Çağdaş Kazak Edebiyatı, 19. yüzyılda başlar. Çağdaş edebiyat kendi arasında: 1. Hazırlık Dönemi (19. yüzyıl) 2. Hürriyet Dönemi (1905-1920 arası) 3. Sovyet Dönemi (1920’den sonraki devir) olarak üç bölümden oluşmaktadır. Bağımsızlıktan sonraki (1991) edebiyat da ayrı bir dönem olarak değerlendirilebilir.

  1. Hazırlık Dönemi: Rusların Kazakistan’ı istilası ile başlar. Bu dönemde Kazak aydın­ları süratle Rusça öğrenirler ve bu dille yazılan eserler aracılığı ile Avrupa’nın ve dünyanın diğer ülkelerinin edebiyat ve fikir hayatı ile yaşayışları hakkında bilgiler edinirler. Bu şe­kilde Kazak edebiyatında roman, hikâye, tiyatro gibi yeni türler ortaya çıkar.

Hazırlık döneminin en önemli kişileri Abay Kunanbayulı, Şokan Velihanov ve İbray (İbrahim) Altınsarin’dir. Abay, çağdaş Kazak edebiyatının ve dilinin kurucusu sayılır. Do­ğuyu ve batıyı iyi tanıyan Abay, 1880’de ilk Kazak ozan ve yazarı olarak ortaya çıkar. Kazak Türkçesini ustaca kullanması, kıvrak anlatımı, halk edebiyatı ve folklor ürünlerini büyük bir başarıyla kullanması ile kendinden sonra gelecek yazarlar kuşağına çığır açar. Abay’ın iki yüzden fazla şiiri, kırk civarında didaktik hikâyesi, dört manzumesi (Maksud, İsken­der, Azîm Hikâyesi, Vadim) ve çeşitli tercüme eserleri vardır.

Kazakların aydınlanma dönemi fikir adamlarından olan Abay 1845’te Semey vilayeti­ne bağlı Şıngıs dağının yaylalarında dünyaya geldi. Babası Kunanbay, özlü sözleriyle, bili­mi ve tecrübesiyle, adaletiyle tanınmış bir adamdı. Oğlu Abay’ın ileride devlet adamı ol­masını isteyen Kunanbay, onu genç yaşta eğiterek hâkim olmasını istiyordu. Fakat Abay, Kazakların tanınmış bir akını/ozanı oldu. Dört yıllık medrese eğitimi sırasında Arap, Fars, İran ve Türk ozanlarının eserlerini okudu, onlara nazireler yazdı.

Kazakistan’ın ve Kazakların en önemli ozanı olan Abay’ın gerçek adı İbrahim’dir. Şi­irlerinin önde gelen özelliği sözün az ve öz olması, arka plandaki anlamının derinliğidir. Hangi konuyu ele alsa onu derinlemesine incelemekte, iç sırrına vakıf olduktan sonra yaz­makta olduğu için okuyucuyu anlamaya zorlamaktadır. Yani Abay okuru, onun sözlerini ne kadar sınarsa, şiir de okuyucuyu sınamakta, imtihan etmektedir. Dolayısıyla bir diğer tanınmış Kazak fikir adamı Ahmet Baytursınulı’nın ifadesine göre her ne kadar zamanı­nın akınlarının sözlerine benzer ifadeler kullansa da Abay’ın şiirinin gücü sadece sözün­de değil, aynı zamanda özündedir demek mümkündür: “... Ol okşavlık, artıktık baska akındardan Abaydın calgız sözinde gana emes, özinde de bolgan...” (Adebiyet, 1996: 26­32) Batı’nın Spenser, Luis Dreper gibi önde gelen fikir adamlarının yanı sıra Lermontov gibi Rusların meşhur şairlerinin kitaplarını tercümesinden okuyan Abay, hakikati ha­kikat kalıbı içinde, derin olanı da derin kalıbın içinde anlatmıştır. Özellikle şiirlerinde


Lermontov’dan derin izler bulmak mümkündür. Abay’ın şiirin tarifini, tanımını yaptığı ve nasıl olması gerektiğini anlatan “Ölen - sözün padişahı, söz anası” isimli şiirine bakmak gerekir:


 Ölen - sözdin patşası, söz sarası,
Kiyınnan kiyıstırar er danası.
Tilge cenil, cürekke cılı tiyip,
Tep-tegis cumır kelsin aynalası.
Böten sözben bılgansa söz arası,
Ol  - akınnın bilimsiz bişarası
Aytuşı men tındavşı köbi - nadan,
Bul curttın söz tanımas bir parası...

Şiir, sözün padişahı, söz anası,
Zorluktan kurtarır her aydını.
Dile hafifce, yüreğe ılıkca dokunup,
Etraftaki herkes birlikte gelsin.
Yabancı kelimelerle kirlenirse söz arası,
O, bilimsiz akının çaresizliği.
Söyleyen ile dinleyenin çoğu, câhil,
Bu halkın söz tanımaz bir parçası. (Adebiyet, 1996: 27)

Hazırlık döneminin diğer önemli adı olan Şokan Velihanov, Cengiz Han’ın soyundan- dır. Kazakistan’ın Kusmurın köyünde 1835’de doğdu. Gençliğini geçirdiği bu yerlerin göl­lerinin gökyüzünün ve tabiatının güzelliği ona ilham verdi ve hem hikâyelerinde hem de tablolarında betimledi. Babası Veli, Rusça öğrenmiş, eğitim almış bir subaydı. Annesi Ay- gayım da Abılay Han’ın soyundan geliyordu. Şokan da Kazakların tarihini, etnografyasını ve edebiyatını çok iyi biliyordu. O aynı zamanda çok önemli bir seyyahtı, Orta Asya’da do­laşmadığı yer yoktu. Kazak ve Kırgız edebiyatı ve halkın sözlü kültür ürünlerini yakından tanıma fırsatı bulmuştu ve bu konularda önemli ilmî araştırmalara imza atmıştı. Potanin, Berezin, Radlov, Alektorov gibi Kazak edebiyatı, Kazak halk edebiyatı mahsulleri üzerine çalışmış olan Rus araştırmacılarla tanışmıştı.

Şokan, ilk önce köyde okuduğu için eski alfabeyi de biliyordu. On yaşına geldiğinde babası Veli onu Omsk’taki askerî okula verdi. Rus dilini bilmiyordu; ama bir yıl içinde öğ­rendi. Kostıletskiy, Gontsevskiy gibi aydınlar ona rehberlik ettiler. Onların sayesinde Puş- kin, Lermontov, Gogol, Krilov gibi Rus yazarların eserlerini okudu. Resim yaptı, özlü söz­ler söyledi, sanatını geliştirdi.

1853’te askerî okulu bitirdiğinde bölge valisi onu kendisine yardımcı olarak yanına aldı. Bu görevinde pek çok kişiyle tanıştı, yöneticiliği öğrendi. Rus idarecileri ile yakın mesaisi dolayısıyla onların siyasetini öğrendi ve asıl amaçlarına vakıf oldu. Baskıcı ve ada­letsiz yönetimlerine şahit oldukça yüreği sızladı. 1856’da Yarbay Homentovskiy ile birlikte Kırgız-Kazak topraklarının coğrafi haritasının hazırlandığı gezide yer aldı. Kendisi de bu coğrafyanın etnografyası ile yeryüzü zenginliğini, örf-âdetlerini, medeniyetini, edebiya­tını araştırdı. Topladığı malzeme ile daha sonra önemli ilmî makalelere imza attı. Oku­muş Kazak milliyetçilerinin dikkatlerini bu noktaya çekti. İkinci seyahatinde de Kulca ve Kaşkarya’ya gitti. Bu yerleri Avrupa’ya tanıtan eserler kaleme aldı.

Manas Destanı’nı yazıya geçirmenin dışında, Kazak Türklerinin çağdaş dünya ile yüz yüze gelmesi için ortaya koyduğu çabalarla tanındı. Manas destanına ayrı bir ilgi gösteren Şokan Velihanov, onu “büyük bir ansiklopedi” olarak değerlendirdi ve “İliada” destanı ile karşılaştırdı. Manas’ta Kırgız edebiyatının bütün sözlü edebiyat ürünlerinin örneklerinin varlığını gösterdi ve Kazak akınlarından yaptığı derlemelerle Şokan nüshası olarak hazır­ladı. Bu çalışma 1965’te A. Margulan tarafından bulundu ve basıldı.

Hayat tecrübesi ona çok şey öğretti ve bunun neticesinde reformist bir aydın olarak ortaya çıktı. Siyasi görüş olarak da demokratlığı kendine rehber edindi. Bu yüzden Şokan için Kazaklar, Kazakistannın ilk demokratı gözüyle bakmaktadırlar. Şöyle diyor Hanga- li Süyinşaliyev: “Onın negizgi maksatı - öz elin Evropanın ozık medeniyetine cetelev cene sol arkılı halık sanasın oyatuv, özinin tugan elin medeniyetti elder katarına kosuv” (Sü-
yinşaliyev, 1996: 818) yani “Onun asıl maksadı, kendi yurdunu Avrupa’nın gelişmiş me­deniyetine yetiştirmek ve böylece halkı uyandırmak, kendi doğduğu memleketini medenî ülkeler arasına sokmak”tı. Bunu yapabilmek için de Kazak çocuklarının okumaları için okulların açılmasını istedi. Okullar açtırdı ve çocukların Tatarca öğrenmesini sağladı. Rusların Avrupa medeniyetine ulaşmasını örnek alarak Kazakların da Tatar devrini ya­şayarak ulaşmasını istedi. Daha sonraki amacı da Tatar mekteplerinin yerine Rus-Kazak mekteplerini açmaktı. Bu sayede muasır medeniyetler seviyesine ulaşılacağına inanmıştı.

Eserlerini daha çok Rusça yazan Velihanov’un; Cungarya Oçerkleri, Ablay, Kırgızlar, Çin İmparatorluğunun Batısı, Kulca Şehri, Kazaklarda Şamanizm, Kazak Şecereleri, Ka­zak Silahları gibi eserleri vardır. Bunların yanında en mühim çalışmalarını Kazak halk edebiyatı ürünleri derlemeleri oluşturur. Sözlü edebiyat ürünleri, cırlar (şiirler), hikâyeler, masalları derlemekle kalmamış onlara yazdığı değerlendirmelerle yayınlamıştır.

