Yaz sonu olmasına rağmen henüz çardakları yıkmamıştık. Çünkü daha sergilerdeki incirler aktarılmamış, kuruyanları bandırılmamıştı. Susam kümeleri elden geçirilmemiş, susam bağları dövülmemişti. Bu akşam ayazı da nerden çıktı bilmem ki…
       Yaklaşan gecenin telaşını yaşayan büyüklerime kulak verdim. Onlar Balat yakasından gökyüzüne doğru yükselen şimdilik pamuk renkli bulutlara bakıyor, yaklaşan tehlikeyi nasıl atlatacaklarını birbirlerine soruyor, akıl danışıyorlardı. Kesiklerin tamamı yaz otlarıyla kapanmıştı. Kanalların sağında solunda tek bir ağaç bile yoktu. O ağaçların hemen hepsi yetişecek ekine gölge olmasınlar diye tek tek kesilmişlerdi.
       - Yağmur yağarsa, dedi dedem, önü kapanmış kesikleri dolduracak olan sel suları; sergileri basar, yemişlerin tamamını şayet sürükleyip götürmezse hurdaya çıkarır.
       - Keşke dediğin kadarıyla kalsa, dedi ninem.
       - Yetmez mi? Daha ne olsun? Çardaklar da yıkılır be komşum…
       Dedem, son sesin geldiği yöne baktı. Askerlik arkadaşı Salih Dayı, kendisine yardıma gelmiş olmalıydı.
       Ona döndü;
       - Hoş geldin Salih, dedi.
       - Hoş bulduk. Hoş bulduk da, ağız tadıyla akşam yemeği yiyemeyeceğiz. Baksana şu bulutlara… “Çek eşeğini dama, bak işine kaydına!” dedirtmeyecek cinsten. Eh, dağda bayırda da ne bir çalı, ne bir tek ağaç var. Ağacın kötüsü ahlatları bile dikeni var diye kesip attık.
       - Doğru dersin. Dağ suyuyla beslenmeyen tarlalarımız çorağa çıktı bu yüzden. Öyle duydum, meraları da ekin tarlalarına döndürmüş muhtar, davar yayılmasın, koyun sürüleri gezinmesin diye.
       - Yalnız o mu dersin ettiği muhtarın?
       - Başka ne etmiş?
       - Yarıntıyı hepten daralttıkça daraltmış, bir adım enindeki küçük kesiklere benzetmiş.
       Ninem atıldı;
       - Ağalar dedi, gevezeliği bırakın da tez elden önümüzdeki işlerimizi bitirelim.
       Öyle yaptılar. Dedemle Salih Dayı, sergilerdeki incirler ve gümüllerdeki susamlar ıslanıp şişmesinler diye, onları naylon örtüler altına aldılar. Ninem buzağılı ineklerini sağdı. Analarından ayrılan buzağılarını etrafı telle çevrili tokada kapattı.
       Tek tük atıp hepimizi korkutan yağmur, kesildi. İşlerimizi bitirmiştik. Yemeklerimizi yedikten sonra çardaklarımıza çekildik. Ninemle ben büyük çardaktan ayrılmış, yanı başındaki küçük çardağa geçmiştik.
       Ninem belki de yorgunluktan olacak, akşamdan uyudu. Gökyüzündeki sayısız yıldızlardan hiç birini göremedi. Büyük çardaktakiler de konuşmaz oldu. Sadece horultular duyuldu.
       O saate kadar, gökyüzündeki yıldızları saydım ben. Onların birçoğunu tanıyordum. Derdimi döktüm onlara, onların da anlattıklarını dinledim. Tam dalacaktım, bardaktan boşanırcasına bir yağmurun bastırdığını gördüm. Tokattaki danalar ve buzağılar böğürmeye başladı.
       Hemen, ninemi uyandırdım. Bağırış çağırış, büyük çardaktakileri de uyandırdık.

       Yağmur, felaket!
       Ne edeceğimizi şaşırmıştık. Elimiz ayağımıza dolaştı, aklımız karıştı. Doğru düşünemez olduk ve işin kolayını tuttuk.
       Öyle ya sergileri, gümülleri örtü altına almamış mıydık?
       Davarlarımızda tokattaydı ya?
       Çardaklarımız kucaklar dolusu piyan demetleriyle sıkıca örtülmüştü. Yerden oldukça yüksek olan çardağımızdaki eşyalar, sadece ıslanır, sele mele kapılıp bir yerlere gitmezdi.
       Dedem;
       - Durulacak vakit değil hanım, dedi. Sen de öyle düşünüyorsun değil mi Salih?
       - Öyle asker arkadaşım, öyle. Bu ikisini; yengemle şu çocuğu hemen köye gönderelim. Burada boşuna kıpır sapır etmesinler, derhal yola çıksınlar.
       Öyle yaptık. Ninemin paçasını tuta tuta kara gecenin tam ortasında, köydeki evimize geldik. Sudan çıkmış sıçana dönmüştük.
       Bütün gece sayısız şimşekler çaktı, yıldırımlar patladı, gökyüzünün bütün çeşmeleri açılmış gibi yağmur bütün şiddetiyle yağdıkça yağdı.
       Dedemler ne yaptı, bilmiyorum…
       Sergideki incirler…
       Susam gümülleri?
       Yorgunluktan ölmüşüm. Sabaha yakın dalıp gitmişim.

       Etraf aydınlanmış, gün doğmuş ama dışarıda yağmur olanca şiddetiyle sürüyor.

       Sonra bu yağmur, aniden bıçakla kesilmiş gibi dindi.
       Ninem, bahçedekilerin merakına düştü.  Dayılarımı kaldırdı, hep birlikte ova yoluna çıktık.
       Aman Allah’ım, hangi yoldan gidecektik?
       Sular oldukça kabarmış, birçok şeyi önüne katmış, üstümüze doğru hızla geliyordu.
       Can havliyle irim kenarındaki setin en yüksek yerine çıktık.
       Azgın sular delirmiş gibi yükseldikçe yükseliyor, önüne kattıklarını sürükleyip götürüyordu.
       Birden, alnı sakar danayı gördüm.  Peşinde buzağılarımızdan birkaçı daha vardı.  Susam gümüllerindeki demetler, şişmiş incirler… Dağılmış çardağımızdaki eşyalarımız…
       Dedemle Salih Dayı’dan hiçbir iz yok.
       Yağmur değil, tufan!
       Tufan!

       Sonra ne oldu, hatırlamıyorum.
       Ancak ninemin sevinç dolu sesi, hâlâ kulaklarımda çın çın:
       - Bu dedenle, asker arkadaşı var ya, o geceyi çardakların yanındaki kel kavağın en üstünde geçirmişler. Bu yüzden onlara bir şey olmamış, diyor. Tarlayı takkayı, çardağı mardağı, alt üst etmiş azgın seller. Hayvancıklarımız telef olmuş.
       - Neden?
       - Erozyondanmış.
       - Erozyondan…
       Küçük aklımla ilkin bu denilenlerden bir şey anlamadım ama şimdi erozyonun ne olduğu biliyorum.
       “Erozyon, felaket!”