleri soruşturacak kanun yok mu? Sen hukukçusun da. Onlar bizim arabalarda gezmeyi biliyorlar; karşılığında pamuk diye toprakla karışık çerçöp gönderiyorlar.” Koryagin o zaman bu söze öyle pek de önem vermemişti…

Keyifle:

— Biliyor musun Cumanov? Bir şeye hiç aklım ermiyor. Bir zahmet anlatıverseniz: Demek, Yirmi Beşinci Kurultay çiftliği geri kalmış. Sizin bölümünüz ise vilayette planı başarıyla gerçekleştirenler arasında ilk sırada. Nasıl becerdiniz bunu?

Cumanov, çenesine darbe yemiş gibi başını iki yana salladı.

 Önce de söylemiştim ya…

Koryagin, kinayeli bir tavırla güldü:

— Ne fark eder, yine tekrarlayıverin! Siz anlatıverin, ben dinleyivereyim… O tarafına ben devam edeyim mi?

Konuşma tarzı birden değişti:

— Tak!.. Demek “beyaz altın”ı yaratan “altın elli” Jumanov büyük cambazlık yapmış…

— İnanmıyorsanız o günlerde bölümde çalışanlara sorun.

Koryagin alaycı bir tavırla:

— “Kahramanca” çalışmış. “Beyaz altın”dan emsali görülmedik mahsul almış. Bunun için ona araba hediye etmişler. Sonra müdürlüğe terfi ettirmişler. Karşılığında kırk bin istemişler.

Cumanov’un sesi yine hırıltılı çıkmaya başladı:

— Söyledim ya. Mecbur ettiler. Çiftlikte işler durmuştu…

— Çok doğru! Hangi ahmak iyi üretim yapan çiftliğin müdürlüğünü kırk bine satacak. İyi çiftliklerin piyasası elli binle yetmiş bin arasındaymış. Bunun gibileri kırk bin…

Jumanov, çatlayıp yarılan dudaklarını yaladı:

— İftira! Hiç kimseye rüşvet vermedim.

Koryagin’in tahammülü tükeniyordu. “Ahmak! İnatçı eşek!”

— Siz iftira diyip durun bakalım. Şimdi beni dinle Cumanov! Siz!

İşaret parmağını öfkeyle uzatarak:

— Siz rüşveti kendi arzunuzla vermişsiniz! Çiftlik müdürlüğünü almak için! Önce de sahte evrak düzenleme işleri yapmışsınız. Bölümü idare ederken. Büyükler görmüşler ki sahtekârlıkta ustasınız. Tecrübeniz var. Ondan sonra…

Cumanov, acıyla inledi:

— Anlamıyor musunuz? Vermediğim şeyi nasıl verdim diyeyim. Ben nihayet, varı yoğu yarım sene müdürlük…

— Yarım yıl değil, yedi ay!

— Eğer sahtekârlık yapmış olsam çiftlik planı başarıyla tamamlamaz mıydı?

Koryagin öfkeyle soruşturma dosyasını karıştırdı:

— Amanov’un itirafı işte. Nasıl yüz elli ton pamuk için sahte evrak hazırladığınızı, Amanov’la nasıl anlaştığınızı söyleyeyim mi? İl Yönetim Kurulu Başkanıye verilen kırk binin açığını kapatmak gerekiyordu!

Cumanov ağlamak üzereydi:

— İşte bu da iftira! Çiftlik planı başarıyla tamamlamamıştı. Yüzde seksen yedide kalmıştı.

Başını iki yana daha hızlı sallayarak devam etti:

— Pamuğun kendisi yoktu. Olmayan şeyi nerden alayım?

