Yazdır
Kategori: Seçilmiş Yazılar / Şiirler
Gösterim: 27815
░  Büyük Selahaddin Eyyubi, kendisinden aman dileyen Kudüs'ü aldıktan sonra hiç durmamıştı. Şam'da "biraz dinlenelim!" diye isteklerini bildiren askerlerine:
     — Ömür kısadır. Ecelimizin ne zaman geleceğinden emin değiliz, cevabını verdi.
     Yayından çıkmış alevden bir ok şiddetiyle yabancı Avrupalıların haksız yere benimsedikleri kasabaların üzerine atılıyor, müthiş matkap darbeleriyle deldiği kaleleri hemen zapt ediyordu. Kurtularak Sur Kalesi'ne kapağı atan halk düşmanı Haçlıların sayısı Avrupa'dan gelen imdatlarla çoğalıyor, milyonlara varıyordu. Ama artık İslam'ın yüzü gülmüştü. Yıllarca süren zulümlerin intikamı alınacaktı. Şam, her gün yeni bir fetih haberiyle seviniyor; camiler şenleniyor; Allah'a şükretmeye koşan halkı mabetler almıyordu. O vakit bu şehir, aralıklı, fakat hiç silah bırakmadan din çarpışmaları yüzünden âdeta bir Türk ordugâhına dönmüştü. Sıkışan halifelerin, ürkmüş emirlerin seyrek saflarını doldurmak için Turandan taşan bahadırlar tufanı sanki burada birikmiş, Şam’ın yerlisi olmuştu. Doğu tarafında kocaman bir Türk Mahallesi vardı. Kılıçla, kalkanla, tolgayla, eyersiz atlar üzerinde gelenlerin çocukları Arapça öğrenip medreselerde âlim oluyorlardı. Medeni bir zevk içinde, şiir, edebiyat, faydalı bilgiler ve ticaret sahasında yaşıyorlardı. Doğan Bey de bunlardan biriydi. Babası, Alp Arslan'ın en eski kumandanlarındandı. Üç küçük kardeşini yirmi senedir görmemişti. Biri Kızıl Arslan'ın, biri Pehlivanoğlu Özbek’in, biri de Harzemşah Döğüş'ün ordusunda idi. Kendisi hiçbir orduya girmemiş, gençliğini medresede geçirmiş, Şam'dan hiç ayrılmamıştı. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili büyük bir bahçenin ortasındaki harap evinde yalnız oturuyordu. Çoluk çocuğa karışmamış, kitaplarının üstünde ihtiyarlamıştı. İhtiyar bir hizmetçisi vardı. Yiyeceğini, içeceğini çarşıdan o taşırdı. Kendi dışarıya hiç çıkmaz, kimseyle görüşmez, kimseyle tanışmazdı. Ama bütün mahalle, hatta bütün şehir halkı yine onunla meşguldü:
     — Ne yapıyor?
     — Herhalde ibadet değil!
     — Camilerde görünmez.
     — Niçin dışarı çıkmaz?
     — Evine kimseyi sokmuyor. Niçin?
     — Yapayalnız ne yapıyor?
     — Ne yapacak acaba? diyorlardı.
     Meraklarında biraz haklıydılar. Çok defa sakin, beyaz duvarların arkasından yerleri sarsan patlamalar duyulurdu. Çocuklar, kadınlar, gençler sokakta küme küme dururlar, sık fıstık ağaçlarının tepelerinden havaya tüten kırmızı, kahverengi, mor, yeşil dumanlan korka korka seyrederlerdi. Halkın anlattıklarının etkisinden kurtulamayan bilginler de, hiç yüzünü görmedikleri bu yalnız adama sebepsiz yere kin bağlamışlardı. "Öldürülmesinin vacip olduğundan" dem vuruyorlardı. Şehirde her felaketi onun uğursuzluğuna yormak âdetti. Kuraklığı, fırtınaları, yangınları, kavgaları, cinayetleri hep o "Büyücü Doğan" yapıyordu. Ahalisiyle sohbet etmediği Şam’ın ruhunda, yıllar geçtikçe, Doğan, dayanılmaz bir sızı olmuştu. Büyük küçük, herkes onu çekiştiriyordu.  Lanetler yağdırıyordu. Yanılıp da bir gün dışarı çıksa belki de üzerine atılıp parçalayacaklardı. En umulmaz zafer haberlerinin verdiği neşe bile Büyücü Doğan'ı unutturamadı. Selahaddin Eyyubi geldiği zaman, Emeviye Camii'nin önüne bütün Şamlılar toplandı. O namazdan çıkarken:
     — Ey sultan! Bizi bu Büyücü Doğan'dan kurtar! diye bağırıştılar.
