Gönderdiğin mektubunu okudum ve çok gururlandım. Çocukluğundaki sevimli davranışların aklıma geldi ve bir an için olsa da kendimi bir hoş hissettim.

Bununla birlikte, bir zamanlar çok ağır sıkıntılar ve acılar çektiğim günler de gözümün önünden geçti. Bunlar birden hüzünlendirdi beni.

Evet, ciğerim! Otuz beş yaşımda el ve ayaklarım tutmaz olup hareket edemez olduğumda sen daha iki yaşta idin. Buna rağmen sıkıntılı günlerimizin bazı anlarını unutmamışsın. Belki de hiç unutmamalısın. O sene beklenmedik bir şekilde yaşadığımız felaketten sonra ailece perişan olmuştuk. Yine de aklımızı başımıza çabuk topladık. Her şeyden önce ne kadar büyük bir sıkıntı içinde çektiysek de, hiç kimseye el avuç açmadık. Kimseye yalvarmadık, yardım istemedik. Kendi imkânlarımıza göre hareket ettik. Bunların hepsini “Ümit” isimli kitabımda anlatmıştım. Bunu yapmaktaki maksadım - insana bir kere verilen güzel hayatın kadir ve kıymetini gençlerin idrak etmesine yardımcı olmaktı.

Ciğerim benim! Hayatın benim yaşayamadığım güzelliklerini sen yaşasan, benim gidemediğim düğün ve şölenlere sen gitsen, benim terennüm edemediğim şarkıları sen terennüm etsen, benim katılamadığım at yarışlarına sen katılsan, benim yarışamadığım kökperlerde sen yarışsan, benim çıkmadığım zirvelere sen çıksan, milletimize yapamadığım iyilikleri sen yapsan, benim kulaç atamadığım hayat okyanusunda sen kulaç atsan - iki dünyada da mutlu olurdum.

Şimdilik senin dünyadaki en itibarlı üniversitelerinden birinde tahsil görmenle övünüyorum. Senin akıl ve ferasetine güveniyorum. Milletimizin yetenekli olduğunu kanıtlayacağına inanıyorum.

Bu husustaki düşüncemi Eskiçağ bilgelerinden Eskhid’in şu sözleriyle ifade etmek istiyorum: “Çok bilen kişi bilge değildir, bilgisi ülkesine çok yarar getiren kişi bilgedir.”

İşte bu veciz söz üzerinde iyice düşünmen ve her zaman aklında tutman yerinde olur. Yani, vatanından uzaklarda tahsil görürken ülkenin ihtiyaçlarını bir an bile olsun aklından çıkarmamalısın. Ülkemizin itibarını yükseltmek için tahsil görmekte olduğunu asla unutma demek istiyorum. Ne olursa olsun gurbette kendi ülkeni mahcup edecek davranışlarda bulunma, ciğerim.

Oğlum! Seni çok özledim. Seni görecek günler doğana kadar, sabrımın tükenmesinden korkuyorum. Sen yurtdışına tahsile gittiğinden beri içimde kazan gibi kaynayan duygu ve düşüncelerimi sana mektup yazarak dışarı çıkarmayı uygun gördüm. Bu mektuplarda sadece benim değil, aynı zamanda yad ellerde tahsil gören çocuklarını sabırlarının son kertesine kadar muhafaza ederek bekleyen birçok velinin de duygu ve düşünceleri yer almaktadır diye düşünüyorum.

Sen bana yazdığın bir mektubunda milletimizin asırlara varan manevi tarihi, Kazakların soy şecerelerini nesilden nesile aktarma geleneği vb. şeylerin çok ilgini çektiğini yazıyordun. Şimdi senin bu husustaki meraklarını bildiğim kadarıyla gidermeye çalışacağım.

