TARİHTEN GÜNÜMÜZE KIRGIZLAR VE KIRGIZ EDEBİYATI

                                              

                Yrd. Doç.Dr. Aysel BAYTOK*

 

1.Giriş

Kırgız Türkleri günümüzde 300 milyona yakın Türk dünyasının, Kırgız Türkçesi de bu dünyanın konuştuğu genel Türk dilinin yalnızca küçük bir parçasını oluşturmaktadır.Ancak genel Türk dili ve genel Türk edebiyatının gelişimini tam olarak ortaya koyabilmek açısından büyük küçük her lehçe ve şive çok büyük öneme sahiptir. Dildeki gelişme ve değişmelerin takibi, o dilin lehçe ve şivelerinin gelişiminin aydınlatılmasıyla mümkündür. Yine bir halkın dil ve edebiyatı o halkın tarihiyle de yakından ilişkilidir. Bu açıdan bir dil ya da lehçe ya da edebiyatını incelerken o dili konuşan halkın başından geçenlerin de bilinmesi önemlidir. Savaşlar, göçler, başka topluluklarla komşuluk ya da birlikte yaşama vb. olaylar dili ve edebiyatı doğrudan etkilemektedir.

Kırgız Edebiyatı sözlü edebiyat ve yazılı edebiyat olarak iki grupta ele alınmaktadır. Ancak bu çalışmada Kırgız edebiyatı ile Kırgız yazılı edebiyatı kastedilmiştir. Kırgız Türkleri, tarihleri boyunca başlarından pek çok olay geçirmiş, bu yaşananlar da Kırgız sözlü ve yazılı edebiyatına yansımıştır. Bu nedenle Kırgız tarihine de kısaca değinmek yerinde olacaktır.

  1. Kırgız Türkleri Tarihi

Tarihte adına ilk olarak MÖ. 200 yılında Çin kaynaklarında rastlanan (Barthold, 2006: 24-25; Cumakunova, 2004: 76; Akiner, 1995: 279; Rasonyi, 1996: 270; Caferoğlu, 1988: 29; Kafesoğlu, 1997: 139; Özkan, 2007: 129) Kırgızlar Orta Asya’nın en eski halklarından biridir. Çin tarihinin en önemli kaynaklarından biri olan ve Kırgızlardan ilk kez bahseden Sıma Tsyan’ın (MÖ. 145-86)Şı-Tszi (Tarih Risalesi, MÖ. I. yüzyıl) adlı eserine göre MÖ. 209-201 yıllarında Hun imparatoru Maodun (Motun/Mete), kuzeydeki Gegun (Kien-kun, Kie-kou, Ki-ku) (Kırgız) Hanlığını fethederek kendi imparatorluğuna dâhil etmiştir (Alimov, 2013: 4; Gömeç, 2002: 16; Türkmen, 1995: 1; Osmonov, 2013: 147). Buradan hareketle Kırgızların MÖ. III. yüzyılda Tanrı Dağlarının doğusu ile Tannu-Ola arasında Kien-kun, Kie-kou, Gen-gün veya Ki-ku adıyla kendilerine ait bir devletlerinin olduğu düşünülmektedir (Osmonov, 2013: 147). Bir süre sonra bu devlet yıkılmış ve Kırgızlar Hun İmparatorluğu yönetimine girmiş ve varlıklarını göçebe olarak sürdürmüşlerdir (Gömeç, 2002: 17; Kara, 2013: 1751).

Kırgızlar hakkındaki bilgilere Çin kaynaklarından başka Göktürk yazıtları, Fars, Bizans, Arap, Moğol ve Rus kaynaklarında da rastlanmaktadır (Alimov, 2013: 4). “Kırgız” adı ilk olarak Göktürk yazıtlarında geçmiştir (Kara, 2013: 1751).

Kırgızlar MS. II. yüzyılda Hun birliğine dâhil olmuşlardır (Caferoğlu, 1988: 29; Gömeç, 2002: 9; Özkan, 2007: 129; Özey, 2002: 352; Cirtautas, 1993: 11). Kırgızlar bu dönemde Baykal’ın batısında İrtiş Nehri havalisinde bulunmuşlardır (Kafeoğlu, 1997: 139). Hun İmparatorluğunun parçalanmasından sonra Kırgızlar IV. yüzyılda büyük bir devlet kurarlar. Bu devlet Çin kaynaklarında “Hakas Devleti” adıyla anılır. Baykal gölünden Tibet’e kadar uzanan saha Kırgız İmparatorluğuna dâhildir (İnan, 1998: 39-40). Kırgızlar IV. yüzyılın ikinci yarısında Kuzey Çin’de teşekkül etmeye başlayan Tabgaçların hâkimiyetine girmişlerdir. Bazı Kırgız kabileleri de IV. yüzyılın sonu ile V. yüzyılın başında Juan-Juanların (Avarlar) hâkimiyetine girmiştir (Osmonov, 2013: 154; Gömeç, 2002: 19).

Göktürk Kağanlığı Hâkimiyeti: VI. yüzyılın ikinci yarısında (560 yılında) Göktürk Kağanlığı (552-653) hakanı Mukan zamanında hakanlığa bağlanan (Kafesoğlu, 1997: 139; Saray, 1993: 16; Caferoğlu, 1988: 29; Özkan, 2007: 129; Özey, 2002: 352; Cirtautas, 1993: 11, Gömeç, 2002: 20; Türkmen, 1995: 1) Kırgızlar bu sırada bugünkü Minusinsk ve Abakan şehirlerinin (Yenisey Irmağının büyük kolu Yeni Çay’ın) bulunduğu bölgedeki verimli zengin vadilere yerleşmişlerdir (Roux, 2007: 86; Barthold, 2006: 25). VI. yüzyılın ortalarından itibaren Çinliler tarafından “Hakas”ismi ile zikredilen (Kara, 2013: 1751) Kırgızların Orhun ve Yenisey yazıtlarında VI-VIII. yüzyıllar arasında Yenisey bölgesinde yaşadıkları belirtilmektedir. Çin yıllıklarında bu bilgi doğrulanmakla birlikte daha sonraki asırlarda da Kırgızların Altay dağlarından doğu Tyanşan’a kadar olan bölgede yaşadıkları kaydedilmiştir (Yunusaliyev, 1971: 9). 630-680 yılları arasında bağımsız bir hüviyet kazanan Kırgızlar II. Göktürk Kağanlığı devrinde tekrar Göktük idaresine alınırlar. MS. 732’de yazılmış olan Kültigin yazıtında Kırgızlardan diğer Türklerin, göçebe Göktürklerin bir üyesi olarak bahsedilir. O zamanlar Kırgızlar Göktürklerin kuzeyinde, Yenisey Nehrinin yukarı bölgelerinde yaşamaktadırlar (Cirtautas, 1993: 11).

Bağımsız Kırgız Devleti: Uygurların 745’te Göktürk devletini yıkarak Uygur Kağanlığını kurmalarıyla birlikte Kırgızlar Uygur Kağanlığına bağlanırlar. Kırgızlar 840’ta bu devleti yıkarak asırlar sonra Ötüken’de tekrar kendi devletlerini kurarlar. Kırgızların neredeyse bin yıla yakın bir aradan sonra yeniden bağımsız bir devlete sahip olmaları, onların kültürel alanda yeniden toparlanmalarına, hatta Göktürk ve Uygur yazı dilini kullanarak kendi kitabelerini yazdırıp diktirmelerine vesile olmuştur. Bu dönemde Kırgızlar Tanrı Dağları, Talas, Issık-Köl ve Pamir Dağlarının yamaçlarında yaşamaktadırlar. Yenisey’deki Kırgızlar ise küçük beylikler halinde Rus istilâsına kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir (Barthold, 2006: 36; Akiner, 1995: 279; Reichl, 2011: 22; Kafeoğlu, 1997: 139; Alimov, 2013: 4; Osmonov, 2013: 152; Caferoğlu, 1988: 29; Özkan, 2007: 129; Özey, 2002: 352; Cirtautas, 1993: 11; Türkmen, 1995: 1; İnan, 1998: 40).

940’ta (X. yüzyıl) Kırgız Devleti bir Moğol boyu olan Kıtaylar tarafından yıkılır ve dağılan Kırgız Devleti birkaç beyliğe ayrılır. Moğolistan’ın kuzeyinden sürülen Kırgızlar Yenisey bölgesine yeniden dönerler (Akiner, 1995: 279; Cirtautas, 1993: 11; Çorotekin, 2002: 454-484; İnan, 1998: 40). XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmış olan Türkçenin ilk sözlük ve dilbilgisi kitabı Dîvân-u Lugâti’t-Türk’te de Kırgızların halis Türk kavimlerinden olduğu ve Yenisey Nehri’nin yukarı taraflarında yaşadıkları belirtilmiştir (Bartold, 2006: 79).

Karahanlı Devleti Hâkimiyeti: 840 yılında Uygur Devleti’nin Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla Bilge Kadır Han tarafından kurulan Karahanlı Devleti, 840-1212 yılları arasında Orta Asya ve günümüz Doğu Türkistan toprakları üzerinde hüküm sürmüş olan ilk Müslüman Türk devletidir (Kemâloğlu, 2013: 415; Karahan, 2014: 14; Hunkan, 2013: 47). 893 yılında Kaşgar, devletin başkenti olmuştur. Devlet Karluk, Yağma, Çiğil, Tuhsi, Türgiş ve diğer Türk boylarından oluşmuştur (Hunkan, 2013: 51-57; Karahan, 2014: 15).

X-XII. yüzyıllar arasında Karahanlıların hâkimiyeti altına giren Kırgızlar, bu dönemde Tanrı Dağları, Pamir Dağları, Talas lrmağı boyları ve Issık-Köl’ü kapsayan Yedi Su bölgesinde yaşamışlardır. Satuk Buğra Han’ın 944-945'te İslâm’ı kabul edip Abdülkerim adını almasıyla birlikte Karahanlılar Türkistan’da ilk Türk-İslâm devleti niteliğini kazanmış, bu tarihten itibaren Türkler arasında İslâmlaşma hızlanmıştır. Ayrıca Müslüman Arap tüccarlarıyla münasebetler diğer Türklerle birlikte Kırgızların da İslâm kültürüyle tanışmasını sağlamıştır. Bu dönemde İslâm’ı kabul etmeye başlayan Kırgızların örf, âdet ve kullandıkları dinî kavramlarda bazı değişmeler olmuştur (Erşahin, 1999: 405-406).

Bu dönemde Kırgızistan toprakları üzerinde büyük şehirler meydana gelmiş ve halkın daha çok tarım ve ticarete yönelmesi sonucunda önceleri genellikle göçebe olarak hayvancılıkla uğraşan Kırgızların sosyo-ekonomik hayatında büyük değişimler meydana gelmiştir. Ancak bunun yanı sıra Karahanlılar döneminde dağlarda ve yaylalarda hayvancılık yaparak yaşayan Kırgızlar da göçebe hayatını devam ettirmişlerdir. “Bugünkü Kırgızistan topraklarının Karahanlılar tarafından ele geçirilişinden itibaren, özellikle Çu (Çüy) boyundaki Balasagun’un, yani bugünkü Tokmok-Burana’nın önem kazandığı ve daha ilk fetihten itibaren uzun süre Kaşgar şehri ile birlikte Karahanlılar Devleti’nin önemli merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır” (Genç, 2005: 1).

Bütün bu sosyoekonomik gelişmelerle birlikte Kırgızların kültür hayatında da önemli ilerlemeler olmuştur. Özellikle “Yusuf Kadir Han’ın büyük oğlu Süleyman Arslan Han ile onun oğlu Buğra Kara Hakan Ebu Ali Hasan döneminde Kaşgar ve Balasagun yörelerinde oldukça istikrarlı bir idarenin kurulduğu ve bunun sonucu olarak da anılan dönemde bu bölgelerdeki medreselerden büyük bilginler yetiştiği anlaşılmaktadır. Bunlardan biri Balasagunlu Yusuf (Has Hacip) olup ünlü eseri Kutadgu Bilig’i bu yıllarda yazarak Ebu Ali Hasan’a sunmuştur. Eserini bu çevreden çok uzakta yazmasına rağmen, babası bugünkü Kırgızistan’ın Barsgan şehrinden olan Kaşgarlı Mahmud’un Divan-u Lügati’t-Türk’ünün de aynı kültür çevresinin bir ürünü olarak ortaya çıktığı muhakkaktır” (Genç, 2005: 3).

Moğol Hâkimiyeti: Kırgızların tarihindeki en önemli olay XIII. yüzyılda Cengiz Han’ın Moğolları tarafından Yenisey’den Altay dağlarına sürülmeleridir (Cirtautas, 1993: 11). Cengiz Han 1207’de Kırgızları hâkimiyeti altına alır (Alimov, 2013: 5; Kafesoğlu, 1997: 140; Kalkan, 2006: 109; Gömeç, 2002: 30). Moğol hâkimiyeti sırasında Kırgızlar Moğollarla çatıştıkları için sürekli farklı bölgelere parçalar halinde göç ettirilmişlerdir (Kalkan, 2006: 109-110). XIV. yüzyılda Kırgızlar İrtiş’ten Issık-Köl’e kadar olan sahada Moğollarla birlikte yaşamaktadırlar (Kalkan, 2006: 113). 1315’li yıllardan itibaren Çağatay sülalesinin zayıf düşmeye başlaması, 1340’lı yıllarda ülkenin doğusunun Moğolistan diye tanımlanan idarenin, batısının 1365-1370’li yıllardan itibaren Timurilerin eline geçmesi ve yaşanan sürekli mücadeleler neticesinde Kırgızlar Tanrı Dağları bölgesinde yoğunlaşmaya başlamış ve doğudaki Moğolistan Hanlığı hâkimiyetinde kalmışlardır (Kalkan, 2006: 113-118; Alimov, 2013: 5). 1399 yılından itibaren Kalmuk saldırıları sebebiyle Kırgızlar Tanrı Dağlarının batısına ve Issık-Köl’e doğru göç etmişlerdir. Kırgız göçleri kademe kademe olmuş ve Tanrı Dağları bölgesinin yanı sıra Yedisu ve Doğu Türkistan topraklarının farklı yerlerine de yerleşmişlerdir (Kalkan, 2006: 121). 1450’li yıllarda Kırgızlar diğer dönemlere oranla hızla İli, Çu ve Talas bölgesine doğru gelmeye başlamışlardır (Kalkan, 2006: 123). 1480’li yıllarda Kırgızlar bugünkü Kırgızistan’ın kuzey bölgelerini içine alan devletlerini kurmuşlardır. Bundan sonra da Altay’dan batıya doğru Kırgız göçleri devam etmiştir. Kırgızlar XV. yüzyılda İrtiş’ten günümüzde yaşadıkları topraklara ve Fergana bölgesine göç etmeye başlamışlardır (Kalkan, 2006: 123-125).

Kırgızların bugünkü yurtlarına ne zaman geldikleri konusunda farklı görüşler mevcuttur. Cirtautas (1993: 11) Kırgızların ancak XVI. yüzyılda Kırgızistan’ın dağlık alanına, bugünkü yerleşim yerlerine ulaştıklarını belirtir. İnan (1998: 40) Kırgızların bugünkü yurtlarına XVI-XVII. yüzyıllarda geldikleri fikrini kabul etmeyerek Kırgızların bir kısmının Tanrı Dağlarında bulunduklarını X. yüzyıl Arap coğrafyacılarının kaydettiğini ifade eder. Radloff ise XIV. yüzyılda Tanrı dağlarında Kırgızların varlığından bahsedildiğini not eder (Polat, 2008: 34). Eldeki bilgilere dayanarak Kırgızların batıya göçlerinin tek bir dönemde gerçekleşmediği, bunun uzun bir süreyi kapsadığı, Moğol saldırılarıyla da göçlerin yoğunlaştığı ve Kırgızların Tanrı dağlarına Moğol istilası sonrasında geldikleri söylenebilir.

Yarkent Hanlığı Hâkimiyeti: Çağatay Han’ın on üçüncü kuşaktan torunu, aynı zamanda büyük Timur’un beşinci kuşaktan torunu Babür’ün dayısı olan Ahmet Alca Han’ın oğlu Said Han (1484-1533) Kaşgar, Yarkent ve Hotan şehirlerini ele geçirerek Türkistan’da 1514’te Yarkent Hanlığını kurar. Kırgızlar aşağı yukarı 170 yıl bu hanlığın hâkimiyetinde kalırlar. Yarkent Hanlığı adına pek çok savaşa katılarak hanlığın güvenliğini sağlarlar. Fakat yöneticiler Kırgızlara olumsuz davranınca onlar da isyan eder (Gömeç, 2002: 43).

Önceden beri baskılar sonucu kuzeybatı yönüne doğru göç etmekte olan Kırgızların bir bölümü XVII. yüzyıl sonu, XVIII. yüzyıl başında Cungarların (Kalmukların) güçlü akınları sonucunda merkezî ve batı Tyanşan’dan (Tanrı dağları) Fergana ve Pamir dağlarına doğru göçerler. XVIII. yüzyıl ortasında Cungarlar dağılınca Kırgızlar eski yerlerine geri dönerler. Fergana’ya gidenler Kuzey Kırgızistan’a, Pamir’e gidenler ise Alay-Fergana dağlarına yerleşirler. Bu tarihî olay dili de etkiler ve Kırgız Türkçesinde iki büyük ağız grubunun oluşmasına neden olur (Yunusaliyev, 1971: 21; Gömeç, 2002: 45). Kırgızların XVII-XVIII. yüzyıllardaki Cungarlarla mücadeleleri dünyaca ünlü Manas destanında da yer almıştır.

Hokand Hanlığı Hâkimiyeti: Asya’da Moğol hâkimiyeti sona erdikten sonra Kırgızlar önce Kalmukların idaresi altına girmişler ve sonra 1703 yılında Altayların kuzeyinden Tanrı dağlarının güney batı taraflarına göç ederek, 1700 yılında kurulmuş olan Hokand devletinin hâkimiyetini gönüllü olarak kabul etmişlerdir. Ancak bu iltihak ile kısa sürede hem nüfusun hem de askerî gücün çoğunluğunu ele geçiren Kırgızlar, çok geçmeden Hokand devletinin yönetimini ele alırlar. Böylelikle Kırgız Türklerinin tarihinde yeni bir bağımsız devlet dönemi başlamış olur. Türkistan’da gittikçe büyüyen bu hanlık Çin’i rahatsız eder ve 1757 yılında Çin kuvvetli bir ordu göndererek hanlığı mağlup eder (Gömeç, 2002: 46; Kara, 2013: 1751).

