Çok eski zamanlarda yaşlı bir adam ve yaşlı karısı varmış. Onların bir de ala inekleri varmış. Günlerden bir gün yaşlı adam karısına:

-Kocakarı! Ala çuvaldaki unla ala ineğin sütünden bir kömeç yapıp kızgın külde pişirsene, demiş.

Karısı da bu istek üzerine ala çuvalın unuyla ala ineğin sütünden kocaman kömeç yapmış. Kömeci alıp karı koca otururken ortaya koymuşlar. Kadın:

-Efendim, buyurun, kömeci ilk siz kırın.

-Olur mu hatun, önce sen kır.

-Yok, olmaz. Önce siz…

Sonunda adam, “bismillah” deyip ekmeğin ucundan kurmak istemiş ama kömeç kaçmaya başlamış. Kömeç yuvarlanıp kaçmış, ihtiyar adamla karısı arkasından koşmuşlar. Üçü peş peşe küçücük kulübede dolanıp durmuşlar. Kömeç dış kapıdan çıkıp sokağa kaçmış. İhtiyarlar, sokakta da peşinden yetişememişler. Kömeç kaça kaça at sürüleri bakan çobanın evine varmış. Ev sahibine seslenmiş:

-Hey, at sürülerinin sahibi! Ben ala çuvaldaki unla ala ineğin sütünden yapıldım. Beni ye! Beni yemezsen ananla babanın etini ye, demiş.

At sürülerine bakan adam kömecin kenarından koparıp yemek istemiş ya kömeç yine kaçmış. Adam, atlarından birine binmiş. Birini de yanına almış. Kömecin peşine düşmüş.

Kömeç, kaça kaça bir sığır çobanının yanına varmış. Çobana seslenmiş:

-Hey, çoban! Ben ala çuvaldaki unla ala ineğin sütünden yapıldım. Beni ye! Beni yemezsen ananla babanın etini ye, demiş.

Çoban, kömecin kenarından koparıp yemek istemiş, kömece doğru yürümüş. Kömeç kaçmaya başlamış. Çoban bir öküzün sırtına binmiş, diğerini de yedeğine almış, kovalamaya başlamış. Lakin o da kömece yetişememiş.

Kömeç, yolda gidiyormuş. Yolda bir tilki mağara kazıyormuş. Kömeç tilkiye seslenmiş:

-Hey, tilki! Ben ala çuvaldaki unla ala ineğin sütünden yapıldım. Beni ye! Beni yemezsen ananla babanın etini ye, demiş.

Kömeç orada durup iki kez böyle seslenmişse de tilki dönüp bakmamış. İşitmemiş gibi yapmış. Bunun üzerine kömeç tilkiye iyice yaklaşıp seslenmiş:

-Hey, tilki! Ben ala çuvaldaki unla ala ineğin sütünden yapıldım. Beni ye! Beni yemezsen ananla babanın etini ye, diye bağırmış.

Tilki bir müddet kömece bakmış ve yavaşça kulağını uzatmış. Demiş ki:

-Benim kulağım sağı, hiçbir şeyi işitmiyor. Ben kulağımı sana doğru tutayım. Sen ona bağır. Öyle işitebilirim..

Kömeç, tilkinin yanına gelmiş. Tilki ona kulağını uzatmış. Kömeç onun kulağının dibine gelip:

-Hey, tilki! Beni ye! Beni yemezsen ananla babanın etini ye, demiş. Tilki zıplayıp kömeci yakalamış.

Tilki, kömecin bir kenarından koparıp göbeğini de alıp yedi. Sonra kırdığı yerleri doldurup bıraktı. Kömeci alıp koyun çobanının yanına vardı:

-Ey koyun çobanı! Sana bir hediye getirdim, demiş.

Koyun çobanı:

-Ben sana ne vereyim?

Tilki:

-İyi bir kuzu ver.

Çobanın karnı açmış. Bir kuzu verip kömeci almış. Tilki:

-Ey koyun çobanı! Ben kuzuyu yanıma alıp şu yaylayı aşmadan kömeci kırma, diye tembihlemiş.

Tilki kuzuyu yanına alıp yaylayı aşmış. Çoban da kömeci kırmış ki ne görsün. Tilki onun ortasını yemiş. Çoban bu duruma çok üzülmüş.

Tilki kuzuyu almış gidiyormuş. Birden bire karşısına arkadaşı kurt çıkmasın mı? Kurt kuzuyu görünce çok sevinmiş:

-Ey tilki kardeş, kuzuyu kaç liraya aldın? Diye sormuş.