Koryagin içtenlikle güldü:

— Bunu bana mı soruyorsun? Benden ha! Evet, kabul ediyorum. Ben pamuk işinden pek anlamam. Ama sahte belgenin hazırlandığı mutfağı iyi öğrendim. Planı başarıyla icra edemediğiniz için de sahtekârlık yapmışsınız. Planı başarıyla uygulayalım deseniz pamuk yok, gerçekleştiremezseniz belaya çatacaksınız. Biliyorum, siz ahmak değilsiniz. İktisatçısınız, bu sözlerin hepsinin boş laf olduğunu biliyorsunuz. Yalnız bir şeyi anlamıyorum. Siz önemli bilgilere sahip iktisatçı olarak düşünmediniz? Merkezdeki ilçelere pamuk lifi yerine saman gitmiş. Sonra o lanet olası saman da gitmez olmuş, vagonlar dolusu hava gitmiş.

Sözlerini doğrulamak isteğiyle devam etti:

— Hava! Uçaklarda ise İl Yönetim Kurulu Başkanız dolusu para gelmiş. Elde pamuk yok, plan var(!). Ödül var, madalya var…

Hayret, Cumanov tuhaf bir tavırla gülümsedi. Şişmiş yüzü çarpılmış bir tarafa eğildi. Hırıldayarak gülüyordu, öksürük tuttu. Uzun uzun iç çekerek öksürdü.

Koryagin yüzünü buruşturarak sordu:

— Bunda gülecek ne var?

— Kendim...

— Cevap verin! Bu pis işin gülecek neyi var?

Cumanov, onun gözüne parlayan gözleriyle baktı:

— Bu taraftan vagonda pamuk lifi yerine hava gitmiş, uçakla para gelmişmiş.

Homurdanarak:

— O taraftakiler neden ses çıkarmamışlar? Neden bize para lazım değil, pamuğu gönderin dememişler?

“Ooo! Dilin keskinmiş ha!” Koryagin'in aklına kardeşinin sözleri geldi. Kardeşi ki sıradan bir ustaydı. Sesini kimselere duyuramazdı. “Sesimi çıkarmasam suçunu bizimkilere yükleyecek misin?”

— Haddini bil!

Koryagin sesine resmi bir ifade yükledi. Her sözünü seçip seçip devam etti:

— Lafı dolandırma Cumanov! Açık söyle! Neden hepiniz bu kadar sahtekârsınız? Bir gün elbette gizli işleriniz açığa çıkacak işte. Siz bu işin uzmanı olarak zor da olsa bu günün geleceğini biliyorsunuz. Neden işi bu tarafını düşünmüyorsunuz? Soruma cevap verin! Gözüme bakarak!

Cumanov, gözlerini kaçırmadı. Gözleri daha da parlayarak:

— Yukarıda her şey gökyüzüne kadar planlanmışken belge de düzenlenir, dedi ve tekrar başını sallamaya başladı.

— Dur!

Koryagin onu durdurup son söylediklerini hızlı hızlı yazdı. Sonra:

— Demek siz sahte belge hazırladığınızı kabul ediyorsunuz. Demek…

— Hayır! Ben sahteciliğe karşıyım. Hele böyle haram işlere…

— Ya Amanov?

Sanık başını sallayarak:

— Yine mi Amanov? Yüzleştirdiniz ya! İftira ettiği apaçık ortaya çıktı ya. Her sözü ayak altına düştü. İstasyon müdürü kimseye rüşvet vermez.

“Yine aynı nakarat!” Koryagin kabaran öfkesini dizginlemek için gülümsemeye çalıştı:

— Size göre herkes kötü, bir tek siz apaksınız… Bir şey söyleyeyim mi? Dedi gizemli bir tavırla:

— Erkekçe konuşalım. Biliyor musunuz, böyle önemli şeyleri kadınlara söylememek lazım. Siz ise –ellerini iki yanına salıp üzgün bir ifadeyle başını salladı– ne yazık ki… Eh Cumanov, Cumanov! Amanov’dan aldığınız parayı karınıza neden gösterdiniz? Hanife Cumanova sizin karınız değil mi? Her şeyi anlattı… Sohbet ederken. Şu da var ki kadınları bu kadar hor görmemek lazım. Siz yeterince kültürlü bir insansınız. Saçları ağarıp gitmiş zavallının. Size lazım değilse de daha çocuklarınıza lazım… Tabii söylemek istediğim bu değil. Öyle yapmışsınız, o gece parayı karınıza göstermişsiniz. Önce evin taban döşemesinin altına saklamışsınız. Sonra…