Rus İşgali: Hokand Hanlığının XIX. yüzyılda güçlenmesi Buhara Hanlığında kıskançlığa yol açmış ve bu iki hanlık arasında çekişmeler başlamıştır. Orta Asya Türk hanlıkları arasındaki çekişmelerin kanlı geçmesi ve uzun sürmesiyle zaten Türkistan’da ilerlemekte olan Ruslar bu bölgeyi kolaylıkla ele geçirmişlerdir. 19 Şubat 1876 yılında Hokand Hanlığı Ruslar tarafından ortadan kaldırıldıktan sonra yerine bugün Kırgızistan toprakları olarak tanımlanan alanların büyük kısmı üzerinde Fergana ilçesi kurulur (Alimov, 2013: 5-6; Türkmen, 1995: 2; Kara, 2013: 1752). Ruslar Kırgızları hâkimiyetleri altına alınca onları daha önce yanlışlıkla Kırgız adını verdikleri Kazaklardan ayırt etmek için Kara-Kırgız olarak adlandırırlar (Kara, 2013: 1751).

Kırgızlar, XIX. yüzyılın ortalarında yavaş yavaş Rusların egemenliği altına girmeye başlarlar ve bu teslimiyet yüzyılın sonlarına doğru tamamlanır (Alimov, 2013: 6). 1860-1870 yılları arasında Kırgızlar Ruslar tarafından işgal edilir. Kırgız topraklarında Rusların iktidarı sağlamlaştıkça yerli halkla ilgili Rus kanunları da acımasızlaşmaya başlar (Kara, 2013: 1752). En verimli yerlerinin ve otlaklarının alınıp Rus göçmenlere teslim edilmesi, alınan ağır vergiler, fakir halkın hem Rus hem de yerli zenginler tarafından maddî manevî ezilmelerinin yanı sıra Rus Çarlığının 25 Haziran 1916’da 19-43 yaş arası tüm erkekleri askere alma kararı alması halkı canından bezdirir ve diğer Türk halklarıyla birlikte Kırgızlar Ruslara karşı büyük bir ayaklanma başlatır (Artıkbayev, 2013: 28).Kırgızlar modern silahlara sahip değillerdir ve Ruslar çok sayıda Kırgız’ı öldürür. 1916’daki katliamda iki gün içinde 50 yaş üzerindeki tüm erkekler öldürülmüş, 300 bin Kırgız da Çin’e kaçmıştır (Cirtautas, 1993: 11; Alimov, 2013: 5-6). 1916-1917 yıllarında Kırgız nüfusunun %25’i hayatını kaybetmiştir (Alimov, 2013: 6; Özkan, 2007: 130; Cirtautas, 1993: 11).

1918’de ilân edilen Türkistan Özerk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu’nun ilk özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti idi. Bu Cumhuriyet şimdiki Kırgızistan’ı, Özbekistan’ın Semerkant ve Taşkent bölgelerini, Türkmenistan’ı, Kara Kalpakları, güney ve güneydoğu Kazakistan’ı çoğu yerleriyle kapsamaktaydı (Kara, 2013: 1754-1755). Böylece 1918’de Kırgızistan, Rusya Federasyonu bünyesindeki Türkistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir parçası hâline geldi. Sovyet iktidarının ilk 7 yılı boyunca, Kırgızlar etnik azınlık olarak ve çıkarları dikkate alınmadan Türkistan’da parça parça yaşamaya devam ettiler (Kara, 2013: 1756). Uzun mücadeleler sonucunda nihayet 14 Ekim 1924’te Kırgız Özerk Bölgesi kuruldu, 1926’da da Kırgızistan’a Sovyet Sosyalist Birliği Cumhuriyeti statüsü verildi. Bu durum halkın sürekli toprak, ekonomi ve kültür ortaklığının gelişmesi için şartları oluşturacak ve Kırgızların dilindeki şive farkı kalkarak ortak millî dilin gelişmesine yol açacaktı (Kara, 2013: 1759). 1929-1932 yılları arasında Stalin milliyetler politikasını yürürlüğe koyduğunda diğer Türk toplulukları gibi Kırgızlar da büyük kayba uğradılar. “Lenin bir taraftan sözde muhtar olacak olan cumhuriyetlerin liderlerini Moskova’da yapılacak olan kongreye davet ederken, diğer taraftan da Stalin’in başında bulunduğu Sovyet Milletler Komiserliği ve buna bağlı teşekkül ve ajanlar, muhtar olma vaadiyle parçalanmış olan Türkistan’da bolşevizmi yaymak ve Türklerin dil, din, örf ve âdetlerini bozarak onları tam manasıyla Ruslaştırmak için gizli ve büyük bir faaliyete girmiş bulunuyordu” (Monteil, 1992: 112-113). Komünist yönetim döneminde yazılan tüm tarih kitaplarında Kırgızların Sovyetler Birliğine isteyerek katıldıkları yazılmıştır. Hâlbuki Kırgızlar, Sovyetler döneminde de bağımsızlıkları için sürekli mücadele etmişlerdir. Yetmiş yıllık süre boyunca Sovyet yönetimi, bağımsızlık için savaşanları halka terörist olarak tanıtmıştır. Bu insanlar halk düşmanlığıyla suçlanarak 1937-1938’de (Stalin döneminde) büyük bir katliam yapılmış, Kırgız önde gelenleri idam edilmiştir. Kırgızistan 5 Aralık 1936’da egemen bir cumhuriyet olarak SSCB’ne katılmıştır (Artıkbayev, 2013: 13; Alimov, 2013: 6; Özkan, 2007: 130; Cirtautas, 1993: 11; Gömeç, 2002: 58-59).

1954’ten sonra Stalin’in katı rejimi, Sovyet hükümetince kısmen de olsa yumuşatılmıştır. 1980’li yılların ortalarında Gorbaçov’un ülkenin başına geçmesiyle, ülkede glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılanma) dönemi başlamış ve bu dönem, Sovyetler Birliği'nin dağılmasına yol açmıştır (Alimov, 2013: 6). Kırgızistan,Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla 31 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilân etmiştir. Günümüzde Kırgızlar bağımsızlıklarını ilân ettikleri 31 Ağustos’u “Bağımsızlık Bayramı”olarak kutlamaktadırlar.

  1. Bugünkü Kırgızistan

198.500 km²’lik yüzölçümü ile Orta Asya’nın en küçük ülkelerinden biri olan Kırgızistan tarihî İpek Yolu üzerinde, Tanrı Dağları’nın kuzeyinde yer alan bir ülkedir. Kırgızistan’ın doğusunda Çin işgalindeki Doğu Türkistan, güneyinde Tacikistan, güneybatısında Özbekistan, kuzey ve kuzeybatısında ise Kazakistan yer almaktadır. “Ülke genel olarak tasvir edildiğinde karlarla kaplı yüksek dağlar, derin keskin vadiler, yüksek akış hızına sahip binlerce ırmak ve dağ göllerinden oluşmaktadır” (Alimov, 2013: 3). 2012 sayımına göre nüfusu 5.551.900 olan (Nüfuslarına göre ülkeler listesi, 2014) ülkenin yaklaşık % 65’ini Kırgızlar oluşturmaktadır. Çok uluslu bir ülke olan Kırgızistan’da Kırgızlar dışında Özbekler, Ruslar, Tatarlar, Uygurlar, Kazaklar, Almanlar ve Ukraynalılar da bulunmaktadır. Bugün Kırgızlar Kırgızistan dışında Kazakistan, Çin, Tacikistan, Doğu Türkistan, Afganistan, Özbekistan, Pakistan ve Türkiye’de de azınlık olarak yaşamaktadırlar.

Türkiye’deki Pamir Kırgızları daha önce yaşadıkları yerlere benzeyen Van’ın Erciş ilçesine bağlı Ulupamir köyüne yerleştirilmişlerdir.

Pamir büyük bölümü Tacikistan ve Kırgızistan’da, daha küçük bölümü ise Çin ve Afganistan’da kalan dağlık bir bölgedir. Pamir Kırgız Türkleri, dağlık Pamir bölgesinin Afganistan’da kalan bölümünde yaşamaktaydılar.

Yukarıda da bahsedildiği gibi 1842 yılına kadar güçlü bir devlet olarak yaşayan Hokant Hanlığı bir taraftan iç karışıklıklar, diğer taraftan Buhara Emirliğinin saldırıları sonucu zayıflayınca Ruslar yavaş yavaş bölgeyi ele geçirirler ve yerli halka zulmetmeye başlarlar. Zulüm gören halklardan biri olan Pamir Kırgızları da XIX. yüzyıl sonlarından itibaren Pamir bölgesine göç ederler. Ancak bölgedeki İngiliz-Rus rekabeti ve 1895’te Pamir’in Afganistan, Rusya ve Çin arasında paylaşılması sonucu Kırgızlar Pamir’de mahsur kalırlar. Baskılara dayanamayan Rahmankul Han, 1947’de halkını Çin işgalindeki Doğu Türkistan Pamir’ine göç ettirir. Ancak iki yıl sonra Çin’e hâkim olan komünist yönetim, Çin işgaline karşı başlatılan millî direniş hareketini kırınca, Rahmankul Han, tekrar Afganistan Pamir’ine çekilmek zorunda kalır. Bu dönüşlerinde Afganistan Hükümeti, Kırgızları büyük bir memnuniyetle karşılamış ve Rahmankul Han’a da Bölge Valiliği verilmiştir (Pekacar, 1995: 5-6).

Pamir Kırgızları Afganistan’da Sovyetler Birliği yanlısı komünistlerin idareyi ele geçirmeleri üzerine önce 1978’de Rahmankul liderliğinde Pakistan’a göç ederler. Ancak burada alışık olmadıkları sıcağa dayanamayan Kırgızlar Pakistan’daki Türk büyükelçiliğine müracaat ederek Türkiye’ye gelmek istediklerini belirtirler. 1138 Kırgız 3 Ağustos 1982’de Türkiye’ye göç etmişlerdir. Türkiye’de önce geçici olarak farklı köylere yerleştirilen Kırgızlar 4 yıl sonra kendileri için kurulan Ulupamir köyüne yerleştirilmişlerdir (Pekaçar, 1995: 7-8).

  1. Kırgız Türkçesi

Türk dili edebî dil olarak başlangıçtan XIII. yüzyıla kadar Türk dünyasında tek biçimlidir. XIII. yüzyıla, yani Cengiz Han’ın ortaya çıkışına kadar bugün lehçe olarak adlandırdığımız ve her biri ayrı bir yazı dili olan lehçeler ağız durumundadır ve aralarında ses ve gramer kuralları bakımından çok küçük farklılıklar vardır. Dolayısıyla anlaşmaya engel teşkil edecek bir durum bulunmamaktadır. XIII. yüzyıla kadar Türkçenin ağızları durumunda olan bu lehçeler Moğol saldırıları sonucu, konuşurlarının (bunlardan biri de Kırgızlardır) coğrafya değiştirmesi, birbirlerinden uzaklaşma, başka ağız ya da dillerle karışma ya da komşuluk vb. sebeplerle farklılaşmaya başlamışlardır. Bu arada yazıda kullanılan alfabelerin değişmesi de farklılaşmayı arttıran unsurlardan biri olmuştur. Denilebilir ki tarihte en çok alfabe değiştiren milletlerin başında Türkler gelir. Türkler Göktürk Devleti döneminde Runik alfabe, Uygurlar döneminde Uygur alfabesi, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra Arap alfabesi, yakın zamanlarda da Latin alfabesi ve Kiril alfabesini kullanmışlardır. Kiril alfabesini kullananlar arasında da bir birlik yoktur. Yani aynı işaret farklı seslere karşılık gelebilmektedir. “Karahanlı döneminden Latin ve Kiril alfabesine geçinceye dek Türk boyları Arap alfabesini kullanmışlardır. 1926 yılında Bakü’de gerçekleşen ilk Türkoloji Kurultayında alınan kararla Türk boyları Latin alfabesine geçerler” (Alimov, 2013: 7). Ancak bu sırada (1928) Türkiye’nin de Latin alfabesine geçmesi Rusları endişelendirir ve Türk boyları arasındaki iletişimi engellemek amacıyla yönetimleri altındaki Türk boylarının alfabesi 1940 yılında Kiril olarak değiştirilir.

Bugün Kırgızistan Cumhuriyeti’nin resmî dili olan Kırgız Türkçesi Moğolca, Mançu-Tunguzca ve belki Kore ve Japoncayla birlikte Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna mensup olan Türk dili ailesinin bir üyesidir. Kırgız Türkçesi Türk lehçelerinin genel kabul görmüş pek çok tasnifine göre (Samoyloviç, 1922; Räsänen, 1949; Malov, 1952; Korş, 1910; Arat, 1953; Tekin, 1992) Kuzey-Batı (Kıpçak) Türk lehçeleri grubuna dâhil edilmekle birlikte bir taraftan güney Sibirya Türk lehçeleri, özellikle de Altay Türkçesi ile taşıdığı ortak özellikler (Cumakunova, 2004: 76; Cirtautas, 1993: 1), diğer taraftan Kıpçak grubu lehçeleriyle olan yakınlığı onu Türkolojide önemli bir yere taşımaktadır. Bu nedenle Rus bilim adamı N.A. Baskakov Kırgız Türkçesini Kırgız-Kıpçak alt-grubu olarak adlandırılan özel bir grup içinde, Altay Türkçesiyle birlikte sınıflandırmıştır. J. Benzing ve Karl H. Menges de Kırgız halkının tarihi ve belli dil özelliklerinin Altay Türkçesiyle yakın bir bağlantı gösterdiği fikrine katılmaktadır (Cirtautas, 1993: 1).

Yenisey yazıtlarının Eski Kırgızlara ait yazılar olduğu konusunda bilim adamları hemfikirdirler. Kırgız Türkçesiyle ilgili olarak Yenisey yazıtları dışında maalesef geçmiş dönemlere ait elde yazılı belge yoktur. Şu an için Kırgız Türkçesinin ilk yazılı kaynakları Yenisey’de bulunan yazıtlardır. Bu yazıtlarda Göktürk alfabesi (Runik alfabe) kullanılmıştır.

B.M. Yunusaliyev (1971: 56) Kırgız Türkçesinin devirleri araştırılırken onun oluşumundaki bazı belirleyici hususların göz önüne alınması gerektiğini belirtir. Bunlar:

  1. a) Tarihî oluşumunun uzun bir süreç içinde gerçekleşmiş olması.
  2. b) Oluşumunun tek bir toprak üzerinde gelişmemesi.
  3. c) Birçok yakın ve uzak akraba dillerle çeşitli zamanlarda yakın temas içinde olması.

Yunusaliyev bu koşulları göz önünde bulundurarak Kırgız Türkçesini üç büyük devre ayırmıştır (1971: 57):

1) Kırgız Türkçesinin en eski devri(IX-X. yüzyıllara kadarki dönem): Bu dönemden elimizde sadece Yenisey yazıtları bulunmaktadır.

2) Kırgız Türkçesinin ortaçağ devri(X. yüzyıldan XV-XVI. yüzyıllara kadarki dönem):

  1. yüzyıldan itibaren özellikle de XII-XIII. yüzyıllarda yukarıda bahsedilen sebeplerle, Yenisey Kırgızlarının büyük bir kısmı batıya doğru göç etmeye başlar. Bu sırada Kırgızlar uzun süre Altay’da kalıp oradaki Türkçe konuşan Altaylılar ile yakın temasa geçerler (Cumakunova, 2004: 83; Özkan, 2007: 132). Kırgız Türkçesinin Kıpçakçalaşma süreci de bu dönemde başlar. Bu döneme ait yazılı bir belge yoktur. Ancak bu dönemde Kırgız Türkçesini hem Kuzeydoğu Türk lehçelerinden hem de sonradan komşu oldukları Kıpçak lehçelerinden ayırıp sadece Altay Türkçesiyle yakınlaştıran bazı özellikler meydana gelmiştir (Cumakunova, 2004: 83). Bu dönem Kırgız Türkçesinin Orta dönemini oluşturur.

3) Yeni Kırgız Türkçesi devri(XVI. yüzyıldan günümüze kadar):

Kırgızlar Altay döneminden sonra Tanrı Dağlarının eteklerine yerleşirler ve Kırgız Türkçesi de XV-XVI. yüzyıllarda son, yani bugünkü şeklini alır (Özkan, 2007: 132). XVI-XVIII. yüzyıllarda Kırgızlar önce Doğu Türkistan’a, sonra Tanrı Dağları bölgesine yerleşerek Uygurlarla yakın temasta bulunmuşlardır. Cungarların Doğu Türkistan ve Orta Asya’ya sürekli baskı yapmaları nedeniyle Kırgızlar daha güneye inmişler, Özbek, Uygur ve Taciklerle birlikte yaşamışlardır. XVIII. yüzyılda Cungarların baskısı sona erince Kırgızlar bugün yaşadıkları bölgelere yeniden göçmüşlerdir (Özkan, 2007: 33).

  1. Kırgız Edebiyatı

“Kırgız Edebiyatı” ifadesi aslında hem yüzyıllardır devam eden sözlü edebiyatı hem de XIX. yüzyıldan itibaren başlayan yazılı edebiyatı kapsamaktadır. Kırgızların yüzyıllardır devam eden çok zengin bir sözlü edebiyatları vardır. Kurmanbek, Er Tabıldı, Er Töştük, Caŋıl Mırza, Kococaş, Olcobay Menen Kişimcan gibi destanlar, masallar, mitler, efsaneler, ırlar (şiir), şarkılar, aytışlar (atışma), bulmacalar, atasözleri, alkışlar (dualar), kargışlar (beddualar) vb. Kırgız sözlü edebiyatı ürünlerinden bazılarıdır. Bu edebiyatın zirvesi de dünyanın en uzun destanı olan meşhur Manas destanıdır. Ancak burada (Giriş bölümünde de belirtildiği gibi) sadece Kırgız yazılı edebiyatı ele alınacaktır.

