Eteklerinde Sarısu’yun  aktığı Altın dağlar silsilesinden ulu Karadağ’ın çorak yamaçlarında bir gölge ilerliyordu. Sabahtı. Güneş, ilk tatlı ışıklarını tepeden dökerek henüz serin ve taze akan nehrin dalgacıkları üstüne yayıyordu. Ağır yürüyüşünden, etrafına ürkek bir keklik gibi ürke ürke bakışından bu karaltının bir kadın olduğu anlaşılıyordu.
     Belinde ince bir ceylan postu, sırtında ağaç liflerinden örülmüş kaba bir atkı vardı. Yumuşak ve korkak adımlarla bir küçük çalılığın kenarına gelmiş, yerden kırılmış ince dallar, kurumuş yapraklar toplamağa başlamıştı. Çalı ve yaprakları eteğine doldurdu. Telaşla yamaçtan aşağı indi.
     Tanyeri ağarmış, gündüz olmağa başlamıştı. Şimdi kadının argın, uçuk benzi, yorgun, düşük kımıldanışı daha ziyade görünüyordu. Bir oyuğun önüne geldiği zaman kısık bir çığlık işitildi. Bu yeni doğmuş bir çocuk sesi idi… Kadın koştu. Yaprakları yere attı. Yavrusunu kucağına aldı. Emzirmeğe başladı. Yarım saat sonra mini mini uyumuştu. Getirdiği yaprakları bebeğin altına, üstüne yaydı. Örttü. Etrafına bakındı. Bir insan yuvası için yetişmeyen bu kuru ot ve yapraklara bir kucak daha ilave arzusuyla oradan ayrıldı. Kırk elli adım uzaklaşmamıştı ki iki iri kanadın havada çarpmasından çıkan boğuk bir gürültü işitti. Korkarak arkasına baktığı zaman yavrusunun bir kartalın pençeleri arasında bulutlara doğru süzülüp yükseldiğini gördü. Kadın, bu gökler arslanının uçtuğu tarafa kollarını açarak birkaç adım koştu. Acı acı haykırdı. Yıldırıma uğramış ağaç kütüğü gibi yere serildi, bayıldı.
     Kartal, bu yumuşak ve pembe tenli avı pençesinde sıkarak yükseldi; ulu Karadağ’ın arka tarafına geçti. Onu bir kayanın tepesine bırakmak istedi. Fakat çocuk bir çalılığın arasına düştü. Tam bu sırada fidanların arasında bir dişi arslan da iki yavru doğurmuştu. Kartal arslanı görünce avını düştüğü yerde bıraktı. Çalılığın üstünde, tatlı avının etrafında, havada birkaç defa dolandı, süzüldü. Hışımla uzaklaştı, gitti.
 Dişi arslan bu mini miniyi kendi yavruları yanında görünce onu da doğurduğunu sandı. Bağışlayıcı Tanrı bu çocuğu esirgedi. Arslan, kendi yavrularıyla beraber bu bebeği emzirmeye başladı. Günler, aylar geçti. Çocuk sütkardeşleriyle beraber büyüyor ve analarının avlayıp getirdiği yabani hayvan etleriyle besleniyordu. Yaşı ilerledikçe gücü de artıyor; pazularında, baldırlarında arslan kuvveti beliriyordu. Kardeşleri ile oynaşıyor, güreşiyor ve onları yeniyor, seriyordu. Bu galebeye zekâsı da yardım ediyordu. Çünkü bir Âdemoğlu idi…
     Artık kardeşleri bunu uzaktan görünce kaçıyorlardı. Bu yaşayış “Alparslan”  adını tabii olarak vermişti.
     Yıllar geçti…
     Alparslan bu hayattan memnun değildi. Arkadaşları pek alık, kendisi pek yalnızdı. Ne kadar yese yine aç, ne kadar içse yine susuz, ne kadar dinlense yine yorgundu. Sarısu ırmağının kuytu bir kenarına gider, nehirde aksini görür, sütkardeşlerine benzemediğini anlar; beyninin düşündüğünü, yüreğinin çarptığını duyardı. İşte o zaman etrafında homurdanarak gezinen arslanlara birer sille çarpar, birer tekme atar; onların çıkamayacağı ağaçların tepelerine tırmanır. Daldan dala atlar, bağırır, bağırır. Sanki doğan güneşe seslenir; uçan bulutları tokatlardı. Bu sırada diğer arslanlar bunun karşısında dinelirler , kuyruklarını yere çarparlar, yelelerini kabartırlar, dişlerini gösterirler, duygusuz gözleriyle ona hayretle bakarlardı.