     Selahaddin, hayatını İslam dini için savaşmakla geçirirdi. Yolu düştükçe uğradığı Şam'ın durumunu iyice bilmezdi. Sarayına gelir gelmez yeğeni olan padişah vekili Ferruhşah'ı huzuruna çağırdı:
     — Halkın istemediği bu Doğan kim? diye sordu.
     Ferruhşah, belki amcası kadar müthiş bir kahraman değildi ama amcasından daha adaletliydi. Şairlere birçok kasideler yazdıracak derecede mert, cömert ve iyiliksever bir kişiydi. Ülküsü hak ve adaletti.
     — Halka hiç zararı dokunmayan imanlı bir adam, cevabını verdi.
     — Sana, şimdiye kadar şikâyet ettiler mi?
     — Çok defa...
     — Niçin adaleti yerine getirmedin?
     — Getirdim.
     — Ne ceza verdin?
     — Ceza vermedim. Tahkikat yaptım. Anladım ki bu Doğan'ın hiçbir zararı dokunmamış... Aradım, halk içinde "bana şunu yaptı" diyen bir davacı çıkmadı.
     — Öyleyse niçin yolumda "Bizi ondan kurtar!" diye bağırıyorlar?
     Ferruhşah gülümsedi. Kaleler almasını, kralları esir etmesini, ordular dağıtmasını pek iyi bilen kahraman amcası halkın ruhuna yabancıydı.
     — Sultanım, dedi, "Bizi ondan kurtar" diye bağırmaları gördükleri bir zulümden, bir kötülükten değildir.
     — Ya nedendir?
     — Meraktandır. Maksatları "Bizi meraktan kurtar!" demektir.
     — Neyi merak ederler?
     Ferruhşah, Doğan'ın yıllarca süren sessiz ve yalnız yaşantısını, şerefli bir ailenin evladı olduğunu, gençken medresede kimya ile geometri üzerine çalışmalar yaptığını ve gayet derin bir âlim olduğunu söyledi. Şimdi yanıcı maddelerle uğraşıp bilinmeyen şeyleri keşfetmeye çalıştığını amcasına uzun uzadıya anlattı. Halkın anlamadığı şeye kin bağlamasını normal karşılamak gerekirdi. Bu zavallı adam, kırk yıldan beri merak ettiği bir noktaya ömrünü adamıştı. İşte onu anlamaya çabalıyordu. Başka bir kabahati yoktu. Fakat Selahaddin, "Canına dokunmayalım. Buradan çekilip gitsin..." kararını verdi.
     Gerçi Selahaddin de büyüye, sihre inanmazdı ama halkın istemediği bir adamı şehirde bırakmayı yönetim anlayışına uygun bulmuyordu.
     En önemsiz bir dedikodudan kan, kavga çıkabilirdi. Ferruhşah, o gün adamlarını ihtiyar Doğan'a gönderdi. Sultanın emrini bildirdi. Ertesi sabah, evinin önüne toplanan halk, büyük kapının açıldığını, yedeklerinde birer deve çeken iki ihtiyarın çıktığını gördüler. Öndeki ak sakallı, kısa boylu, mavi gözlü adam Büyücü Doğan'dı. Birçok kişi ilk defa olarak görüyordu. Arkadaki kambur da hizmetçisi... Onu zaten tanıyorlardı. Savrulan küfürleri, lanetleri duymuyor gibi ikisi de yere bakarak yürüyorlardı. Çöle çıkan caddeden gittiler.
     Açık kapıdan halk bahçeye üşüştü. Bağırarak evin her tarafını aradılar. Fıçı fıçı petrol ürünlerinden, şişe şişe renkli sulardan, türlü türlü tozlardan, ne olduğunu anlayamadıkları birtakım cetvellerden, pergellerden ve mühendislik aletlerinden başka bir şey bulamadılar. Hepsini kırdılar, kopardılar, döktüler, dağıttılar, yıktılar. Bir hafta geçmeden Büyücü Doğan unutuldu. Yıllarca onunla korkunç bir kâbus, uğursuz bir hayalet gibi uğraşan Şamlılar sanki birdenbire rahatladılar.
     Ramazanda ordusu ile Şam'dan çıkan Selahaddin, birkaç hafta sonra Sefad'la Kevkeb'i de Haçlıların canlarını bağışlamak şartıyla aldı. Oraların ahalisini de Sur'a gönderdi. Beş altı sene içinde Irak'ta, Suriye'de hükmü altına girmeyen bir kale yoktu. Ötede beride kalan bağnaz Haçlılar aman dileyip teslim oluyorlardı.