İbray Altınsarin ilk Kazak eğitimcisidir. İbray, zamanının en büyük pedagoji âlimlerinden birisiydi. Kazak çocuklarının skolâstik yani dinî eğitimlerinin yanında fen derslerini almaları için yeni usulde mektepler açtı. “Kazak elin karangılık bugavınan alıp şıgıp, közin aşıp, kökiregin oyatuvdı közdegen halık kamkorşısı” yani “Kazak yurdunu ka­ranlık zincirinden kurtarıp, gözünü açıp fikrini uyandırmak için uğraşan bir halk aydını” (Süyinşaliyev, 1997: 836) olarak bilinen İbray, folklorla yakından ilgilendi.

İbray Altınsarin 1841’de Kostanay bölgesi, Zatobol köyünde doğdu ve orada büyüdü. İlk önce molladan İslamî eğitim aldı. Babası Balgoca ve onun etrafındaki şeşenler yani âkil adamları yakından tanıdı, onların sohbetlerinden istifade etti. 1850’de dokuz yaşında iken babası onu Orenborg’a, Kazak çocukları için açılmış olan yedi yıllık mektebe götürdü. Okulda eğitim her ne kadar Rusça ve Tatarca olsa da İbray, kabiliyetini göstererek okulu başarı ile bitirdi. Okul yıllarında doğudan batıdan, Orta Asya’dan edebiyatçıların eser­lerini okumaya başladı. Puşkin, Lermontov, Gogol yanında Firdevsi, Nizami, Nevai gibi şark edebiyatının önde gelen isimlerinin eserlerini okudu. Ayrıca V. Grigorev ile yakın dostluğu sayesinde onun kütüphanesindeki kitapları okudu. Diğer taraftan İlminskiy’nin gönderdiği kitaplar da onun en yakın dostları oldu.

Orenborg’daki eğitimi ve sonrasında Rus aydınları ile yakın alakası onun düşünce tarzının şekillenmesine, hayata bakışına etki etti. Kazak çocuklarının eğitimi meselesi­ne hemen hemen bütün mesaisini harcadı. Açılma ruhsatını 1861’de aldığı Torgay’daki okulu ancak 1864’te açabildi. O zamana kadar 4-5 Kazak çocuğunu evinde okuttu. Böy- lece önemli bir tecrübe kazanmış oldu. Okul açıldığında artık son derece hazırlıklıydı. İlminskiy’e yazdığı mektubunda: “Men balalardı okıtuvga, koyga şapkan aş kaskırday, öte kızuv kiristim” yani “Ben çocukları okutmak için, koyunlara dalmış aç kurt misali, büyük bir ilgiyle giriştim” diyordu. (Süyinşaliyev, 1997: 841)

Realist Kazak nesrinin kurucusu olarak tanınmasına rağmen şiirler de yazdı. İbray, hem nesrinde hem de şiirlerinde “nâdanlıkla” yani “cehaletle” mücadele etti. İlim ile ancak ülkesinin kalkınabileceğine, gelişebileceğine inanmıştı. Şöyle diyordu bir şiirinde:

Öner, bilim - beri de
Okuvmenen tabılgan.
Kel, balalar, okılık! derken Kazak çocuklarına, gençlerine okuyup yazanların ilerlediğini duyuruyordu:

Sanat, bilim - hepsi de
Okumayla bulunur.
Gelin çocuklar, okuyalım!

İbray, Kazak çocuklarına yönelik eğitim ve okullaşma çalışmalarının yanı sıra ilk kez Kazak Türkçesini resmî yazışmalarda kullanmış ve bu lehçeyle ders kitapları yazmıştır. “Şeşe men bala” yani “Baba ve evlat”, “Nâdandık” yani “Cehalet”, “Edep ve Adildik” yani “Adaletli olmak” adlı hikâyelerinde örnek insan tiplemeleri yapmaya gayret etti.

Rusların Kazak Türkleri arasında Hristiyanlığı yayma çalışmalarına karşı çıktı, bu fa­aliyetleri engellemek için “Şeraitü’l-İslam Müslümanlıktın Tutkası” adıyla bir ilmihal de yazdı.

  1. Hürriyet Dönemi: 1905 yılında gerçekleşen Rus ihtilâlinden sonra, hürriyet hava­sından faydalanan Kazak aydınları derhal teşkilatlanıp halkına seslenmiş ve çeşitli basın yayın organları kurmuşlardır. Kazak Türkçesiyle çıkan Sirke gazetesi, İslamcı Aykap mec­muası, Kazakistan gazetesi, Kazak gazetesi, İşim Dalası ve Alaş gibi gazeteler millî şuurun canlanmasında önemli rol oynamışlardır.
  2. yüzyılın son yılları ile 20. yüzyılın başında ozan ve yazarların en önemli meselesi halkı uyandırmak, cehâletten kurtarmak, ilim öğretmek oldu. Yani eğitim meselesi gün­deme getirildi. 20. yüzyılın başında Kazaklarda iki türlü eğitim vardı. Birisi medreselerde­ki İslamî tarzda eğitim, ikincisi de Rusça, dolayısıyla dünyevî eğitim. Medreselerde eğitim verenler Buhara, Semerkand, Taşkent, Kazan, Ufa, Orınbor, Troitsk gibi yerlerde okuyan Tatar ve Başkurt mollaları idi. Asrın başında medrese eğitimi de “kadimci” ve “ceditçi” ol­mak üzere ikiye ayrılmıştı. Bunlardan birincisi eskiden beri devam eden ve Arap harfle­ri ile yapılan dinî eğitimdi. Yeni tarz eğitimde ise Alfabe değişikliğinin yanı sıra derslerde de farklılık söz konusuydu. Dinî derslerin yanında tarih, coğrafya, matematik gibi ders­ler de okutulmaktaydı. Bu usulün başını ise Tatar Türklerinden Şehabettin Mercani ve bü­tün Türk halklarının takdirini kazanmış olan İsmail Gaspıralı çekiyordu. Kazaklar arasın­da bu usulü yaygınlaştıran Ahmet Baytursınulı oldu. 20. yüzyıl başındaki Kazak akınları bu iki usulde eğitim aldılar.

Abay, İbray ve Şokan gibi Kazak aydınlarının başlattığı yenileşme hareketinin önemli şahsiyetlerinden birisi olan Ahmet Baytursınulı, hem dilci, edebiyat araştırmacısı, Türko­log hem de ozan-yazar olarak Kazak edebiyat tarihindeki yerini aldı. Baytursınulı 1873’de Kostanay vilayetinde doğdu. Babası Baytursın, bölge komutanı Yarbay Yakovlev’in başını yardığı için on beş yılını hapishane ve Sibirya’da sürgünde geçirdi. Bu zor yıllarda Ahmet Baytursınulı önce kendi köyünde daha sonra da yakın merkezlerdeki okullarda eğitim aldı. 1886-1891 yılları arasında iki yılı Rusça-Kazakça olan Torgay şehrindeki lisede oku­du. Daha sonra 1891-1895 arasında da Orınbor’daki Öğretmen okuluna devam etti. Ak- töbe, Kostanay, Karkaralı’da öğretmenlik yaptı, adalet için çalıştı, Rus Çarının sömürgeci siyasetine karşı mücadele etti. 1909’da Karkaralı’daki okulun müdürlüğünü yaptığı sırada sorgusuz-sualsiz Semey hapishanesine atıldı. Sekiz ay boyunca orada kaldı. 1910’da serbest bırakıldıktan sonra Orınbor’a geldi ve orada hayatının en zahmetli ve Kazak aydınlanması için önemli olan çalışmalarını yaptı. 1913-1918 arasında Kazak gazetesinde redaktörlük yaptı. Bu tarihî görevinde Kazak halkının sosyal ve kültürel meselelerine eğildi, ülkenin kalkınması ve ilerlemesi için yazılar yazdı, sanata ve bilime önem verdi. 1918’de başlayan

Alaş Orda hareketini yakından takip etti ve ülkenin kaderini değiştirecek olan ihtilâl sıra­sında daha önce bu yönde çalışmalar yapan Kazak aydınlarının yanında yer alarak Sovyet Hükümeti saflarına katıldı. Bu süreçte Cumhuriyetin Halk Eğitimi Komiserliği, Merkezî Gelişme Komitesi üyeliği, Kazakistan Akademi Merkezi Başkanlığı, Taşkent, Almatı Yük­sek Eğitim Kurulu’nda profesör olarak çalıştı.

Sovyetler Birliği’nin adalet mekanizmasının bozulduğu ve Stalinizm’in kılıcından kan damladığı yıllarda Ahmet Baytursınulı 1929’da tutuklandı ve hapse atıldı. Daha sonra uzak yerlerdeki lagere yani kampa alındı. 1936’da yurda dönse de 1937’deki Stalin’in rep- resiya yani baskısına maruz kalarak 1938’de öldürüldü.

Ahmet Baytursınulı’nın üzerinde durduğu en önemli meselelerden biri Kazak alfabesi ve Kazakçanın gramerini hazırlamak oldu. Arap harflerine getirdiği yeni reform, Kazak dil biliminin önemli terminolojisini hazırladı. Kazakçanın fonetiğini, morfolojisini, sen­taksını bir temele oturttu. Kazak mekteplerinin açılması için çaba sarf etti, oralarda oku­yacak olan Kazak çocukları için Kazakça okuma kitapları hazırladı.

Kazak edebiyat tarihçileri onun bağımsızlık için vermiş olduğu mücadeleyi ve bu mü­cadele sırasında çektiği sıkıntıları anlatan şiirini Nazım Hikmet’in tanınmış şiirindeki sözleri ile değerlendirmektedirler:

Ben diyorum ki ona:

Kül olayım Kerem gibi yana yana.

Ben yanmasam,

Sen yanmasan Biz yanmasak,

Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.

Baytursınulı’nın benzer şiiri de şöyledir:

Men buktım, cattım, Sen buktın, cattın,

Kim istemek kızmet? Avızben aytıp,

İsterde kaytıp, Colamasak, ne mindet? Tek cürse tok cürmekti, Kiyın deme bilmekti.