Kırgızlar daha önce bahsedildiği gibi, tarih boyunca başlarından pek çok olay geçirmişlerdir. Ancak Kırgız Türkleri belki de en farklı ve en hızlı değişimi XX. yüzyıl boyunca yaşamış, hayatlarında sosyal, siyasî, ekonomik pek çok değişiklik olmuştur. Bir milletin dili ve bu dille ortaya konan edebiyatı, o milletin tarihinden ayrı düşünülemez. Kırgızlar da tarihleri boyunca Sibirya, Orta Asya, İdil-Ural ve Anadolu gibi çok farklı yerlerde ve farklı halklarla temas halinde yaşamış bir topluluk olarak elbette dil ve edebiyatları bundan etkilenmiştir. XX. yüzyıl işgaller, savaşlar, imparatorlukların parçalanması gibi olaylarıyla toplumların hayatlarında çok büyük değişiklerin olduğu bir yüzyıldır. Bu nedenle 1924’te Kırgız Türkçesinin yazı dili hâline gelmesiyle başladığı kabul edilen (Cigitov, 2006a: 8; Kolcu, 2012: 210; Kazımoğlu, 1994: 117; Öztürk, 2009: 63; Aşlar, 2012: 70) ve Türk dünyasının en genç edebiyatlarından biri olan Kırgız yazılı edebiyatını incelerken neredeyse her on yılı kendi içinde değerlendirmek gerekmektedir. Kırgız edebiyat tarihçisi Kaçkınbay Artıkbayev (2013: 20) Kırgız edebiyatını beş bölümde ele almaktadır. Biz de değerlendirmemizi bu sınıflandırmaya göre yapacağız:

1) XX. yüzyıl başındaki Kırgız edebiyatı (1900-1917).

2) Sosyalizme geçiş sürecindeki Kırgız edebiyatı (1917-1940).

3) İkinci Dünya Savaşı ve sonrası Kırgız edebiyatı (1941-1960).

4) 1960’lı-1980’li yıllardaki Kırgız edebiyatı (1961-1984).

5) Yeniden yapılanma ve kapitalizme geçiş dönemindeki Kırgız edebiyatı (1985-…).

5.1. XX. Yüzyıl Başındaki Kırgız Edebiyatı (1900-1917)

Kırgızlar XX. yüzyıl başlarında Çarlık Rusya’sının egemenliğinde yaşamakta ve göçebe hayatını devam ettirmektedirler. Kırgızlar başlangıçtan beri hiç yazı bilmeyen bir halk değildir elbette. Yenisey yazıtları bunun en önemli kanıtıdır. “Orta çağda Orta Asya halkları arasında Eski Uygur ve Çağatay edebî dilleri ile Farsça kullanılmıştır. Kırgızların da eski yazılarını kullanmaya devam ettikleri hususunda o dönem seyyahlarının kayıtları vardır” (Yunusaliyev, 1971: 17-18). Ancak maalesef o dönemden günümüze Kırgızlara ait yazılı bir belge ulaşmamıştır. Bunda Kırgızların göçebe bir hayat yaşamaları ve sürekli bir savaş ve göç hâlinde olmalarının etkisi büyüktür. “XIX. yüzyılın ortasından Ekim ihtilâline kadar (1917) Kırgızlar Arap alfabesini kullanarak birçok metin yazmışlardır” (Cigitov, 2006b: 521; Abduldayev, 1998: 5). E. R. Tenişev (1989: 32-40) Milletleşme Döneminden Önceki Kırgız Edebî Dili Hakkında adlı makalesinde devrimden önce Kırgızlarda okuma yazma bilen küçük bir zümrenin oluştuğunu ve bu zümreye mensup bazı aydınların Arap alfabesi kullanan edebî Türk dillerini öğrendiklerini, hem bu dillerde hem de kendi ana dillerinde birçok yazılı eserler verdiklerini bildirmektedir. Sovyet döneminden önce yazılmış fakat yayınlanmamış, ancak günümüze kadar ulaşmış Kırgızca el yazmalarının çoğu XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başlarında Moldo Niyaz (1822-1896), Moldo Kılıç (1866-1917), Toğolok Moldo (1860-1942), Osmonalı Sıdıkov (1875-1940), Aldaş Moldo (1876-1930), Belek Soltonoyev (1878-1938), Isak Şaybekov (1880-1957), Esenalı Arabayev (1882-1934) ve Abılkasım Cutakeyev (1882-1930) gibi şairlere aittir. Bu el yazılarının çoğunluğu şiir şeklindeki metinlerdir. Osmonalı Sıdıkov ile Belek Soltonoyev’in ise birkaç şiiri hariç diğer eserleri nesir türündedir. Esenalı Arabayev’in de ilkokullar için ders kitabı olarak hazırlanmış eserleri bulunmaktadır. Bunlar arasından Moldo Kılıç’ın çoğu eserinin içeriğinde Ruslara karşı siyasî görüşler, ataerkil hayat tarzını öven kısımlar, din öğretileri yer aldığından Sovyet döneminde yayınlanmamış, hatta medyada onların adının anılması bile yasaklanmıştır. Kırgız Türkçesiyle yazılan metinlerden Sovyet döneminden önce yayınlananları da vardır. Bunların üçü Moldo Kılıç’ın (Kılıç Manurkan) 1910’da Çoŋ Kemin’de meydana gelen depremi anlatan Deprem Kıssası (Kıssa-i-Zilzala) (Ufa, 1911) adlı şiir kitabı, Osmonalı Sıdıkov’un Kırgızistan’ın Kısa Tarihi (Muhtasar Tarıh-i-Kırıziya) (Ufa, 1913) ve Kırgız yöneticisi Şabdan Baatır’ı öven Şabdan Kırgızlarının Tarihi (Tarıh Kırgız Şadmaniya) (Ufa, 1914) şiir ve nesir karışık eserleridir. Rus çarlığı döneminden başlayarak eserlerini yazıya geçiren diğer bir şair de Toğolok Moldo’dur (Cumakunova, 2004: 87; Artıkbayev, 2013: 28; Cigitov, 2006b: 522-523; Aşlar, 2012: 67).

Kırgızlar bu dönemde bir taraftan çarlık yönetiminden, diğer taraftan yerli zengin beylerden çift taraflı zulüm görmekte, ağır vergiler ödemekte, fakirler her türlü kötü muameleye ve hukuksuzluğa maruz kalmaktadır. Nitekim baskı ve zulümlerin dayanılmaz hâle gelmesi 1916 yılında bütün Orta Asya topluluklarının topluca katıldığı bir isyana yol açmış, ancak isyan kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Tüm bu yaşananlar da devrinin aynası olan edebiyata yansımıştır.

Bu devirdeki edebî eserler nazım şeklinde görülmektedir. XX. yüzyıl başındaki Kırgız edebiyatı denince akla ilk gelen Moldo Kılıç’tır. Onun eserleri 1947 yılına kadar lise ve üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuş, 1947-1989 yılları arasında ise dinî içerikli ve gerici bulunarak yasaklanmıştır. Moldo Kılıç’ın eserleri devrimden önce de Kırgızlarda yazılı edebiyatın varlığının bir göstergesidir. Moldo Kılıç hayattayken sadece Zilzala adlı eseri yayınlanmış, diğerleri ölümünden sonra yayınlanmıştır. Bunlardan bazıları Temsiller (Tamsilder) (1925), Kanatlı (Kanattuu) (1939), Seçme Gazeller (İrgelgen Kazaldar) (1946) gibi eserlerdir. Moldo Kılıç’ın şiirleri arasında Zor Zaman (Zar Zaman) manzumesinin özel bir yeri vardır. Şair manzumesine Rus Çarlığının Kırgız topraklarına gelene kadarki dönemi, Kırgızların gelenek görenek, örf âdetlerini anlatmakla başlamış ve her geçen gün insan davranışlarının değiştiğini, halkın iki yönlü sömürge altında kaldığını, ezildiğini anlatmıştır. Yine 1916’da yaşananlar ve diğer trajik olaylar Isak Şaybekov’un Gariban Halk (Kayran El), Aldaş Moldo’nun Kargaşa/Kaçış (Ürkün) ve Zamanın Durumu (Hal Zaman, 1914), Kalık Akiyev’in Padişah Gösterdi Zulmü (Padışa Salğan Korduktu) gibi eserlerinde anlatılmıştır. Bu şairlerin yanı sıra Arstanbek (1840-1882), Ceŋicok, Toktoğul Satılğanov (1864-1933), Toğolok Moldo, Barpı (1884-1949), Belek Soltonoyev, Esenalı Arabayev gibi çocukluklarından itibaren kendileri de zulme uğramış olan halk şairleri ezenlere karşı çıkıp yapılanları şiirlerinde açıkça anlatmışlardır (Artıkbayev, 2013: 28-29, 38-39; Özbay, 2008: 81; Duman, 2012: 97).

Belek Soltonoyev XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Kırgızların tarihine dair derlediği bilgileri Kırgız Türkçesinde Kızıl Kırgız Tarihi (Kızıl Kırğız Tarıhı) adıyla kaleme almıştır. Fakat bu eser 1920’li, 1930’lu yıllarda Sovyet ideolojisinin taleplerine uygun hâle getirilmesine rağmen hemen yayınlanmamış, Belek Soltonoyev de 1937’de öldürülmüştür. Eser bu tarihten sonra arşive kaldırılmış, ancak Yeniden Yapılanma (Perestroyka) döneminde yayınlanmıştır. Yine Toktoğul çekinmeden beylerin zulmünü anlattığı için iftira atılarak Sibirya’ya sürgüne gönderilmiştir. Onun Kazak Yerindeki Ir adlı şiiri şöyledir:

Manaptar[1]eldi biyleşip

Karıptardı kul kılğan

Katındardı tul kılğan

Kendirin kesip cetimdi

Baygege sayğan cesirdi[2]

Tuura sözdön tanbağam

Bölünüp elge sayrağam. 

Körö albastan tilimdi

Böyön, çayan arbağan. 

Oşonu üçün kuzgundar

Artımdan tüşüp kalbağan…

Manaplar halkı yönetip

Fakirleri kul etti

Kadınları dul etti

Kaderini bağlayıp yetimin

Ödül (olarak) koydu cesiri…

Doğru sözden çekinmeden

Halkıma beyan etttiğim.

Sindiremeyen içine

Yılana çiyana dokundu.

Onun için kuzgunlar

Peşime düşüp kalmadı…

(Yayınlanmamış inceleme)

Yine Toktoğul’un Beş Domuz adlı şiiri zalim Kırgız yöneticilerini hicvetmektedir:

Akmat, Dıykan aldamçı

Atakan, Miŋbay calğançı

Egemberdi Baktiyar

El cegenge cardamçı… 

Balapanday uypalap

Çığım salıp el cediŋ

Çırkıratıp cardığa

Eç bir teŋdik berbediŋ

Caldıratıp cardının

Calğız atın sen cediŋ…

Cetim, cesir, alsızğa

Karabadıŋ beş kaman

Cetilsin dep cardını

Sanabadıŋ eş kaman. 

Cep-içkenden başkanı 

Kaalabadıŋ beş kaman 

Akmat, Dıykan düzenci

Atakan, Miŋbay yalancı.

Egemberdi, Baktiyar

Eli yemeye yardımcı…

Yavru kuş gibi hırpalayıp

Ceza kesip, halkı yedin.

Kahrettirip fakire

Hiçbir denklik vermedin

Yalvartıp zavallı yoksulu

Tek atını sen yedin…

Yetim, cesir, halsize

Hiç bakmadın beş domuz

Yetişsin diye yoksulu

Düşünmedin beş domuz.

Yiyip içmekten başkasını

İstemedin beş domuz.

…               (Yayınlanmamış inceleme)

               

                Bunların yanı sıra 1913’te Kırgızistan’da ilk olarak Prejevalsk Köy Sahibi dergisi, 1916’da da Telgraf Haberleri çıkmaya başlar. İ. Arabayev 1913-14 yıllarında Arap alfabesiyle basılan Kırgız Dilinin Elifba Kitabı adlı eserini düzenler (Artıkbayev, 2013: 28).

5.2. Sosyalizme Geçiş Sürecindeki Kırgız Edebiyatı (1917-1940)

Çağdaş Kırgız edebiyatı Sovyetlerdeki siyasî ve tarihî süreçle paralel şekilde gelişmiştir. Bu nedenle edebiyatı, tarihî ve siyasî olaylarla birlikte ele almak gerekmektedir. Daha önce de bahsedildiği gibi Çarlık Rusyası döneminde hem Rus hem de diğer topluluklar Çarlık yönetiminin zulmü altında eziliyordu. Bu zulüm o dereceye ulaşmıştır ki 1916 yılında Orta Asya halkları topluca isyan etmiş, pek çok insan ölürken büyük sayıda Kırgız da Çin’e kaçmak zorunda kalmıştır. İşte böyle bir ortamda meydana gelen Ekim devrimini hem Çarın zulmünden kurtuluşu sağladığı hem de Çin’e giden Kırgızların geri dönmesine imkân tanıdığı için Kırgızlar sevinçle karşılamışlardır. Gerçekten de ilk yıllardan itibaren fakirlerin, ezilenlerin hakkı korunmaya başlanmış, zenginlerin zulmüne son verilmiş, tarımda, günlük hayatta teknoloji yer almaya başlamış, eğitim konusu en önemli meselelerden biri olmuş, kısacası halkın hayatında gözle görülür bir iyileşme başlamıştır. Ancak bu yeni yönetim de ileride daha büyük zulümler yapacaktır.

Toplumsal yapıdaki bütün bu değişikliklerin edebiyata yansımaması düşünülemezdi elbette. Tam aksine yeni rejim yeni düzenin halk tarafından benimsenmesi, yeni ideolojiyi benimseyen insanların yetiştirilmesi, rejimin propagandasının yapılması görevini yazar ve şairlere yüklemiş, ilk uygulamalardan memnun olan yazarlar da bu görevi inanarak ve isteyerek yerine getirmişlerdir. Edebiyatın görevi toplumda gerçekleşen yenilikleri, gelişmeleri, değişimleri, sosyalist yapının özelliklerini, yeni dönemdeki insanın özelliklerini anlatmaktı. İlk Kırgız yazarları tecrübesiz olmalarına rağmen gerçekleri olduğu gibi sosyalist realizm çerçevesinden anlatmaya çalışmışlardır.

Toktoğul Satılğanov ilk yılların heyecanıyla 1919’da Nasıl Bir Kadın Doğurdu ki Lenin Gibi Oğulu (Kanday Ayal Tuudu Eken Lenindey Uuldu) adlı şiiri söylemiş, şiir 1940 yılında Hürmet Ederiz Lenin’e (Urmattaybız Lenindi) adıyla Kızıl Kırğızstan gazetesinde yayınlanmıştır. Yine Barpı Alıkulov Şarkımın Adı Ekim (Irımdın Atı Oktyabr), Özgürlük Fakirlere (Erkindik Kedeylerge), Toğolok Moldo Özgürlük (Erkindik), Isak Şaybekov Bolşevikler Partisinde (Bolişevikter Partiyasında) şiirlerini yazmışlardır (Artıkbayev, 2013: 67; Özbay, 2008: 81; Duman, 2012: 96, 98).

Yukarıda bahsedildiği gibi 17 Ekim devrimine kadar Kırgız Türkçesi ve bazı diyalektlerinde bazı metinler kaleme alınmış olsa da, bu metinlerde işlenen dil tam olarak bir yazı dilinin özelliklerini taşımamaktadır (Cigitov, 2006a: 8). Devrimden önce Kırgız Türkçesi başlı başına bir dil olarak görülmüyor, basın yayında ve eğitim alanında kullanılmıyordu. Ekim devrimiyle birlikte Kırgız Türkçesi yazı dili statüsü kazandı ve Kırgız Türkçesiyle eser yazma işleri de yoğunlaştı. Ancak bu ilk yazar ve şairlerin önlerinde onlara yol gösterecek güçlü edebiyatçılar yoktu. O nedenle bu dönemdeki ilk Kırgız yazarlar Rus yazarlarının etkisinde eser vermişlerdir.

Bu dönemde geleneksel Kırgız sözlü edebiyatı ürünlerinin derlemesi çalışmalarına ağırlık verilerek 1922-1926 yılları arasında Manas Destanı kayda geçirildi (Musayev ve Akmataliyev, 2007: 20; Daniyarov, 1995: 94; Kırbaşev, 1995: 135; Reichl, 2011: 86; Cumakunova, 1995: 12; Artıkbayev, 2013: 61; Sadıkov, 1995: 202; Yıldız, 1995: 23; Duman, 2012: 97). Kırgız yazarlarının eserleri 1924 yılına kadar Kazak matbaalarında Kazakça olarak basılıyordu. Bunlar arasında K. Tınıstanov, K. Bayalinov, A. Tokombayev, İ. Kudaybergenov, M. Bayçerikov gibi şairlerin şiirleri yer almaktadır (Ükübayeva, 2012: 12-13; Aşlar, 2012: 69; Duman, 2012: 96).

Çağdaş Kırgız edebiyatının temeli 1924’te yayın hayatına başlayan Hür Dağ (Erkin Too) adlı gazete ile atılır. Kırgız Türkçesiyle devrimci ruh çerçevesinde ilk şiirler, mecmualar ve piyesler yazılır. Ayrıca 1926’da Leninci Genç (Leninçil Caş), Komunist, 1928’de Yeni Medeniyet Yolunda (Caŋı Madaniyat Colunda) gibi gazete ve dergilerin çıkmaya başlaması, 1926’da Kırgız Devlet Matbaasının kurulması halkın zihnî yapısını değiştiren büyük atılımlar olmuştur. 1927 yılında Kadınlar Aynası (Ayaldar Aynegi) adlı kadınların devrim öncesi ve devrim sonrası hayatlarını mukayese edip devrimin kazandırdıklarını vurgulayan bir kadın dergisi çıkmaya başlar. Yine 1928’de Çiftçi (Dıykan) adlı ziraat dergisi, 1930’da Bilimli Ol (Sabattuu Bol) adlı dergi yayınlanır. Kırgız yazılı edebiyatının ilk temsilcileri Toktoğul Satılğanov ve Toğolok Moldo’dur. Her iki şair de 1917 Ekim devrimini destekleyen eserler vermişlerdir. Bu dönemde Aalı Tokombayev, Kasımalı Bayalinov, Mukay Elebayev, Coomart Bökönbayev ve Kubanıçbek Malikov gibi şairler öne çıkar. Ancak 1920’li yıllarda çok az sayıda kitap yayınlanır. Örneğin Toğolok Moldo’nun Nasihat (Nasiyat), K. Tınıstanov’un Kasım şiirleri Derlemesi (Kasım Irlarının Cıynagı), B. Cakıpbekov’un Seketbay (Seketbay) adlı şiir kitapları 1925’te Moskova’da, A. Tokombayev’in Lenin Hakkında (Lenin Turaluu) adlı şiir kitabı 1927’de Taşkent’te, Booğaçı’nın Yanan (Küygön) adlı şiir kitabı 1927’de Bişkek’te basılmıştır (Kazımoğlu, 1994: 226-227; Artıkbayev, 2013: 61, 91; Kolcu, 2012: 210; Öztürk, 2009: 63; Özbay, 2008: 81-82; Aşlar, 2012: 70). Kırgız yazılı edebiyatının ilk yıllarında ağırlık şiir üzerindedir. Şiirde ana tema ise Lenin’e ve rejime övgü, eskiyi yerme yeniyi övme, kadınların hayatı, eşitliği, toplumsal hayatta meydana gelen yeniliklerdir.