Ülkemizin bağımsızlığına kavuşması - her Kazak Türkünün hayatındaki en önemli ve temel olay olduğunu söylemek isterim. Evet, asırlar boyu atalarımızın hasretle beklediği bağımsızlığı görme bahtiyarlığını görmek bugünkü nesillere kısmetmiş. Bundan tam on üç asır kadar önce Türk Kağanlığı kurulduğunda gök mavisi bayrağı dalgalandıran kahraman atalarımızın ruhu tekrar canlanmış gibi oldu. Tarihte “Göktürkler” olarak adlandırılan, bir zamanlar Güneşe tapan bu bilge atalarımızın gök bayrağı Kazak bozkırlarında tekrar göndere çekildi. Eski Türk dilinin bir kolu sayılan Kazak dili - resmi dil statüsüne sahip oldu. Bir zamanlar Kazakları küçümseyen, ona tepeden bakan ülkeler artık elçilerini göndermekte ve herhangi bir şekilde yakın ilişkiler kurmaya çabalıyorlar. Elbette bunların hepsi güzel şeyler. Ancak, egemenliğin yüce değerini tam manasıyla anlamak için Kazak ülkesinin resmi tarihini değil, aynı zamanda manevi tarihini de iyi bilmek gerekir.

İşte, ben bu mektubumda sana “bin ölüp, bin dirilen” Kazak halkının manevi tarihinden bildiğim kadarıyla bahsetmek istiyorum. Bir halkın asırlara varan tüm tarihini öğrenmek için herkesin önce kendi ailesinin “küçük tarihini, yani ailesinin şeceresini” bilmesi gerekir.

Bu sebeple, oğlum, sen kendi ailenin tarihini iyi biliyor musun? Bunu bilmek niçin gereklidir? diye sorabilirsin. “Yedi atasını bilmeyen yetimdir” şeklinde söylenen sözden ne kastedilir? Bu sorulara hemen cevap vermek kolay değildir. Çünkü bundan sadece on yıl kadar önce, yani Sovyet döneminde birinin aile şeceresini sormak ayıp sayılırdı. Cetlerini sayan insanları - kabileci, milliyetçi ve hatta ırkçı olarak eleştirirlerdi. Sömürü politikasının temel hedefi - tüm Kazaklara atalarını tamamen unutturmaktı. Daha açık bir ifadeyle, halkı kendi şeceresini, tarihini ve soy sopunu bilmeyen mankurtlara dönüştürmekti. Bizim atalarımız ise kendi soy soplarını, eski atalarını, yani şecerelerini babadan oğula miras olarak bırakırlar ve asırlarca bu güzel geleneği yaşatarak gelmişlerdi. Çünkü atalarını bilmek - kabilelere bölünmek, boylara ayrılmak değil, aksine aynı soy ve kandan gelenlerin, kız alıp kız vermiş dünürlerin, kısacası akrabaların birbirlerini tanımaları ve bilmelerini sağlamak yoluyla Kazakların birlik beraberliklerini temin etmekti.

Ayrıca geçmiş atalarını iyi bilmek aynı atadan gelen insanların saflığını, yani aynı boydan insanların birbirlerinden kız alıp evlenmemeleri hususundaki eski devirlerden gelen geleneğin korunmasını sağlar. Çünkü yedi ataya akraba olanların birbirleriyle evlenmemeleri gerektiğini Kazaklar çok eskiden beri iyi biliyorlardı. Evet, “yedi atasını bilmeyen yetim’’ şeklindeki vecize bu şekilde bir mankurtluğa işaret etmiyor mu? Genel olarak, Kazak halkı soy sopa özel bir önem vermiştir. Eski devirlerde bile Kazak toplumunda yöneticiliğe, ordu komutanlığına, elçilik görevlerine, ataları birçok defa halk hizmetlerinde başarıyla görev ifa etmiş, güzel işleriyle halk arasında nam salmış asil insanları görevlendirdikleri tarihi kayıtlarda yer almaktadır. Soy sopa Kazakların ne kadar çok önem verdiklerini Maykı Bey’in aşağıdaki öğüt nasihat şiirlerinden görmek mümkündür:

Tulpardan tulpar doğar,

Sungurdan sungur doğar,

Asilden asil doğar,

Tembelden hayvan gütmez doğar,

Laf dinlemeyenden ciddiyetsiz doğar...