     Böylece yıllar geçiyor, arslanların zürriyeti artıyor lakin ona benzer bir yavru çıkmıyordu.
     Arslanlar ulusuna o hükmediyordu. Gün olurdu ki on, yirmi arslanı önüne katar; onları dağlara çıkarır; avlara saldırtır. Sonunda can sıkıntısından hüngür hüngür ağlardı.
     Bir gün yine arslan sürüsüyle beraber avlanıyordu. Dik bir tepeye çıkarlarken yoldaşları gibi o da ayakla tırmanıyor, kükrüyor ve haykırıyordu. Bir geyik sürüsüne rast geldiler. Bir karışıklık, bir gürültü… Atılmalar, sıçramalar… Çalılar yarıldı, dallar kırıldı, taşlar yuvarlandı. Bu kargaşadan bıkmış olan Alparslan bir but kavrayarak oradan ayrıldı. Yamacın arka tarafına geçti. Dinlenmeğe, gerinmeğe, iç sıkıntısıyla belki düşünmeğe koyuldu. Saatlerce hareketsiz, gözleri ufuklara dikilmiş kaldı… Bu sıradaydı ki ansızın bir çığlık, kendi sesine benzer bir feryat işitmişti. Dağın eteğinden seğirterek  sedanın geldiği tarafa doğru koşmağa başladı. Uzaktan kendisine benzer bir takım gölgeler gördü: Bunlar üç kadın, üç erkek, bir de taze kız idi.
     Bir hamlede yanlarına yetişti. Dört tarafı saran arslanlardan korkarak ağaçlara tırmanan bu hiç görmediği fakat kendine benzediklerini hemen anladığı iki ayaklı hayvanların imdadına koştu. Arslanları bir haykırışla oradan savdı. Omuzlarını örten sarı saçlarıyla, gerdanından sarkan kumral sakalıyla, insan ile arslan arası bir heybetle bunların karşısına dikildi. Hayretle yüzlerine baktı. Kımıldanışlarını, duruşlarını süzdü. Şimdi o da doğrulmağa, onlar gibi iki ayak üstünde yürümeğe, yanlarına yaklaşmağa başladı. Titreyen, gözleriyle yalvaran, korkudan nefesleri tıkanan bu yedi zavallıya karşı belki ömründe ilk defa olarak sırıttı. İnsanlığa ait bu tatlı işaret korkanlara emniyet verdi. Şimdi bunlar yanık yanık yalvarıyorlar ve elleriyle aman diliyorlardı. Alparslan bu sözlerden, bu kımıldanışlardan bir şey anlamıyordu. Yalnız bunların kendisine benzediklerini sanıyordu. Yanlarına daha da yaklaştı. En yaşlısı ağaçtan indi. Alp bunu kokladı. Elini omuzuna koydu. Artık alışmışlardı. Bu yedi kişi de arslanlar arslanının önünde eğilerek ondan merhamet, imdat istediler. O, bütün bu vaziyetlere baktı, baktı; bu yabancıların cana yakın işaretleri onu bir dakika için insancıl etmişti.
     Korkanlara işaretlerle güven vermek istedi. Bunlar da karşılarında duran yiğidin âdemoğlu olduğunu anladılar. Lakin bunca canavara nasıl silahsız emrettiğine akıl erdiremediler. Alparslan ihtiyarın yanına biraz daha sokuldu. Onun libasına, sakalına eliyle dokunmağa ve onu okşamağa başladı. İhtiyar yine titredi. Daha ziyade merhametini kazanmak istedi. Usulca tuttu. Arslanın alnından öptü… Alp irkilmiş, geriye sıçramış ve gözlerini açmıştı. Bu ikinci insanlık hasleti yırtıcı delikanlıda garip bir tesir bırakmıştı. Çünkü ihtiyar kendisini ısıracak sanmıştı. İki dakika sessiz geçti. Şimdi genç uzun, çitişmiş , lüle lüle yelesini sallayarak bir çığlık kopardı ve sıçrayarak yanlarında ayrıldı. Geride kalanlar neye uğradığını bilmiyorlar. Bunun hayvan mı, insan mı yoksa bir şeytan mı olduğunu anlayamıyorlardı. Birkaç dakika geçmeden kucağında bir ceylan yavrusu olduğu halde tekrar yanlarına geldi. Ceylanı parçaladı ve her birine dağıttı. Fakat onun bu ikramı karşısındakilerini beklediği kadar memnun etmedi. Çiğ et yemiyorlardı. Uzun saçlı başını salladı. Hömbürdedi. Elindeki kaburgayı kemirmeğe başladı.