Bu yıllarda az da olsa başka dillerden çeviri çalışmaları da yapılır. Rus klâsiklerini Kırgız Türkçesine çevirme işine ilk adım atan kişi Belek Soltonayev’dir. O, V. A. Jukovski’nin Yakalanan Kuş (Kolğo Tüşkön Çımçık) şiiri ile L. N. Tolstoy’un Fil (Pil) ve Geyik (Buğu) adlı hikâyelerini 1921’de çevirmiştir. Soltonoyev Tolstoy’un Fil ve Geyik hikâyelerini şiir şeklinde çevirmiş, dolayısıyla bunlar orijinal eserlere dönüşmüştür (Artıkbayev, 2013: 76).

Sözlü edebiyat döneminden bu yana nazım olarak gelişen Kırgız edebiyatı 1930’lu yıllara yaklaşırken tüm türleri paralel şekilde geliştirmeye başlar. Şiir modern şiire yaklaşırken hikâye, roman, komedi, dram, deneme vb. gibi yeni türler edebiyata girer. Aslında 1920’li yıllardan itibaren kısa hikâyelerin Kazak ya da Tatar Türkçesinde yazıldığı görülür. Ancak bu çabalar tecrübe kazanma, nesir türünün özelliklerini anlama yolundaki ilk adımlardır. Örneğin 1919-1920 yıllarında Sıdık Karaçev’in Evlenmekten Kaçtı (Üylöönüdön Kaçtı), Sevdiğine Kavuşamadı (Süygönüne Koşula Albadı), Isık Göl Kıyısında (Issık-Köl Boyunda) hikâyeleri “Kömek” gazetesinde Tatar Türkçesiyle yayınlanmıştır. Bu hikâyeler kadın erkek eşitsizliğini konu edinmişlerdir. “S. Karaçev’in Evlenmekten Kaçtı hikâyesi çağdaş Kırgız edebiyatının ilk hikâyesi olarak kabul edilmektedir” (Aşlar, 2012: 71). 1924’te K. Tınıstanov’un Mariyam İle Göl Kıyısında (Mariyam Menen Köl Boyunda), 1925’te K. Bayalinov’un Yetimin Ölümü (Cetimdin Ölümü), 1928’de M. Abdukarimov’un Kurmuşu’nun Hayatı (Kurmuşunun Turmuşu) gibi eserler yayınlanır (Ulutaş ve Soldan, 2014). Kasım Tınıstanov ve Sıdık Karaçev’in hikâyeleri 1924’te Kazakların Genç Güçler (Cas Kayrat) adlı dergisinde yayınlanır. Fakat rejim, birer Kırgız milliyetçisi olan her iki yazarı da Sovyet düşmanı ilân eder ve hapse atıp öldürür (Kolcu, 2012: 210; Ulutaş ve Soldan, 2014).

  1. Karaçev’in Esaret Günlerinde (Erksiz Kündördö) adlı uzun hikâyesi Kırgız nesrinin ilk hacimli eserlerindendir (Artıkbayev, 2013: 106). Devrimin ilk yıllarında nesir alanında en başarılı eseri ise Kasımalı Bayalinov 1927’de yayınladığı Hacer (Acar) adlı uzun hikâyesiyle verir (Kazımoğlu, 1994: 230; Kolcu, 2012: 210; Aşlar, 2012: 72; Duman, 2012: 99). Bu eser 1916’daki ayaklanmanın, sosyal sınıf konularının doğru bir şekilde yansıtıldığı, doğa betimlemeleri ile kahramanların iç dünyalarının aktarılabildiği, içerik ve şekil olarak başarılı bir eserdir. Hikâyenin konusu gerçek bir tarihî olaya dayanmanın yanı sıra yazarı da bizzat ayaklanmayı yaşamış, yaşanan acılara bizzat şahit olmuş biridir. M. Elebayev’in Kitap Ararken (Kitep İzdegende, 1930), K. Malikov’un Aylı Gecede (Ayluu Tündö, 1931), M. Abdıkerimov’un O zaman (Al Kezde, 1931), S. Sasıkbayev’in Kırmızı Kartallar (Kızıl Bürküttör, 1931), T. Ümötaliyev’in Düşmanlar (Duşmandar, 1931) adlı hikâyeleri 1930’lu yılların başında yayınlanır. 1936’da yayınlanan Uzun Yol (Uzak Col) adlı eser Kırgız edebiyatının ilk romanı, Mukay Elebayev’in de ilk realist romanıdır. Romanda 1916’daki ayaklanma ve sonrasında Kırgızların başlarından geçen olaylar anlatılmıştır (Aşlar, 2012: 73). Yine 1930’lu yıllarda Tügölbay Sıdıkbekov’un Sovyet döneminde halkın aydınlanmasını anlatan, sosyalist ideolojiyi bayraklaştıran, zenginle fakir arasındaki çatışma, komünist rejimin eğitime ve okullaşmaya verdiği önem, kadınların sosyal durumlarında yeni rejimin getirdiği iyileşmeler, ateist düşünce vb. gibi konuları ele alan Engin Su (Keŋ Suu), Aalı Tokombayev’in Dinyestr (Nehri) Derin Denize Dökülür (Dnestr Tereŋ Deŋizge Kuyat) ve Yaralanan Yürek (Caralanğan Cürök), K. Cantöşev’in fakir bir köylünün çocuğu olan ve zengin bir beyin elinde çalışırken başka bir zengine köle olarak hediye edilen Kanıbek adlı gencin hikâyesini anlattığı Kanıbek (Kanıbek) romanları ile Kubanıçbek Malikov’un Yiğitler (Azamattar), Kasımalı Cantöşev’in İki Genç (Eki Caş) adlı hikâyeleri ilk ciddî nesir eserleridir. Ayrıca T. Ümötaliyev’in Aysuluu (Aysuluu), A. Toktomuşev’in Kakşaal’dan Mektup (Kakşaaldan Kat), K. Malikov’un Sapar’ın Aşk Şiirleri (Sapardın Süyüü Irları), C. Trusbekov’un Anam (Enem) manzumeleri ile A. Tokombayev’in Kanlı Yıllar (Kanduu Cıldar) romanı, C. Bökönbayev’in Altın Kız (Altın Kız), C. Turusbekov’un Ecel Yerine (Acal Orduna) ve Ayçürök operası Kırgız edebiyatının 30’lu yıllardaki en büyük eserleridir (Artıkbayev, 2013: 65; Ükübayeva, 2012: 11-18; Aşlar, 2012: 73-74; Ulutaş ve Soldan, 2014; Öztürk, 2009: 63). Edebiyat eleştirmeni Keŋeşbek Asanaliyev’e göre T. Sıdıkbekov’un Engin Su (Keŋ Suu) romanı Kırgız edebiyatı tarihinde sosyal hayatı edebî imgede gösteren ilk psikolojik romandır (Ükübayeva, 2012: 13).

Kırgız tiyatrosunun ilk örneği Moldoğazı Tokobayev’in Kaygılı Kakey (Kayğıluu Kakey) adlı eseridir. Kasımalı Cantöşev bu yılların en önemli tiyatro yazarlarındandır (Kolcu, 2012: 210-211; Artıkbayev, 2013: 117, 119). Tiyatro eserlerinin de ana konusu yine devrim ve getirdikleridir.

Bu dönemde şiir içerik olarak aynı şekilde devam ederken biçim yönünden bazı değişiklikler göstermiştir. Şiirde serbest nazım ve kafiyeye uymama ilk kez görülmeye, diyalog türü kullanılmaya başlar. Bu türü ilk kullanan M. Tokobayev’dir.

1930’lu yıllarda Sovyetler Birliği’nin başında son derece acımasız ve sert kararlara imza atan Stalin vardır. Bu dönemde Stalin’in zulmünden edebiyatçılar da nasibini alır. Pek çok şair ve yazar uydurma bahanelerle, kelimelere farklı anlamlar yüklenerek ve yazarı milliyetçilik ya da dincilikle suçlanarak haksız yere sürgün edilir, hapse atılır, çok ağır işlerde çalıştırılır ya da öldürülür. Bunun yanı sıra bir de yerli zenginlerin, beylerin iftiraları, zulümleri halkı son derece zorlar. 1935-1938 yılları arasında Stalin’in Rusya-dışı aydınları tasfiyesi sonucunda Kırgızlar da pek çok yazar ve aydınını kaybeder. Bu dönemde suçsuz yere sürgün edilen şairlerden Kazıbek büyük bir hatanın yapıldığını şiirleriyle anlatmaya çalışır. O, Stalin’e yazdığı mektubunda şöyle der:

Turan degen partiya 

Tübündö bizde bolboğon.

Tübü cok işke kabılıp,

Türmödö başım şorloğon.

Turan adında bir parti,

Eskiden beri bizde olmadı.

Asılsız suçlara bulaşıp,

Hapiste başım zorlandı.

(Artıkbayev, 2013: 74).

Bu devirde siyasîlerden gelen emirlerle, artık iyice yerleşen rejimin yarattığı ideolojik atmosfer yavaş yavaş edebiyatın tek konusu olmaya başlar. Bu dönemde tüm yazarlar eserlerinde devrim öncesini kötülemek, sonrasını övmek, yüceltmek zorundadır. Aksi takdirde eseri yayınlanmayacağı gibi yazarı da hapse atılıp öldürülebilecektir. Yine toprak ve su hakkında parti kararları, sınıf mücadelesi, kadın özgürlüğü ve bilgisizliğin ortadan kalması konuları da işlenmesi istenen konulardır. 1930’lu yıllarda şiirin konusunu tamamıyla Ekim devrimi teşkil eder. Yine emek, I. Dünya Savaşı’nın sonrasında vatanı koruma, kızıl ordu gibi konular da şiirde ele alınan temalar arasındadır. Bu durum yeni düzenin destekleyenleri ve karşı çıkanları olmak üzere iki zümre yaratır (Kazımoğlu, 1994: 227; Kolcu, 2012: 210). 1930’lu yıllarda bazı eserlerde millî konulara ve kaynaklara dönüldüğü görülür. C. Bökönbayev, Kubanıçbek Malikov ve Cusup Tursunbekov tiyatro eserlerinin konusunu Manas destanından alırlar. 1930’da millî opera oluşturulur (Kolcu, 2012: 211). 1932’de Kasım Tınıstanov’un kaleme aldığı Akademi Geceleri (Akademia Keçeleri) adlı piyes tiyatroda sahnelenmeye başlar (Artıkbayev, 2013: 63).

1930’lu yıllarda Kırgız yazarları bir taraftan orijinal eserler yazmaya devam ederken bir taraftan da başta Rus yazarları olmak üzere İngiliz, Fransız, Gürcü gibi bazı yabancı ülke klâsiklerini Kırgız Türkçesine çevirmişler, bu da Kırgızların dünyayla ilişki kurmasını sağlamıştır.

Kırgız edebiyatı için en önemli olaylardan biri 22-25 Nisan 1934’te Kırgız Yazarlarının I. Kurultayı’nın gerçekleştirilmesidir. A. Tokombayev’in İçeriği Sosyalist, Şekli Millî Olan Kırgızistan Edebiyatı Gelişmekte ve Güçlenmektedir. adlı bildirisini sunduğu kurultay Kırgız edebiyatına edebî gelişme sürecinde yol gösterici bir rol üstlenmiştir (Artıkbayev, 2013: 64). Kurultaydan sonra Kırgız edebiyatında uzun hikâye ve roman türünün oluşması daha da hızlanmıştır. Kırgız yazarları artık önde gelen düşüncelerden, bakışlardan, hatta bazı yazarların kendilerinden eğitim almaya başlamış, dolayısıyla ortaya konan eserlerin kalitesi de yükselmiştir. Yazarların fikirleri olgunlaşarak şekillenmiş, siyasî bakış açıları çeşitlenmiş, ancak eserlerin yine sosyalizmin talepleri doğrultusunda oluşturulması devam etmiştir. Eserlerde konu olarak hayatın gerçekleri, kadın erkek eşitliği, eğitim, köy hayatı, köylerde meydana gelen değişiklikler, devletleştirme, devrim öncesi ve sonrasını karşılaştırma gibi konular ele alınmaya devam etmiştir.

Kırgız Edebiyatında 1930’lu yıllarda görülen bir yenilik de komik kısa mizah hikâyelerinin yazılmaya başlamasıdır. Bu türün ortaya çıkması ünlü komedyen Şarşen Termeçikov ile olmuştur. Şarşen komik hikâyelerini Şarşen’in Eserleri (Şarşendin Çığarmaları) adıyla 1937’de yayınlamıştır. Bu dönemde meydana gelen bir değişiklik de tiyatronun hayata girmesidir. 1926’da ilk kez müzikli drama stüdyosu açılmıştır. 1927’de bu stüdyo Kırgız halkının hayatını gerçekçi şekilde anlatan çok perdelik M. Tokobayev’in Kakey (Kakey) adlı piyesini sahnelemiştir. Kırgızların millî draması bu piyesle başlamaktadır (Artıkbayev, 2013: 116-117). Piyeste Ekim devrimine kadar Kırgızların hayatındaki toplumsal problemlere değinilmektedir. Drama türündeki ilk hacimli eser K. Cantöşev’in 1928’de yazdığı Karasaç (Karaçaç) adlı eserdir. Bunların dışında S. Karaçev’in Eşitlik Yolunda (Teŋdik Colunda, 1928), Muhtar Zeynep (Törağa Zeynep, 1929), Ş. Kökönov’un Sınıf Yolunda (Tap Colunda,1930) piyesleri devrimden sonra Kırgızistan’da olan yenilikleri, değişimleri, halkın durumunu, yeni hayatın kadınlara verdiği hakları anlatmaya çalışan eserlerdir. 1930’lu yılların başlarında genellikle K. Tınıstanov’un Akademi Geceleri (Akademiya Keçeleri) adlı piyesler grubu sahnelenmiştir. 1931’de kitap olarak yayınlanan ilk drama eserlerinden biri K. Malikov’un Eşitlik Kurbanı (Teŋdik Kurmanı) adlı piyesidir (Artıkbayev, 2013: 119-123).

 

5.3. İkinci Dünya Savaşı ve Sonrası Kırgız Edebiyatı (1941-1960)

  1. Dünya Savaşı peç çok milletin hayatında çok büyük acılara neden olan, 27 milyonu Sovyetler Birliğinden olmak üzere yaklaşık 50 milyon insanın öldüğü dünyanın en kanlı savaşıdır. Bu acıyı yaşayan milletlerden biri de savaşın taraflarından biri olan SSCB’nin bir üyesi durumundaki Kırgızlardır. Kırgızistan’da savaşın acısını, sıkıntısını yediden yetmişe herkes en derin şekilde hissetmiştir. Bütün bu yaşananlar edebiyatın yönünü de değiştirir. “T. Ümötaliyev, R. Şükürbekov, N. Çekmenov, Y. Şivaza, U. Abdukarimov, A. Osmonov, S. Eraliyev ve daha pek çok yazar savaşa bizzat katılmış, savaşın acı yüzünü en yakından görmüş ve tekrar dönmüşlerdir. M. Elebayev, C. Turusbekov, K. Esenkocoyev gibi yazarlar da cephede can vermişlerdir. Bu nedenle bu dönemde cepheden dönen yazarlar yaşanan acı ve sıkıntıların gerçek tasvirini vermişlerdir” (Kazımoğlu, 1994: 238; Artıkbayev, 2013: 161; Öztürk, 2009: 63; Özbay, 2008: 82).

Savaş döneminde edebiyatın en önemli konusu normal olarak savaş olmuştur. Daha önce şiir ve hikâyelerini rejimi desteklemek amacıyla yazmak zorunda olan şair ve yazarlar artık bütün Sovyet topraklarını vatan olarak algılayarak savaşı, vatan sevgisini, askerin kahramanlıklarını, cephede yaşananları ve cephe gerisini anlatma, zafere inandırma, halka şevk verme amacıyla yazmaya başlarlar. Gazetelerde, dergilerde, roman ve hikâyelerde savaş konusu işlenmiş, halk cesaretlendirilmeye çalışılmış, gençler askere, vatanı korumaya çağrılmıştır (Ulutaş ve Soldan, 2014; Artıkbayev, 2013: 161; Öztürk, 2009: 63-64; Aşlar, 2012: 74).

Savaş yıllarında ağırlık yine şiir üzerindedir. “Savaş” konusu dışındaki vedalaşma, yemin, mektuplaşma, arkadaşlık, dostluk, doğa, aşk konulu şiirlerde bile şairler mutlaka savaş konusuna değinmişlerdir. Yazarlar Sovyet halkının arzularını, dileklerini her türde verdikleri eserlerde anlatmışlar, askerleri kahramanlığa, vatanı korumaya, cephe ve cephe gerisindekileri de çalışmaya, fedakârlığa, sabra davet etmişlerdir. Bu dönemde “A. Tokombayev’in Alkış (Alkoo, 1940), M. Elebayev’in Ulu Marş (Uluu Marş, 1941), K. Malikov’un Kana Kan (Kanğa Kan, 1941), C. Bökönbayev’in Kurban Olayım Doğduğum Yer (Kağılayın Tuuğan Cer), Saldırı (Çabuul), T. Ümötaliyev’in Zafer Şiirleri (Ceŋiş Irları, 1946) adlı şiir kitapları; C. Turusbekov’un Soyguncunun Trajedisi (Karakçının Tragediyası), A. Osmonov’un Benim Anam (Menin Enem), Kimdi Acaba? (Kim Boldu Eken?), Mayıs Gecesi (Maydın Tünü), Muhabbet (Mahabat, 1945), C. Bökönbayev’in Ecel İle Ar Namus (Acal Menen Ar Namıs) manzumeleri; A. Tokombayev’in Yemin (Ant, 1941), K. Cantöşev’in Kurmanbek (Kurmanbek), A. Osmonov’un Ak Mühür (Ak Möör), Muhabbet (Mahabat), Baatırdın Ölümü (Kahramanın Ölümü) piyesleri ile çok sayıda deneme yazıları ve hikâyeler yayınlanır (Artıkbayev, 2013: 161-162; Öztürk, 2009: 64).