Cumanov, ona bir müddet şaşırarak baktı. Sonra birden bire omuzlarını sallamaya başladı. Koryagin ağladığını zannediyordu. Hayır, Cumanov gülüyordu. Omuzlarını sallayarak, boğazı hırıldaya hırıldaya güldü. Çirkin, çok çirkin güldü. Şişen alnı gerildi. Sonra öksürük tuttu. Derin derin nefes aldı. Hırıldayarak:

— Döşemenin altına deyin. Döşemenin altınaymış… Benim evimde taban döşemesi yok ki!

Koryagin’in içinden bir şey sökülmüş gibi oldu. “Üçkâğıtçı Berdiyev! Neden o gün eve girmedi? Balkonda laflayıp oturmak şart mıydı? Önceden düşünüp yapmıştır. O da bunlarla aynı çanaktan yiyenlerden. O da basmacı!” Kendini toparlamak için şişenin dibinde kalan Pepsiyi acele etmeden bardağa koydu. Sakince içti. Kendinden emin bir ses tonuyla:

— Manidar… Demek, karın Hanife Cumanova yalan beyanda bulunmuş. İstersem yarın, hayır bugün hemen hapse atarım!

Cumanov, sakin bir tavırla:

— Elinizden gelir elbette. Olsun. Ben Hanife’ye inanıyorum. Yalan söylemez… Saçının ağarmasına gelecek olursak onu ben değil siz ağarttınız!

Koryagin yüzünü buruşturup dudağını büzerek:

— Ne! Ne! Sen yapacağını yap da yaşlı karına yaptıklarının hesabını ben vereyim, öyle mi! Derebeyi! Çocuk doğurtmaktan başka bir şey bilmeyen koyun!

— Hakaret etme!

— Ya, ya! Ağırına mı gitti? Dinle! Yalan bilgi verdiği için karını hapse atmazsam… Bana sorarsan çocukların açlıktan ölsün. Kızını ciğeri eriyip gitsin!

— Çocuğun ne suçu var!

Cumanov’un başı saat sarkacı gibi durmadan sallanmaya başladı. Ayakları, elleri titriyordu. Hemen düşüp gidecek durumdaydı. Koryagin haykırdı:

— Yeter! Çocukların şimdi mi aklına geldi? Rüşvet alıp rüşvet verirken, sahtekârlık yaparken aklın nerdeydi? Büyüklerin sözlerine kulak asmamayı becerirken neden düşünmedin çocuklarını?

Koryagin bütün öfkesini bir cümlede toparlayıp iğrenerek devam etti:

— Aşağılık, köle!

Cumanov hırıldadı:
— Doğru söyledin... Köleyim... Resmen olmasa da... Ya sen? Sen köle değil misin?

Koryagin masayı yumrukladı:

— Kes!

Cumanov’un çehresi iyice çarpıldı:

— Kölesin! Amirlerinin karşısında kölesin! Senin de gerçekleştirmek zorunda olduğun plan var. İşlemediğim suçu ne kadar çabuk üzerime yüklersen omzundaki yıldızlar o kadar çoğalacak. Maaşın artacak.

— Kes sesini!

Koryagin masayı tekrar yumrukladı. Boş bardak titredi.

— Yarın sabah Moskova’ya, Butirka’ya yollarım seni. İl Yönetim Kurulu Başkanınin yanına!

— Çok güzel! Vicdanı varsa söylesin, ona ne zaman rüşvet vermişim?

— İl Yönetim Kurulu Başkanın de kim oluyormuş? Gerekirse federal devlet[5] yöneticileri bile diz çökecek bundan sonra…

Cumanov hala sallanan, eğik başını birden kaldırıp cevap verdi:

— Elinden geliyorsa Brejnev’i[6] de diriltip getir, onu da sorgula.

Alay eder gibi devam etti:

— Bu belge düzenleme işini o icad etmiş, işbirlikçileriyle birlikte. Hayır, pamuğu altı milyon ton üretceksiniz diyen o.