     İhtiyar işaretlerle anlattı. Çalı çırpıdan bir ateş yaktı. Dağarcığından bir tutam tuz çıkardı. Etin üstüne ekti, kor ateşte pişirdi. Bir parça da Alparslan’a verdi. Onlara bakarak hayatında birinci defa pişmiş yemek tattı. Evvela somurttu. Sonra yalandı. Kaşındı. Bir kere daha ısırdı. Düşündü… Bu yemek hoşuna gitmişti. Tuz ete başka bir tatlılık vermişti. İhtiyardan aldığını yine ona satmak istedi, kalktı, ihtiyarı alnından öptü. Bu kadarla da kanaat etmedi… Birkaç hamlede cümlesinin alınlarına birer sert öpücük kondurmak arzu etti. Sıra en geride duran kıza geldi. Onun tarafına sırıtarak değil gülümseyerek gitti. Fakat taze kızararak, titreyerek, kollarıyla yüzünü örterek birkaç adım geriye kaçtı. Bir adım ileri, bir adım geri gitti; durdu.
     Kadınlar bağırdılar. Alparslan şaştı. Diğerlerinin yüzlerine baktı.
     Bir sürü arslanı buyruğuna ram eden bu çöllerin hakanı, şimdi bir kızcağızın karşısında ürkmüştü.
     Döndü, ihtiyarın yanına geldi. Kaşlarını çattı. Gözlerini açtı. Yumruklarını sıktı. Dişlerini gıcırdattı. Bu hali gören kız ağlıyordu. Zavallı baba bu anlaşmazlığı çözmek için ona bir şeyler anlatmak istedi. Bir dakika sonra Arslan da bunu anlamış göründü. Başını önüne eğdi ve… Düşündü.
     Yırtıcı hayvanlardan korkusuzca, Alparslan’ın himayesinde birkaç hafta dinlenmek için bu dağın eteğinde kaldılar. Artık birbirlerini yadırgamıyorlardı. Alışmışlardı.
     Taze kız ki adı “Hanku” idi, Alparslan’a ağaç liflerinden mintan örüyor, ceylan postundan çarık yapıyordu.
     Bir sabahtı. Hanku derenin kıyısında yüzünü yıkıyor ve saçlarını tarıyordu. Avdan dönen Alparslan, sırtında bir geyik ile beraber kızın yanına geldi. Hanku ona da yüzünü, ellerini yıkamasını anlattı. Suda aksini gösterdi. Saçlarını, sakalını babası ve kardeşi gibi kesmesi için yalvardı… Arslan, taze kızın dediğini yaptı… Şimdi, gencin gürbüz omuzları ve yiğit çehresi iyice meydana çıkmıştı. Kol kola kaldıkları yere döndüler.
     Alparslan’ın bu yedi kişi ile tanıştığından beri zekâsı yükseliyor, bir mesele hakkında insan gibi etraflı düşünüyordu. Yavaş yavaş arkadaşlarının dilini anlamağa ve onlara tek heceli kelimeler söylemeğe başlamıştı.  Bir gün sorduğu bir soruya cevap vermeğe çalıştılar ve dediler ki:
     — Dünya yüzünde onlara benzer çok insan vardır. Onlar daha kalabalık ve uluslar teşkil ederek yaşarlar.
     Bu cevapla gencin merakı daha da arttı ve sordu:
     — Nasıl oldu da sizden başka kimse görmedim? Nasıl oldu da siz buraya geldiniz?