 

Kazaklar arasında “Bütün sözün kökü bir, söz atası Maykı Bey” şeklinde bir vecize muhafaza edilmiştir. Bu söz bu Maykı Bey Töbeyoğlu için söylenmiştir. Elbette, “iyi” babadan “kötü” oğul veya “kötü” babadan “iyi” oğul doğduğu durumlar da yok değildir. Kazak bilgeleri bu meseleyi de eski devirlerde iyice düşünmüşler ve bir çözüme kavuşturmuş gibidirler. Mesela, Kazak tarihindeki önemli tarihi şahsiyetlerden Abılay Han’ın danışmanlarından, koçaklama şiirlerinin atası Buhar Jırav:

Dağdan akan taş bulak,

Taşarsa dökülür denize.

Kötüden iyi doğsa da,

İyiden kötü doğsa da,

Çekmeden duramaz köküne,

 

 demiştir.

 

Evet, ciğerim, bu mısralar büyük ozanın geniş hayalinden değil, birçok neslin birçok asırlık hayat tecrübelerinden doğan doğal yorumlar olduğunu bilmelisin.

Oğlum! İşte, sen Kazakların “soy sop” hakkındaki felsefî düşüncesi hakkında biraz bilgi sahibi oldun. Benim düşünceme göre, her insan kendi ailesinin soy şeceresini öğrenmek için, öncelikle, babası hakkındaki bilgileri öğrenmelidir.

Bugün ben sana kendi babam hakkında, yani senin deden hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum.

Oğlum!

Deniz kıyısından uzaklarda seyreden gemilerin sisli günlerde karaya oturmaması için sahillerde yüksek direklerin tepesine gece gündüz devamlı yanan fenerler konur. Buna deniz feneri denir.

Ciğerim!

Beni abartıyor sanma. Babam bana aynen bir deniz feneri gibiydi. Karar veremediğim anlarda: “Böyle bir durumda babam ne yapardı?” - diye kendi kendime sorarım. Bu soruya babamın açısından cevap bulmaya çalışırdım.

Babam orduyu yönetmiş bir komutan da, kalabalıkları peşinden sürükleyen hatip de değildi. Sıradan bir bahçıvandı. “sıradan” dediğime bakma, babamın bahçıvanlığını tüm Güney Kazakistan bölgesi hala bir efsane gibi anlatırlar.

Merhum babam orta boylu, sıkı vücutlu, zayıf, geniş omuzlu, uzun çeneli, geniş alınlı, kaşları kalın, büyük yuvarlak gözlü, esmer bir kişiydi. Sim siyah sakalı kendisine yakışırdı.

Aslında insandaki iyi hasletlerin hepsi şefkatle başlasa gerek. Babam hakkında düşündüğümde aklıma hep bu yorum gelir.

Geçmişteki korkunç savaştan babam bir çift koltuk değneğiyle döndü. Babamın koltuk değneklerine dayanarak kürek salladığı hala gözlerimin önündedir. Bunu çocukluğumda fazla önemsememiştim. Bunların hepsini ben geç fark ettim, babamın müthiş azmine hayran kaldım.

Etrafını yüksek kavaklar dizisinin çevirdiği küçük evimizin önü baharla birlikte beyaz, kırmızı, yeşil hoş kokulu çiçeklerle bezenir, sanki desenli renkli halılara dönüşürdü. Babam çeşit çeşit çiçekleri yetiştirmeye meraklıydı. Göz alıcı bembeyaz, kıp kırmızı, sap sarı ve yem yeşil çiçeklerin birçok türü sanki aralarında bir güzellik yarışına girişmişler gibi sıra sıra sallanır dururlardı. Babam sabah alaca karanlıkta kalkar, önce bahçesini dolaşır, yabani otları ayıklar, sonra çiçeklere doğru arıktan hafifçe bir su salardı. Daha sonra küreğini omzuna atıp özenle düzenlediği çiçek bahçesine bir an gururla bakarak durur ve sonra aniden dönerek kolhoz tarlasına doğru yönelirdi.

Ben babamın güzelliğe çok önem veren bir insan olduğunu yetişkin çağa ulaştığımda ancak anladım. Böyle bir hususiyet sadece ruhu saf insanlarda ancak olur diye düşünüyorum.