Ben sustum, yattım,

Sen sustun, yattın,

Kim yapacak hizmeti? Ağız ile söyleyip,

İşe dönüp,

Yürümesek, ne görev?

Tek yürüse tok yürümeyi, Zor deme öğrenmeyi. (Baytursınov, 1991: 8)

Didaktik eserler de veren Baytursınulı, Kırk misal adlı şiir kitabında fabl türünde eser­ler yazdı. Mesela “At ile eşek”, “Öküz ile kurbağa”, “Kurt ile turna”, “Bülbül ile eşek” bu tür­de yazdığı şiirlerinin en güzel örneklerindendir. Öğretme ve düşündürme amacı güden bu şiirlerinin yanı sıra doğrudan Kazak halkını ve çocuklarını okumaya ve öğrenmeye çağı­ran şiirini burada anmak faydalıdır:

“Okuvga şakıruv”

Balalar! Okuvga bar!
Catpa karap!
Cuvınıp, kiyininder şapşanırak!
Şakırdı tavık mana aldekaşan,
Karap tur terezeden kün cıltırap.
Adam da, uşkan kus ta, cürgen an da,
Kişkene konız da cür cügin süyrep,
Baradı aralar da uşıp balga.
Kün aşık, togaylar şat, ın-cın orman,
Oyanıp can-makluk tünde kongan,
Sayragı sargaldaktın sıngırlagan.
Şıgadı tokıldaktın tok-tok davsı,
Özende balıkşılar av karap cür,
Togayda orak davsı şan-şun organ.
“Allalap”, al kitaptı koldarına!
Kuldarın Kuday süymes calkav bolgan.

“Okumaya çağrı”

Çocuklar! Okumaya git!
Yatma baka baka!
Yıkanıp, giyinin tertemiz!
Çağırdı tavuk biraz önce,
Bak bakalım pencereden gün parlıyor.
İnsan da, uçan kuş da, yürüyen hayvan da,
Küçücük böcek bile gidiyor yükünü alıp,
Gidiyor arılar da uçarak bala.
Gün açık, ağaçlar şâd, in-cin orman,
Uyanıp can-mahlûk gece tüneyen,
Çıkıyor ağaçkakanın tok-tok sesi,
Sayradı bülbülün sesi.
Irmakta balıkçılar av bakıp duruyor
Tarlada orak sesi şan-şun vuruyor.
“Allah” deyip, al kitabı koluna!
Tembel olan kullarını Hüda sevmez. (Bay- tursınov, 1991: 65-66)

Bu dönemde kitap basımı işi de gelişti. 1862-1900 yılları arasında 70 civarında Kazak kitabı basıldı. 1900-1917 arasında ise basılan kitap sayısı 200e ulaştı. Basılan kitaplar ara­sında Kazak sözlü edebiyatı mahsulleri, şecireler, dini kitaplar, Şark edebiyatı ürünleri, okuma kitapları, Rusçadan tercümeler ve Kazak yazarlarının eserleri vardı.

Yine yüzyılın başında gazete ve dergiler de çıkmaya başladı. Türkistan Vilayatının Ga- zeti 1870 yılında Taşkent’te çıkmaya başladı. 1888-1902 yılları arasında Ombı’da da Dala Veleyetinin Gazeti yayınlandı. 1907 yılında St. Petersburg’da ancak bir sayı çıkabilen Serke adlı gazete Kazak dilinde yayınlandı. Kazakstan Gazeti 1907 yılı Mart ayında Troitsk şeh­rinde bir sayı çıktı. Kazakstan gazetesi ise 16 Mart 1911 de başlayıp iki dilde altı sayı basıl­dı. 1913 yılında ise ancak 13-14 sayı çıkabildi. Eşim Dalası 1913 yılında Petropavl’da Kazak ve Tatar dillerinde haftada üç gün çıktıktan sonra yılsonunda kapandı.

  1. yüzyıl başında yayınlanan Aykap ve Kazak gazetesi, Kazak edebiyatının gelişmesi­ne, çeşitli edebî türlerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Aykap gazetesi 1911 Ocak ayında başlayıp 1915 Ağustos ayına kadar Troitsk şehrinde ilk yıl aylık olarak, daha sonra ise ayda iki defa 89 sayı çıktı. Gazeteyi çıkaran da redakte eden de tanınmış akın ve yazar Muham- metcan Seralin idi. Gazete Kazak halkını ilgilendiren, mesela eğitim, eğitim şartları, Ka­zak kızlarının eşitsizliği, başlık parası, Duma’ya temsilci seçilmesi, kitap basım işleri gibi bütün meseleleri tartışmaya açtı.

Kazak gazetesi ise Orınbor şehrinde 1913’te yeniden yayınlanmaya başladı. Aslında gazete Mart 1907’de Troitsk şehrinde çıkmaya başlamış, bir sayı çıktıktan sonra öylece kalmıştı. (Aykap, 1995: 5-44) Haim Şumlov-Sosnovskiy’nin çıkardığı gazetenin basılışı, hangi şehirde çıkarılması gerektiği, redaktörünün kim olacağı gibi konularda tartışmalar yaşansa da fikir birliğine varıldığı konusunda Remiyev’in “Vakıtılı Tatar matbuatı” albü­münden aktarma bilgi verilmektedir. Ahmet Baytursınulı ve Mircakıp Dulatov’un yeni­den çıkarmaya başladığı gazete, Kazak topraklarının en büyük özelliği ve aynası olan bilim ve sanatı, medenîliği ön plana çıkardı. 2 Şubat 1913’de Orınbar’da basılmaya başlayan ve 3.000 (üç bin) adet basılan gazetede bilimi ve sanatı öven yazıların yanı sıra daha önce ya­yınlanan gazetelerdeki yazıların bibliyoğrafyasına yer verildi. İkinci redaktörlüğünü Mir- cakıp Dulatov’un yaptığı gazetede hem Baytursınûlı hem de Dulatov, yazdıkları yazılar ve yaptıkları tercümelerle, okuma-yazma kurallarını halka öğretme gayretleriyle önemli birer yenilikçi/reformist olarak isim yaptılar. Daha sonra bu iki önemli şahsiyet, dönemin
idarecileri tarafından milliyetçi, burjuva ve liberalist, Alaş Orda taraftarı, dolayısıyla da “Halk düşmanı” oldukları gerekçesiyle Kazak gazetesi kapatıldı.

Kazak edebiyatının mühim meselelerine ehemmiyet veren gazetede Kazakların eski sözlü edebiyatı, yazılı edebiyatının başlangıcında sözlü edebiyatın tesirine ve Abay Kunan- bayev ile İbiray Altınsarın’ın başlattığı yeni devir edebiyatı üzerine makaleler yayınlandı. Özellikle Baytursınulı, 1913’te gazetenin 39. sayısında yayınlanan makalesinde Abay’ın dönemi için ne kadar yeni olduğunu, onun “az sözdi, tereng manalı” yani “az sözlü-derin mânâlı” söyleyişlerine dikkat çekti. Mircakıp Dulatov da 1915’de 93. sayıda yayınlanan “Til kural” yani “Dil kuralı” adlı makalesinde Kazak dilinin Arap, Fars ve Rus sözleriyle doldurulmasına, onlarla karıştırılmasına karşı çıktı. Dulatov, Azamat Alaşulı mahlasıyla Aykap gazetesinin 1912’de yayınlanan 14. sayısında çıkan “Aykapka” yani “Aykap’a” başlıklı şiirinde eğitimin, okumanın önemine dikkat çekerek Kazak halkını eğitime ve gazeteyi okumaya davet etti:

Gazet jurnal okusang, Közindi Kazak aşasıng Düniye halin bilmeseng, İlgeri kalay basasıng? İgilik joldan tartınba, Bekerge de şaşasıng. Öner-bilim tistey me, Şeginip nege kaşasıng? Sarğayıp jatkan bir ğarip, Jiberdi jazıp batasın. Jasasın “Aykap” jasasın!

Gazete dergi okusan,

Gözünü Kazak açarsın
Dünya halini bilmesen,
İleri nasıl yürürsün?
İyilik yolundan çekinme,
Boşuna da saşıyorsun.
Sanat-bilim ısırır mı?
Çekinip niye kaçıyorsun?
Dertlenip/üzülüp duran bir garip
Gönderdi yazıp duasını.
Yaşasın “Aykap” yaşasın!

(Kazak Entsiklopediyası, 1995: 342)

Alihan Bükeyhan, Ahmet Baytursınulı, Mircakıp Duvlatulı gibi Kazak aydınları ülkeyi uykudan uyandırıp, onun siyasî fikirlerini yükseltmek için mücadele ettiler. Onlar cehale­te, geri kalmışlığa karşı koyabilmenin en mühim yolunun eğitimden geçtiğini biliyorlardı. Dolayısıyla Kazak halkını eğitim-öğretim almaya, okuma yazma öğrenmeye davet ettiler. Rus Çarının tahttan düşmesi ile elde edilen bağımsızlık fikri güç kazanmaya başladı. 20. yüzyılın başındaki tanınmış Kazak akınlarından biri olan Sebit Dönentayev bu durumu “Bostandık” yani “Hürriyet” başlıklı şiirinde:

Tilekti bugin haktın bergen küni, Köl-dariya közdin casın körgen küni. .
Galamga avzın aşkan aydahardın. Mert bolıp, maksatının ölgen küni,

Dileği bugün Hakkın verdiği gün, Göl-derya gözün yaşını gördüğü gün.
Âleme ağzını aşmış ejderhanın Mert olup, maksatının öldüğü gün, (Kirabayev, 1998: 8)

diye betimlemişti. Bu maksat üzerine Mircakıp Duvlatov, Ş. Kudayberdiyev, S. Toraygi- rov, B. Maylin, B. Süleyev, S. Seyfullin gibi Kazak şairleri de şiirler yazdılar. Bu Kazak şa­irlerinin, Kazak aydınlarının hepsi de Kazak halkının karanlıktan çıkarabilmek için eği­tim mecrasına çekmeye çalıştılar, bu yönde eserler verdiler. Hepsi de zamanın değiştiğine ve hürriyet güneşinin doğduğuna inanmışlardı. Bağımsızlığı “Asıgıp tez attandık” adlı şiiri ile karşılayan Saken Seyfullin, onun gökten inmediğini, eşitlik ve özgürlük için mücadele eden yiğitlerin emeği ile geldiğini anlattı:

Tevekkel kılıp atlanıp, Ata kamçı bastık biz. Nice tehlikeli yerlerden Sağ-salim aştık biz. (Kirabayev, 1998: 10)

Fakat işler Kazak aydınlarının beklediği gibi gitmez. Rus Çarının esaretinden kurtul­muşlardır; ama Ekim 1917’den sonra kurulan hükümetin yeni kuralları gereği yurdun her yerinde Kazak komiteleri kurulmaya başlar. Bu komiteler Kazak halkına hizmet etmekten ziyade ona eziyet etmek üzere kurulmuş gibidir. Kazaklar ayrı bir devlet olmak istiyor­lardı. Bu fikri gerçekleştirebilmek için de “Alaş” partisini kurdular ve Celtoksan (Aralık) 1917’de Alaşorda hükümetini kurmaya karar verdiler. Kazak aydınlarının bazıları bu fikri desteklediler. Sultanmahmut Toraygırov “Alaş sloganını” yazdı:

Alaş tuvı astında Kün söngenşe sönbeymiz.
Endi Alaştı eşkimning Korlığına bermeymiz...
Öler cerden kettik biz.
Bul zamanga cettik biz
Casaydı Alaş, ölmeymiz
Casaydı Alaş, casasın!