     İhtiyar daha fazla tafsilat vermek istedi:
     — Buraları çorak yerlerdir. Otlak olmaz, ekin bitmez. İnsanlar daha ziyade yaylalarda, yumuşak topraklı yerlerde ekip biçmekle, yırtıcı olmayan hayvanları avlayıp yemekle yaşarlar. Kendileri Çin’in şimalinden geliyorlardı. Şehirlerini Çinli düşman basmış, ulusları dağılmış, malları yağma edilmiş, kaçan kaçmıştı. Geride kalanlar ya öldürülmüşler veya düşmanın tutsağı olmuşlardı. Bunlar da kaçmışlar, yollarını kaybetmişler, “Ulu Karadağ”ın eteklerine düşmüşlerdi. Aylardan beri böyle serseri dolaşıyorlardı. Tatar idiler.
     Bu kadar tafsilata mukabil Alparslan, kendi cinsinden, babasından, anasından onlara bir haber veremiyordu. Aklı başına gelince kendisini arslanlar arasında bulmuş, arslanlar ile büyümüştü. Onun sütanası arslan ölmüş, kardeşleri üremişti. Artık göçmek, kendisine benzer insanlara kavuşmak elzemdi. Bunca yıllık alışkanlığın tesiriyle bu ıssız dağlardan ayrılmadan sütkardeşleri arslanlar ile vedalaşmak, koklaşmak istedi. Fakat şimdi sarı yelesini kesmiş, tırnaklarını yontmuş, adama benzemişti. Hanku elinden tuttu, çekti, boynunu büktü ve yalvardı:
     — Gitme, belki gelemezsin!
     …
     Bir sabah tanyeri ağarırken güneşe karşı diz çöküp, boyun eğip dualar ettiler ve hepsi beraber garba doğru yola düzüldüler. Alparslan tapmak nedir bilmiyor; Güneş Tanrı nedir anlamıyordu. Yolda ihtiyar, herkese bir imanın elzem olduğunu anlatıyor ve kâinatı canlandıran güneşe ve onun karısı aya, yavruları gökteki yıldızlara, yerdeki ateşe tapmadan yaşamak mümkün olmadığını ihtar ediyordu. Bu telkin günlerce, haftalarca devam etti.

* * *

     Bir güzel sabahtı. Alparslan uyanmış gözlerini oğuyordu. Çalıların arasından Hanku kız göründü. Çevik ve şakraktı. Alparslan’ı aldı. Şafak sökmeğe başlamıştı. Arkalarında kalan altın dağların tepelerinden gecenin, sanki bir siyah kadife incelerek, süzülerek, eriyerek bir gümüşî tül haline giren son karanlığı ilk gölgeye tebeddül ettiği sırada bunlar da bir tepenin üstüne çıkmışlar ve bir geniş çamın altına diz çökmüşlerdi… Çalıların arasında uyuyan kuşlar da uyanmışlar, gagacıklarını açmışlardı. Doğan güneşin üstlerine serptiği her yudum renk bunların mini mini ağızlarında bir damla ahenk oluyor ve etrafı çınlatıyordu. Yabani güller, dağ çiçekleri göğüslerini ışıkların okşayışlarıyla yavaş yavaş açıyorlardı. Hanku ile Alp etraflarına baktıkları zaman her zümrüt otun ucunda bir tane elmasın parıldadığını gördüler. Kendilerinden geçtiler ve hayal âlemine göçtüler. Doğan güneşe doğru boyunlarını büktüler, gözlerini diktiler, baktılar, baktılar...
     Şimdi Hanku, yavaş yavaş Alp’e ne yaparsa taklit ve ne derse tekrar etmesini tembih etti. Beraberce yakarmağa başladılar:
 “Ey Güneş, ey ışıkların hakanı! Tahtın göklerdir ki kanat erişmez; sarayın karalardır ki sonu gelmez, bahçen denizlerdir ki ucu bulunmaz.
 Ey Güneş, ey dünyanın ruhu! Gözlerimiz senin ışığınla görür, kanımız senin sıcaklığınla kaynar, yüreğimiz senin gücünle çarpar!..