-Kuzuyu şu kadar lira verip aldım, demiş ve geçip gitmiş.

Tilki kuzuyu evine getirmiş. Bağlamış ve kırlara ot toplamağa gitmiş. Tilki kırdan bir tutam pelin otu alıp gelmiş. Evde bıraktığı kuzuya seslenmiş:

“Evden eve koşturdum

 Evdeki otları bitirdim

 Kırdan kıra koşturdum

 Kırdaki otları bitirdim

 Ey sevgili kuzucuğum

 Kapıyı aç, kapıyı aç”

Kuzu:

-Meeee, diye koşup gelmiş, kapıyı açmış.  Tilki getirdiği otları kuzunun önüne koymuş. Kuzu otları yiyip yatmış.

Günlerden bir gün kurt, tilki arkadaşını takip etmiş. Maksadı tilki arkadaşının kuzusunu yemekmiş. Kurt, tilkiyi takip ederken tilki çıkıp kırlara gitmiş. Kurt, tilkinin evine gelmiş, kapı kilitliymiş, bacadan girmiş. Eve girer girmez kuzuyu parçalayıp yemiş. Kellesini de orta direğin dibine koymuş. Geldiği gibi yine bacadan çıkıp gitmiş.

Bir müddet sonra tilki kırlardan topladığı otları yüklenmiş, koşa oynaya, kızara, bozara, yavaş yavaş öksürerek kapı önüne gelmiş. Kuzucuğuna seslenmiş:

 “Evden eve koşturdum

 Evdeki otları bitirdim

 Kırdan kıra koşturdum

 Kırdaki otları bitirdim”

Kuzu kapıyı açmamış da sesi de gelmemiş. Tilki üç kere seslenmiş de zavallı kuzunun “bee” diyen sesi gelmemiş. Tilki telaşla kapıyı açıp eve girmiş. Girince ne görsün: Kuzunun kellesi orta direğin dibinde, dört bacağı evin dört köşesinde. Tilkinin canı sıkılmış. “Ey sefil kurt! Yolda yanımda götürürken kuzuyu görmüştün. “Kuzuyu kaça aldın” diye sormuştun. Sen sorarken kuzuyu yiyeceğin aklıma gelmişti” diye sızlanmış.

Tilki, şu kurda bir oyun edeyim diye düşünmüş, evin altına hendek kazdırmış. Hendeğe kömür tozu doldurmuş. Hendeğin üstüne ince birkaç ağaç koyup üstüne naylon bir örtü yaymış. Naylonun üstüne de kilimler, minderler yerleştirmiş. Hazırlıklarını tamamlayıp kuzunun kelleş paçasını kaynatıp çorba hazırlamış. Kurdu da davet etmiş:

-Kurt kardeş! Bugün size ziyafet vermek istiyorum. Bize buyurun, demiş.

Kurt:

-Teşekkür ederim dostum. Bugün hastayım. Ziyafete katılacak halde değilim. Çok başım ağrıyor.

Tilki:

-Dostum, geçenlerde aldığım kuzuyu kesmiştim. Bugün onun kelle, paçasını pişirdim. Sıcak sıcak içseniz iyi gelir.

Tilki, nihayet kurdu ikna etti. Alıp evine getirdi. Eve girince tilki kurdu minderlerin üstüne oturttu. Kurt, kenarda oturuyordu. Tilki onu rahatlatmak için:

-Dostum! Neden öyle kenarda oturuyorsunuz. Çekinmeyin lütfen. Kendi evinizdeymiş gibi rahat oturun, dedi.

Kurt mindere yayılıp otururken tilki de örtünün altındaki ağacı çekiverdi. Kurt doğru çukura.  Ne olur ne olmaz diye çekinen tilki de kaçmış evden dışarı. Kurt, çukurda şaşkın şaşkın çabalamaya başlamış çıkmak için. Çıkmak için her sıçradığında köz halindeki kömür üstüne dökülmüş, yanmış. Çukurun içinde sıçrayıp durmaktan derisi yüzülüp kıpkızıl eti çıkmış. Nihayet çıkabilmiş ama tilki çoktan kaçıp gitmiş. Kurt perişan halde bir suyun başına gelmiş. Ağzından, burnundan sular akarak “ölüyorum, ölüyorum” diye yatıp inlemeye başlamış.