Bizim köyün bir kenarında ayrık, deve dikeni ve çalı çırpı dolu ekime elverişsiz iki üç hektarlık bir toprak vardı. Savaştan döner dönmez babam bu toprağı kolhozdan izin isteyerek aldı. Kendisine değil, kolhoz için meyve sebze ekti. Hepsini koltuk değneğine dayanarak tek başına yaptı.

Çeşit çeşit üzüm, kaysı, şeftali, elma, armut, incir ve nar gibi meyve ağaçlarının fidanlarını komşu Özbek köylerindeki tanıdıklarından alırdı. Daha sonra babam ağaç fidanları yetiştiren büyük bir bahçe yaptı.

Birkaç hektar toprağı kapsayan bu kolhoz bahçesinin sahibi de, bahçıvanı da, bekçisi de babamın kendisiydi. Babamdan izin almadan kolhoz başkanı bile meyve bahçesine giremezdi. Bu yazılı olmayan, fakat köylünün hepsinin kabullendiği bir kanundu.

İlkbaharın gelmesiyle babam kış boyu gömülü duran üzüm dallarını çıkarır ve ağaçlardan eğerek yaptığı özel dikitlere asardı. Bu çok karışık ve nazik bir işti. Kış boyunca toprak altında yatan üzüm dalları, bazen toprak altında oldukları halde parmak büyüklüğünde tomurcuklar atardı. Bunları koparmamak gerekirdi. Babam toprak altındaki göze görünmeyen ve insan parmaklarına benzer üzüm dallarını hangi yerde, nasıl yattığını avuçlarıyla sıvazlayarak bilirdi. Bundan dolayı bahardaki üzüm açma işine kendisinden başka birilerini yaklaştırmazdı. Böyle durumlarda babam üzümün her dalını eliyle okşayarak “E, uyandın mı, çok iyi, sen de aydınlık dünyayı bir gör”, - diye kendi kendine mırıldanarak konuşurdu.

Babam üç hektar kadar toprağa sahip meyve bahçesindeki elma, kaysı, şeftali ve başka binlerce ağacın her birinin nerede, nasıl durduğunu, kaç yaşta olduğunu, geçen sene hangi dallarının budandığını, ne kadar meyve verdiğini, bu sene hangisine bakım gerektiğini ezbere bilirdi. Bu sebeple o bahçeyi fazla dolaşmadan aradığı meyve ağacını hemen bulur, onun fazla dallarını budar, kurtlanan yapraklarına ilaç sürerdi.

Hakiki bayram, toy-şölen bizim taraflarda sonbaharda olur. Bu sırada meyve sebze, kavun karpuz olgunlaşır, küçük köy bolluk ve berekete kavuşurdu. Her evin önünde dağ gibi yığılı duran kavun karpuzları, kamış ve dallardan örülmüş büyük sepetler dolusu üzüm, elma ve narları görürdünüz. Sap sarı olarak olgunlaşmış devasa kavunları dilim dilim evin çatılarındaki hasırların üzerlerine yayarlar. Beş altı gün boyunca iyice güneşte kuruyan kavun dilimlerini toplayıp, sanki bir kızın uzun saçları misali örerlerdi. Böyle kurutulmuş kavunlar soğuk kış günlerinde yendiğinde bal gibi tatlı olurdu.

Temmuz ayında kaysı ve şeftali ve Ekim ayında üzüm ve elma olgunlaştığında da babam tüm köy halkını bahçeye çağırır, her birine hanelerindeki adam sayısına göre meyve ağaçlarını “bu senin, öbürü senin” diyerek taksim ederdi. Her aile kendilerine tahsis edilen ağaçlardaki meyveleri çoluk çocuğuyla koşuşturarak kısa zamanda toplarlardı. Kolhozun verdiği arabalara sandık sandık kaysı, şeftali, elma ve diğer meyveleri yükleyen köy sakinleri babama teşekkür ederek sanki bir düğünden dönüyorlarmış gibi pür neşe içinde evlerinin yollarını tutarlardı.