Alaş bayrağı altında Gün sönse de sönmeyiz.
Şimdi Alaş’ı hiç kimsenin Emrine vermeyiz.
Ölünecek yerden geçtik biz.
Bu zamana yettik biz
Yaşasın Alaş, ölmeyiz.
Yaşasın Alaş, yaşasın! (Kirabayev, 1998: 8)

Daha çok millî konuların işlendiği bu dönemin önemli şair ve yazarları arasında Kö- peyoğlı Yusuf Bek, İsfendiyar Köpeyoğlı, Sultanmahmut Toraygırov, Ahmet Baytursınulı, Ömer Karaşi, Şahingiray Bükeyhan, Mağcan Cumabayulı, İsa Baycanlı sayılabilir.

Mircakıp Duvlatov, 1885’te Torgay vilayetine bağlı Cangeldin kasabasında doğdu. Eski usülde eğitim gördü. Torgay şehrindeki Rus-Kazak okulunda 1897’de başladığı eğitimini 1902’de tamamladı. Beş altı yıl kadar köylerde öğretmenlik yaptı. 1907’de St. Peterburg’da çıkan Serke gazetesinde “Castarga” yani “Gençlere” adlı şiiri, 1909 yılında Ufa’da ise Uyan Kazak! adlı şiirler kitabı yayınlandı. Bu kitabında:

Közindi aş, oyan Kazak, köter bastı,

Ötkizbey karangına beker castı.

Cer ketti, din naşarlap, hal haram bop,

Kazak’ım, endi catuv caramas-tı,

Gözünü aç, uyan Kazak, kaldır başını,

Geçirme karanlıkta boşa gençliği.

Yer gitti, din bozuldu, hal haram oldu Kazağım, şimdi yatmak yaramaz. (Adebiyet, 1996: 52)

türünde şiirlerini topladı. Duvlatov, yayınlanan bu kitabı yüzünden eski hükümet tara­fından tutuklandı ve hapse atıldı. Altı ay hapiste yatan Duvlatov, çıktıktan sonra kitabını dağıtmak isterse de hükümet kitabın dağıtımını yasakladı. Duvlatov’un en önemli eseri Bakıtsız Camal’dır. Kazak dilinde roman olarak tanımlanan kitapta yazar, cehalet yüzün­den hayatını kaybeden genç bir Kazak kızının yaşantısını dramatize eder. Eserin ikinci bölümünde, yaşanan olayların gerçek olduğunu belirtmek için şöyle bir paragraf yazar:

“Okuvşılar! Hikayamızdagı okigalar cogarıda aytılmış “Okuyucular! Hikâyemizdegi olayların yukarıda belir- Sarsenbaydın üy işindegi kisilerden bastalganı sebep- tilen Sarsenbay’ın ev içindeki kişilerden başladığı için, ti, anık anlatpak üşin Sarsenbaydın kim ekendigin hem daha açık anlatmak için Sarsenbay’ın kim olduğunu ve nendey kisi ekendigin cazamın.”            nasıl birisi olduğunu yazıyorum.”

(Duvlatov, 1991: 130)

(Bu eserin Namık Kemal’in Zavallı Çocuk adlı eseriyle karşılaştırmalı olarak incelen­mesi ortaya ilginç sonuçlar da çıkaracaktır.)

Dönemin bir başka önemli yazarı, medrese eğitimi almış olan Mağcan Cumabayev’dir (1893-1938). Mağcan Cumabayev, Abay’dan sonraki dönemin en tanınmış akınıydı.

Arapça, Farsça ve Türkçe’yi öğrenen Cumabayev’in şiirleri 1912’de Alimcan İbrahim’in yardımıyla Kazanda basıldı. Böylece edebiyat alanında yükselmeye başladı. Vzelod İvanov’un hikâyelerini tercüme eden Cumabayev, Mircakıp Dulatov’u kendisine örnek aldı. “Şolpan’ın günahı” adlı hikâyesini yazdı. Bu yıllarda Mağcan Cumabayev, Kazak hikâyelerinin içinde kadının kaderini psikolojik tarzda tasvir eden ilk yazardır. “Şolpan’ın günahı” da yazarın uzun hikâye tarzında yazdığı tek eseridir. Eserde mutlu bir hayat süren Şolpan ile Sersenbay’ın arası çocuklarının olmaması yüzünden bozulur. Şolpan eşini çok sevmektedir. Fakat çocuğunun olmaması yüreğinde ağır bir yüktür. Çocuk doğurmak için Ezimtay ile ilişki kurar. Fakat daha sonra genç Ezimtay’dan kurtulamaz. Bunu öğrenen Sersenbay karısını öldürür. Edebiyatın geleneksel temalarından birinde yazar, Şolpan’ı iç dünyası ile okuyucuya tanıtır. Mağcan’ın bu uzun hikâyesi, Muhtar Avezov (1897-1961) ve Cusipbek Aymavıtov’un (1889-1931) eserleri ile birlikte Kazak edebiyatında psikolojik hikâye ve roman türünün ilk örneklerinden biri olur. Hikâyenin daha ilk paragrafı bile o dönem Kazakistan coğrafyasında ve toplumunda kadınların sosyal statüsünü göstermesi açısından yeterlidir:

“Şolpan’ın günahı”

“Şolpan, Sersenbay’a eş olduğu yıl kendisi gibi yeni gelinlerle bir yerde toplanıp konuş­tuklarında “Çocuksuz hayatın tadı yok” demişti. Mal gibi alınıp satılan, kendi sevmediği kimseye eş olan sayısız Kazak kızlarının içinden, kendi sevdiği ile evlenen Şolpan aslında ilk yıl çocuk istememişti. Ak çadırın içinde yalnızca ikisi varken, kocasına sarılıp yatarken

o hep “Allah’ım çocuk verme!” diye yalvarmıştı.”

Mağcan, 25 Haziran 1893’de doğdu. 1938 yılında öldü. Babası Beken (d. 1868) öğret­mendi. Beken’in eşi Gülsim’den yedi oğlu iki kızı vardı. En büyük oğlu Müslim, ondan sonra Kaharman, Mağcan, Muhammedcan, Selimcan, Kalican, Sabırcan, kızlarının adı ise Külendem ve Gülbahçam idi.

Mağcan küçük yaşta okumaya ilgi duyuyordu. 4 yaşında iken okula başladı, fakat okul­da ders programı yoktu. O yıllarda Orta Asya Türk dilini ve edebiyatını öğrendi. Daha sonra matematik ve coğrafya gördü. Gördüğü destanları hemen okumaya çalışırdı. Bunu gören babası onu Kızılcar’da M. Begişev’in öğretmenlik yaptığı medreseye okumaya gön­derdi. Burada dört yıl boyunca Arapça, Farsça ve Türkçeyi öğrendi. Bu dillerin edebiyatı ile tanıştı. Mağcan’ın bilimi yükselmeye başladı. 1909 yılında Abay’ın Petersburg’da çıkar­dığı şiirlerini topladı. Abay hakkında şiirler yazdı.

Tatar âlimi Alimcan İbrahim, Mağcan’ın şiirlerinin 1912 yılında Kazanda basılması­na yardım etti. Bundan sonra Mircakıp Dulatov onun üstadı oldu. Bir kış mevsiminde Mağcan’a Rusça öğretti. Öğretmen okulunu 1917 yılında altın madalya ile bitirdi. İyi bir öğrenci olduğu için “Potanin Vakfı”nın en yüksek bursunu aldı. Moskova’da kaldığı süre­de tercüme işleriyle uğraştı. M. Gorki’nin “Sunkar cırı”, Manin-Sibiyak’ın “Akboz at”, Vze- volod İvanov’un Kazak hayatından alınmış hikâyelerini, V. İ. Lenin’in kitaplarını ve maka­lelerini tercüme etti. Tercümeleri Moskova’da yayınlandı.

Goethe, Tolstoy, Geyne, Gorki, Verlen, Mayakovski, Balmont, Bryusov, Blok, Sologub gibi Batılı ve Rus şair ve yazarlarını okudu. 1924 yılında Moskova’da okuyan Kazak genç­leri toplantısı yapıldı. O toplantıda Mağcan’ın şiirlerinden parçalar okundu. 1922 yılında Taşkent’e geldi. Meşhur “Batır Bayan” destanını burada yazdı. Akan Seri, Bazar Cırav ve Ebubekir Divayevler hakkındaki makaleleri çıktı. Şolpan, Sana dergileriyle Ak col gaze­tesinde çalıştı. Kazak-Kırgız bilim komisyonu üyesi olarak görev aldı. 1938 yılında Stalin döneminde öldürüldü.