     Müslümanların bu parlak zaferlerinden kederlenen papanın yüreğine inmişti. Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru ile Fransız Kralı Filip, İngiliz Kralı Rişar ve Avrupa'nın bütün tanınmış şövalyeleri Haç işaretleri taktılar. Filip'le Rişar, deniz yolu ile geleceklerdi. Sur, Avrupa'dan yardıma gelen Hristiyan askerlerle o kadar doldu ki kale bu kalabalığı almadı. Kara bayraklı, sayılamayacak kadar kalabalık bir ordu Akka'ya doğru taştı. Selahaddin, bu kara tufanın önüne yıkılmaz bir çelik kaya gibi çıktı. Bu kudurmuş canlı dalgaları kırdı. Çölü kırmızı, sakin bir denize çevirdi. Evet, birkaç saat içinde düşmanın on bin tanesini öldürdü. Geri kalanları esir etti. Ölüleri nehre attılar. Zira gömme imkânı yoktu. Her taraf ceset dolmuştu. Nihayetsiz leş yığınlarının pis kokuları havayı bozdu. Şanlı kahraman hastalandı. Kulunç hastalığı onu acıdan kımıldayamaz hale soktu. Hekimler ölüm zehriyle kaplanmış bu er meydanını hemen terk etmesinin gerekli olduğunu bildirdiler. Selahaddin, Akka'daki askerine, "Ben hastalandım, iyi olmak için buradan uzaklaşmaya mecburum. Siz sebat ediniz. Korkmayınız. Yine geleceğim." haberini gönderdi. Dünyayı titreten bu kahraman, sedye içinde kıvrana kıvrana Harube'ye gitti. Meydanı boş bulan bağnaz Haçlılar, Akka'yı bütün kuvvetleriyle karadan, denizden sardılar.
     Bütün kış çarpışma ile geçti...
     Mukaddes Roma-Cermen imparatorunun ordusu ile Suriye'ye yaklaştığı söyleniyordu. Yaz gelince kulunçları iyileşen Selahaddin, yatağından kalktı. Atına bindi. Bir dakika durmadı. İslam dini için savaşa koştu. Yine eskisi gibi ordusunu Tel Kisan’da kurdu. Akka'yı saran kalabalık düşman ordusuna her gün hücum etmeye başladı. Haçlılar yorulmuyor, usanmıyorlardı. Her tarafa istihkâmlar kazmışlar, kendilerini kuşatan İslam ordusundan başka bir kuvvetle de arkalarını vuran Selahaddin’e karşı da iki büyük ordu çıkarmışlardı.
     Artık Akka'yı kurtarabilmek ümidi sönüyor gibiydi!
     Fransızlar, deniz yolu ile birçok sağlam keresteler getirmişler; kalenin üç köşesine dört metreden daha yüksek, beşer katlı üç büyük burç kurmuşlardı. Burçların her katında asker vardı. Gece gündüz kalenin siperlerine ok ve ateş yağdırıyorlar; büyük hendekleri dolduruyorlardı. Selahaddin, atıyla savaşçılarının arkasındaki küçük tepeciklerde geziniyor, kalenin etrafında yükselen bu büyük burçlara bakarak dişlerini gıcırdatıyor:
     — Ah gitti, ah gitti... diyordu.
     Gerçi içeriden bu burçların üstüne petrol, paçavra filan atıyorlardı ama hiç birisi tutuşmuyordu. Selahaddin, şahin gözleriyle kalenin savunmadaki hareketini görüyor; "Acaba bu tahtalar niçin yanmıyor?" diye düşünüyordu. Bu merakını o gün yakalanan bir esir giderdi:
     — Fransız mühendisleri kulelerin ahşap kısımlarım derilerle kaplamışlar; üstünü sirke, çamur ve sonra da birtakım yanmaz kimyevi maddelerle sıvamışlardı.
     Küçük, büyük savaşlarla veya anlaşma yoluyla şimdiye kadar elli kale alan bu kahraman, sevgili Akka'sının can çekişmesine dayanamıyordu. Geceli gündüzlü, az sayıdaki kuvvetleriyle bu çok düşmana saldırıyordu. Artık iki taraf da savaştan bezmek üzereydi. Hırsından kıvranan Selahaddin, bir sabah burçların birisinin tutuştuğunu gördü. Gözlerine inanamadı. Atının üstünde doğruldu. Sağ elini gözlerine siper yaptı. Dikkatle baktı. Arkasındaki savaşçılara sordu:
     — Tutuşuyor, değil mi?
     — Evet...
     — Birdenbire?
     Alev içinde kalan burçtan müthiş bir feryat yükseliyordu. Her tarafı birden ateş sarmıştı. Dördüncü, beşinci katlardan siyah noktalar yerlere atlıyordu. Diğer iki burçtaki askerler de bağırarak kaçışıyorlardı. Yarım saat geçmedi, bunlar da ateş aldı. Selahaddin hemen kesin hücum emrini verdi. Ansızın iki ateş arasında kalıp ürken düşmanlar, Müslüman savaşçıların keskin kılıçları altında kırıla kırıla kaçtılar.