 Ey Güneş, ey güzellerin babası! Çiçekler, yanaklar senin öpüşlerinle kızarır… Gökler, denizler senin okşayışlarınla göğerir… Elmaslar, gönüller senin bakışlarınla parlar!..
 Ey Güneş! Siyah peçeli hatunun Ay, sarı saçlı çocukların yıldızlarla başımızın üstünde dolaş ve bize doğru yolu göster!..
 Ey Güneş, ey yüksek ve parlak Tanrı! Damarlarımıza kan ve davarlarımıza sıhhat ver… Bayırımız kalın öküzler ve çayırımız ince aygırlarla dolsun… Kısrakların arkasından taylar koşsun… İneklerin artlarından buzağılar yürüsün. Koyunların yanlarında kuzular sıçrasın… Sürünün bir ucu pınarda, bir ucu ağılda bulunsun!..
 Ey Güneş! Rüzgardan kanatlarını ger!.. Işıklardan saçlarını dök!.. Mavi bulutlardan tüllerine bürün!.. Bu güzellikle bize daima görün. Ruhumuzu bir çiğ damlası gibi göğsüne çek ki senin gibi temiz doğup temiz ölelim.
Ey Güneş, ey hayatın sahibi! Bize boğa gibi kuvvetli, at gibi ilerlemek isteyen, tuğrul  gibi yükselmeği seven, koyun gibi sakin oğullar ve kızlar ver!.. Dünyayı ışıkların gibi zürriyetimizle doldur!..
Zürriyetimizle doldur!..”
     Dua bitmişti. Alparslan kükremiş bağırıyordu:
     “Zürriyetimizle doldur!..”
     Etraftaki dağlar, kayalar cevap veriyordu:
     “Doldur!.. dur!..”
     Gözleri güneşten kamaşmış, boğazı kurumuştu. İkisi birden nemli yeşillikler üstüne kapandılar. Yavaş yavaş başlarını kaldırıp yekdiğerinin yüzüne baktılar. İkisinin de gözleri parladı. Birbirinin kolları arasında kayboldular…
     Bu sekiz kişi şimdi doğuya doğru ilerliyorlardı. Yolda, yıkılmış bir kulübeye, sönmüş bir ocağa rast geliyorlar; kırılmış bir kazma, eğilmiş bir bakraç buluyorlar; yuvarlanmış bir tekerleğe tesadüf ediyorlar. İhtiyar bu insan izlerinin sebeplerini Alp’e anlatıyordu.
     Bir gün başıboş bir kısrağa, birkaç gün sonra da bir öküze rast geldiler. Ağaç gövdelerini yonttular, günlerce uğraştılar, bir kağnı yaptılar. Üstünü dallarla örttüler. Öküzü koştular, kona göçe aylarla yol aldılar. Vurdukları kurtların, tilkilerin derilerini giydiler; avladıkları geyiklerin etlerini yediler. Akşamüstü idi, bir tepe üstünden Hanku bağırdı:
     — Bakınız!... Bakınız!
     Uzakta bir ışık görmüştü. Gecenin karanlık derinliklerinden köpek sesleri geliyordu.
     Sabahleyin erken yola düzüldüler. İki saat sonra bir köye vardılar. Alparslan merakından titriyordu. Bir canavar ini ile insan evi arasındaki farkı anlamak istiyordu. Köyün kenarında üç cılız çocuk gördüler.  Alp durdu. Kendi de çocuk iken bunlara benziyordu. O da böyle ufak taşlarla, küçük değneklerle oynamıştı.
     Önlerinde bir sürü aygırlar kişniyor, sığırlar otluyordu. Oymak halkı şimdi bu yabancıların etrafına toplandılar ve onları bir aksakalın otağına götürdüler. Bu ihtiyar oymağın ağası idi. Hikâyelerini ağaya anlattıkları zaman kâhinlerin haber verdikleri, ozanların teganni eyledikleri yiğidin alnı karalı ak ayıyı öldürecek bahadırın bu genç olması lazım geleceğine inandılar.