Mağcan’ın şiirine örnek olması ve onun reformcu kimliğini göstermesi açısından “Can sözü” şiirinden alınan şu parçalara göz atılmasında fayda vardır:

“Can sözü” (1920)

Kazak eli, bir avız sözim sagan;                              Kazak yurdu, bir ağız sözüm var sana;

Bolgaysın, sınşı bolsan, adil sınşı,                          Olasın, eleştirmen olsan, âdil eleştirmen,

Kineni cürekke koy, koyma mağan,                     Günahını yüreğine koy, koyma bana,

(Qazaq Adebiyeti, 1994: 35)

Bunun yanında Mağcan’ın çok önemli ve Türkiye’deki okuyucular tarafından bilinen iki şiiri daha vardır. Bunlardan biri “Alıstagı bavrıma” yani “Uzaktaki kardeşime” adıyla yaz­dığı ve Birinci Dünya Savaşından sonra millî mücadelenin verildiği yıllarda Türkiye’deki kardeşlerine mânen de olsa destek vermek için yazılmıştır. Mağcan ozan, ata-babasının Türk olduğunu, Turan coğrafyasını aklına getirip, Kazakistan topraklarını ata-mekan ola­rak Türklerin ve Kazakların yurdu olarak düşünerek tarihî şiirleri olan “Alıstagı bavrıma”, “Oral tavı”, “Turannın bir bavında” ve “Türkistan”ı kaleme almıştır.

 

“Alıstagı bavrıma”

Bavırım! Sen o cakta, men bu cakta,

Kaygıdan kan cutamız, bizdin atka

Layık pa kul bop turuv?

Cür ketelik Altayga - ata miras altın takka

“Uzaktaki kardeşime”

Kardeşim! Sen o yanda, ben bu yanda,

Kaygıdan kan yutarız, bizim ata

Layık mı kul olup durmak?

Yürü gidelim Altay’a - ata mirası altın tahta.

(20-30 Cıldardagı Qazaq Adebiyeti, 1997: 383)


“Türkistan” şiirinde gerçek anlamda Türk dünyasının coğrafyasını çizerken;

Ertede Okıs, Yaksart - Ceyhun, Seyhun - Türikter bul ekevin dariya deytin.

Kiyeli sol eki su cagasında Tabasın kasiyetti baban beyitin.

Eskiden Okıs, Yaksart - Ceyhun, Seyhun Türkler bu ikisine derya derdi.

Muteber bu iki su yakasında Bulursun haysiyetli atanın beyitini.

(20-30 Cıldardagı Qazaq Adebiyeti, 1997: 383)

 

  1. Sovyet Dönemi: 1920’den başlayarak devam eden dönemdir. 20 Ağustos 1919’da Ruslar, millî hükûmeti yıkarak yerine Kazakistan Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni kurarlar. Böylece Kazakistan’da Sosyalizm ve Komünizmin baskısı altında bir edebiyat ortaya çıkar. Bu yıllarda yeni rejime ayak uyduramayan sanatçılar “Repressiya” denilen 1937- 1938 ve 1939 yıllarındaki katliamlarda öldürülürler. Yeni yetişen nesillere baskı ile resmî ideoloji kabul ettirilir ve bu yolda eserler yazılır. Ancak 1950 yılından sonra resmî ideolojiye tepki olarak millî mirasa sahip çıkma, geçmişin önemli olaylarına ve büyük kahramanlarına karşı ilgi gösterme şeklinde ortaya çıkan akım, bir kısım Kazak halkı ve aydınları arasında millî birlik ruhunu meydana getirmiş ve millî gururu canlı tutmuştur.

Bu dönemin önemli edipleri arasında Saken Seyfullin, Muhtar Avezov, Sabit Mukanov, Gabidin Mustafin, Gabid Musrepov, Tahavi Ahtanov, Tahir Cerakov, Abdullah Tacıbayev, Ali Urmanov, Olcas Süleyman, Kalkaman Abdulkadirov gibi isimler önde gelir. Bunlar arasında Muhtar Avezov ve Olcas Süleyman’ın ayrı bir yeri vardır. Muhtar Avezov, Kazak Destanları ve Türkistan Türk Edebiyatı üzerinde bilimsel yayınlar yapmış ve konusunu ta­rihten alan oyunlar yazmıştır. Abay’ın hayatını belgelere dayalı olarak kaleme aldığı Abay Yolu adlı romanı ünlü olup pek çok dile çevrilmiştir. Olcas Süleyman da son devir edebi­yatının en büyük şairidir. Şairin Argamaklar, Yeryüzü, İnsana Eğil, Parisli Bir Kızdır Gece, Seherin Güzel Vakti gibi şiir kitapları vardır. Şairin Fizikçinin Duası, Az i Ya, Yazının Ucu adlı kitapları Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.

Saken Seyfullin (1894-1938), Beyimbet Maylin (1894-1938), Muhtar Avezov, Gabit Müsirepov (1902-1985) 1917 Ekim İhtilali sonrası ve 1920’li yıllara damgasını vuran Ka­zak yazarlarından bazılarıdır. Bu genç yazarlar kısa ve uzun hikâyelerinin yanısıra yazdık­ları romanlarla dikkat çektiler. Sovyet hükümetinin istekleri doğrultusunda yazmadıkları için Sovyet eleştirmenlerinin saldırısına maruz kaldılar ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde ve Türk topluluklarındaki aydınlar gibi çoğu 1937 yılında Stalin’in gazabına uğrayarak hayatlarını kaybettiler.

Saken Seyfullin, ilk eğitimini köy mollasından aldı. 1905’te Nildi’de bir fabrikada ça­lıştı. Rusça öğrendi. 1906’da Rus-Kazak okulunu kazanıp iki yıl ders gördü. 1908’de Ak- mola şehrindeki Prihodskaya okulunu kazandı. İki yıl da orada okuyup üç sınıflık liseyi kazandı. 1913’te liseyi bitirdikten sonra Kazak köylerinde çocuklara Rusça öğretti. Eğitim­ciliğinin yanısıra şiir ve düzyazı ile uğraştı. İlk şiir kitabı Ötken Künder (Geçmiş Günler) 1914’te yayınlanır. İlk hikâyelerinden olan “Cubatu”yu ise 1917’de yazdı. Bu hikâyesinde yazar, ağlayan bir kıza tesadüf eder. Genç kız istemediği birisi ile zorla evlendirilmiştir. Kıza teselli verirken aynı zamanda bu hâle düşen bütün Kazak kızlarını avutmaktadır. On­ları gelecekten ümitlendirmeye çalışır. “Kız çocukları” (1923) hikâyesinde ise genç kızlar artık sevdikleri ile hayatlarını birleştirebilmektedirler. Kazak köyünde büyük bir değişim yaşanmıştır. Bir düğün sırasında Gülcan ile Kurman tanışırlar. Kurman kıza âşık olur. Fakat aradan birkaç yıl geçtikten sonra Gülcan’ın bir öğretmene âşık olduğunu öğrenir. Kurman, sevdiği kız Gülcan’ın genç öğretmen ile kaçmasına yardım eder. “İki karşılaşma” (1923) adlı hikâyesinde ise erkek kahraman, aradan yıllar geçtikten sonra köyün en güzel kızının “başlık parası” için zengin bir ihtiyara satıldığını görür. Aslında genç kız Cibek, çok serbest yetişmiştir. Böyle bir evliliğe boyun eğecek bir kız değildir. Hikâyenin bu ilk bölümündeki olaylar 1917 yılında cereyan eder. Henüz Kolçak hükümeti iş başındadır. 1921 yılında hükümet değişir. Sovyet hükümeti kurulmuştur. Kazakistan’ı ve diğer mem­leketleri dolaşan hikâye kahramanı, bir toplantı sırasında Cibek’i tekrar görür. Hikâyenin bu ikinci bölümünde evliliğine baş kaldırmış ve halkın önünde kocasından ayrılmış bir genç kadın tasvir edilir. Cibek artık bağımsız bir kadındır. Seyfullin, “Cubatu”daki Müslimayan, “Kız çocukları”ndaki Gülcan ve “İki karşılaşma”daki Cibek karakterleri ile gele­ceğin bağımsız ve erkeklerle eşit haklara sahip Kazak kadını portresini çizmiştir. Bu da o zamanki Kazak halkı için büyük bir gelişmedir.

Saken Seyfulline 1936’da Kazak edebiyatına hizmetinin 20. Yılı münasebetiyle Enbek Kızıl Tuv (Emekçi Kızıl Bayrağı) adlı ödül verilir. Staline tapınma döneminin yaşandı­ğı bu zamanda suçsuz yere represiyaya/baskıya uğrayan Seyfullin 1938’de öldürüldü. Babası Seyfulla da yine aynı dönemin ve aynı uygulamanın kurbanlarındandır. 1922’de Orınbor’da basılan Asav tulpar adlı şiir kitabında Kazak şiirine katkısını görmek müm­kündür. Estetik kaygının yanında sosyal meselelere nasıl eğildiğini de aşağıda verilen şiir parçalarından çıkarmak mümkündür:


“Dalada”

Senderge, karındastar,

Senderge, iniler,

Senderge arnaldı bul ender!

Düniyenin kuldık şıncırın kiratıp, Adildik, tendik, izdegen,

Turmıstın tarşılık zındanın buzıp, Erkindik, kendik izdegen,

Kökirekteri canıp bakıt izdegen, castar, Senderge arnaldı bul ender!- “Bozkırda”

Sizlere, kardeşler,

Sizlere, küçük kardeşler,

Sizlere yazıldı bu şiirler!

Dünyanın kulluk zincirini kırıp,

Adalet, eşitlik peşinde koşan,

Hayatın darlık zindanını dağıtıp, Hürriyet, genişlik peşinde koşan,

Yüreği yanıp baht peşinde koşan gençler, Sizlere yazıldı bu şiirler!

(Qazaq Adebiyeti, 1994: 67)

 

Büyük-küçük herkes için yazılan bu şiirde özellikle üzerinde durulması gereken me­seleler adalet-eşitlik ve hürriyet-genişliktir. Şair, gençlere peşlerinde koşmaları gereken değerleri açık açık gösteriyor bu şiirinde. Saken Seyfullin, yazmış olduğu Tar Col, Taygak Keşû (1923-1927) romanı ile o zamanın emekçi yazarı kabul edildi. Fakat Kazak halkının köydeki hayat tarzını idealize etmesi, köylüleri ve olayları tasvir edişi Sovyet eleştirmen­lerinin işini güçleştirdi.

