Coşkulu miting bitti. Verdikleri sözü yerine getirmiş olmanın sevinci, ışık ışık hepsinin gözlerinde parıldıyor. Ulaşmaları gereken başka yerler de var. Hiç beklemediler. Alanı dolduran halkla vedalaştılar. Umutlarının kucaklarına düşüreceği bir yola çıktılar. Hava serindi ama gökyüzü inadına maviydi. Bu mavilik, onlarda kim bilir ne duygular uyandırmıştı?
        Miting alanı henüz boşalmadan partinin ilk defa kiraladığı helikoptere bindiler, havalandılar. Parti başkanın yüzünde, sözünde durabilmiş olmanın verdiği bir rahatlık vardı. Gözlerinde gülücükler açmıştı. Arkadaşlarıyla yaptıkları mitingin değerlendirmesini yapmaya başlamıştı.
        Yıllardır Muhsin Bey’in haberlerini yapan İsmail, bu yolculukta da işte yine onlarla beraberdi. Şimdi o, sadece kendi işini yapabilmiş olmanın heyecanını yaşıyordu. Kamerasını okşadı, deklanşöre bastı. Daha da yakınlaştığı mavi gökyüzünden görüntüler aldı.
        Muhsin Bey’in arkadaşları, halktan gördükleri ilgiden etkilemişlerdi. Hiçbir zaman asla yitirmedikleri umutlarının çiçek çiçek açtığını görmenin sevincini başkanlarıyla paylaşıyorlardı. Muhsin Bey bir yandan mavi gökyüzünü seyrediyor, bir yandan da arkadaşlarını yüreklendiriyordu.
        Helikopter, havalandıkça havalandı. Karlı dağlar, aşağıda kaldı.
        Sonrası, geçmek bilmeyen zaman, her yeri kaplamış, her şeyi yutmuş sis perdesi. İnadına beyaz bir sis perdesi. Hiçbir tarafında ne güneş lekesi ne el kadar bir mavilik var.
        Ne olduysa, tam bu sırada oldu. Geçit vermez karlı dağlar, edeceğini etti. Ya da kader denilen yazı, sökülmez örgüsünü ördü.
        Beklenen yolcular gelmeyince, birçok gönülde insanı ürküten panikler başladı.
        Helikopterden hiçbir haber yoktu.

        İlkin İsmail uyandı. Olanı biteni, durumlarının ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kalkıp doğrulmak istedi, başaramadı. Etrafına baktı, bir şey göremedi. Burası neresiydi? O mavi gökyüzüne ne olmuştu? Gözlerinin önünden geçen film kareleri neden kopuk kopuktu? Neden bu resimler, şimdi ona yabancı olup çıkmışlardı? Üstelik üşüyordu. Soğuk, bütün bedenini baştan aşağı kuşatmıştı. Durulacak zaman değildi. Ne olursa olsun İsmail, bir şeyler yapmalıydı. Cep telefonunu hatırladı. Yüreğinde az da olsa kurtuluş ümidinin ateşlerinin yandığını gördü. Aklına düşer düşmez, cep telefonuna sarıldı. Beklemedi, 112'yi tuşladı. Başardığını görünce, yüreği yumuşadı. Konuştu:
        - Ben İHA muhabiri İsmail Güneş, helikopter ile düştük.
        Telefonun öteki ucundaki bayan, sordu:
        - Nerede? Neredesiniz?
        Çaresizliği sesine vurmuş İsmail, devam etti:
        Bilmiyorum nerede olduğumuzu. Başkan Yazıcıoğlu ile birlikteydik.
        Bir umut, telefonun öbür ucundaki bayan yeniden sordu:
        - Neredesiniz?
        - Hatırlamıyorum.
        - Etrafınıza bakın, ne görüyorsunuz?
        - Her taraf kar, sis. Her taraf sis.
        Aradığı ipuçlarından hiç değilse birini olsun yakalamak isteyen bayan, konuşmasını sürdürdü:
        - Helikopteri nereden kiraladınız?
        - Bacağım kırık olduğu için konuşamıyorum. Erhan ağabey nereden çıkış yapmıştık? Hah, Çağlayancerit, orada bir yerde düştük. Hangi yere düştüğümüzü hatırlamıyoruz, her taraf sis, göremiyorum. ... 35 00 benim numaram.
        - Telefonu kapatmayalım, yerinizi tespit etmeye çalışıyoruz.
        - Kahramanmaraş'ın dağlarında, her taraf sis. Göremiyorum.
