Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Bedehşan adlı güzel bir ülkenin aklı kıt mı kıt, vicdanı zayıf mı zayıf, zalim bir padişahı varmış. O padişahın da üç oğlu varmış.

     Padişah, aklı oldukça kıt bir adammış dedik ya bir de arsızmış. Yaşına, padişahlığına yakışmayan hareketler yapar, herkesi kendine güldürürmüş. Devlet işleriyle hiç uğraşmazmış. Vaktini hep ava gitmekle, eğlenceler tertiplemekle geçirirmiş.

     Günlerden bir gün, üç oğlunu da yanına çağırmış, onlara :

     -Söyleyin bakayım, diye sormuş, beni ne kadar seviyorsunuz?

     Babalarının böyle tuhaf hallerine alışık olan şehzadeler, onun bu sorusunu hiç yadırgamamışlar. Fakat onun, sorduğu bir şeye karşılık verilmediği zaman da ne kadar kızdığını bilirlermiş. Önce en büyük şehzade cevap vermiş:

     -Şah babam,  sizi altın kadar, elmas kadar, pırlanta kadar seviyorum.

     Altına, elmasa, mücevherata çok değer veren büyük oğlunun bu cevabı padişahın pek hoşuna gitmiş. Kahkahalarla güldükten sonra, ortanca oğluna bakmış :

     -Ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım? diye sormuş. O da:

     -Şah babacığım, ben sizi bal kadar, börek kadar, kadayıf kadar seviyorum.

     Tatlılara çok düşkün olan ortanca oğlunun cevabı da padişahın hoşuna gitmiş. Yine kahkahalarla gülmüş. Sonra en küçük şehzadeye dönerek:

     -Söyle benim küçük oğlum,  ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım?

     Küçük oğlan, birdenbire cevap verememiş. Biraz yutkunduktan sonra:

     -Babacığım, ben sizi tuz kadar seviyorum.

     Küçük şehzadenin bu beklenmedik cevabı karşısında, ağabeyleri, kendilerini tutamayıp gülmüşler. Padişahın da suratı birden asılmış. Kaşlarını çatarak:

     -Ne dedin, ne dedin?! diye bağırmış. Beni tuz kadar seviyorsun ha? Seni utanmaz, çocuk seni. Seni nankör seni. Babana, koskoca Bedehşan padişahına bu ne hakaret? Dünyada tuzdan daha kıymetli bir şey bulamadın mı?

     Sonra, hiddetle yanındaki küçük bir sedef sandıktan iki kese altın çıkarmış. Birini büyük oğluna, ötekini de ortanca oğluna atmış. Onlara çıkmalarını emretmiş. Her iki oğlu da âdeta yerleri öpüp geri geri çıktıktan sonra ellerini çırpmış. İçeri giren Arap uşağına:

-Çabuk bana cellatları çağırın! Diye bağırmış.

     Arap uşak hemen dışarıya çıkmış. Kısa bir zaman sonra, iri yarı, korkunç iki cellat içeri girmişler.

Padişah, küçük oğlunu göstererek:

-Çabuk bunu alın! Derhal kellesini uçurun!  Eğer emrimi yerine getirmezseniz, ikinizi de parça parça doğratırım...

     Herkes gibi sarayda küçük şehzadeyi cellatlar da pek çok severlermiş. İşleri adam öldürmek de olsa onlarda bile biraz insanlık, biraz vefa, biraz şefkat varmış. Padişahın bu emri üzerine, onu tutup sürükleyerek dışarıya çıkarmışlar. Hemen iki at hazırlamışlar. Birisi küçük şehzadeyi atın terkisine bindirmiş. Atları dağlara doğru sürüp gitmişler. Saraydan oldukça uzak bir yerde, bir dağ başında durmuşlar.