Yirmili yıllarda Kazak edebiyatının gelişme şekli üzerinde tartışmalar yapılır. Kazak bir araştırmacı, “şimdiki edebiyatımız çoğunlukla şarva (tarım-hayvancılık) edebiyatıdır. Kazak milliyetçiliğini, hayvan yetiştiriciliğini tasvir etmektedir. Kazaklarda işçi sınıfının varlığına inanmıyoruz. Bizde hâlâ emekçi akın yok. Emekçi akınımız dediğimiz Saken ile Sabit de emekçi değil, şarva akınıdır... Saken cırının kökü avılda yatıyor.” (Tokcanov, 1929: 45) diyerek Kazak edebiyatının alması gereken önlemleri ve gitmesi gereken yönü çizmeye çalışır. Bu da eski hayat tarzı olan tarım ve hayvancılıktan sanayiciliğe, yani çiftçilikten işçiliğe geçiş demektir. Bu durum ise bütün Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Kazakistan’da da işçi sınıfının oluşturulması gayretinin bir parçasıdır.

1920’li yılların ortasında İsa Bayzakov (1900-1946), Kalmakan Abdukadirov (1903­1964), Abdilda Tacibayev (d. 1909) gibi şairler, yeni bir imaj, üslub ve çağdaş konular­la Sovyet Kazak edebiyatını güçlendirmeye çalıştılar. Gabidin Mustafin (d. 1902) ve Ga- bit Müsirepov (d. 1902) gibi romancılar da yazarların ideolojik eğitiminde ve burjuva ile mücadelesinde önemli rol oynadılar. 1926’da Emekçi Kazak Yazarları Birliği kuruldu. Cil Kisü (İlk belirtiler) adlı antoloji 1927’de çıktı. Cana Adebiet (Yeni edebiyat) adlı gazete de 1928’de yayınlanmaya başladı. 1934’te Kazakistan Yazarlar Birliği kuruldu. Bu tarihlerde yazar ve şairler de Yazarlar Birliği’nin prensipleri doğrusunda bütün edebî türlerde eser­ler vermeye başladılar. Saken Seyfullin, Lenin’i anlatan ve halkın bağımsızlık mücadele­sini yansıtan şiir ve romanlar yazdı. Beyimbet Maylin de milliyetçiliğine karşı ve Kazak köylerinin kollektifleştirilmesi için yapılan mücadeleyi anlatan Azamat Azamatiç (1934) adlı eserini yayınladı.

1920’li yılların sonunda Sovyet hükümeti ekonomisini yoluna koymaya başlar. İlk beş yıllık plan kabul edilir. Buna benzer planlar her beş yılda bir yapılır. Bu yüzden bu döne­me “beş yıllıklar devri” denilir. Ekonominin planlı ve programlı bir şekilde gelişmesi, Ka­zakistan ekonomisi ve medeniyetinde de önemli değişiklikler yapar. Sanayileşme başlar. Türkistan-Sibir, Akmola-Kartalı demir yolları, Çimkent korgasın (kurşun) fabrikası gibi büyük işletmeler açılır. Göçebe hayvancılıktan yerleşik hayata geçilir. Yüksek okullar açı­lır. Kazakistan Yazarlar Odağı’nın (Birliği) ilk toplantısı Almatı’da 1934 yılında yapılır. Bir­liğin hazırladığı Kazak Edebiyatı gazetesi çıkar. Cana Edebiyat dergisi Edebiyat Meydanı adıyla basılmaya başlanır. Rus dilinde de Literaturniy Kazahstan dergisi çıkar. Sovyet ede­biyatının ideolojik istikâmeti ile gelişme yönünü gösterecek bir dizi çare ortaya konulur.

Böylece edebiyat tamamen Parti’nin güdümüne girer. Sovyet edebiyatının sanat metodu olarak “sosyalist realizm” belirlenir. (Kirabayev, 1998)

Kazak halkının yaşantısını tasvir etmeye çalışan eserlerin o zamanki en önemli me­selesi, Kazak köyündeki değişmelerdir. İhtilâlde zengin idarecilere sahip çıkan hükümet, daha sonra yurt içinde fakirleri aristokratlara karşı kışkırtır, zengin olanları da yok etme siyaseti başlatır.

Bu büyük değişikliklerin Kazak köyündeki yansımasını tasvir eden Beyimbet Maylin’in povest ve hikâyeleri çıkar. “On beş ev” ve “Kırmanda” povestleri Kazak hayvan yetiştiricilerinin kıtlıktan sonraki hayatlarını tasvir eder. “Gülşara cenge (Gülşara yenge)” (1923) ve “Ravşan kommunist” (1929) gibi 1917 İhtilali’ni öven hikâyeler yazdığı halde tenkide uğrayan yazarın “Talak (Boşanma)” (1926) ve “Şarigat buyrıgı” (1928) gibi din karşıtı hikâyeleri bu tenkitlerin biraz hafiflemesini sağlar.

Beyimbet Maylin, 1894’te Torgay vilayetinde doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. İlk eğitimini annesinden aldı. Yazarlığa 1912 yılında başladı. İhtilâl’e kadarki eserlerinde Kazak köylerindeki eşitsizliği ve eski zamanlardaki gelenek-görenekleri tenkit etti. Top­lumda zengin sınıfın yaptığı baskıları anlattı. Muhtar Avezov’a göre onun hikâyelerinin pek çoğu devrinin ilk yıllarından itibaren otuzuncu yılların ortasına kadar Sovyet zama­nında Kazak köylerinde yaşanan hayatın tasviridir.

Maylin konularını ve imajlarını hadiselerin yoğunluğundan alır. Sıradan bir hayat tar­zı onun ilgisini çeker. Karışık ve içiçe girmiş durumlara, özellikle derin psikolojik tahlille­re ilgi göstermez. Anlattığı hikâyeler genellikle basit ve gerçekçidir. Öyle ki yazarın tasvir­leri bütün ayrıntılarıyla aktüaliteyi takip eder. Mesela, “Seyit’in sırrı” hikâyesinde, Sovyet- ler zamanında durumu iyi olan bir zengin çocuğu Seyit’in hayatını eleştirmektedir. Eser­de çalışmayan, babasından kalan zenginlikle yaşamayı öğrenen Seyit, eski feodal düzeni benimsemiş ve yeni düzeni kabullenememektedir. Kendi rahat hayatına son veren Sovyet kanunlarını beğenmez. Hikâyede kahraman bu durum karşısında çok üzülür, yeni hayata uyum sağlayamaz. Bir başka eserinde de yazar, İmam Zekircan ile öğrencisi Kaldıbay’ın halktan dini istismar yoluyla para toplar. Fakat parayı nasıl bölüşecekleri, kimin hakkı ol­duğu konusunda bir fikir birliğine varamazlar:

“İmam Zekircan”

Kaldıbay’ı yanına alan İmam Zekircan “Dört tepe”ye vardı. Dört tepe yurdu zengin, camisi olan bir yurttu. İmam Zekircan Dört tepe yurdunu her yıl ziyaret ediyordu. Başından sonuna kadar yurdun her tarafını gezip hayır sadakasını alırdı. Bir ay gezdikten sonra yaklaşık otuz kırk hayvanlık bir sürüyle geri dönerdi.

Kaldıbay da Zekircan İmam’ın “müridi” olarak bilinirdi. İkisi de aynı yaştaydı. Birbirlerine sırlarını anlatırlardı. Samimiydiler. Kimsenin olmadığı yerlerde şakalaşıp birbirlerine küfür ettikleri, hatta kavga bile ettikleri olurdu. Fakat birbirlerine dargınlıkları çok uzun sürmez, hemen barışırlardı.

Halk ise onları bu yüzleriyle değil ikinci yüzleriyle bilirdi. Sarığını sarıp, beyaz sırmalı çapanı­nı giyip, gözünü yumup otururdu Zekircan. Kaldıbay, Zekircan’ın gözüne ve yüzüne baktığın­da, söylediğini parmaklarının üzerinde yürüyormuş gibi sessizce yerine getirirdi.

  • Hocam, namazın vakti girdi, abdest almıyor musunuz? diyen Kaldıbay, su ibriklerinin oldu­ğu yere doğru yürür, seccadesini yayar, tesbihini yerden alırdı. İmam Zekircan oturduğu yerde biraz sağa sola sallanarak kara kitabı açıp gür sesiyle okumaya başlardı.
  • Ya Allah! diyerek ara sıra sesini yükseltirdi.

Zekircan’ın sesi çıkmaya başladığında Kaldıbay ortadan kaybolurdu.

Dört tepe halkı Zekircan’a da Kaldıbay’a da saygı gösterirdi. Halk, kendini Allaha adamış adam diyerek Zekircan’ı överdi. Beyazın üstünde karayı tanımayan adam bile onu överdi. Ze- kircan İmam’ın geldiği duyulsa Dört tepe yurdunun ihtiyarları Zekircan’a katılıp onunla ge­zer, onun hizmetini görürlerdi.

Zekircan şeriatı anlatırken cennet-cehennemden, peygamberler tarihinden bahsederdi. Pey­gamberimizin hadislerinden okurdu.

Konuşma sırasında Kaldıbay “Hu Allah!” der dururdu. Diğerleri ondan daha fazla heyecan­lanırdı. Bilhassa “âhir zaman” hakkında konuştuğunda ihtiyarlar tamamiyle heyecanlanıp duygusallaşır, birçoğu da ağlardı.

  • Hocam, bu sadakanın bize ne faydası olacak? Dedi, Kaldıbay.
  • Sadaka günahları siler, cennetin yolunu açar, mahşer gününde tepende gölge olur.

“Allah büyüktür!” diye dinleyicilerden birisi yüksek sesle bağırıp heyecanlanıyordu. Dört tepe dönüşü yurda yaklaşırken Zekircan ile Kaldıbay yol boyu tartışıyorlardı.

“Bu kısrağı bana verirsin!” diyordu Kaldıbay. “Hayır! Sana bu kısrağı vermem. Ahmak, bun­ların hepsi benim mallarım, ben dua ettim” diyordu Zekircan.