     Ayının hikâyesini Alp’e anlattılar:
     İki gözünün arasında kara bir lekesi olan bu hayvan vaktiyle bir insandı. Babasının mezarında kara aygırını kurban etmesini ihtar eden anasına kızmış, bir gece onu sarhoşlukla boğarak çadırıyla beraber yakmıştı. Geceleyin güneş onun suçunu görmeyecek sanmıştı. Fakat Tanrı onu gördü ve ebedi ışığından mahrum etmek için dondurdu, bir çığ haline getirdi. Bir mağaranın içine yuvarladı. Lakin müşfik ananın ruh güneşe yalvardı, yakardı. Tanrının bereketinden oğlunun mahrum olmamasını istedi. Güneş, anaya acıdı. Bu kar kümesine can verdi. Bir ak ayı oldu. Fakat cinayetinin azabını daima çekmesi için anasının kömür olan yüreğini alnının ortasına yapıştırdı ve bu hayvanın ölümünün ana, baba şefkati tatmayan bir kahramanın eliyle olmasını diledi. Bu ayı ölüm korkusundan yıllardan beri ağılın bütün yiğitlerini, bilhassa öksüz ve yetimlerini birer birer boğup eziyordu. Hafta geçmezdi ki oymak iki kurban vermesin. Bu devin belasından köy gittikçe tenhalaşmağa başlamıştı. Artık oymakta ne bir yiğit ve ne gürbüz bir çocuk kalmıştı.

* * *

     Bundan yirmi sene evvel bu köye ta Çin’in içlerinden kimsesiz bir kadın gelmişti. Adı Türkan Hatun’du. Kocasını, çocuklarını Çin haydutları paralamışlardı. Bir başına muhacir olmuştu. Yolda Ulu Karadağ’ın yamacında doğurduğu bir erkek evladını da kartal kaparak bulutlar arasında kaybolmuştu. Bunca tecrübeler, felaketler gören bu kadın hem geçmişten hem gelecekten haber verirdi. Türkan Hatun, kartalın kaldırdığı oğlunun yaşadığına, zayıflayan Türk Tatar neslinin bir gün onun sayesinde tekrar türeyeceğine ve dünyanın her tarafına kökler salacağına inanırdı. Bunun için erkenden uçan kuşlara yemler serper, kırıntılar atar. Sabahları doğan güneşten, geceleri aydan ve yıldızlardan oğlunu sorardı. Köy halkı bu kadının tekin olmadığına kaildiler. Çok yaşadı. Bir gece mehtapta aya doğru iki elleri açılmış olduğu halde onu ölmüş, donmuş buldular. Köyden uzak bir kavak ağacının gölgesine gömdüler. Şimdi nedense ak ayı bu kavağın dibinde in tutmuştu. Korkudan kimse kadını ziyaret edemiyordu.
     Alparslan bu hikâyeyi dikkatle dinledikten sonra hiddetle gezinmeğe başladı. Çadırına çekildi. Bir müddet uyuyamadı. Sabaha karşı rüyasında Türkan kadın göründü ve dimdik ona doğru yürüdü. Alparslan’ın göğsünü açtı. Sinesinde küçük bir hilal şeklindeki beni gösterdi. Alparslan’ın kendi oğlu olduğuna bu nişan bir delil idi. Onun yakasını tuttu ve sarstı:
     — Uyan! Yeryüzü seni ve oğullarını bekliyor. Cihana kan ver, can ver… Yürü ve alemi arkandan sürü!..
     Bu heyecan ile uyandı. Hanku daha uykuda idi. Usulca karısının alnından öptü. Baltasını beline astı. Bıçağını kemerine soktu, çadırdan çıktı. Köyün çevresini gezmek üzere uzaklaştı. Birkaç saat yürüdü. Küme küme karların kımıldadığını gördü. Merak etti. Bir ak ayı kendisine kızıl gözleriyle bakıyordu. Bir adım geri çekildi. Dineldi. Etrafına baktı. Biraz düşündü. Ürperdi. Bir an içinde karar verdi ve hemen saldırdı. Karların içine dalmasıyla beraber orası karıştı.
     Şimdi kardan beyaz köpükler, dumanlar havaya uçuyor; etrafa sıçrıyor… Şaha kalkan hayvan başına yediği bir balta darbesiyle yere yuvarlanırken arkasındaki kavak ağacını da devirmişti. Arslan yine atılmak isteyen ayının gırtlağına iri bıçağını soktu, soktu, soktu. Artık canavar oraya yıkılıvermişti. Alp, bir iki dakika nefes aldı. Dinlendi. Sonra canavarın postunu yüzdü. Bu sırada kendisi de omuzlarından yaralanmıştı. Yarasını karla oğuşturdu, kanını dindirdi. Postu sırtladı. Oymağa döndü.