        Sis, inadına bastırıyor, İsmail ufacık bir aydınlığın olmadığını görüyordu. Ümitsiz değildi ama, işte şimdi, belki de üşümenin verdiği etkiden olacak, sanki beyni de uyuşuyor, olan biteni tam olarak hatırlayamıyordu.
        Telefonun öteki ucundaki bayan, belki onlar bilebilir diye aklına düşen bir başka sorunun karşılığını almak için yeniden sordu:
        - Parti merkezinden kiminle görüşebiliriz, sizinle ilgili?
        - Bilmiyorum, şarjım bitmek üzere. Alo. Biz nereye gidiyorduk? Tamam, Yozgat tarafında bir yere gidiyorduk hanımefendi.
        - Kapatmayın, yerinizi tespit etmeye çalışıyorlar.
        İsmail, belki de işin doğrusunu söyleyemediğini düşünmüş olacak, kendisine destek çıkacak birinin peşine düştü. O, yüzde yüz nerede olduklarını, nereden kalkıp, nereye gittiklerini bilirdi. Bir umut ona seslendi:
        - Erhan ağabey, nereden geldik, nereye gidiyoruz? Şu an Çağlayancerit'ten gelip, nereye gidiyoruz? Yozgat-Yerköy mü? Tamam tamam, Çağlayancerit'ten, Yozgat-Yerköy'e gidiyoruz. Burası çok soğuk. Alo. Yer tespit edemiyor musunuz?
        - Siz kapatmayın beyefendi telefonu.
        - Hanımefendi şarjım bitecek.
        İnsanı çıldırtan bir sessizlik, çaresizlik. Geçmeyi bilmeyen zaman. Sonu yine bekleyişle bitecek olan bekleyişler... Bekleyişler.
        - Alo, alo. İyi misiniz?
        - Kötüyüm, ayağım kırık.
        - Şu anda siz helikopteri görebiliyor musunuz?
        - Şu anda helikopterin içindeyim.
        - Alo. Diğer beş kişi yanınızda değil mi? Size cevap verebiliyorlar mı?
        - Diğerlerinden ses yok. Erhan ağabey... Erhan ağabey de ıhlayarak cevap veriyor. Alo, hanımefendi, yerimizi tespit edemediniz mi?
        - Şu anda emniyet bulmaya çalışıyor, sakin olun.
        Sakin olmak... İsmail askerliğini komando olarak yapmıştı. Her durumda yaşayabilmenin tek ölçüsünün “sakin olmak” olduğunu o sırada öğrenmişti. Heyecansız bir sesle, düpedüz anlattı:
        - Erhan ağabey, ıhlıyor sadece. Ben de üşümeye başladım. Ben sakin olmaya çalışıyorum.
        - Sakin olmaya çalışın, tespit etmeye gayret ediyorlar.
        - Muhsin Bey'i göremiyorum.
        - Aynı helikopter ile mi havalandınız?
        - Evet. Ayağım çok kötü kırıldı. Ölen de var herhâlde. Bu arkadaş kim ya?
        - Ayağı kırık, yerinden kımıldayamıyor. Emniyetle görüşüyorum.
        - Alo, hanımefendi.
        - Açık kalsın telefon.
        - Şarjım bitmek üzere. Benim numaramı görebiliyor musun?
        - Kapatmayalım, ulaşıyorlar, kapatmayalım numarayı. Sizin nereye gittiğinizi anladık. Yozgat-Yerköy'e gidiyoruz dediniz.
        İsmail'in gönlünde umutlar... Demek yerlerini öğrenmişlerdi. Neredeyse, karlı dağların ardından ışık ışık çıkıp gelecekler, her şeyi yalayıp yutan sisi yeneceklerdi. Son durumun ne olduğunu anlayabilmek için konuşmasını sürdürdü:
        - Alo. Sakin olalım da şu anda donuyoruz burada, ayağım da kırık.
        - Kapatmayın, bir saniye.
        - Alo. Erhan ağabey, Erhan ağabey. Sen kalkabiliyor musun yerinden? Hanımefendi.
        - Şarjınız bitinceye kadar açık kalsın, aramaya devam ediyorlar çünkü. Kapatmayın alo.
        - Alo. Ayağım kırıldı.
        - Başka yerinizde kanama var mı?
        - Gözükmüyor.
        - Kravatınız var mı? İp gibi, kravat gibi bir şeye elinizi uzatabilir misiniz?
        - Kravat yok. Şu anda -hiçbir şey- gözükmüyor.
        - Polis ekipleri yerinizi bulmaya çalışıyor. Siz moralinizi yüksek tutun. Zaten sizin yerinizi tespit edecekler. Edemediler daha.