Kaldıbay bıyığı ile oynayarak gözünü kısıp Zekircan’ın yüzüne bakarak:

  • Bu sözü söyleme Zekircan!
  • Niye?
  • Birşey olsa dua ediyorsun. Kime dua ediyorsun? Dua mal verecek olsa yurt evine kadar geti­rip vermez miydi? Getirip verecek kul yok, kendimiz topladık. “Emek” ikimizin. Gerçeğini söy­lersek, benim emeğim seninkinden daha çok geçti, çok zahmet çektim.

Yüzü kızarıp bozaran, gözleri iyice çukurlaşan ve sinirlenmeye başlayan Zekircan donup kal­dı. Kaldıbay’ı itin etinden daha kötü görmekteydi. Onu yanına aldığı için kendine kızıyordu.

  • Ahmak adam, her şeyi yapan benim, bunu anlamadın mı? Kur’an okuyan, ölüleri yıkayan benim. Halk benden kendilerine dua etmemi istiyor, senden değil.

Zekircan’ın ne söyleyeceğini Kaldıbay önceden biliyordu. Onun için dinlemek istemiyordu. Atını ileri doğru sürüp kenarda kalan küçük malları tekrardan sürüye katıp yürüyordu. Bir müddet konuşmadan yürüdüler.

Daha sonra Kaldıbay:

  • Hey, Zekircan! Sende ümit yok, yoksa benim emeğimde senin niçin gözün olsun ki? Hepsini bir kenara koyalım da yolumuza devam edelim, deyip gülümsedi.
  • Ah, ahmak diye Zekircan da gülümsedi. İkisi de malları yola salıp, etrafa bakarak konuşma­ya başladılar. İkisi de bu durumdan memnundu. (Söylemez, 2004)

Gabit Musirepov’a göre Beyimbet Maylin Kazak Sovyet edebiyatının çok kabiliyetli temsilcilerindendir. Yazarlığa İhtilâl’den önce başladı. Amacı demokrasi için eserler yaz­maktı. Ekim İhtilâli’nden sonra yeni edebiyatın temelini atmaya çalıştı. Sovyet edebiyatı­nın yirmi yıllık tarihinde Beyimbet’in sanat alanında özel bir yeri vardır. Eserleri Sovyet zamanında Kazak köyündeki değişmeleri yansıtır. Beyimbet’in eserleri yeni hayatın tarihi gibidir.

Kazak-Sovyet edebiyatının temel taşını oluşturan “meşhur yazar ve şairler” grubunda nesir ve dram yazarı olarak Beyimbet Maylin’in yeri ayrıdır.

Muhtar Avezov da İhtilal öncesi Kazak köylerindeki hayatı tasvir ettiği için tenkit edi­lir. Avezov, sürekli tenkitler yüzünden hikâyelerini yeniden yazmak, değiştirmek zorun­da kalır. Bu devirdeki yazarlar, köy halkının kolhozlaştırmaya karşı koyuşunu tasvir eder. Yazmış olduğu Abay Yolu eseriyle Kazak halkının en değerli yazarı olan Muhtar Avezov,

İhtilal öncesi Kazak köylerindeki hayatı tasvir ettiği için tenkit edildi. Avezov, sürekli ten­kitler yüzünden hikâyelerini yeniden yazmak, değiştirmek zorunda kaldı.

Muhtar Omarhanulı Avezov şimdiki Semey bölgesinde 28 Eylül 1897’de doğdu. On bir yaşında iken babasını kaybeden Avezov, Semey’de Rus yatılı okulunda beş yıl okudu. Daha sonra Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Resmî görevlerde çalıştığı yıllarda, 1922’de Taş­kent Devlet Üniversitesi’ne dinleyici olarak girdi. Filoloji Fakültesini 1928’de bitirdi ve 1930’da da lisansüstü eğitimini tamamladı. “Baybişe-tokal” ve “Karagöz” gibi piyesleri­ni yazdı. Daha sonra “Kandı azuv” yani “Kanlı azı diş” olarak tiyatro sahnesine konulan “Kökserek” adlı hikâyesi Avezov’un önemli hikâyelerinden biridir. Bu eserinde yazar, yav­ru iken alınıp köyde büyütülen bir kurt yavrusunun daha sonra köye inen kurtları kova­lamak için peşinden gittiğinde “aslı”nı fark ettiğini anlatır. Kökserek daha yavru iken yu­vadan alınıp köye getirilmiş ve evin köpeği gibi büyütülmüştür. Duruşuyla, davranışıyla, gücüyle, kuvvetiyle köyün bütün köpeklerinden farklı olan Kökserek, kendi aslından olan kurtları gördüğünde kendisinin farkına varır. Kışın köye inen kurtların peşinden gider ve bir daha dönmez. Onu aramak için giden sahibinin oğlunu yani kendisi ile birlikte büyü­yen, kendisini büyüten çocuğu parçalar.

Millî kimlik açısından bakıldığında Avezov’un bu hikâyesi çok önemli ipuçları ver­mektedir. Kökserek’in yerine Kazak halkını koyan okuyucu Sovyet dönemine ait Sovyet­leştirme veya köleleştirme belki de ötekileştirme siyasetini bulabilir. Hikâye Türkiye Türk- çesine aktarılmış ve yayınlanmıştır. Hikâyeden küçük bir parça:

Bu... bu... Bu it! Dediler. Kökserek tamamen can verdikten sonra, Kasen ve Beysembay iki­si birlikte zorla Akkaska’yı ayırdılar. Kuyruktan sıkıştırıp uzağa sürükleyip götürdükten son­ra ancak, Akkaska kendine geldi. Fakat iyice takati kesildiğinden, götürüldüğü yerde sessizce ve kıpırdamadan yattı. Adamakıllı yorulup halsizleşmiş durumda. Oradakiler, akılları başı­na geldikten sonra iri erkek kurdun kulağına bakarak, önceden avuldan giden Kökserek isimli yavruyu tanıdılar. Kurmaş’ı hatırlayıp bazılarının gözlerinden yaş da aktı. Avula geldiklerin­de Kurmaş’ın ninesi ağlayarak gelip:

Hay neslin kurusun! Neyini almıştım?.. Ne suç işlemiştim?.. Koynuna alıp büyütmekten baş­ka ne yapmıştı benim yavrum?! Diyerek bütün herkesi ağlatıp Kökserek’i lanetledi. (Avezov, 1997: 55)

Abay Yolu ise yazarın üç ciltlik baş eseridir. Birinci kitap 1942’de, ikinci kitap 1947’de yayınlanır. Roman yayınlanır yayınlanmaz Kazak halkının elinden düşmez. Abay yolu, halkın yoludur. Gabit Musirepov’un söyleyişine göre Kazak medeniyet tarihi boyunca böyle bir roman yazılmamıştır. “Abayday şıgarma bul künge deyin bugingi Kazak adebi- yetinde bolgan imes” yani “Abay gibi bir eser bu güne kadar günümüz Kazak edebiyatında yoktur” diyordu Musirepov. (Kazaq adebiyeti, 1994: 226) Burada da belirtildiği gibi Abay Yolu’nda günümüze kadarki Kazakların yalnızca hayatı, örf-âdetleri değil büsbütün millî ruhu bir araya getirilmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Kazak sosyal hayatının hiçbir parçası bu kitaplar dışında bırakılmamıştır. Dolayısıyla haklı olarak bu kitaplar için Kazak halkının sosyal ansiklopedisi denilse yeridir. Birinci kitabın başında Abay, şehirden köye döner. Köyünü özlemiştir, fakat gönlü köyü istese de sanki ayakları geri geri gitmektedir. Aradan geçen on yılda sadece Abay’ın başından geçenler, ondaki değişiklikler, fikrî ve ruhani gelişmeler eserde sağlam bir kompozisyon ile verilmektedir. Bu kitap da Türkiye Türkçesine çevrilerek yayınlandı.

Boz at da önü kesilip durmuş gibiydi. Cumabay güçlükle kendini toparlayıp yeniden tımağı- nı (Kazak Türklerinin bir tür şapkası) düzeltmişti. Dikkatlice baktığında boz atının önünü ke­serek karşısına çıkan, sopasını çekip alan, şimdi de katıla katıla gülmekten yıkılan biraz önce kaybettikleri şakird (öğrenci) çocuktu. Kendisinin söylediği “Kunanbay’ın kurt yavrusu” Abay imiş. (Avezov, 1997: 5)

Aynı dönemin bir başka önemli yazarı Gabit Musirepov’un “anne” hakkındaki hikâyeleri, bu devir edebiyatındaki büyük yenilik olarak kabul edilir. Gorki’nin “Ölümü yenen ana”, “İnsanoğlunun anası” hikâyelerini tercüme edip, Kazak hayatının gerçeği ışı­ğında “Annenin arabuluculuğu”, “Besleyen ana”, “Anaların anası” gibi hikâyeler yazar. “Şu- gıla” ve “Yassı burun” Müsirepov’un sanatının başlangıç döneminin bittiğini ve usta bir yazar olarak geliştiğini gösteren eserlerdir. Müsirepov’un eserlerinde kadın kahraman­lar, Kazak kadınlarının maneviyat bakımından yüksekliğini gösteren birer tip olarak orta­ya çıkar. Aklima, Kapiya, Nagima, Natalya gibi tipler ülke ruhunun bitmez kuvvetini, in­sancıllığını temsil eder. Bunların hepsi annenin ferasetini, güç ve gayretini ortaya koyar.

Musirepov, 22 Mart 1902’de Kuzey Kazakistan vilayeti, Cambıl nahiyesi, Canacol kö­yünde doğdu. 31 Aralık 1985’de Almatı’da öldü. Kazak Sovyet edebiyatının kurucuların­dan biri olan yazar, edebiyat araştırmacısı, Kazak SSC İlimler Akademisi üyesi (1958), Sosyalist Emek Kahramanı (1974), Kazak SSC’nin halk yazarı (1984) oldu. 1927 yılından itibaren SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) üyesi oldu. Köyünde okuma yazma öğ­rendikten sonra, 1916 yılında 2 sınıflık Rus okulunda 1 yıl, bir başka Rus okulunda 4 yıl tahsil gördü. 1921’de bu okulu bitirdi. 1923’te Orunbor Emekçiler Fakültesi’ne girdi ve 1926’da mezun oldu. Ombı’daki Ziraat Enstitüsü’nde 1 yıl okudu. 1927-1928’de Burabay Meslek Yüksek Okulu’nda ders verdi. On yıl kadar basın yayın alanında çalıştı. Sovyet Parti kurumlarında önemli işler yaparak, şimdiki Kazakistan süreli yayınlar müdürlüğü, Kazak Adebiyatı, Sosyalist Kazakistan gazetelerinin redaktörlüğü, Komünist Partisi’nin Kazakistan Şubesi Başkanlığı ve Sanat İşleri Dairesi Başkanlığı görevlerinde bulundu.