Savaşta bizzat bulunmuş şairlerin eserleri yaşananları geniş ve gerçekçi bir şekilde anlatması bakımından diğerlerinden ayrılır. Bunlar arasından “cephede bulunan, askerlik hayatını iyi bilen T. Ümötaliyev Son Kurşun (Akırkı Ok), Nasıl Çıksın Hatırından (Kantip Ketsin Esinden), Bolotbek (Bolotbek), Üç Kahraman Hakkında Şiir (Üç Baatır Tuuraluu Ir), Kaplan Kırgız (Kabılan Kırğız) şiirlerinde gerçek insanların yaşanmış kahramanlıklarını anlatmıştır” (Artıkbayev, 2013: 176).

Savaş yıllarında az olmakla birlikte bazı hikâyeler de yazılmıştır. Bunlardan bazıları C. Turusbekov’un Çaresiz Rastlaşma (Aylasız Kezigişüü), Genç Yürekler (Taza Cüröktör), T. Sıdıkbekov’un Topçular (Zambirekçiler), Terbiye (Tarbiya), K. Bayalinov’un O Artık Yetim Değil (Al Emi Cetim Emes), M. Elebayev’in Uzaktaki Dağdan (Alıskı Toodon), Yolda (Coldo) adlı hikâyeleridir (Aşlar, 2012: 74).

Savaşın ardından ülke bir yıkıntı hâline gelmiştir. Artık ülkeyi yeniden yapılandırma dönemidir. Bunun için de halkın gece gündüz demeden çalışması, bütün kazandığını ülkesine harcaması, yoksullukla mücadele etmesi gerekmektedir. İşte bu koşullarda 1945-1955 yıllarında edebiyatın konusu da halkın savaşta sergilediği kahramanlık, vatan için çalışmak, barış, köylerin durumu gibi konular olmuştur. Diğer taraftan eserlerde hayatın gerçekleri daha olumlu, neşeli bir dille anlatılarak olumlu yönler ön plâna çıkarılmaya çalışılmıştır. Bunun nedeni de yıllarca acı çeken halka psikolojik destek sağlamak, ümit aşılamaktır. “Bu dönemde millî konulara da yer verilir. Aalı Tokombayev, Temirkul Ümötaliyev, Nasireddin Baytemirov, Kasımalı Bayalinov dönemin ünlü isimleridir” (Kolcu, 2012: 211). 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren genel olarak Kırgız şiirinde profesyonelliğin yükseldiği, felsefî derinliğin arttığı görülür. Bunu A. Tokombayev’in Hediyem (Belegim, 1951), Hayat (Turmuş, 1955), T. Ümötaliyev’in Hayat Ezgisi (Turmuş Küüsü, 1949), Kubanıçbek Malikov’un Dağdaki Ateş (Toodoğu Ot) (1953), A. Toktomuşev’in Emek ve Mutluluk (Emgek cana Bakıt, 1953), M. Tokobayev’in Şanlı Gün (Şanduu Kün, 1951), R. Şükürbekov’un Şiirler ve Mizahlar (Irlar cana Tamsilder, 1957), Midin Alıbayev’in Ak Güç (Ak Küç, 1957), S. Cusuyev’in Aşk ve İnanç (Süyüü Cana İşeniç, 1956), N. Baytemirov’un Sevdiğim (Süygönüm, 1957), S. Eraliyev’in Ak Mühür (Ak Möör, 1959) gibi şiir ve manzumeleri göstermektedir (Ükübayeva, 2012: 15; Artıkbayev, 2013: 183-184).

Kırgız edebiyatında hacimli nesir eserler savaşın son yıllarında başlasa da sonraki yıllarda tamamlanmıştır. Bu dönemde Aalı Tokombayev II. Dünya Savaşına katılan kahramanlardan biri olan Aşırbay Koyonközöv’ün kahramanlıklarını anlattığı Aşırbay adlı denemesini yazar. Coomart Bökönbayev Ukrayna’nın birçok şehrini gezip gördükten sonra 1944’te Ukrayna Meydanında (Ukraina Meykininde) adlı denemesini yazar. K. Malikov’un Leningrad Savaş Günlerinde (Leningrad Soğuş Kündöründö) ve S. Sasıkbayev’in Nurlan adlı denemeleri aynı amaçla yazılmış eserlerdir (Öztürk, 2009: 64). K. Cantöşev’in Kırgız kahramanı Çolponbay Tüleberdiyev’in kahramanlıklarını geniş olarak anlattığı Çolponbay adlı belgesel hikâyesi özel bir yere sahiptir. Yine bu dönemde C. Turusbekov’un Çaresiz Buluşma (Aylasız Kezigişüü), T. Sıdıkbekov’un Topçular (Zambirekçiler), K. Bayalinov’un O Artık Yetim Değil (Al Emi Cetim Emes), M. Elebayev’in Uzaktaki Dağdan (Alıskı Toodon) adlı hikâyeleri savaş ve cephe hayatını anlatmaktadır.

Kırgız edebiyatçıları sadece savaşı ve cephede olanları anlatmakla yetinmemişler, cephe gerisinde, köylerde, kolhozlarda çalışan, eşini, nişanlısını, oğlunu ya da kardeşini savaşa yollayan insanların durumunu ve psikolojisini, orduya verdikleri destekleri, fedakârlıkları da anlatmışlardır. Bu amaçla “T. Sıdıkbekov Terbiye (Tarbiya) ve Olumlu Çözülen Kavga (Paydağa Çeçilgen Çatak) hikâyelerini yazar. T. Sıdıkbekov’un Bizim Zamanın İnsanları (Bizdin Zamandın Kişileri) romanında savaştan dönen askerlerin kolhoz hayatına uyum sürecinden söz edilir. N. Baytemirov Saltanat (Saltanat) romanında kolhoz işçilerinin savaş sırasında yaptıkları fedakârlıkları anlatmıştır. Ş. Beyşenaliyev’in Kıçan (Kıçan) adlı uzun hikâyesinde sınıf mücadelesi anlatılır. K. Cantöşev romantik-fantastik türdeki Dilek (Tilek) ve Geçit Aşan Su (Aşuu Aşkan Suu) uzun hikâyelerini yazmıştır. Savaştan sonraki Kırgız nesrinde roman ve uzun hikâye türlerinin dışında hikâye, deneme, fıkra türleri de gelişmiştir. T. Sıdıkbekov, S. Sasıkbayev, Toktobolot Abdumomunov, A. Ubukeyev, K. Kaimov, Ş. Beyşenaliyev, M. Abdukarimov, N. Baytemirov, Ç. Aytmatov 50’li yıllarda hikâye ve deneme türünde başarılı eserler yazmışlardır” (Ükübayeva, 2012: 15; Artıkbayev, 2013: 190-195; Ulutaş ve Soldan, 2014).

Savaş sonrasının nesir alanında Kırgız edebiyatına kazandırdığı en önemli isim şüphesiz Çıŋğıs Aytmatov’dur. Ülkemizde de en çok tanınan ve sevilen yazarlardan biri olan Aytmatov’un daha önce yazdığı Ak Yağmur (Ak Caan, 1945), Gece Sulaması (Tünkü Suğat, 1945) gibi kısa hikâyeleri de bulunmakla birlikte 1952 yılında basılan ilk hikâyesi Gazeteci Dzüydo (Gezitçi Dzüydo) ile edebiyat dünyasına adımını attığı kabul edilir. Bu eserini sırasıyla Asma Köprü (Asma Köpüröö, 1955), Zorlu Geçit (1956), Yüz Yüze (Betme Bet, 1957), Cemile (Camiyla, 1958) gibi öyküler izler. “Aytmatov özellikle Cemile hikâyesiyle bütün Sovyet ülkesinde tanınmaya başlamış, eserin Fransızcaya L. Aragon tarafından çevrilmesi ve Aragon'un “Dünyanın Aşkı Anlatan En Güzel Hikâyesi” başlıklı yazısının yayınlanmasından sonra da Aytmatov’un adı tüm dünyada duyulmuştur” (Ulutaş ve Soldan, 2014). Ancak Aytmatov kendisi Yüz Yüze hikâyesi için “Benim ilk eserim.” demiştir (Ocakbeği, 2009: 56).

Bu dönemde de yazarlar sosyalist yöneticilerin baskılarına maruz kalmaya devam ederler. Örneğin Kırgızistan Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekreteri K. Orozaliyev, yazdığı bildiriyle tarihçilere Kırgızların Rus Çarlığına kendi isteğiyle katıldığını zorla kabul ettirmeye çalışmış, daha önce yaşamış olan hanların, beylerin, zenginlerin olumlu yönlerinden bile bahsetmek yasaklanmış, Kalığul, Arstanbek, Moldo Kılıç gibi yazarlar gerici ve milliyetçi olmakla suçlanarak bunlar hakkında olumlu görüş bildiren yazarlara çok sert saldırılar olmuştur. Hatta “G. Nurov 2 Şubat 1952’de “Kızıl Kırğızstan” gazetesinde yayınladığı Ulu Yürüyüş Kitabı Hakkında adlı makalesinde Manas destanının halka yakınlığını yok saymayı bile önermiştir” (Artıkbayev, 2013: 170). Özet olarak sosyalist yönetim halkı eski kültürü ve inancından tamamen arındırmayı, ateist ve sosyalist ideolojiye sahip bir halk yaratmayı hedeflemiştir.

Bütün bunlara rağmen Kırgız edebiyatı gelişmeye devam etmiş, beraberce verilen bir savaştan galip çıkmanın coşkusunun, halklar arasındaki kardeşliğin ve dayanışmanın vurgulandığı pek çok eser yazılmıştır. Bu dönemde artık yazarların tecrübeleri artmış, tarzları yerleşmiş, tema çeşitlenmiş, sözlü kültürel gelenekle profesyonel edebiyat başarılı bir şekilde birleştirilmiş, gelişmiş edebî tecrübelerden yararlanılmaya başlanmıştır. “1953’te Stalin’in ölmesi ve yerine Kruşçev’in geçmesiyle başlayan halkla barışma ve kısmî özgürlük dönemi de Kırgız edebiyatına katkıda bulunmuş, rejimi öven, parti ve kolhoz edebiyatı yanında savaşın değişik sahnelerini işleyen eserler de kaleme alınmıştır” (Kolcu, 2012: 212). Bu dönemde A. Tokombayev’in Kendi Gözlerimle (Öz Közüm Menen), T. Sıdıkbekov’un Dağ Arasında (Too Arasında), K. Cantöşev’in Kanıbek (Kanıbek), N. Baytemirov’un Son Kurşun (Akırkı Ok), Ç. Aytmatov’un Yüz Yüze (Betme Bet) ve Cemile (Camiyla), N. Çekmenev’in Yedi Su (Ceti Suu), K. Malikov’un Yüksek Yerde (Biyik Cerde), T. Ümötaliyev’in Kubat (Kubat), S. Eraliyev’in Ak Mühür (Ak Möör), S. Cusuyev’in Ömür Baharı (Ömür Cazı) gibi eserleri yayınlanmıştır (Artıkbayev, 2013: 172). 1947’de Kırgız yazarlarının hikâyelerini içine alan Emek Kahramanları (Emgek Azamattarı) adlı eser basılmıştır (Kolcu, 2012: 212).

Bu yıllarda tiyatrodaki gelişmeler de devam eder. İlk olarak A. Tokombayev’in Ormanın Sahipleri (Tokoydun Kocoyundarı) ve T. Sıdıkbekov’un Meydandan (Maydandan) adlı piyesleri yazılır. Bu tek perdelik kısa piyeslerde yine cephe ve cephe gerisi, askerin kahramanlıkları anlatılır. Savaş döneminde yazılmış olan ilk çok perdelik tiyatro A. Tokombayev’in Ant (Ant) adlı piyesidir. Bu eserde de cephe ve cephe gerisi gerçekçi bir şekilde anlatılmıştır. A. Osmonov 1943’te yazdığı Muhabbet (Mahabat) adlı çok perdelik piyesinde Sovyet gençlerinin savaş dönemindeki aşk duygularını, sevdiklerine karşı sadakatlerini göstermeye çalışmıştır. Osmonov 1944’te tamamladığı Ak Mühür (Ak Möör) adlı piyesinde ise tam tersine geçmiş zamandaki gençlerin aşk duygularını, onların hüzünlü öykülerini anlatmıştır. Yine R. Şükürbekov’un İntikam (Kek), K. Eşmambetov’un Kara Duman (Kara Tuman), K. Cantöşev’in Kim Ne Yaptı? (Kim Kantti?) adlı piyesleri savaş dönemini anlatan eserlerdir. Savaştan sonraki yıllarda K. Malikov ile A. Kuttubayev’in yazdığı Biz Eski Biz değiliz (Biz Bayagı Emespiz, 1951) adlı piyeste kolhoz yaşamı, köylerdeki insanlar arası ilişkiler, T. Abdumomunov’un Kurban (Kurman, 1950) adlı piyesinde ise köylerdeki doktorların hayatı anlatılmıştır.

5.4. 1960’lı-1980’li Yıllardaki Kırgız Edebiyatı (1961-1984)

1960’lı yıllar dünyada bilim ve teknolojinin büyük bir gelişme kaydettiği, insanoğlunun ilk kez uzaya çıktığı bir dönemdir. Bu yıllarda Kırgız edebiyatında da gelişmeler, değişmeler olmuştur. Artık savaşın yaraları epeyce sarılmış, ülke toparlanmış, insanlar yeniden normal hayatlarına dönmeye başlamışlardır. Sovyetlerin en liberal zamanlarıdır, ancak bu dönemde de Kırgızistan Komünist Partisi yöneticilerinin edebiyatçıların nasıl şiir ya da nesir yazacakları konusunda talepleri devam ermiştir. Bu talepler iyimser, hayatı seven, komünist ideolojiye sahip insanlar yetiştirmek, sosyalist hayatın güzelliklerini, getirilerini anlatmak şeklinde belirtilmiştir.

Bu dönemde edebî konular bilimsel yöntemlerle araştırılmış, edebiyatta karşılaşılan problemler tartışılmış, toplantılar düzenlenerek fikir alış verişinde bulunulmuş, bütün bunlar da içerik ve biçim açısından edebî eserlerin kalitesini artırmıştır. Yine başarılı bulunan pek çok eserin yazarlarına ödüller verilmiş, sanatçılar teşvik edilmiştir. Başta Ç. Aytmatov olmak üzere A. Tokombayev, T. Abdumomunov, A. Toktomuşev, Ş. Beyşenaliyev, T. Ümötaliyev, N. Baytemirov bu dönemde SSCB devlet ödülüne layık görülen sanatçılardandır. Çevirinin önemi üzerinde durulmuş, başta Rus edebiyatı olmak üzere yabancı dillerden çeviriler yapılmıştır. Kırgız yazarlarının eserleri de bu dönemde yabancı dillere çevrilmiş, dünyaca tanınır hâle gelmiştir. Bu dönemde Ç. Aytmatov’un Cemile (Camiyla), Güzel Göz (Boto Köz), İlk Öğretmen (Birinçi Mugalim), Selvi Boylum Al Yazmalım (Kızıl Cooluk Calcalım) adlı eserleri Türkiye Türkçesine ve diğer yabancı dillere çevrilmiştir. “1966 yılında Tölögön Kasımbekov’un Kırılan Kılıç (Sınğan Kılıç) romanı tarihî konulara yönelişin bir adımı olmuştur” (Kolcu, 2012: 212; Öztürk, 2009: 64). 1974’te Kırgız Edebiyatının gazi unvanlı temsilcileri A. Tokombayev, K. Bayalinov, T. Sıdıkbekov, K. Cantöşev, A. Osmonov, K. Malikov, T. Ümötaliyev ve A. Toktomuşev’in seçilmiş eserleri Kırgız Şiirler Antolojisi adıyla yayınlanmıştır (Artıkbayev, 2013: 290-291). 1975’te Kırgız edebiyatının okullarda okutulması için çalışmalar yapılmış, ders kitapları yeniden düzenlenmiştir.

Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen Rus yöneticilere yaranmak isteyen yerli yöneticilerin yazarlar, bilim adamları üzerindeki baskıları maalesef devam etmiştir. Örneğin “bilim adamı B. Camğırçinov’un XIX. yüzyıldaki Kırgız halkının tarihini araştıran Kırgızistan’ın Rusya’ya Katılımı (1959) adlı çalışması Kırgız Halkının Rusya’yla Kendi İsteğiyle Birleşmesi (Kırğız Elinin Rossiyağa Öz Iktıyarı Menen Koşuluşu) adıyla zorla değiştirilerek yeniden yayınlanmıştır. T. Kasımbekov’un Kırılan Kılıç (Sınğan Kılıç) adlı tarihî romanı Rus askerlerinin sömürgeciliğini anlattığı için idareciler tarafından eleştirilmiştir. A. Tokombayev’in 1970’te yayınladığı Momiya adlı şiir kitabı parti kararıyla toplatılmıştır (Artıkbayev, 2013: 293).

Bu dönemde şiirde sosyalist içerik korunmakla birlikte konular çeşitlenmiş, derinlik ve duygusal etki artmıştır. “Sovyet sisteminin nispeten yumuşadığı bu dönemde klâsik Lenin, devrim, sosyalist gerçekçilik temalarının yanında büyük ölçüde lirik şiire dönüldüğü, şiirin hem biçim hem de tema bakımından bariz olarak gelişip değiştiği söylenebilir” (Özbay, 2008: 82). Şiirde genellikle vatan, hayatta meydana gelen yenilikler, beşerî istekler, halk, insan ilişkileri, doğa, aşk, köy, kır ve şehir hayatı, hayatın gerçekleri gibi konular işlenmiştir. Savaşın acılarını yaşayan şairler ise savaş konusunu da işlemeye devam etmiştir.