     Alp’in ilk bahadırlığını işiten yurttaşlar etrafına toplandılar. Vurulan ayının alnında kara bir leke vardı. Bu alametten anladılar ki yıllardan beri köyün en cesur gençlerini parçalayan ve engin bozkırları onlara daraltan bu ayı kıyafetine girmiş devin postudur. Onlar biliyorlardı ki bu ayıyı kim gebertirse yurdun hâkimi odur…
     Köyün aksakalı Alp’in elini tuttu. Onu ayının inine götürdü. Orası Türkan Hatun’un türbesi olduğu için mukaddes bir yerdi. Ayının tehlikesinden ve şerrinden çoktandır bu ağacı ziyaret edemiyorlardı. Esasen Alparslan’ın anasının Türkan Hatun olduğunu da ihtiyar tahmin ediyordu… Devrilen ağacın kütüğüne oturdular. Batan güneşe doğru yakardılar. İhtiyar, bu kavağın dibinde yatan ve senelerden beri ziyaret edilmeyen Türkan’dan Alp’e bahsetti. Genç de bu gece gördüğü rüyayı ona anlattı. Artık bütün sırlar meydana çıkmıştı. Arslan’ın Türkan Hatun’un oğlu olduğuna şüphe kalmamıştı. İhtiyar, Alparslan’ın alnından öptü ve:
     — Benim senin yanında artık işim yoktur, dedi.
    Şimdi güneş batmış, bozkır tamamen kararmıştı. Alp’ın oturduğu ağaç dinelmeğe başladı. Doğruldukça yavaş yavaş ışık kesiliyordu.  Arslan, bir kalın dal ile kütüğün birleştiği köşede büzülmüş, şaşırmış kalmıştı. Ağaç tamamen doğrulunca nurdan bir sütun haline geldi, bir kere sarsıldı, topraktan kökü ayrıldı. Fezaya doğru yükselmeğe başladı. Bu fevkalade halden ürken Alp, yanına sarkmış olan elinin sıkıldığını duydu. Yanına baktı. Gece rüyasına giren anası idi. Ağaç karanlık ve yüksek bir boşluk içinde, uçar yıldız gibi nurani bir iz bırakarak güneye doğru gökte süzülüyordu. Bir zaman yerlerin en kavisi olan Alparslan şimdi gökte Arslan burcuna benzedi. Kara bulutların içinden, parlak yıldızların arasından ışıklar saçarak kayıyor; uçuyordu. Ve bir dakika geldi ki ağaç Himalaya sıra dağlarından Everest dağının tepesine dikildi, sallandı, durdu. Bu sırada gece doğudan görünen büyük tanrının, güneşin huzurunda, kara çadırın eteklerini toplayarak cihanın başka bir tarafına çekilmeğe mecbur oldu. O zamana kadar dimdik ve sessiz duran Türkan Hatun sağ elinin ayasıyla Alp’in gözlerini üç defa sıvazladı. Gencin nazarından mesafe engelleri silindi. Yeryüzünün bir kısmını, Asya ve Avrupa’yı,  Afrika’nın kuzeyini bir bakışta görmeğe başladı. Türkan Hatun bir al örtüye sarılmış, çitişmiş ak saçlarının bir kısmı omuzlarından aşağı sarkmış, bir kısmı başında ürpermiş ve bu halde ucunda beyaz dumanlar tüten bir aleve benzemişti. Sol elini Arslan’ın omuzuna dayamış, sağını da göklere kaldırmış, uzakları gösteriyordu. Sabahın pembe, beyaz tülleri sıyrıldıkça mütemadiyen berraklaşa fezada çıt yok. Rüzgâr durmuş, bulutlar durmuş, Arslan’ın kalbi durmuş ve gözleri açılmıştı. Türkan Hatun yavaş, heybetli, tatlı bir kadın sesiyle hitap etti:
     “Oğul! Ey Türk oğlu! Alnını yükselt, göğsünü ger, etrafına gurur ile bak!.. Ayağının altında görünen şu geniş cihanın hâkimi sensin, senin neslin olacaktır. Kâinatın en büyük kahramanları, cihangirleri bütün senden doğacaktır. Doğudaki Çin’in başkentinden batıdaki Cebelitarık Boğazı hizasına kadar olan yol senin atlarının ayakları altında çiğnenecektir. Güneyin yanan çöllerinden kuzeyin donduran bozkırlarına doğru bak!.. Yenisu kıyılarında, Baykal ve Aral gölleri etrafında doğuran kısraklarının tayları Tuna’nın kaynağından hararetlerini teskin edeceklerdir… Azak ve Karadeniz torunlarının birer küçük havuzları, Pamir ve Arabistan yaylaları cirit meydanları olacaktır. Kafkas, Balkan, Karpat ve Ağrı dağlarının eteklerini harp sahaları; Ural geçitlerini, Volga ve Fırat nehirlerini akın yolları yapacaksın!..