  • 66’da Ara (Arı) dergisinin Baş redaktörü, Kazakistan Yazarlar Birliği’nin 1. Başkanı, 1958’den itibaren SSCB Yazarlar Birliği başkanlarından biri, Lenin ve Devlet ödüllerini tayin etme kurumu üyesi oldu. Edebiyata olan hevesi İşçiler Fakültesi’nde iken başladı. İlk eserlerini yine burada okurken yazdı. O sıralarda Saken Seyfullin ile tanıştı ve ondan çok etkilendi. İlk eserlerinden biri, “Tulağan tolkında” (Coşan dalga üzerinde) (1927) hikâyesi edebiyat çevresinde hemen farkedildi. Kazakistan’da cereyan eden tarihî değişikliklerin içinde bulunarak, bu değişiklikleri eserlerine konu yaptı.

Abay gibi Batı ve Rus klasiklerinin sanat tecrübesini, üslubunu araştırdı. Proleter ede­biyatın kurucusu olan A. M. Gorki, Müsirepov’u özellikle çok etkiledi. Bu büyük yazarın romantik havası, anneler hakkındaki eserleri Müsirepov’un üzerinde etki yaptı.

1930’un başında Müsirepov dram sanatı sahasında eserler yazmaya başladı. 1934’te ilk piyesi olan “Kız Cibek”i yazdı. Sivil Savaş (1918-1921) gazisi Amangeldi hakkında uzun ropörtaj, daha sonra da dokuz bölümden oluşan büyük bir piyes yazdı. (1934) “Kozı Kör- peş- Bayan Suluv” trajedisi (1939) Müsirepov’un sanatının en verimli dönemini başlatan eserdir. Yazarın Kazak Soldatı romanı Kazak Sovyet edebiyatını dünyaya tanıtan eserler­den biridir. Oyangan Ölke adlı tarihî romanı Kazak halkının geçmiş günlerini tasvir eden bir eserdir.

SSCB Yüksek Şurası ve Kazak SSC Yüksek Şurası’nın milletvekili oldu. 1974-75 yılla­rında Kazak SSC’nın Yüksek Şurası’nın Başkanı, 3 defa Lenin, Oktıyabır Revolutsiyası ni­şanı, 2 defa “Kızıl Tuv” nişanı ile taltif edildi.

Müsirepov’un “Yassı burun” hikâyesi, köydeki değişmeye, yenileşmeye karşı koyuşun alaycı bir hikâyesidir. Köy halkı yeni ve farklı bir kültürün temsilcisi olan “domuz” ile ta­nışır. Yazar bu hikâyesinde iki görüşü birden savunur ve olayı iki cephesiyle ortaya koyar. Kazak-Rus, dolayısıyla, Müslüman-Hıristiyan kaynaşması ve köy halkının böyle bir kay­naşmaya karşı çıkması söz konusudur. Hikâyede 1930’lu yılların başında yaşanan olaylar tasvir edilir:

“Yassı burun”

Erkek deve sarı atanın ayaklarını kibirli kibirli basarak yürümesinin sebebi, asırlar boyunca Kazak halkının tarihini sırtına alıp günümüze kadar ulaştırdığını düşünmesiydi. Tarihî eme­ği için kendisine “Şanırak atan” adı verildiğine inanıyor. Sanki “şanırak” kelimesinin “ev” an­lamına geldiğini biliyor. Ben de tarihî hayvanım, ıssız bozkırda ağır ağır yürüsem de Kazak tarihini sırtımdan düşürmeden bugünlere getirdim. Kazak adını yüksek tuttum. Onun için ne kadar kibirlensem de yine az, yine de bana yakışır diyor.

Sarı atanın fodul (kibirli) düşüncelerinin isbatı da foduldur.

  • Kazak en güzeline “bota göz” (deve yavrusu gözlü), en hızlısına “bota tirsek” (deve yavrusu dirsekli) diyor. Bir ülkenin elin ulaşamadığı güzeli ve rüzgarın yetişemediği koşu atını karşı­laştırmak için beni seçmişse bende hiç kusur olabilir mi?..
  • “Boz ingen küyü” yani deve çöktüren melodi çalındığında kuş cıvıldamasını, bülbül ötme­sini bırakır. Kazak ülkesi eski zor günlerinin acılarını küy vasıtasıyla dökmüştür. Konargöçer tarzda yaşayan ülke kederli günlerinin acı halini anlatabilecek hüzünlü küyü bizde bulmuş­tur. Önünde bozkır, arkasında düşman kendi vatanını bırakıp giden halk içindeki dertleri bu “Boz ingen” vasıtasıyla dökmüştür. Sınırsız sevincini ve dipsiz kederini bu küy sayesinde usta­lıkla anlatabilmiştir...
  • Gamlı bir insanın da, sürekli baskınlardan usanmış bir halkın da en ince, en narin duygula­rını bizim üzerimize yüklemeleri, diğer hayvanlardan bir basamak yukarıda bulunduğumu­zu kanıtlıyor, diye inanıyor Sarı atan. (Söylemez, 2004)

Otuzlu yıllarda edebiyat üzerindeki Parti siyaseti de değişir. Edebiyatı kontrolünden çıkarmak istemeyen idareciler, yazarlara uymaları gereken reçeteyi sunar. Bu yılların ba­şında Ermeni asıllı General Goloşekin, Kazak yazarları içindeki milliyetçi ve Alaş Orda taraftarı olanları izlemeye başlar, onların açığını bulmaya çalışır. S. Seyfullin “Türk bir­liğini” istemekle suçlanır. Diğer Kazak aydınları da bu suçlamaya maruz kalırlar. Yazdık­ları eserler için özür dilemeye zorlanırlar. Parti’yi övücü yazılar yazmaları istenir. Bu çe­şit uygulamalar Kazak yazarlarını eserlerindeki milliyetçi unsurları çıkarmaya ve eserle­rinin milliyetçilik vasıflarını değiştirmeye mecbur eder. Sovyet Yazarları Birliği kurulma­sı kararlaştırılır. Bu şartlar altında gelişen edebî kıpırdanışa kendi gerçekci fikirleri ile des­tek çıkan yazarların içinde S. Seyfulin, İlias Cansugirov, Sabit Mukanov, M. Avezov ve Al- cappar Abişev de vardır.

Abişev, ilk hikâyelerinden olan “Zeval”i 1936’da yazdı. Hikâyede, Karagandı işçilerinin bir araya gelip hürriyet yolundaki mücadelelerini, İngiltere’nin hâkimiyeti altında olan iş­çilerin hayatını tasvir eder. Hikâyede anlatılan olay İhtilalden önceye aittir. Dolayısıyla, yazar eserinde, İngiltere hâkimiyeti altındaki sistem ile Sovyet dönemindeki sistemi yani iki siyasî sistemi karşılaştırır. Kahramanlarının iki sistemdeki hayatının karşılaştırılması, eski hayatın haksızlığı ile mücadele etmesi, onların mutlu hayata ulaşması Abişev’in bir­çok eserinde görülür.

“Kökdavul” hikâyesi, akıllı ve cins bir atın sahibinin hayatını kurtarmasını anlatır. Asan, beş tane at hırsızının saldırısına uğrar. Kökdavul binicisiz olarak eve koşar. Asan’ın kızını oraya getirir. Yaralı adam kızından bölgedeki askeri karakol komutanı Andrey’e haber vermesini ister. Birlikte at hırsızlarını çevirirler. Andrey’in askerlerinden Şerif, Merüvert’i sevmektedir. Birlikte kızın babası Asan’ın intikamını alan gençler Kökdavul’u ve onun cinsinden olan dişi at Sandalkök’ü de kurtarırlar. Bu hikâyede de Sovyet döne­mi Kazakistan bozkırlarında Kazak insanı ile Rus halkını temsil eden Andrey arasındaki dostluk ve uyum, birlikte çalışma arzusu vurgulanmaya çalışılır.

1937 yılı geldiğinde bütün yurtta “Halk düşmanlarını” izleme faaliyeti başlar. “Alaş Ordacı-Milliyetçi” olan S. Seyfulin, B. Maylin, İ. Cansugirov yakalanır. M. Avezov, S. Mu- kanov, G. Müsirepov gibi yazarların suçları siyasî suç olarak gösterilmeye çalışılır. Onların izinden yürüyen genç yazarlar takip edilir. Sabit Mukanov ile Gabit Müsirepov Parti’den çıkarılır. Gençler arasında korku yayılır.

Kazakistan yazarlarının ikinci toplantısı bu siyasî çalkantıdan sonra 1939’da yapılır. Toplantıdan sonra edebiyatta yeni kıpırdanmalar başlar.

Saken Seyfullin (1894-1938), Beyimbet Maylin (1894-1938), Muhtar Avezov (1897­1961), Ciyengali Tilepbergenov (1895-1933), İlyas Bekenov (1892-1938), Gabit Müsipe- rov (d. 1909), Sabit Mukanov (1900-1973), Smagul Saduvakasov (ö. 1938), C. Aymavıtov (ö. 1938) ve İlyas Cansugirov (1894-1938) gibi genç yazarlar 1920’li yıllarda Kazak edebi­yatına damgalarını vurdular. “Sosyalist gerçekçi” Sovyet Kazak edebiyatının kurucuları sa­yılan bu yazar ve şairlerin çoğu Sovyet hükümetinin çizgisinde yazmadıkları için 1930’lu yıllarda hayatını kaybetti.

Beyimbet Maylin de “Estay avılı” (1922), “Gülşara cengey” (1923) ve “Ravşan- Komünist” (1929) gibi 1917 Ekim İhtilali’ni öven hikâyeler yazdığı halde tenkide uğradı. “Talak” (1926, Boşanma) ve “Şarigat buyrugı” (1928) gibi din karşıtı hikâyeleri bu tenkit­lerin biraz hafiflemesine sebep oldu.