Babam aldığına değil, birilerine verdiğine sevinen bir insandı. Sonbahardaki meyve toplama dönemi ise - babamın hayatındaki en mutlu günleriydi. Meyvelerini döken sonbahar ağaçların dibinde acele ile meyve toplayan çocuklara şefkatle uzun uzun bakar ve içi huzur dolar, yüzü nurlanır, ruhu yücelirdi. Hatta dikkatlice bakanlar onun gençleştiğini de görebilirlerdi. Bana babam bütün hayatını, güç ve kuvvetini, yeteneklerini bu dakikalar için, yani insanların kendisinden memnun olan mutlu yüzlerini görmek için harcamakta olduğu hissini verirdi.

Bugün düşünüyorum da, babam merhum kendisi için değil, başkaları için yaşamış. Savaştan sonraki yıllarda köyde erkeklerin sayısı parmakla sayılabilecek kadar azdı. Belki, bundan olacak, eğer köyde birinin sobası veya tandırı yanmasa, kapı veya penceresi kırılsa veyahut kuyusundan su çıkmazsa da babamı çağırırlardı. Kendi evimizdeki birçok işlerden dolayı meşguliyet içinde olsa da, babam yardım isteyip gelenlere “hayır” demezdi. Gece yarısı da olsa, yatağından kalkar, yardım isteyen kişinin peşinden sessiz sedasız bir şekilde evden çıkıp giderdi. Böyle durumda bile babamın kaşlarını çattığını görmedim. En önemlisi - babam bu işlerden dolayı hiç kimseden bir kuruş ücret almazdı. “Alın teriniz, emeğiniz, alınız'’ diye ısrar edenlere çok kırılır, bazen sinirlenirdi. Babamın bu huyunu iyi bilen köylüler: “Allah razı olsun, çoluk çoğunun hayrını gör” diye dua ederlerdi. Babam bu sözlerden dolayı memnun olurdu.

Bir keresinde babam eve çok geç geldi. Kocası savaştan dönmemiş çok çocuklu dul bir kadın vardı. Onun evinin çatısını tamir etmişti. Tam o gün komşu köyde oturan amcam ile yengem misafirliğe gelmişti. Amcam bu defasında babamıza kızarak konuştu:

— Kendi çatından sular akarken başkalarının çatısının tamiriyle uğraşmanız doğru mu? - dedi.

Babam ona kırılmadı. Aksine yüksek sesle güldü ve amcamın sorusuna başka bir soruyla karşılık verdi:

— Hepimiz sadece kendimiz için gayret sarf etsek, o zaman bizim şurada otlayan hayvanlardan nasıl bir farkımız olabilir?

Amcam asabi haliyle sessiz kaldı. Yengem “ona da bu lazımdı” dercesine bana gülümseyerek baktı.

Şimdi düşündüğümde, babam sadece kendi ailesine değil, tüm bir köye “şefkat” konusunda büyük bir ders vermiş. Allah’a şükür, bugünkü zor dönemde bile köyümüzün insanları birbirleriyle dayanışma içerisindedir. Yaşlı komşusunun eskimiş çatısını tamir eden, kırık penceresini değiştiren iyiliksever gençler köyümüzde hala mevcutmuş.

Oğlum!

Babamın bana verdiği terbiyesini ben sana aynı şekilde verememiş olabilirim. Bazen bana o, yavru kartalı terbiye eden kuş eğiticisi gibi görünür. Beni yanından ayırmazdı. Meyve ağaçlarının fidanlarını ekerken de, tarlada ekin biçerken de, arık kazıp, köprü inşa ederken de hep babamın yanındaydım. Elbette vakit geçirmek için değil. Babamın nasıl kürek salladığını, nasıl orakla ekin biçtiğini, nasıl çekiç vurduğunu görüp öğrenerek büyüdüm.

Daha sonraları babam bana büyük sorumluluk isteyen işleri güvenerek emanet etti ve kendisi başka işlerle meşgul olmaya başladı. Böyle durumlarda “Bazı şeyleri yanlış yaparak bozar mıyım?” diye içimden tereddüt geçirirdim. Birçok defa yanlış da yaptım. Fakat babam içinden üzülse bile, sinirlenmezdi. “Kendin bozdun - kendin düzelt" der ve giderdi.

Bazen babam gün boyu kürek sallayıp iyice yorulup meyve ağaçlarının gölgesinde sırt üstü uzanıp gökyüzüne bakarak dinlenip yattığı anlarda kartal, şahin, atmaca ve doğan hakkında ilginç efsane ve hikâyeler anlatırdı. Bunlardan biri hala aklımdadır.

