Gökte birkaç yıldız oynuyor... Ve serince bir rüzgâr esiyor hafiften hafiften. Mehmet Ağa, kuru bir dere içerisinde yürüyor. Üstelik korku nedir bilmediği, her halinden belli oluyor.
       Alışkındı o, geceleri avlanmaya. O çok tehlikeler geçirmişti eskiden, fakat şimdi tam bir avcı idi. Her kımıldayıştan, oynayıştan birer mana çıkarırdı. Dal uçlarında rüzgâr eğleşen ağaçların dilinden de anlardı.
       Bir torba ve mavzer vardı omuzunda. Yürüyordu. Tabakasından çıkardığı tütünü de, sarıp sarmaladıktan sonra büyük bir iştahla çekiyordu. Bir ah çekti. “İşte geldik” dedi, “bizim mekana”. Torbasını indirdi. İçerisinden iki pilliyi ve küçük bir torba içerisinde zehir tableti dediği kurşunlarını, hemen akabinde sap kısmı sivri, yılan dili ismiyle bilinen otuz kadar bıçağını çıkardı. “Elimi çabuk tutmalıyım!” dedi ve işe başladı.
       Yanındaki kayanın altındaydı mel’unun yuvası... İnin tam karşısında, kuru bir ağaç vardı. Mehmet Ağa, bıçaklarının sap kısımlarını fırdolayı kuru ağacın gövdesine çaktı. Dört parmak kalınlığındaki, keçe elbisesini giydi. İki pilliyi ve tabletleri yanına aldı. Bıçaklara sürtünmeden ağaca tırmandı.
       Her şey hazırdı. Lâkin inde tek kalan kaplanı çıkarmak lâzımdı şimdi. Bilirdi o, bunları... Kaplan sesine benzer bir ses çıkardı ağzından, hırladı. Bir hırlama cevap verdi sesine, gecenin karanlığını yırtarak. Kaplan dışarı çıkmıştı, insan kokusunu duyunca.
       Mehmet Ağa işe başlamalıydı. İki pilliyi hayvana doğru çaktı ansızın. Bir zıplama görüldü hayvanda. Fakat hedefine varamadı ve bıçaklardan birkaçı sıyırttı derisini. Kızdı, köpürdü kaplan. Sıyrıkların verdiği acıyla, inim inim inledi. Sonunda bir daha saldırdı. Hedefe varmıştı. Tutunduğu dalı bırakmayarak, ağaca tırmanıyor ve homurdanıyordu. Homurtuya, Mehmet Ağa’nın zehir tableti cevap verdi. Kaplan bir daha inledi ve Mehmet Ağa’nın yanına vardı. Ağa, bıçağını çekti fakat nafile. Kaplan pençesini, Ağa’nın bağrına salladı. Kalın keçe sayesinde Ağa, bu işi de atlattı. Ve tam sırasıdır diye düşünerek, aniden bıçağını hayvanın kafasının üstüne sapladı. Kaplan, can havliyle yere düştü ve çok geçmeden koltuk altından bir kurşun daha yedi. Son olarak yeniden haykırdı ve kuru ağacın gövdesine sarıldı, bıçakları karnına yedikçe yedi.
       Sessizlik sardı etrafı. Mehmet Ağa, dikkatliçe kuru ağaçtan yere indi. Terlemişti. Soluk alıp verişi de hızlanmıştı. Saman yoluna baktı, sabahın müjdesini aldı. “Çok şükür” dedi, “bir belâyı daha temizledim.”
       Eşyalarını topladı. Kaplanın kulaklarını ve ayaklarından birisini bileğinden kesti. Torbasını yüklendi, mavzerini omuzladı.
       Karanlıkla aydınlığın kesiştiği noktada yürüdü, yürüdü.

      

       Büyük Menderes Gazetesi, 31 Mayıs 1963 / Aydın