        Bekleyişler, bekleyişler... Kırık bir ayakla bir şey yapamayışlar. Durumu kabullenmeler. Akla düşüveren çaresizlik bulutları. Bilinenleri yutan bulutlar. Bulutlarda açık kapılar aramalar...
        - Herkes öldü herhâlde.
        - Kanamadan dolayı sessiz kalmış olabilirler, endişe etmeyin, sizi kurtaracaklar.
        - Erhan ağabey, Erhan ağabey! Kırık ayağımın altında, kaval kemiğinde. Kanama değil, kırıldı ya.
        - Alo, beyefendi. Şu anda bacağınızın durumu nasıl?
        İsmail, inliyor. Gayrete geliyor, konuşuyor, durumunu anlatıyor, umutla soruyor:
        - Ağrıyor. Alo. Yeri tespit edemediniz mi? Donmaya başladım, üşümeye başladım. Üşüyorum. Tipi var. Helikopterin içine girdim. Buradakiler öldü herhâlde ya. Erhan ağabey, Erhan ağabey. Yok. Kimseden ses gelmiyor. Eyvah çok kötü.
        İsmail, inliyor. Bayan sordukça son durumu anlamaya, yapılanları özetlemeye çalışıyor.
        - Ayağınız sıkıştı mı?
        - Evet. Tespit edemediler mi ya? Ayağımı oynatamıyorum.
        - Emniyet yerinizi tespit etmeye uğraşıyor.
        - Erhan ağabey. Ağabey bir kendine gelmeye çalış. Bak ben kendime geldim biraz. Yatıyor ıhlıyor.
        - Başka kimseden ses gelmiyor mu?
        - Yok, yok. Çok kötü ayağım kırıldı. Hanımefendi hâlâ bulamadınız mı yerimizi? Burada donacağız, diğer insanlar öldü herhâlde. Ayağımı oynatamıyorum. Çok pis kırıldı ayağım. Yerimizi ne zaman tespit edeceksiniz hanımefendi?
        Gece bütün tipisini, sisini ve soğuğunu toplayıp geldi. Adam boyu karların kapladığı bu korkunç dağ başında sanki balık kılçığına dönmüş birkaç ağaç silueti görünür gibi oldu.
        Soğuk, keskin bir bıçak. Soğuk, hepten İsmail'i de kuşatıyor.
        Gökyüzünde ne ay var, ne de tek bir yıldız.
        korkunun bütün askerlerini peşine takmış sanki.
        Ne gelen, giden var.
        Ne bir ses, ne bir ışık!
        İsmail üşüyor, donuyor.
        İsmail, bir şeyler yapmalı, nerede olduklarını mutlaka birilerine duyurmalıydı. Yoksa o da bu beyaz cehennemde pisipisine ölüp gidecek, kurda kuşa yem olacaktı. Allah'tan ümidini kesmiyor ama aklını da aradan çıkarmıyordu. İlkin, ne olursa olsun, bulunduğu yerden çıkmalı, ikinci bir telefona ulaşmalıydı. Kütleşen parmaklarıyla kırık ayağını yokladı. Son bir gayretle zar zor da olsa, onu sıkıştığı yerden çıkardı. Duyduğu acıları kalbine gömdü. Alnındaki soğuk terleri elinin tersiyle silmeye çalıştı. El yordamıyla yolunu bulmaya çalıştı. Birinin bedenine dokunduğunu anladı. Dokunduğu bedende hiçbir canlılık izi yoktu. Onun üstünü başını yokladı, cep telefonunu buldu. Şimdi ne yapıp etmeli, dışarıya çıkmalıydı. Dışarıda karın verdiği aydınlık, ona ışık olacak, telefonun tuşlarını seçebilecek, birilerini arayacaktı. Bu, belki de onun kurtuluşu olur, böylece yerlerini belirleyebilirlerdi.
        Dışarı çıktı ama yanan bir kibrit başı kadar olsun, aydınlık yoktu.
        Göz kararıyla ve parmak uçlarının marifetiyle tuşlara dokundu. Telefon çalıyordu. Aradığı bir avukattı ve onu yakalayabilmişti. Hiç beklemedi, arada bir yükselip alçalan heyecanlı bir sesle soruları karşıladı, konuştu:
        - Başkana ne oldu?
        - Öldü, başkan parçalandı, eks oldu.
        - Başkan ne yapıyor?
        - Parçalandı, öldü, eks oldu dedim ya. Aha şurda yatıyor.
        - Nerdesiniz?
        - Yerimizi tarif edemem, bir yer görünmüyor.
        - Etrafına iyi bak bakalım, sizi bulmamız için bir işaret ver.
        - Biz dağın zirvesine çok yakınız. Bulunduğumuz yer çok meyilli.