     Şu Altay’ın altınları, İran’ın gümüşleri, yakınımızdaki Bedehşan’ın  lal  ve yakutları, Hind’in eteklerini öpen Umman’ın incileri, ötede bir karayılan gibi kıvrılan Ural’ın demirleri senindir. Dünyanın rengi kızıl kanınla bezenecek, şekli kargınla düzelecektir. Azmine, kuvvetine ne Gobi ve Tibet çöllerinin susuz kumları, ne Himalaya’nın yalçın tepeleri, ne Akdeniz’in beyaz dalgaları karşı durabilecektir. Altay, Ural arasından fışkıran Türk selleri, Büyük Okyanus’u dolaşacak ve bu sahillerden kabaran yiğit er dalgaları Atlas Okyanusu’na ulaşacaktır.
     Ne kaya kaleler, ne demir kapılar, ne çelik silahlar yolunu kesemeyecek… Yarı cihan ümmetleriyle döğüşeceksin. Ezdikçe mağrur, ezildikçe umutsuz olma!.. Daima didin ve öğren, daima iste ve yüksel! Adaletli ve bağışlayıcı ol! Korkutmaktan çok sevdirmeğe çalış.
     Asya’da, Avrupa’da, Afrika’nın bir kısmında pençenin altında kıvranmayan hiçbir millet kalmayacak. Tepeleyeceksin, tepeleneceksin… Etrafında çarpışacak kuvvet bulamadın mı kendilerini unutan kardeşlerini de sarsacaksın. Kuvvetinle gevşemiş damarları gerecek, ateşinle soğumuş kanları kaynatacaksın! Dünyanın üç büyük kıtasında neslinden hükümdarlar ve yabancı hükümdarlardan aciz hizmetçiler yapacaksın. Kahramanlık tacın için Türk analarının döktüğü her damla yaş birer elmas, Oğuz oğullarının akıttığı her damla kan birer yakut olacak… Şu uzakta güneşin ışığıyla kaynar gibi, titrer gibi parlayan boğaz, Boğaziçi, o mavi şerit bahadırlık kılıcın için masmavi bir kemer olacaktır…”
     Bu öğütlerden sonra Alparslan, hiçbir muhayyilenin tasavvur edemediği bu muhteşem manzaraya bir güneş azametiyle baktı, baktı, baktı… Ve diz üstü çökerek anasının iki ellerine sarıldığı zaman ağaç da kımıldadı ve sarsılarak göklere doğru yükseldi ve kuzeye doğru uçmağa başladı.
     Ak ayının öldürüldüğü yerin hizasında ağaç yere ineceği sırada kırmızı harmani içinde Türkan Hatun’un hayali de sönüveren bir alev gibi kayboldu.
Alparslan köye döndüğü vakit meydanda yurt kızlarının şarkılar söyleyerek raks ettiklerini gördü. Alp’in, bu Türklerin ve Tatarların babasının bu sabah doğan ilk oğlunun bayramını yapıyorlardı. Arslan’ı küçükken göklere kaldıran kartala telmihen bu çocuğun adını “Tuğrul” koydular. Ve Türk Tatar nesli de bu suretle birinci gaflet uykusundan ayıldı ve kainata yayıldı.

antalya escort bursa escort ankara escort