* * *

     Selahaddin, kıymetli kalesine girmedi. Altındaki kemikleri görünen naaşlarla hâlâ cızırdayarak, fena bir koku çıkararak yanan yıkık burçların kömürleşmiş direkleri önünde atının dizginini kastı. Ordunun bir kısmı kaçıp kurtulanların arkasından gitmişti. Yaralılar toplanıyor, esirler bağlanıyordu. Huzurunda bugünkü zaferden dolayı sevinen yorgun kale kumandanına:
     — Bu kuleleri biz yanmaz biliyorduk. Nasıl yaktınız? diye sordu.
     — Evvela yakamadık sultanım! Kahrolası düşmanlar, sirkeyle ve çamurla her tarafını sıvamışlardı. Kale içinde bir ihtiyar garip çıktı. "Bana istediğimi veriniz, bu burçları yakayım." dedi. Ne istedi ise verdim! Petrol, kireç, pamuk, kil... Bir ay içinde üç bin tane bomba döktü. On beş gün de çalıştı. Yedi oluklu, hiç görülmemiş büyük bir mancınık yaptı. Bu sabah "Artık işim bitti. İsterseniz yakayım." dedi, "Haydi yak." dedim. Yaktı.
     Selahaddin merakla:
     —Nasıl yaktı? diye tekrar sordu.
     — Burcun en kalabalık olanına bir anda yaptığı tuhaf mancınıkla bombalar yağdırmaya başladı. Her tarafı evvela mor bir alev kapladı. İçindekiler de tutuştu. Öbür burçlardaki düşman, korkusundan kaçmaya başladı. Biz de kapıları açtık. Arkalarına düştük.
     — Şimdi bu ihtiyar nerede?
     — İçerde.
     — Ne yapıyor?
     — Kendine teşekkür etmek isteyen halkın elleri üzerinde geziyor.
     — Sen ne mükâfat verdin?
     — Mükâfat kabul etmiyor. Ne verdimse reddetti.
     — Çabuk buraya getirt. Ben onu memnun etmek isterim.
     — Başım üstüne Sultanım...
     Kırmızı gömlekli genç kumandan hızla uzaklaştı. Adamlarını kaleye koşturdu.
     …
     Mısır'dan donanma tam vaktinde yetişmişti. Kalenin kapısından zafer, sevinç, şevk naraları savuran bir kalabalık çıktı. Selahaddin başını çevirdi. Eller üstünde beyaz sakallı, küçük bir ihtiyar gördü. Akka'nın minnettar halkı, kendilerini ölümden, esirlikten kurtaran değerli vücudu başlarında taşıyorlardı.
     — Ya sultan! İşte bizi kurtaran! diye bağrışarak yaklaştılar.
     Üstü başı perişan, siyah başlıklı, beli bükük bir ihtiyar... Yere ayaklarını basınca biraz doğruldu. Çok sıkılmış olduğu yüzünden belliydi. Sultanın arkasındaki atlılar arasında bulunan Şamlılar bir ağızdan:
     — Büyücü!
     — Büyücü Doğan!
     — Büyücü Doğan bu, diye haykırıştılar.
     Sonra, ansızın çöken derin bir sessizlik bu şaşkınlığı daha beter artırdı. Selahaddin, atından indi. İhtiyara doğru birkaç adım attı:
     — Doğan! Sana bin deve, yüz bin altın, hem de bir mahallenin bütün evlerini bağışladım. Daha ne istersen söyle... Valilik, kumandanlık, ne istersen... dedi.
     — Ben bir şey istemem.
     Sultan, kalın kaşlarını çattı. Başım salladı:
     — Hizmetin büyüktür! Sen burçları yakmasaydın, Akka Haçlıların eline düşecekti. Akka düşünce, biz Müslümanlar Suriye'de tutunamayacaktık. Kudüs'ü bile bırakıp çöle çekilmeye mecbur olacaktık. Sen hepimizi bu kötü sondan kurtardın. Yalnız bizi değil belki bütün Müslümanları kurtardın. Bu mükâfata layıksın. Kabul et!..
     İhtiyar, kafasını yukarı kaldırdı:
     — Ben bu hizmeti Allah için yaptım. Karşılığını da ancak Allah'tan isterim! dedi.
     Sonra sultanın cevabına meydan vermeden döndü. Yüksek sesle hükümdarlarından kaleye hemen kendisinin kumandan atanması için yalvarmaya başlayan Akka’lıları göstererek ekledi:
     — Yalnız beni bunların elinden kurtar!

Özbekçe