— Kartal uzun yaşar, - diyerek başladı hikâyesine babam. Fakat o kendisinin uzun yaşamında yuvada bulunan her bir yavrusunun ancak bir kere uçmayı öğretir. Daha yeni kanatları sertleşmeye başlayan yavrusunu kartal gagasıyla tutarak gözün görmediği gökyüzünün yüksek katmanlarına çıkar ve birden ağzındaki yavrusunu aşağı doğru fırlatır. Henüz bir kere bile kanat çırpıp uçmamış olan kendi yavrusuna hiç acımadığını zannedersin. Fakat hemen zayıf kanatlarını açmaya gücü yetmeyen ve yere doğru düşmekte olan yavrusunun peşinden ana kartal hızlı bir biçimde gider. Eğer yavru yere yakınlaştığı halde kanatlarını açamamışsa, o zaman ana kartal dalış yapıp onu yakalar ve tekrar dağın zirvesindeki yuvasına koyar. Fakat ana kartal uçsuz bucaksız semada kendi güç ve kuvvetiyle uçamayan yavrusuyla bir daha ilgilenmezmiş.

Artık o yavru kartal kendisinin toprakta sürünerek ilerleyen bir yılan değil, yüksek semalarda fırtına gibi uçan bir kartal olduğunu ancak kendi gayretiyle, iradesiyle ispatlayabilir. Eğer buna ruhu yetmiyorsa, o zaman hayırsız kanatlarına lanet okuyarak bu fani dünyayla sessizce vedalaşıp sonsuzluğa doğru yol alırmış, - diyerek bitirdi hikâyesini babam.

Evet, kartallar hakkındaki bu efsaneyi babamın bana boşuna anlatmadığını birden hissettim. Bunda bir amaç olmalıydı. Sonunda babamın dolaylı olarak anlatmak istediğini anladım. O bana “Yaşamak istiyorsan - kendi çabanla hayatını kazanmayı şimdiden öğren. Hayat semasında kendi kanatlarıyla uçabilen bir kartal olduğunu yavruluk döneminde göster. Ben seni sakalların çıkana kadar sırtımda taşıyamam. Tasmasından çekilen it ava yaramaz. Kendi hayatını kendin yap”, - diyordu.

İşte o zamandan beri çok yıllar geçti. Ben bir kartal olarak kendi çabamla göklere yükselebildim mi, yükselemedim mi? Bunu başkaları söylesin. Fakat sonsuza dek semalara uçamayan bir kartal olarak kalmamak için bütün gücümle, fedakârca çalıştığım muhakkaktır. Hiç kimse hiçbir zaman beni elimden tutup kaldırmadı. Kendi zirveme kendim uçarak çıktım. Sana da bunu temenni ederim, oğlum.

Bugünkü “yeni Kazakların” oğul ve kızlarına yerli yersiz yaptıkları “himayeleri” gördüğümde ise babamın kartallar hakkındaki hikâyesi aklıma gelir. Çok önceden sakal ve bıyıkları çıkmış olsa bile, hala “uçmasını bilmeyen yavru kartal” olan, anne ve babasının himayesinde yaşayan, ruhen engelli olan böyle gençlerle karşılaştığımda kalbim cız eder ve üzülürüm. Çünkü, bugünkü “yeni Kazaklar” kendi yavrularını yüksek gökyüzüne çıkarıp hayat imtihanına sokmayı bırakın, körpe çocuklarının zayıf kanatlarını kendi elleriyle kesmiş oluyorlar. Belki, onlar kendi evlatlarına iyilik değil, kötülük yaptıklarının farkında değildirler.

Oğlum!

Bu söylediklerimin hepsini iyice düşünmeni ve derinlemesine yorumlamanı isterdim. Çünkü içimden babamın bana verdiği nasihatleri sana söylemek, aktarmak geliyor.

Allahaısmarladık, ciğerim.

Kaynak:

Nemat Kelimbetov

OĞLUMA MEKTUPLAR

İstanbul - 2011

Kazak Türkçesinden aktaran: Abdulvahap Kara