Şiirde şekil olarak bu dönemde geleneksel 7’li, 8’li, 11’li hece ölçüsünün yanı sıra serbest nazımla da şiirler yazılmış, kafiye zorunlu olmaktan çıkmıştır. 1960’lı, 1970’li yıllarda A. Tokombayev’in Kopuz Ezgisi (Komuz Küüsü, 1960), Şafak Sökerken (Taŋ Aldında, 1962), Yıldızım (Cıldızım, 1976); K. Malikov’un Göl Kıyısında Buluşma (Köl Ceeginde Kezdeşüü, 1961), Tepeden Ses (Askadan Ün, 1966); T. Ümötaliyev’in Kutlum (Kutmanım, 1962), Kızıl Uçurum (Kızıl Car, 1968); A. Toktomuşev’in Aşk ve Tehlike (Süyüü cana Korkunuç, 1962), Özgür Satırlar (Erkin Saptar, 1966); S. Eraliyev’in Yıldızlara Seyahat (Cıldızdarğa Sayakat, 1964), Babam, Yerim ve Ben (Atam, Cerim Cana Men, 1967), Yol (Col, 1968); R. Şükürbekov’un Yayınlanmamış Eserler (Carıyalanbağan Çığarmalar, 1965); N. Baytemirov’un Kanatlı Günler (Kanattuu Kündör, 1962), Aşk Baharı (Mahabat Cazı, 1979); A. Berdibayev’in Zil (Koŋğuroo, 1962), Şarkıcının Hayatı (Irçının Ömürü, 1969), Vatanım (Mekenim, 1980); C. Sadıkov’un Asrın sayfaları (Kılımdın Baraktarı, 1964), Sırlaşmak (Sırdaşuu, 1969), Memleket (Tuuğan Cer, 1979); T. Samudinov’un Altın Küpe (Altın Sırğa, 1981) gibi şiir kitapları yayınlanmıştır. 1960 sonrası yeni ve genç şairler arasından da C. Urmatbetov, E. Tursunov, T. Moldobayev, S. Şatmanov, R. Rıskulov, O. Sultanov, T. Koşomberdiyev, K. Taşbayev ve C. Mamıtov sayılabilir. 1970-1980 arası ise Kırgız edebiyatına C. Akmatbekova, A. Ömürkanov, C. Bekniyazov, O. Koçkonov, K. Sabırov, A. Ruskulov gibi yeni bazı şairler eklenmiştir. Bu dönemde ilk olarak çok sayıda kadın şair edebiyat dünyasına girmiş ve çok sayıda şiir kitabı yayınlanmıştır. Bunlar arasından “Mayramkan Abılkasımova, C. Tınımseyitova, Subayılda Abdıkadırova, Mariyam Bularkiyeva, Ninakan Cündübayeva, C. Turğunbayeva, G. Momunova, R. Mukaşeva, R. Karağulova gibi şairler sayılabilir” (Özbay, 2008: 82; Artıkbayev, 2013: 306).

1960’lı, 1980’li yıllarda nesir alanının tüm türlerinde de önemli gelişmeler olmuş, hikâye, uzun hikâye, roman, deneme, mizah, fıkra gibi türlerde başarılı eserler verilmiştir. Bu dönemde temel olarak yazarlar hayatın gerçeklerini anlatmaya çalışmışlar, halkı eğitmeye uğraşmışlardır. Bu dönemin önde gelen yazarları arasında A. Samatov, M. Gaparov, A. Tabaldiyev, K. Cusubaliyev, E. Mederbekov, K. Akmatov, M. Murataliyev, K. Saktanov, K. Ömürkulov, B. Seksenbayev ve M. Mamazairova sayılabilir. Bu dönemde artık yaşlanmış olan yazarlar T. Sıdıkbekov, K. Bayalinov, K. Cantöşev, A. Tokombayev de eser vermeye devam etmişlerdir.

Bu dönemde sorunların anlatımında uzun hikâye türü önemli rol oynamıştır. Hikâyelerde gençlerin hayattaki yerlerini bulma sorunu, hayat gerçeklerini gösterme, gençlere yol gösterme, yine kadının toplum içindeki yeri, devrim sonrasında statüsünün yükselmesi, devrim öncesinde ve sonrasındaki kadının karşılaştırılması, kadının yaşadığı sıkıntılar ve adaletsizlikler gibi sosyal meseleler anlatılmıştır. Bu dönemde yayınlanan önemli eserler şunlardır: K. Cantöşev’in Benim Kaderim (Menin Tağdırım); Ş. Beyşenaliyev’in Kırlangıç (Karlığaç); T. Kasımbekov’un İnsan Olmak İstiyorum (Adam Bolğum Kelet), Büyüdüğüm Zaman (Cetilgen Kurzak), Ak Hizmet (Ak Kızmat); A. Cakıpbekov’un Sagın (Sağın); K. Kayimov’un Yiğit Gidiyor (Cigit Baratat); A. Stamov’un Sonbaharda (Keç Küzdö); Ö. Danikeyev’in Kızın Sırrı (Kızdın Sırı); K. Cusupov’un Hayat Sevinci (Caşoo Kumarı); S. Sasıkbayev’in Ablanın Ömrü (Ecenin Ömürü); K. Caparov’un Babalar (Atalar); K. Osmonaliyev’in Eski İz (Ezelki Kök); M. Murataliyev’in Yeni Yeleşke (Caŋı Konuş); O. Orozbayev’in Sırat Köprüsü (Kıl Köpürö); M. Seytaliyev’in Değirmencinin Kızı (Tegirmençinin Kızı); K. Akmatov’un İki Mısralık Hayat (Eki Sap Ömür); S. Ömürbayev’in Yeşil Yayık (Kök Cayık); M. Mayliyanov’un Hayat (Turmuş); A. Cotomov’un Çüy Destanları (Çüy Dastandarı) (Kolcu, 2012: 212; Artıkbayev, 2013: 318-319; Ulutaş ve Soldan, 2014).

Bu dönemin en önemli ismi hiç şüphesiz yine 50’li yıllarda edebiyat dünyasına adımını atan Ç. Aytmatov’dur. Aytmatov’un bu dönemde ortaya koyduğu en önemli eserleri arasında Selvi Boylum Al Yazmalım (Kızıl Cooluk Calcalım, 1961), İlk Öğretmenim (Birinçi Muğalim, 1962), Toprak Ana (Samançının Colu, 1963), Kırmızı Elma (Kızıl Alma, 1964), Dağlar ve Steplerden Masallar (Toolordun cana Talaalardın Povestteri, 1963), Elveda Gülsarı (Proşay Gülsarı, 1966), Beyaz Gemi (Ak Keme, 1970), Fuji Dağının Tepesi (Fuji-Yama, 1973), Gün Olur Asra Bedel (Kılım Karıtaar Bir Kün, 1980), Erken Gelen Turnalar (Erte Kelgen Turnalar, 1981) sayılabilir. Aytmatov Kırgız nesrine pek çok yenilik kazandırmıştır. Aytmatov’a kadar yok denecek kadar az olan birinci kişinin anlatımıyla insanın iç dünyasını tamamen ortaya koyabilen uzun hikâye türü onun Cemile hikâyesiyle en güzel şeklini bulmuştur. Yine roman içerikli uzun hikâye türü de Aytmatov’un Kırgız edebiyatına kazandırdığı bir yeniliktir.

Aytmatov, hikâyelerinde toplumsal ve hatta evrensel problemler üzerinde durmuş, halkı eğitme işini gerçek hayatta karşılaşılabilecek türdeki kahramanlarının duygu, düşünce ve davranışları vasıtasıyla, üstün bir sanatsal içerikle yerine getirmiştir. O, hayatın gerçeklerini, insanların iç dünyalarını abartmadan ya da eksiltmeden olduğu gibi gerçekçi bir gözle kâğıda dökmüştür. Eserlerinde millî konular, mitolojik unsurlar, inanç, gelenek görenekler de yer almıştır. O, Cemile’de savaş koşullarında, katı geleneklerin hâkim olduğu bir toplumda bile en kadim insan gerçeğini, aşkın karşı konulamazlığını; İlk Öğretmenim’de eğitimin önemini, eğitim uğrunda çekilen zorlukları; Toprak Ana’da hayatla mücadeleyi, halkı için çalışmayı; Al Yazmalım Selvi Boylum’da gerçek sevginin ne olduğunu; Kırmızı Elma’da modern zamanda eğitimli evli çiftler arasında yaşanan sorunları, anlaşmazlıkları, ayrılıkları ve bunun çocuklar üzerindeki etkisini; Beyaz Gemi’de annesinden babasından ayrı, küçük bir çocuğun iç dünyasını ve hayallerini anlatmıştır. Gün Olur Asra Bedel’de ise Kırgızların geçmişte yaşadığı işkenceler üzerinden bugüne bir mesaj vardır : “Kültürüne, geleneğine göreneğine, diline, inancına sahip çık; geçmişte olduğu gibi kim olduğunu, töreni, kültürünü unutma, yani mankurtlaşma.”

Aytmatov’un tiyatro ve sinema sanatında da yeri büyüktür. Onun bazı uzun hikâyeleri tiyatroya, bazı hikâyeleri de sinemaya uyarlanmıştır. “Hocakulu Narlıyev’in Mankurt (1991), Gennadı Bazarov’un Toprak Ana (1967), Bolotbek Shamshiev’in Erken Gelen Turnalar (1979), Andrei Konchalovsky’nin İlk Öğretmen (1965), Karın Gevorkyan’ın Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek (1990) filmleri bunlardan bazılarıdır (Aytmatovdan Uyarlanan Filmler, 2014). 1977’de ülkemizde çekilen ve çok sevilen Selvi Boylum Al Yazmalım filmi ise hâlâ beğeniyle izlenmektedir.

Hikâyeye göre içine aldığı hayat gerçeklerini daha geniş olarak ele alan, kahramanlar ve olayların sayıca fazla olduğu roman türü de bu dönemde önemli gelişmeler kaydetmiştir. Bu dönemde Ş. Beyşenaliyev’in entelektüel bir çobanın toplum meselelerine kafa yormasını anlatan Şöhrete Göre Yük (Daŋka Caraşa Cük), K. Cantöşev’in yine toplumsal meselelere karşı duyarlı bir çobanı anlatan Han Teŋir’li Çoban (Han Teŋirlik Çaban), S. Sasıkbayev’in madencilerin hayatını anlatan Derinlerdeki Nur (Tüpkürdögü Nur), T. Sıdıkbekov’un kadınların devrim öncesindeki zor, eşit olmayan hayatlarıyla devrimden sonraki özgür, eşitlikçi hayatlarını karşılaştırılarak anlatan Hanımlar (Zayıptar), N. Baytemirov’un entelektüel hanımların hayatını anlatan Santa (Santa), Ş. Beyşenaliyev’in zamanın gerçeklerini anlatan Talih Yolu (Taalay Colu), S. Ömürbayev’in savaş dönemindeki cephe ve köy hayatını anlatan Fırtınalı Günler (Boroonduu Kündör), K. Kayimov’un şehirli entellektüellerin hayatını, baba oğul çatışmasını anlatan Yavaş Bekleme (Akırın Kütpö), Ç. Aytmatov’un millî değerlerden uzaklaşmayı anlatan Gün Olur Asra Bedel (Kılım Karıtaar Bir Kün), C. Mavlyanov’un Yeni Şafak (Caŋı Taŋ), K. Saktanov’un Tatlı Dünya (Abat Düynö), Ö. Danikeyev’in Zorladı (Kököy Kesti), U. Abdukaimov’un Meydan (Maydan), Ş. Sadıbakasov’un Günler (Kündör) gibi romanları yayınlanmıştır.

Yine bu dönemde Kırgız tarihindeki önemli olayları ve kahramanları işleyen, tarihî konulara ve devrime odaklanan tarihî romanlar da yazılmıştır. Bunlar arasından Türkiye Türkçesine de aktarılan K. Tınıstanov’un Kırılan Kılıç (Sınğan Kılıç, 1966) romanını özellikle belirtmek gerekir. Bu eser Hokand Hanlığı dönemindeki Kırgızların hayatını, Rusların Hokand Hanlığını işgâl edişini, yerli yöneticiler arasındaki taht kavgalarını ve zulümleri ve güney Kırgızistan’ın Rusya’ya bağlanmasını başarılı bir şekilde anlatmaktadır. Bunların dışında “M. Abdukarimov’un Yaşamak İstiyorum (Caşağım Kelet), K. Bayalinov’un Kardeşler (Boordoştor), N. Baytemirov’un Tarih Anıtı (Tarıh Esteligi), K. Osmonaliyev’in Kutsal Yer (Iyık Cer), K. Akmatov’un Zaman (Mezgil) romanları da tarihî içeriğe sahip romanlardır” (Ulutaş ve Soldan, 2014; Artıkbayev, 2013: 334).

1960-1980’li yıllarda diğer türlere paralel olarak tiyatro da hem içerik hem şekil olarak gelişimini sürdürmüştür. Bu dönem tiyatro eserlerinde özellikle insanın iç dünyasını, psikolojisini, duygu ve düşüncelerini derinlemesine irdeleme ön plândadır. Bu türdeki eserlere B. Cakiyev’in Babanın Kaderi (Atanın Tağdırı) draması örnek verilebilir. Bu dönemde Ç. Aytmatov’un Yüz Yüze (Betme Bet), Toprak Ana / Samanyolu[3] (Samançının Colu), Selvi Boylum Al Yazmalım (Kızıl Cooluk Calcalım), Beyaz Gemi (Ak Keme), Cemile (Camiyla) gibi uzun hikâyeleri sinema ve tiyatroya uyarlanmıştır (Artıkbayev, 2013: 344).

Bu dönemin önemli tiyatro eserleri arasında savaş döneminde çocuklarından ayrılan yaşlı insanların yalnız kalma korkularını anlatan A. Dıykanbayev’in Ölümsüzlük Suyu (Müröktün Suusu), zamanın gerçeklerini, edep ahlâk meselelerini anlatan T. Abdumomunov’un Ahlak Affetmez (Abiyir Keçirbeyt), Turnalar Döndüğünde (Karkıralar Kaytkanda), Maşırbek Evleniyor (Maşırbek Üylönöt) gibi piyesleri, dönemin polislerinin günlük hayatını anlatan A. Tokombayev’in Sorgu Devam ediyor (Tergöö Cürüp Catat), savaş döneminde yetim kalan çocukların durumunun anlatıldığı C. Sadıkov’un Buluşanlar (Tabışkandar), Kırgız halkının geçmişte yaşadığı zor günleri anlatan Ş. Sadıbakasov’un Boz At (Ak Boz At), A. Tokombayev’in Ölümsüzlüğün Tohumu (Ölböstün Üröönü), K. Malikov’un Yüksek Yerde (Biyik Cerde) tarihî dramaları, şair Toktogul Satılganov’un hayatının anlatıldığı B. Cakiyev’in Bin Hayal (Miŋ Kıyal), insanın iç dünyasını, gerçek yüzünü, düşünce yapısını analitik bir şekilde ortaya koyan Ç. Aytmatov ve K. Muhamedcanov’un birlikte yazdıkları Fujiyama (Dağında) Kadir Gecesi (Fudziyamada Kadır Tün), aile ile ilgili konuların, ailenin birliğini korumanın öneminin anlatıltığı B. Cakiyev’in Buluşma (Coluğuşuu), uluslar arası evliliklerin anlatıldığı M. Toybayev’in Yeni Gelin (Caŋı Kelin), hayatta karşılaşılan olayların gerçekçi bir şekilde ele alındığı M. Gaparov’un Kadir Gecesi (Kadır Tün), epik içeriğe sahip olan M. Bayciyev’in Eski Masal (Bayırkı Comok), K. Cantöşev’in Kurmanbek (Kurmanbek), K. Eşmambetov’un İkiz Çocuk (Egiz Bala) gibi eserleri sayılabilir. Epik piyesler içinde C. Sadıkov’un özel bir yeri vardır. O, Manas’ın Oğlu Semetey (Manastın Uulu Semetey), Seytek (Manas’ın torunu) ve Kahraman Manas (Ayköl Manas) piyeslerini yazarak bu türü bir üst basamağa taşımıştır.

 

5.5. Yeniden Yapılanma ve Kapitalizme Geçiş Dönemindeki Kırgız Edebiyatı (1985-…)

1980’li yılların sonunda SSCB Batı bloğuyla girdiği silahlanma yarışından mağlup olarak ayrılmış, başta ekonomi olmak üzere siyasî, sosyal, politik pek çok alanda bir çöküntü yaşamaya başlamıştır. Durdurulamayan bu çöküş sürecinde dönemin devlet başkanı Mihail Gorbaçov açıklık (glasnost) ve yeniden yapılanma (perestroyka) hamlesi başlatarak bir dizi reform yapar. Bu bağlamda bazı ekonomik, sosyal ve siyasal hakların verilmesi ve bu konularda daha esnek bir yönetim anlayışı benimsenir. Gorbaçov’un amacı ülkeyi ekonomik ve sosyal olarak toparlamak, içeride ve dışarıda barışı sağlamaktır, ancak bu politikalar zaten parçalanmakta olan birliği bir arada tutmaya yetmez; aksine, süreci daha da hızlandırır. Bu arada açıklık ve yeniden yapılanmanın sağladığı özgürlük ortamından yararlanan tüm bastırılmış görüşler daha rahat çalışabilecekleri bir liberal ortama kavuşurlar. Neticede 8 Aralık 1991’de bir araya gelen Belarus, Ukrayna ve Rusya başkanları Sovyetler Birliği’ni feshettiklerini ve bunun yerine Bağımsız Devletler Topluluğunun (BDT) kurulduğunu karara bağlarlar. Şu anda topluluk, eski SSCB Cumhuriyetlerinden on ikisini (Azerbaycan, Ermenistan, Belarus, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, Ukrayna) kapsamakta olup, bu oluşumda eski SSCB Cumhuriyetlerinden sadece üçü (Estonya, Letonya, Litvanya) yer almamıştır (Hüseynov, 2003: 387). Bu süreçte Rus olmayan diğer milletlerle birlikte Türk Cumhuriyetleri de 1990 yılında egemenliklerini, 1991 yılında da bağımsızlıklarını kazanmışlardır.