     Küçük şehzade pek üzüntülü imiş. Dokunsalar nerede ise ağlayacakmış. Cellatlar onun bu haline acımışlar. Bir tanesi:

-Şehzadem, biz sana kıyamayız. Ama padişahımızın emrini sen de kulaklarınla duydun. Bari gömleğini çıkarıp bize ver de bir tavşan yakalayıp onun kanına bulayalım... “İşte şehzadeyi kestik” diye kanlı gömleği götürüp babanıza verelim. Sen de buralardan uzaklaş, bir daha memlekete dönme!

     Şehzade, cellatların bu teklifine sevinmiş. Hemen soyunup gömleğini onlara vermiş. Hayatını bağışladıkları için de her ikisine de teşekkür etmiş. Atın birini de onlardan alarak ellerini öpüp uzaklaşmış.

     Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş... Nihayet Harezim denilen bir memlekete varmış. O kadar yorgunmuş ki, neredeyse, attan iner inmez yere uzanıp uyuyacakmış.

     Şehre girerken, yol kenarındaki ilk evin kapısını çalmış. Kapıyı ihtiyar bir kadın açmış. Ona, şehzade olduğunu bildirmemiş. Dünyada kimsesi kalmadığını, anasının babasının öldüğünü, bu memleketin de yabancısı olduğunu söyleyerek kendisini evlatlığa kabul etmesini istemiş. İhtiyar kadının da hiç kimsesi yokmuş.  Zahmet çekmeden böyle terbiyeli, böyle akıllı bir evlat sahibi olacağına sevinerek şehzadeyi evlat olarak kabul etmiş.

     İhtiyar kadın, şehzadenin önüne yiyecek koymuş. Karnını doyuran şehzade, gidip çeşmede elini, yüzünü, ayaklarını güzelce yıkamış. Sonra atının da karnını doyurmuş. Bu işler bitince de kadının hazırladığı döşeğe kendini atarak derin bir uykuya dalmış.

     Ertesi sabah uyandığı zaman, şehzade, pencereden halkın akın halinde bir tarafa doğru gittiğini görmüş, ihtiyar kadına:

-Anacığım demiş, herkes böyle nereye gidiyor? Bayram mı var?

     İhtiyar kadın:

-Bayram değil ama oğlum, demiş, ondan daha önemli bir şey var. Bugün talih kuşunu uçuracaklar, yeni padişahımızı seçecekler...

     Bu haberi işiten şehzadeyi bir merak sarmış. Padişahın seçilmesine de onu bir kuşun seçecek olmasına şaşırıp kalmış.

-Ne olur anacığım, demiş, beni de götür. Hiç olmazsa seyrederiz.

     İhtiyar kadın evlatlığını kıramamış. Kalkıp giyinerek sokağa çıkmışlar. Halkla beraber büyük meydana gitmişler.

     Herkes toplandıktan sonra, talih kuşunu uçurmuşlar. Talih kuşu, kalabalığın üzerinde dolaşmaya başlamış. Kimisi, “acaba benim başıma mı konacak?” diye heyecan geçiriyor, kimisi de, “benim başıma konsun” diye ayaklarının ucuna basarak boyunu yükseltiyormuş. Kuş bu adam tanır mı, döne dolaşa gelip bizim küçük şehzadenin başına konuvermiş. Buna hiç kimse razı olmamış. Her kafadan bir laf çıkıyor, kimisi de:

-O yabancı, padişah olamaz! diye bağırıyormuş. Çaresiz seçimi bozmuşlar. Ertesi sabah tekrar toplanmaya karar vermişler.

     Ertesi gün herkes yine aynı meydanda toplanmış. “Bu sefer de bir yanlışlık olur, halkı kızdırırım” diye çekinen küçük şehzade, yol kenarındaki mezarlıkta bir taşın üstüne oturmuş. Olup biteni uzaktan seyretmeye başlamış. Talih kuşunu uçurmuşlar. Halk heyecandan içindeymiş. Ama kimsede de ses seda yokmuş. Gözler havadaki kuşun uçuşunu dikkatle takip ediyormuş.