Cumanov, kan dolu gözleri yuvasından fırlayacakmış gibi haykırdı:

— Bizi eşek yapıp binen o!

— Rüşvetçi!

Koryagin, Cumanov’un karşısına uçup gitme, bir yumrukla aklını başına getirme arzusuyla doldu ama kendini tuttu. Tekrar haykırdı:

— Rüşvetçi! Harami! Hepiniz hırsızsınız. Hepiniz rüşvetçisiniz. Önce evinize davet edersiniz, misafir edersiniz. Koyun kesip yedirirsiniz, pilav, şiş kebap… Milli gelenekleri bahane edip milli kıyafet giydirirsiniz. Yumuşak başlı görünüp adamın yanına sokulursunuz ve sonra… İşte!

Çekmeceyi sert bir hareketle açıp bir top gazeteyi aldı. Başının üzerine kaldırıp salladı.

— Hepsinde sizin yaptıklarınız yazılı. Ülkede kaç bin suçlunun hapse atıldığını yazıyorlar. Hepiniz eşeksiniz! Bütün halkın!

Bir an sustu ve Ambartsumyan’ın öğrettiği en son, en katı darbeyi vurdu. Alaycı bir tavırla gülerek:

— Beni dinle. Yarın, yok bugün sana hoş bir seyirlik oyun göstereceğim. Yaşlı karını mahkûmların kaldığı hücreye atacağım. Bir anda üçü birden tecavüz edecekler. Sen de delikten seyredersin!

Cumanov’un gözleri vahşice yuvasından fırlamıştı:

— Tuh! Tuh sana, dedi öğürerek.

Acaba tükrüğü ağzından çıkmış mıydı yoksa çatlayıp yarılmış dudaklarına tutkal gibi yapışıp kaldı mı? Kudurmuş boğa gibi sendeleyerek gelmeye başladı. Koryagin korkuya kapılıp kadın gibi feryat etti:

— Nöbetçi! Nöbetçiii!

Hayır… Cumanov Koryagin’e değil pencereye yöneldi. Nöbetçi muhafız kapıdan girinceye kadar bir kere zıplayıp pencerenin önüne çöküp kaldı. O vaziyette bir saniye, hepsi hepsi bir saniye Koryagin’e dönüp baktı. Şimdi gözlerinde yanan öfke ifadesi yerine o kadar derin, sessiz bir nefret, çaresizlik, ıstırap… O kadar derin bir şaşkınlık vardı ki Koryagin’in yüreği ağzına geldi.

— Cumanov!

Vasili Stepanoviç pencereye yöneldi:

— Cumanov!

Daha sözünü bitirmeden pencerede tekrar hayal meyal akşamın zayıf aydınlığı göründü. Nöbetçiyle ikisi birlikte koştular.

Aşağıdaki avluda, havuz kenarındaki elektrik direğinde lamba yanıyor; Cumanov, yapraklarını toz kaplamış çamın dibinde insan tabiatine aykırı bir halde yan üstü yatıyordu. Başı havuzun kenarındaki betonda, gövdesi suyun kıyısında… Koryagin onun can verirken ayağını üç dört kere salladığını gördü… Apaçık gördü… Havayı kalın bulutlar kaplamıştı, yağmur kokusu geliyordu. Yüzüne serin esinti çarptı. Koryagin’in dört aydan beri beklediği güz serinliği…

 

1990 yılı

 

 


[1] Tiyin: Özbekistan para birimi Som’un yüzde biri.

[2] Piyale: Kulpsuz, seramik çay fincanı

[3] Basmacı: Eşkıya, baskıncı. Rusların Türkistan’da kurtuluş mücadelesi veren milislere verdiği ad.

[4] Himki (Khimki): Rusya’da, Moskova yakınlarında bir kasaba.

[5] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne bağlı Özbekistan.

[6] Brejnev: Sovyetler Birliği’ni uzun yıllar yöneten komünist diktatör.

Türkiye Türkçesine Çeviren: Mahir ÜNLÜ

Özbekçe