Bütün bu gelişmeler Kırgızistan’da da yankılanmış, adalet, özgürlük ve açıklık arzusu, yönetimin aksayan yönleri her kesimde yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Yine önceki dönemlerde haksızlığa uğrayan yazarların hakları açıkça savunulur, yanlış yapanlar eleştirilir olmuştur. “Baskılar sonucunda daha önce yasaklanmış olan Moldo Kılıç ile Kasım Tınıstanov’un eserleri üzerindeki yayın yasağı 29 Aralık 1988’de alınan kararla kaldırılmıştır. Bu kararla Kırgız medeniyeti, tarihi, kültürü, edebiyatı da bütün yasaklardan kurtulmuştur” (Artıkbayev, 2013: 575). Bu arada sadece evlerde konuşulan bir dil konumunda kalan Kırgız Türkçesinin geliştirilmesi gerektiği dile getirilmeye başlanmıştır. Bu dönemde Ruslardan çok Rusçu olan, kendi dilini, inancını, kültürünü beğenmeyen aşağılık kompleksi içindeki yerli komünist yöneticiler yine baskılarına devam etmek istemişler, ancak oluşan yeni dünya koşullarına daha fazla direnememişlerdir. Artık halk tarihi, kültürü, dili, diniyle ilgili gerçekleri görmeye başlamıştır. Böyle bir ortamda önceden söylenemeyenler söylenmiş, yazılamayanlar yazılmış, yasaklı olup yayınlanamayan eserler yayınlanmıştır. Daha önce adının anılması bile yasak olan tarihî şahsiyetler hakkında araştırmalar yapılmış, romanlar yazılmıştır. Tarihle ilgili konularda, gericilikle, milliyetçilikle suçlanan yazar ve şairlerle ilgili değerlendirmelerde önceden yapılan hatalar itiraf edilmiş, o dönemin şartlarının bunu gerektirdiği belirtilmiştir.

Ancak bu alanlarda yaşanan olumlu gelişmelere rağmen toplumsal ve ekonomik alanda sıkıntılar yaşanmaya başlamıştır. “1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ülke Sovyetlerin yardımlarından mahrum kalmış, varlıklar tükenmeye yüz tutmuş, özel tüketimde düşüş görülmüş ve kamu harcamaları artmıştır. Tüm ekonomik göstergeler kötüye gitmiş, hiperenflasyon, artan işsizlik ve gelirde düşüş yoksulluğun artmasına yol açmıştır” (Kırgızistan Raporu, 2013: 17). 9 Ağustos 1991’de alınan kararla kamu mülkleri özelleştirilmiş, ancak taşınır-taşınmaz mülklerin en iyileri, en verimlileri yönetime yakın ve parası olan insanlara verilmiş, fakir halka ise her şeyin en kötüsü kalmıştır” (Artıkbayev, 2013: 586). Bu durum toplumda çok zenginler ve çok fakirler olmak üzere iki sınıfın oluşmasına yol açmıştır. Sosyalizmden kapitalizme geçiş sürecinde pek çok fabrikanın çalışamaz hâle gelmesi, üretimin azalması, yöneticilerin yeni düzeni oturtamamaları vb. nedenlerle ekonomi kötüleşmiş, ihtiyaç maddeleri pahalanmış, yolsuzluk ve işsizlik artmış, zengin daha zengin, fakir daha fakir olmuştur. Böyle adaletsiz bir ortamda rüşvet, adam kayırma ve mafya türü işlerin artması da elbette kaçınılmazdır.

Ekonomide yaşanan bu olumsuzluklar sanatsal faaliyetleri de olumsuz etkilemiştir. Tiyatrolar, sinemalar, kütüphaneler eskisi gibi çalışamamış, edebî eserlerin basılması zorlaşmıştır. İyi yazılan eserler değil, parası olanların eserleri basılır hâle gelmiş, bu da kaliteyi etkilemiştir. Eskiden olduğu gibi ülke çapında edebiyat günleri, festivaller, kurultaylar yapılamamış, kültürel gelişme sekteye uğramış, bu zamana kadar sürekli bir gelişim gösteren Kırgız edebiyatı kısa bir süre için duraklama devrine girmiştir (Özbay, 2008: 83). Ancak her şeye rağmen az da olsa olumlu gelişmeler de olmuştur. Kırgız Edebiyatı Sovyetler birliği yıkılana kadar dışarıya kapalı kalmış, halkın özgür düşüncesini yansıtma değil, siyasî propaganda aracı olarak kullanılmış, partinin siyasî görüş ve ideolojisini yansıtan bağımlı bir edebiyat olmuştur. Bu tarihten sonra ülkesi gibi Kırgız edebiyatı da bağımsızlığını kazanmış, özgürce kendini ifade edebilmiştir. “1995 yılında ilk olarak Manas Destanı’nın 1000. yılı kutlama töreni yapılmış, Manas destanının özeti Türkiye Türkçesi, İngilizce, Japonca, Çince gibi dillere çevrilmiş, destanla ilgili pek çok araştırma yapılmış ve yayınlanmıştır. XI. yüzyılda yaşamış olan Yusus Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eseri Kırgız şiir diline uyarlanarak 1988 ve 1993’te olmak üzere iki kere yayınlanmıştır. 1997’de Ç. Aytmatov’un davetiyle II. Issık-Köl Forumu gerçekleştirilmiştir. Daha önce yasaklı olan çok sayıda eser yayınlanmış, Kırgız tarihini olduğu gibi anlatan yeni kitaplar basılmıştır. Kırgız hükümeti yazarlara çeşitli unvan ve ödüller vererek yapılan işleri takdir ettiğini göstermiştir” (Artıkbayev, 2013: 588, 594).

Daha önce “Edebiyat devrinin aynasıdır.” demiştik. Her devrin insanları o devrin edebî eserlerinden etkilendiği, buna göre şekillendiği gibi, edebî eserler de devrinin özelliklerinden etkilenir, bunları yansıtır. 1985 sonrası Kırgız edebiyatı da yukarıda kısaca bahsettiğimiz dönemin özelliklerine göre yön değiştirmiştir. Bu zamana kadar rejimin istekleri doğrultusunda yazan şair ve yazarlar bu açıklık döneminde istediklerini özgürce dile getirme imkânına kavuşmuşlar, dolayısıyla bu dönemde yaşanan haksızlıkları, yolsuzlukları, sorunları, yöneticilerin yanlışlarını çekinmeden dile getirmişlerdir (Kallimci, 2008: 384). Ünlü şair Anatay Ömürkanov Köylülerime (Ayıldaştarıma) adlı şiirinde bu süreçte yapılan hatalarda yöneticiler kadar halkın da katkısının olduğunu çok net bir şekilde ifade etmiştir (Artıkbayev, 2013: 590):

Başkarma bolo kalsa aylıbızdan,

Kün-tünü arız cazıp tüşürüşüp.

Kelişse başkarmalar başka caktan,

Ayılım tosup alat cügünüşüp.

 A biylik kılbayt aytçı emnelerdi?

Direktor bolup bir kez Özbek keldi.

Ayılım unutup salıp Kırgızçanı,

Bir cılda süylöp ketti Özbekçeni.

Direktor dayındalsa Kazak caŋı,

Cakın dep aytkan çınbı Kazak kanı?

Cıl emes, altı ayda ele oybaylaşıp,

Ayılım suuday bilgen Kazakçanı.

Andrey çoŋ bolğonu ayılıma 

Ayılım özgörüldü kıyla, kıyla.

Baldarı papalaşat, a çoŋdoru,

Privet dep kalıştı cetpey cılğa.

Muhtar olsa eğer biri köyümüzden

Gece gündüz şikâyetle işten alırlar.

Bir muhtar başka yerden tayin olsa,

Köyüm hemen onu karşılar eğilerek.

Bir makam neler yapmaz, söylesene,

Bir kere müdürlüğe Özbek geldi.

Köylüler unutarak Kırgızcayı,

Bir yılda öğrendiler Özbekçeyi.

Müdür olsa bir Kazak bizim köye,

Yakın derler gerçek mi Kazak kanı?

Yıl değil, altı ayda oybaylaşıp[4]

Köyüm su gibi öğrendi Kazakçayı.

Andrey muhtar olalı bizim köye,

Köyümüz kökten değişim geçirdi.

Çocukları papalaştı[5], büyüklerse,

Privet[6] demeye başladılar bir yıla kalmadan.

Bu dönemde şairler şiirlerinde dönemin sorunlarını dile getirmişler, toplumu bu konularda uyandırmaya, bilinçlendirmeye çalışmışlardır. Bunlar arasından toplumdaki eksiklikleri, hataları en net ve keskin bir şekilde söyleyen şairlerden biri Şayloobek Düyşeyev’dir. O, Kırgızların ana dillerini bilmemelerini, kendi destanlarını, masallarını, şiirlerini okuyamamalarını 1992’de yayınlanan Umursamazlık (Kaydıgerlik) adlı eserinde yer alan Ana Dilini Unutanlar (Ene Tilin Unutkandar) adlı şiirinde çok güzel bir şekilde dile getirmiştir:

Men azır misal kılıp,

Murat degen cigit cönün aytkım kelet.

Murat mintet:

Enekebay,

Özüŋdü tüşünsöm da,

Sözüŋdü tüşünböymün,

Tuuğan el, keçir, keçir,

Tuz-nanıŋa tükürböymün,

A birok emne kılam

Enemdi tüşünsöm da,        

Ene til degenge men tüşünböymün.

Tüşünböymün     

Irıŋdı,

Makalıŋdı,

Koşoyuŋ, Bakayıŋdı

Başka kalktın tarıhın bilgen menen

Bilbeymin Manasıŋdı

Men Muratmın    

Dostorum Murik deşet.

Murik emes

Muratmın men

Men oşomun,

Orustardın arasında durakmın men,

Kırgızdardın arasında kelesoomun.

Ben şimdi örnek olarak,

Murat adlı yiğidi anlatmak istiyorum.

Murat şöyle diyor:

Anacığım,

Seni anlasam da,

Sözünü anlamıyorum,

Vatanım affet, affet,

Tuzuna, ekmeğine tükürmem,

Ama ben ne yapayım

Anamı anlasam da,

Ana dil denen şeyi anlamıyorum.

Anlamıyorum

Şarkını,

Atasözünü,

Koşoy’unu, Bakay’ını

Başka halkın tarihini bilsem de ben

Bilmiyorum Manas’ını

Ben Murat’ım

Dostlarım Murik derler.

Murik değil

Murat’ım ben

Ben böyleyim,

Rusların arasında aptalım ben,

Kırgızların arasında salağım.

      (Düyşeyev, 1992: 23-24)

 

Bu dönemin önde gelen şairleri arasında tarihi şahsiyetler hakkında destan ve gazeller yazan Nasirdin Baytemirov; Kurmancan General (Kurmancan Datka, 1994) adlı şiir şeklindeki romanı yazan S. Cusuyev; Çernobil faciasını anlatan Mağrur İnsan (Kesir İnsan) adlı manzumeyi, doğa ile insan ilişkilerini, insanın iç dünyasını, doğanın görüntüsünü, doğanın korunması gerektiğini anlatan Ak Mühür (Ak Möör) manzumesini, Köy Akşamları (Kıştak Keçteri) adlı şiir kitabını yazan Süyünbay Eraliyev; bütün eserlerini beş ciltlik bir kitapta toplayan Asan Cakşılıkov; Can Verelim Aşka (Can Bereli Süyüügö, 1996) adlı manzumeyi yazan O. Sultanov; Doğru Sözü Doğru Söyleyecek Zaman Geldi (Tüz Sözdü Tüz Aytuuçu Uçur Keldi) şiirinde olduğu gibi, kendisi de yöneticilik yapmasına rağmen hırsızlık, yolsuzluk, adam kayırma, halkın fakirliği, yöneticilerin zenginliği, adaletsizlik gibi dönemin çeşitli sorunları hakkında gerçekleri olduğu gibi anlatan şiirler yazan Calil Sadıkov; Kıl Tepeler (Kıl Çokular) adlı şiir kitabının yazarı Turar Kocomberdiyev; tabiat aşkını, çevre bilincini anlatan Sülün Uçan Dağlar (Ular UçkanToolor, 2002) şiir kitabının yazarı Bayas Tural, C. Mamıtov, C. Abdıkalıkov, R. Rıskulov, M. Abılkasımova, A. Ömürkanov, Nadırbek Alımbekov, T. Arıkov, Ş. Düyşeyev, S. Akmatbekova, Baydılda Sarnogoyev sayılabilir.

  1. Baytemirov’un aşağıdaki şiiri yeni dönemin özelliklerini çok net bir şekilde gözler önüne sermektedir:

Egemendüü ölkö bolduk cakşı kep

Küdündödük kolğo tiydi baktı dep.

 

Birok baarın çaçıp saldık büldüröp,

Tarıh aytat: Emne payda taptı, dep.

Aytkılaçı kaçan kursak aççu ele?

Appak nandı it cıttabayt catçu ele.

Bir şireŋke beş som boldu düköndö,

Anı ezelten bir tıyınğa satçu ele.

Uuldar çıktı ata-enesin cektegen,

Kızdar çıktı ene saltın tepsegen.

Şumduk çıktı cadadık dep silerden,

Alıp barıp şorduu üyünö keptegen.

Bağımsız bir ülke olduk, iyi söz,

Sevinç duyduk elimize aldık bahtımızı diye.

Fakat her şeyi dağıtarak kaybettik,

Tarih sorar: Ne fayda gördü, diye.

Söyleyin ne zaman karnımız acıkırdı?

Apak ekmeği köpek bile koklamazdı.

Bir tek kibrit beş som oldu dükkânda,

Onu eskiden bir kuruşa satarlardı.

Oğullar çıktı ana babasını dışlayan,

Kızlar çıktı geleneği çiğneyen

Bela çıktı ‘bıktık sizden’ şeklinde,

Götürerek yaşlılar evine bırakan.

                (Artıkbayev, 2013: 605)

Bu dönemde sosyalizmden kapitalizme geçiş sürecinde başta yoksulluk olmak üzere bu yoksulluğun yol açtığı rüşvet, hırsızlık, alkolizm, cinsellik ve bunun getirdiği bulaşıcı hastalıklar, ana babaların, yeni doğmuş çocukların sokağa atılması, cinayetler vb. pek çok toplumsal problem ve ahlakî çöküntü yaşanmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra devleti yönetenlerin yanlış politikaları da sorunları çözmek yerine artırmıştır. Şairler, yazarlar elbette bu duruma sessiz kalmamışlar, eserlerinde sorunları dile getirmiş, çözüm yollarını göstermiş, bazen de halka ümit aşılamışlardır. Bunlar arasında S. Cusuyev yabancılara toprak satışını eleştirdiği Toprağı Satmak Halkı Satmak Demektir (Cerdi Satkan El Satkanğa Barabar, 1997), dönemin yoksulluk içindeki hayatını anlattığı Yoksulluk (Kaatçılık), Yalakalığın Zamanı (Koşomattın Zamanı, 2000), Beklenmedik Değişim (Kütülbögön Özgörüü, 2000) şiirlerini; Anatay Ömürkanov geçiş döneminin gerçeklerini anlatan Bu Güne Kim Getirdi? (Uşul Küngö Kim Apkeldi?), Gönül Endişesi (Köŋül Köygögü, 1995), Maaş Yetmiyor (Aylık Cetpeyt), Kahkahayla Gülmek Neyimize (Katkırıp Cürüş Kayakta?) şiirlerini; Dıykanbek Sadıkov Kedeykan’ın Zamanı (Kedeykandın Zamanı, 1996); Taşmat Arıkov Mutlaka Gerçekleşir Ak Dileğin (Aynıksız Orundalat Ak Tilegiŋ, 1999); Coldoşbay Abdıkalıkov Giderim Dağa (Ketem Tooğo, 1991) şiirlerini; Esenkul İbrayev Esenkul’un Şiirleri (Esenğuldun Irları, 1998) adlı şiir kitaplarını yazmışlardır. Şiirlerin adından da anlaşılacağı üzere tema dönemin gerçekleri ve yaşanan her türlü sorunlardır.

Bu dönemde nesir alanı şiir kadar verimli olamamış, daha az sayıda eser yayınlanmıştır. Konular ise içinde bulunulan dönemle değil, daha çok önceki dönemlerle ilgilidir. Roman ve hikâyelerin konularında sosyalist ideolojinin çizdiği dar çerçevenin dışına çıkılmış, özellikle aşk, sevgi, romantizm konuları sıkça ele alınmıştır. 1950’li yıllardan itibaren olduğu gibi bu dönemin de en önemli ismi yine Ç. Aytmatov’dur. Aytmatov’un bu dönemdeki en önemli eseri 1970-1980’li yıllardaki toplumun hayat gerçeklerinin anlatıldığı Dişi Kurdun Rüyaları (Kıyamat, 1988)’dır. Eser döneme eleştirel bir gözle yaklaşmış, yapılan yanlışlıkları dile getirmiştir. Aytmatov Cengiz Hana Küsen Bulut (1999) adlı eserinde ise insanların uydurma suçlarla nasıl suçlanıp öldürülebileceğini çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır. Aytmatov’un son romanı Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı adlı eserdir (2007). Aytmatov diğer eserlerinde olduğu gibi destan parçaları, efsaneler, masallar, şaman inancı, din, dua, at, av vb. folklorik malzemeleri kullandığı bu eserinde kader, sosyalizm, kapitalizm, globalleşme, popüler kültür, aşk, uyuşturucu, Allah inancı ve iman gibi evrensel konuları ele almıştır.

Yine Kazat Akmatov’un Kırgızların 1920-1980 arasındaki hayatını, yapılan doğruları, yanlışları anlatan Güneşi Dolaşan Yıllar (Kündü Aylanğan Cıldar) adlı romanı 1989’da yayınlanmıştır. Köçkön Saktanov’un büyük Kırgız ressamı Gapar Aytiyev’in hayatı çerçevesinde Stalin dönemindeki kıyımı tarafsız ve gerçekçi bir gözle anlatan Merhumların Sesi (Markumdar Ünü) romanı 1991’de yayınlanmıştır. “Bu dönemde Kırgız nesrinde en çok işlenen konulardan biri 1916 olaylarıdır. Tölögön Kasımbekov’un Çarlık Rusyasının baskı ve hileyle Kırgız topraklarını ele geçirme çabalarını, yaptıkları zulümleri ve Kırgızların bütün bunlara direnişlerini anlatan Baskın adlı tarihî romanı 2000 yılında, 1916 yılındaki isyanı anlatan Kırgın romanı 2004 yılında yayınlanmıştır” (Öztürk, 2009: 65; Ulutaş ve Soldan, 2014).