     Talih kuşu, bu sefer tekrar dönmüş, dolaşmış, gidip mezarlık kenarında oturan şehzadenin başına konmamış mı? Halk gene kıyameti koparmış. Bir taraftan da:

-Olmadı, olmadı, Türk’ün şartı üçtür; diye bağıranlar olmuş. Çaresiz bu seçimi de bozmuşlar. Yeniden toplanmaya karar vermişler.

     Ertesi sabah, halk meydanda çok erkenden toplanmış. Şehzade ile ihtiyar kadın evlerinden henüz çıkmış, meydana doğru gelirlerken, talih kuşu uçurulmuş.

     Kuş  kalabalığın üzerinde birkaç defa dönmüş. Sonra oradan hızla uzaklaşarak meydana doğru  gelmekte olan şehzadenin başına üçüncü defa konmuş. Bu sefer hiç kimse itiraz edememiş.

     Bizim küçük şehzade de padişah olarak o memleketin idaresini eline almış. Akıllı çocuk olduğu için, kısa zamanda halka kendini sevdirmiş. Birçok işler yapmış. Memleketi gül gibi idare etmeye başlamış.

     Aradan yıllar geçmiş. Genç padişah, kendisini bildirmeden, babasına bir mektup göndererek, memleketine dâvet etmiş. Babası, komşu bir memleket padişahından gelen dâveti kabul etmiş. Gezip eğlenmeye bayıldığı için, bir bölük askerle birlikte hemen gelmiş.

     Genç padişah, çok güzel yemekler hazırlatmış. Fakat hiç birine tuz koydurmamış.

     Genç padişah bıyık ve sakal bıraktığı için, ilk karşılaştıkları zaman babasının kendisini tanımadığını hissedince, pek sevinmiş.

     Birlikte ilk akşam yemeğini yemişler. Misafir padişah yemekleri çok beğenmiş ama bütün yemeklerin tuzsuz oluşuna hayret etmiş. İçine baygınlıklar geldiği halde, hiçbir şey söyleyememiş.

     Ertesi gün, askerlerini dolaşmış. Hatırlarını sormuş. Onlar da yemeklerin tuzsuz oluşundan şikâyet etmişler. O gün öğle yemeğini yerlerken, misafir padişah:

-Sultanım, sizin memlekette tuz bulunmaz mı? diye sormuş. Genç padişah, gülerek:

-Vardır padişahım, diye cevap vermiş. Hem o kadar çoktur ki, bütün dünyaya tuz buradan gider.

Bu cevaba şaşıran padişah:

-İyi ama, demiş, bütün yemekleriniz tuzsuz. Sebebi nedir?

     Genç padişah bu sefer:

-Sizin tuzu hiç sevmediğinizi, yemeklerinize koydurmadığınızı söylediler de, onun için koydurmadım.

     Padişah, derhal atılmış:

-Katiyen efendim, demiş, yanlış söylemişler. Tuzsuz hayat mı olurmuş? Ben tuzu çok severim.

     O zaman, genç padişah, gülerek:

-Ama, demiş, küçük oğlunuz size: “Ben seni tuz kadar severim” dediği zaman, onu cellatlara teslim etmiştiniz?

     Bu sözü işiten padişah beyninden vurulmuşa dönmüş. Yaşı ilerledikçe uyanmaya başlayan vicdanı küçük oğlunu cellatlara verdiği günün hesabını sormaya başlamış ihtiyardan. Neyse, hesaplaşma uzun sürmemiş. Karşısındaki genç padişaha dikkatle bakınca oğlunu tanımış. Arkasından da gözlerinden sevinç yaşları dökülmeye başlamış.

-Affet beni oğlum, affet... demiş ve oğlunun boynuna sarılmış. Baba, oğulun sevinçleri görülecek şeymiş.   

     Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.