        - Kar var mı?
        - Kar yok, sis ve tipi var.
        - Taşlık, ormanlık mı, nasıl bir yer?
        - Tipi var, hiç bir yer göremiyorum.
        - Senden başka yaşayan var mı?
        - Bir tanesi yaşıyor, o da can çekişiyor.
        İsmail, titriyor. Gözlerinde karanlığın kurşun askerlerini taşıyor sanki. Etrafına bakıp bakmadığının da farkında değil aslında. Hoş, baksa da hiçbir şeyi göremiyor.
        Sesleniyor:
        - O ölmek üzere, ben de öleceğim. Çünkü kanamam var. Kan kaybından ben de öleceğim. Yetişin, muhakkak kurtarın bizi.
        - Bu numaraya dikkat et. Seni tekrar arayacağım. Telefona mutlaka bak, sizi bulmamız için.
        Umutlar, umutlar... Yeşerdiğinde insana kızgın çölde soğuk pınarlar buldurur, buruşup kuruduğunda karlı dağda adamın gözlerine çekilen mil olur.
        Umutlar, yaşama sebebimiz.
        Umutlar, gökyüzünde duyacağımız bir kanat sesi. Umutlar, yanı başımızda beliriveren adım sesleri. Umutlar, kurtuluşumuzun ön bahçesi.
        Umutlar, İsmail'in yediveren gülleri.
        Gelip onları bulacaklar mı? Güneşle birlikte kurda kuşa, ağaca çiçeğe, dağa denize ve ille de insanlara gülümseyen sabahlara ulaşacaklar mı? Bu karanlık örtülerin altında uzanıp giden beyaz çölden kurtulacaklar mı?
        - Yok, yok! Bu imkânsız... Henüz yerimizi bile belleyemediler. Bir de şu bacağımın acısı, canıma tak dedirtiyor. Erhan ağabeyde de tık yok. Sabaha da daha çok var sanki. Üşüyorum. Kırık bacağım gittikçe hissizleşiyor. Telefonlar da kurtuluş elçileri olamıyor. “Alo”ların karşısındaki “alo”ları duvar say. Cehenneme benzeyen bu beyaz çölden uzaklaşmalıyım. Yoksa?..
        İsmail'in aklına ölümün üşüten yeli düştü. O şimdi, hayatta kalabilmek, hayata tutunabilmek için yeni bir şeyler yapmalıydı. Hemen bir şeyler yapmalıydı. Üstelik soğuk, ciğerlerine kadar işliyor, ayak ve parmak uçlarından başlayıp bütün vücudunu uyuşturuyordu. Gözlerinde uyku belasının ağır süvarileri, şimşek gibi. Ansızın bastırıyor, göz kapaklarını tutsak etmeye çalışıyorlardı.
        İsmail, son bir umutla yeniden arkaya öne, sağa sola bakındı. Hiçbir şey görmüyordu.
        Bin bir umuttan hiçbiri, kör kör de olsa lambasını yakmıyordu.
        Bütün vücudu uyuşuyor...
        İsmail, umut dolu rüyalarına kavuşmak için uyumak istiyor.
        Ama uyumak, bu beyaz cehennemde uyumak; felaket.
        İsmail, bütün gücünü topladı, hayata tutunmak arzusunu uyandırdı. Henüz bir iki adım atar atmaz, helikopterden kopan yolcu koltuklarından birine tosladı.
        Sevindi.
        - İşte bu, dedi kendi kendine. İşte bu, benim mucizem. Kurtuluş sebebim olacak.
        Kamerasını yokladı, el yordamıyla bulduğu bir kızak gibi kayacağını hesapladığı koltuğa oturdu. Ayaklarını öne doğru uzattı, bin bir umut, yokuştan aşağıya inmeye başladı.
        Tipi dinmişti, soğuk inadına artmıştı.
        Sis, çözülmeye hazırlanıyordu ama gökyüzünde bir yıldız bile yoktu.
        İsmail, yokuştan aşağıya kayıyor, kayıyordu.
        Yolda giderken kulağında sesler...
        “Kapatmayın, bir saniye.”ler, “Etrafınıza bakın, ne görüyorsunuz?”lar, “Şarjınız bitinceye kadar açık kalsın, aramaya devam ediyorlar çünkü.”ler, “Emniyet yerinizi tespit etmeye uğraşıyor.”lar, “Bu numaraya dikkat et”ler...
        Sesler, sesler!
        Kanatlanıp uçmak isteyen sesler.

        Sonrası; bütün televizyonlara düşen bir haberde özetleniyor:
        - “İsmail'in donmuş bedeni...”