Zuura Soronbayeva 1989’da Yabancı Adam (Çooçun Kişi) romanını yazmıştır. Eserde modern zamanın sorunlarından biri olan aile hayatı, eşler arası ilişki, sadakat gibi konular ele alınmıştır. Eserde ahlâk, insanlık, psikoloji ve aşk konuları derinlemesine irdelenmiştir. Yine Sooronbayeva’nın Bişkekten dönüşünde tanıştığı bir genç kadının hikâyesini dinleyerek yazdığı Astra Gülü adlı romanı romantik bir hikâyeyi konu edinmiştir (Ulutaş ve Soldan, 2014).

Yeniden yapılanma döneminde Kırgız edebiyatında az da olsa tarihî romanlar da yayınlanmıştır. Bunlardan biri T. Sıdıkbekov’un 1989’da yayınlanan Gök Bayrak (Kök Asaba) adlı romanıdır. Eserde Kırgızların hanlıklar şeklinde yaşadığı dönem, eski yaşam şekilleri, bağımsızlık için verilen mücadeleler anlatılmıştır. Bu dönemdeki bir başka tarihi roman Kaçkınbay Osmonaliyev’in 1993 yılında yayınlanan Göçebelerin Çatışması (Köçmöndör Kağılışı) romanıdır. Romanda Kırgızların XIX. yüzyılda boylar hâlindeki yaşamları, halkın zor yaşamı, zenginlerin zulmü, boylar arası çatışmalar anlatılmıştır. Tölögön Kasımbekov’un 1986’da yayınlanan Gelgel (Kelkel) romanı da tarihî içerikli bir başka romandır. Oldukça hacimli olan romanda Kırgızların Rusya’ya bağlanması, halkın çift yönlü sömürgeye maruz kalması, halkın adalet ve eşitlik için mücadelesi, Kırgızistan’da Sovyet yönetiminin kurulması, bu sırada yaşanan mücadeleler anlatılmaktadır. E. Ömürkanov’un Yılanların Hanı (Cılandar Hanışası, 1994) romanı farklı bir konu ve farklı bir tarzda kaleme alınmıştır. Eserde insan ile doğa ilişkisi, doğayı korumak, sevmek gerektiği anlatılmıştır. Roman aslında sembolik bir anlatıma sahiptir. Yılanlar ve insanlar arasındaki ilişki vasıtasıyla aslında verilmek istenen fakirlerle zenginler arasındaki sınıf farkı, güçlünün zayıfı ezmesi temalarıdır.

1996’da Aşım Cakıpbekov’un Tanrı Manas (Teŋiri Manas) romanı yayınlanmıştır. Romanda destandaki olaylar ve kahramanlar olduğu gibi ve daha derin bir şekilde verilmiştir. Yine bu dönemde C. Toktonaliyev’in Ormon Han (Han Ormon, 2002) romanı yayınlanmıştır. Ormon Han romanında XIX. yüzyılda bir taraftan Hokand Hanlığı, bir taraftan Çin ve bir taraftan da Rus Çarlığının coğrafî yönden stratejik öneme sahip olan, ancak devleti olmayan, boylar hâlinde dağınık bir şekilde yaşayan, bir devlet kuramayan Kırgızların bölgesine göz diktikleri zor zamanlar anlatılmaktadır. Roman kuzey Kırgızlarının Ormon Han başkanlığındaki bağımsızlık mücadelesini ele almaktadır.

Bağımsızlık sonrası Kırgız roman ve hikâyesinde macera, mafya, polisiye, suç dünyası konularında cereyan eden olayları anlatan romanların sayısında artış görülmüştür. Bunlar baskı kalitesi yönüyle de daha çok piyasa romanı havasını uyandıran çalışmalardır (Ulutaş ve Soldan, 2014).

Halkın maddî manevî sıkıntı içinde olduğu bağımsızlık döneminde, pazar ekonomisi şartlarında Kırgız tiyatrosunun gelişimi de oldukça zor olmuştur. Yazarlar piyeslerini sahneleyebilmek için sponsor bulmak zorunda kalmışlardır. Ancak bu şartlara rağmen bazı eserler yazılmış ve sahnelenmiştir. Bunlar arasından “T. Abdumomunov’un dönemin gerçeklerini anlatan Piyesler (Piyesalar, 1982), M. Bayciyev’in Her Evde Bayram (Ar Bir Üydö Mayram, 1980), bir komedi olan Cumartesi Günü Akşamı (Altınçı Künü Keçinde), M. Gaparov’un Güneşli Ada (Künöştüü Aral, 1983), Ş. Sadıbakasov’un Boz At (Ak Boz At, 1989), M. Toybayev’in Dramalar ve Komediler (Dramalar cana Komediyalar, 1990), B. Cakiyev’in XX. yüzyılda Kırgızların hayatına giren yaşlı ana babaları bakım evine bırakma trajedisini anlatan Yaşayalım Kalp Kırmadan (Cürölüçü Cürök Oorutpay), M. Gaparov’un fantastik bir eser olan Tuzlu Çöl (Tuzduu Çöl) piyesleri ile günümüz hayatının önemli sorunlarına değinen M. Toybayev ve C. Kulmambetov’un birlikte yazdığı Sade Mayraş (Cönököy ele Mayraş), Z. Sooronbayeva’nın alkol sorununu ele alan Kırılan Mezar (Sınğan Mazar), C. Sadıkov’un Seytek (Seytek), Yiğit Manas (Ayköl Manas), Manas’ın Oğlu Semetey (Manastın Uulu Semetey) piyesleri yayınlanmıştır” (bk. Artıkbayev, 2013: 644-649).

  1. Sonuç

Kırgız yazı dili SSCB’nin Türk topluluklarının lehçelerini ayrı ayrı yazı dilleri haline getirmesiyle XX. yüzyılın başlarında oluşturulmuştur. Yukarıda bahsedildiği gibi, Kırgız Türkçesi Türk dili alanı içinde yazılı eserlerini en geç ortaya koyan lehçelerden biridir. Bununla birlikte bu edebiyat, eserleri dünyanın yüz elli yedi diline çevrilen, dünyaca ünlü büyük Kırgız yazarı Ç. Aytmatov’u içinden çıkarabilmiştir.

Kırgız yazılı edebiyatı biçim ve içerik olarak (konu, edebî türler, estetik, teori açısından) daha çok Rus kaynaklarına ve onun vasıtasıyla ulaştığı Avrupa kaynaklarına dayanmış, Rus edebiyatı tesirinde gelişmiştir. Kırgız yazılı edebiyatının ilk temsilcileri eserlerinde genellikle komünizm propagandası yapmışlar veya yapmak zorunda kalmışlardır. Yani Kırgız yazılı edebiyatı kendi hâlinde, özgür bir ortamda doğal olarak gelişen bir edebiyat olamamıştır. Bağımsızlık sonrası ise her ne kadar özgür bir ortam oluşmuş ise de bu sefer de ekonomik sıkıntılar edebiyatın gelişmesini olumsuz yönde etkilemiştir. Kırgız yazılı edebiyatının çok fazla gelişememesinde, Kırgızistan içinde Kırgız Türkçesini bilenlerin azlığı da önemli bir etkendir.

Bütün bu gerçeklere rağmen bugün sosyal, siyasî ve ekonomik durumdaki kısmî iyileşmeyle birlikte Kırgız Türkçesi ve Kırgız edebiyatı gelişimini sürdürmekte ve her geçen gün edebiyat dünyasına yeni yetenekler katılmaktadır.

Kardeş edebiyatların gelişimine katkıda bulunacak bir husus da diğer Türk cumhuriyetlerinin bu edebiyatlara ilgi göstermesi, bilgi ve tecrübe alış verişi yapılması, tanınması ve tanıtılması olacaktır. Bu itibarla Kırgız edebiyatı hakkında en azından fikir sahibi olunması ve önde gelen sanatçılarının tanıtılmasını amaçlayan bu çalışma, bu alana küçük bir katkı sağlayacağı ümidiyle kaleme alınmıştır.

KAYNAKLAR

Abduldayev, E. (1998). Azırkı Kırgız Tili. Bişkek.

Akiner, S. (1995). Sovyet Müslümanları. çev. Tufan Buzpınar, Ahmet Mutu, İstanbul: İNSAN.

Alimov, U. (2013). Kırgız Sözlü Kültür Geleneği. Eski Yeni,TC. Eskişehir Valiliği Aylık Şehir Kültürü Dergisi, Yıl: 5, S. 49, s. 2-15.

Arat, R.R. (1953). Türk Şivelerinin Tasnifi. Türkiyat Mecmuası, X, s. 69-149.

Artıkbayev, K. (2013). XX. Yüzyıl Kırgız Edebiyatı Tarihi. çev. Mayramgül Dıykanbayeva, Ankara: BENGÜ.

Aşlar, H. (2012). Çağdaş Türk ve Kırgız Edebiyatı Etkileşimleri Üzerine Bir Çalışma. Uluslar Arası Türk ve Dünya Edebiyatında Etkileşimler Sempozyumu Bildirileri. 24-26 Mayıs, haz. Betül Mutlu, Metin Turan, s. 67-76, Ankara: UEM.

Aytmatov’dan Uyarlanan Filmler (2014). http:// aytmatovfilm.blogspot.com, http://www.aytmatov.org.tr (28.08.2014)

Bartold, V.V. (2006). Orta-Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler. haz. Kazım Yaşar Kopraman, İsmail Aka, Ankara: TTK.

Caferoğlu, A. (1988). Türk Kavimleri. İstanbul: ENDERUN.

Cigitov, S. (2006a). Çağdaş Kırgız Edebiyatına Dair. Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, C. 3, S. 1, s. 7-20.

Cigitov, S. (2006b). Kırgız Yazı Dilinin Ortaya Çıkması ve İlk Edebi Örnekler. Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, C. 6, S. 2, s. 521-524.

Cirtautas, I.D. (1993). Kirghiz. Washington.

Cumakunova, G. (2004). Kırgız Türkçesinin Tarihî Aşamaları Üzerine Bazı Düşünceler. Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu2002 Bildirileri. 2002, s. 74-93, Ankara: DTCF.

Cumakunova, G. (1995). Manas Destanı Kırgız Edebi Dilinin Tarihî Kaynağı. Ankara: TİKA.

Çorotekin, T. (2002). Kırgızistan Cumhuriyeti. Türkler,C. 19, s. 742-789, Ankara: YENİ TÜRKİYE.

Daniyarov, S. (1995). Manas Destanının Derlenmesinin, Yayınlanmasının ve Yeniden Araştırılmasının Tarihi. Manas Destanı ve Etkileri Uluslar arası Bilgi Şöleni. Türkiye Türkçesine Aktaran: Roza Abdykovlova, s. 89-98, Ankara: AKM.

Duman, G.B. (2012). Rus Edebiyatı Tesirinde Gelişen Çağdaş Kırgız Edebiyatına Genel Bir Bakış. Uluslar Arası Türk ve Dünya Edebiyatında Etkileşimler Sempozyumu Bildirileri. 24-26 Mayıs, haz. Betül Mutlu, Metin Turan, s. 95-100, Ankara: UEM.

Düyşeyev, Ş. (1992). Kaydıgerlik. Bişkek.

Erşahin, S. (1999). Kırgızların İslâmlaşması Üzerine Bazı Mülahazalar. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, C. 39, S. 1, s. 393-438.

Genç, R. (2005). Karahanlılar Döneminde Kırgızistan. Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 07, S. 14, s. 1-4, http:// www.journals.manas.kg (14.08.2014).

Gömeç, S. (2002). Kırgız Türkleri. Ankara: AKÇAĞ.

Hunkan, Ö.S. (2013). Karahanlılar (Türk Kağanlığı): Kuruluş Dönemi. İlk Müslüman Türk Devletleri. Ed. Sadi S. Kucur, s. 46-65, Eskişehir: AÜAÖF.

Hüseynov, F. (2003). Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Oluşumunun Hukukî Boyutları. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 52, S. 4, s. 387-401.

İnan, A. (1998). Makaleler ve İncelemeler I. Ankara: TTK.

Kafesoğlu, İ. (1997). Türk Millî Kültürü. Ankara: ÖTÜKEN.

Kalkan, M. (2006). Kırgızlar ve Kazaklar. İstanbul: SELENGE.

Kallimci, İ.T. (2008). Bağımsızlık Sonrası Modern Kırgız Şiirinde Farklı Bir Soluk: Bayas Tural. Turkish Studies, C. 3/7, s. 383-394.

Kara, F. (2013). Kırgız Sovyet Devletinin Oluşması. The Journal of Academic Social Science Studies TASSS, Volume 6, Issue 2, p. 1749-1767.

Karahan, A. (2014). Karahanlı Türkçesi Yazı Dili Hangi Lehçeye Dayanıyordu? TEKEUluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, S. 3/2, s. 13-28, Türkiye.

Kazımoğlu, S. (1994). Türk Toplulukları Edebiyatı I. Ankara: ECDAD.

Kemaloğlu, M. (2013). Karahanlıların Menşe ve Kuruluş Faraziyeleri. Hikmet Yurdu, Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, C. 6, S. 11, s. 415-424.

Kırbaşev, K. (1995). Yetenek Tekrarlanmayan Fenomen (Şahsiyet). Manas Destanı ve Etkileri Uluslar arası Bilgi Şöleni. Türkiye Türkçesine Aktaran: Roza Abdykovlova, s. 133-138, Ankara: AKM.

Kırgızistan Raporu (2013). T.C. Bişkek Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, Bişkek; http://www.musavirlikler.gov.tr, (30.07.2014)

Kolcu, A.İ. (2012). Çağdaş Türk Dünyası Edebiyatı. Erzurum: SALKIMSÖĞÜT.

Korş,F.E. (1910).Etnografiçeskoe Obozreniye(Türk kabilelerini dillerine göre sınıflandırma). Moskva.

Malov, S.E. (1952). Yeniseyskaya pismennost tyurkov. Teksti i issledovaniya(Yenisey Türk Yazıtları. Metinler ve İnceleme). Moskova-Leningrad.

Monteil, V. (1992). Sovyet Müslümanları. çev. Mete Çamdereli, İstanbul: PINAR.

Musayev, S. ve Akmataliyev, A. (2007). Kırgız Destanları 6, Manas Destanı. Ankara: TDK.

Nüfuslarına Göre Ülkeler Listesi (2014). http://www.wikipedia.org (26.08.2014)

Ocakbeği, M. (2009). Cengiz Aytmatov’un Yüz Yüze Adlı Hikâyesinde Biyografisi, Tarihi Gerçeklik ve Çocuk İzleği. Kardeş Kalemler,Aylık Avrasya Edebiyat Dergisi, S. 30, s. 56-62.

Osmonov, O.C. (2013). Eski Kırgızlar. Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, C. 2, S. 3, çev. Vefa Kurban, s. 147-166.

Özbay, H. (2008). Kırgız Şiiri ve Süyünbay Eraliyev. Kardeş Kalemler,Aylık Avrasya Edebiyat Dergisi, S. 18, s. 79-88.

Özey, R. (2002). Tarihte Türk Devletleri ve Hakimiyet Alanları. Türkler, C. 1, s. 349-367, Ankara: YENİ TÜRKİYE.

Özkan, N. (2007). Türk Dilinin Yurtları. Ankara: AKÇAĞ.

Öztürk, N. (2009). Yirminci Yüzyıl Kırgız Edebiyatına Genel Bir Bakış ve Tölögön Kasımbek’in Kırgız Nesrinin Gelişimindeki Yeri. Kardeş Kalemler, Aylık Avrasya Edebiyat Dergisi, S. 30, s. 63-65.

Pekacar, Ç. (1995). Pamir Kırgız Ağzı. Doktora Tezi, Ankara.

Polat, K. (2008). Beşikten Mezara Kırgız Türklerinde Gelenek ve İnanışlar. Ankara: TDV.

Rasonyi, L. (1996). Tarihte Türklük. Ankara: TKAE.

Reichl, K. (2011). Türk Boylarının Destanları. Ankara: TDK.

Räsänen, M. (1949). Materialienzur Lautgeschichte der Türkischen Sprachen. Helsinki.

Roux, J.P. (2007). Türklerin Tarihi. çev. Dr. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, İstanbul: KABALCI.

Sadıkov, A. (1995). Manas Destanını Değerlendirme ve Yayınlanma Tarihi. Manas Destanı ve Etkileri Uluslararası Bilgi Şöleni. s. 201-204, Ankara: AKM.

Samoyloviç, A. (1922). Nekotorıe depolneniya k klassifikatsii turetskih yazıkov(Türk Dillerinin Sınıflandırılmasına İlişkin Bazı Eklemeler). Petrograd.

Saray, M. (1993). Kırgız Türkleri Tarihi. İstanbul: NESİL.

Tenişev, E.R. (1989). O Kırgızskom Literaturnom Yazıke v Donatsionalnıy Period. Vaprosı Yazıkoznaniya, s. 32-40.

Tekin, T. (1992). Orta Asya Türk Dilleri. Tömer Dil Dergisi, S. 5, s. 48-54.

Türkmen, F. (1995). Manas Destanı Hakkında. Manas Destanı Üzerinde İncelemeler (Çeviriler-I). haz. Fikret Türkmen, s. 1-4, Ankara: TDK.

Ulutaş, İ. ve Soldan, U. (2014). Bağımsızlık Sonrası Kırgız Roman ve Hikâyesine Genel Bir Bakış. http://www.aytmatov.org.tr (01.07.2014).

Ükübayeva, L. (2012). Edebî Etkileşimin Kırgız Edebiyatındaki Evrimi. Uluslararası Türk ve Dünya Edebiyatında Etkileşimler Sempozyumu Bildirileri. 24-26 Mayıs, haz. Betül Mutlu, Metin Turan, s. 11-18, Ankara: UEM.

Yıldız, N. (1995). Manas Destanı (W. Radloff) ve Kırgız Kültürü İle İlgili Tespit ve Tahliller. Ankara: TDK.

Yunusaliyev, B.M. (1971). Kırgız Diyalektologiyası. Frunze.

 


 

 

*Pamukkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü öğretim üyesi.

 

[1]Manap: Kırgız asiller mensubu.

[2]Cesir: dul kadın.

[3] Eserin adının Türkiye Türkçesi karşılığı “Samanyolu” olmakla birlikte eser Türkiye Türkçesine “Toprak Ana” adıyla aktarılmıştır.

[4]Oybaylaş- Kazakça selâmlaşma sırasında söylenen sözler.

[5]Papalaşır (ata=baba yerine) papa demeye başlar.

[6]Privet (Rusça) selâm.