Bir müddet sonra kılık değiştiren tilki, kurdun yanına gelmiş. Onun halini, hatırını sormuş. Kurt:

-Benim bir tilki dostum vardı. Onun bir kuzusu vardı. Ben onu yemiştim. Tilki beni tuzağa düşürüp çukura attı. Kendisi de kaçıp gitti. İşte şimdi ıstıraplar içinde burada yatıyorum, demiş.

Kılık değiştiren tilki onun bu haline acımış gibi görünmüş:

-Vay, vay, vay! Hiç de iyi bir şey yapmamış. Bu kadar azap çektirmenin ne gereği vardı ki, demiş ve sonra:

-Ben doktorum. Böyle yaraların hepsini iyileştiririm. İlacı işte. Şu dikenli çalıların arasında koşmak. Dikenler size acı veren iltihapları akıtacak. Üç günde hiçbir şeyiniz kalmayacak, demiş ve yürüyüp gitmiş.

Yerinden kalkan kurt, doktorun dediklerini aynen yerine getirmiş. Dikenlerin arasında bir o yana, bir bu yana koşmuş da koşmuş. Vücudu delik deşik olup eskisinden de beter halde gelmiş. Oracıkta yatıp acı içinde inlemeye başlamış.

 Bu kez başka bir kılığa girip tanınmayacak hale gelen tilki, kurdun yanına varmış. Halini, hatırını sormuş. Kurt:

-Doktor bana “çalılıkta koşarsan iyi olursun” dedi. Ben yürüyüp koştum, işte bu hale geldim, dedi. Tilki:

 -Onlar dağ tilkileri, biz yayla tilkisiyiz. Onlar tedaviden ne anlar ki. Bu benim işim, dedi. Kurdun damarlarını avucuna alıp muayene etti.  Sonra:

-Siz kül içinde ağnanın, sırtınız, karnınız iyice küle belensin, çabucak iyileşirsiniz, dedi ve yoluna gitti.

Kurt, külün içine girip yattı. Yüzükoyun, sırtüstü derken iyice küle karıştı. Vücudundaki yaralara giren kül azabını iki kat daha artırdı. Acısına dayanamayıp feryat ederek yattı, kaldı.

 Ertesi gün kılık değiştiren tilki, acılar içinde kıvranan kurdun yanına geldi.

-Ey kurt kardeş! Sana ne oldu böyle? Diye sordu. Kurt cevap verdi:

-Benim bir tilki dostum vardı. Onun bir kuzusu vardı. O kuzuyu yemiştim. Dostum beni ziyafet var diye evine davet etti. Beni kandırıp çukura attı. Kaçıp gitti. Orada köz halinde yanan kömür vardı, beni yaktı. Ben acılar içinde yatarken bir tilki geldi. “Ben doktorum, dikenler arasında koşarsan iyileşirsin” dedi. Girip koştum. Dikenler vücudumu delik deşik etti. Ağrılar, sızılar içinde, perişan halde yatarken başka bir tilki geldi. “Seni dikenlerin arasında koşturan dağ tilkisidir. Ben yayla tilkisiyim” dedi. Onun tavsiyesiyle külün içinde ağnandım. Yaralarıma değen kül beni iyice perişan etti.

Tilki kurda demiş ki:

-Doğru, ilk tabip dağ tilkisi, ikincisi yayla tilkisiymiş. Ben ev tilkisiyim. Böyle yaraları ancak ben tedavi ederim, demiş. Tilkinin damarlarını avucuna alıp muayene etmiş. Sonra:

-Sen, ırmaktaki buzu kırıp buz altında kaseyle su alıp sabaha kadar baştan ayağa vücuduna dökersen iyileşirsin. Başka ilacı yok, demiş ve yoluna gitmiş.

Irmağın üstündeki buzu kıran kurt, buz üstüne oturup sabaha kadar ırmağın soğuk suyunu vücuduna döktü. Sabah yerimden kalkayım dese ne görsün. Vücudu buza yapışıp kalmış. Buzdan kurtulamayıp oracıkta donarak ölmüş.

Eski arkadaşının ahvalini merak edip gelen tilki kurdun halini görünce kendi kendine söylenmiş:

-Sen nefsine hâkim olamadın, ben de sana elimden kötülüğü yaptım. Sen nefsine hâkim olup kuzumu yemeseydin ben de sana bunca kötülüğü yapmayacaktım. Kendi yaptığının cezasını çektin işte…