“Öğle istirahatında herkesin gelini oturup dantel işlese benim gelinimin gözü kitapta. İlim adamı olacak...”

Dünürü Kurban Hanım’ın, cenaze evinde büyük küçük herkese işittirerek bilhassa ona söz dokundurup söylenmesi Sabire teyzenin gücüne gitti. Etrafında oturan birkaç yaşlı kadın konuşmamak için dudaklarını ısırıp sustular. Komşusu Payzi kadın onun dizine elini bastırdı:

— Sesini çıkarma, dedi.

Sabire teyze ağzını açmadı. komşusunun yedisinde verilen yemekten sonra ilk işi elinde bohçasıyla önce dünürünün evine gitmek oldu.

— Hısım, dedi. Sen gelin damat görmüş tecrübeli kadınsın. Zavallı ben genç, cahil kızımı size verdim ki bilmediğini öğretirsiniz, o da bilgi, görgü sahibi olur dedim. Lakin o cenaze evindeki sözlerin beni çok yaraladı hısım!

Böyle söyledi ve sesi titrerken gözlerinden yaş geldi. Sabire teyzenin içinde kötülük olmazdı. En ufak bir şeye üzülse hemen gözleri harekete geçerdi zavallının. Kurban Hanım hissettirmese de dünürünü üzdüğünü sezdi ve içten içe sevindi. “Sözlerim canını yaktı mı? Canın çıksın.” diye aklından geçirdi ve yumuşak bir ses tonuyla:

— Evet, anladım. İnsan ağzına kilit vurulmuyor. Çıktı ağzımdan bir kere. Bunun için kendinizi üzmeyin. Doğru, Masume kızımız iyi, çalışkan, kabiliyetli kadın. Gelinim var dediğime değer. Edepli, terbiyeli. Ama… Bir boş kalmasın… Okuyor da okuyor. Ona bakınca içim sıkılıyor. “Ey gelin” diyorum. “Sen bir devlet çiftliğinde işçisin. Kocanı alıp şehre mi gideceksin? Okuyacağına dantel işle, minder kapla, yastık kapla. Boş duranı Allah sevmez.” Böyle nasihat ettiğimde alık alık yüzüme bakıyor. Hiç sesini çıkarmadan odasına gidip kitap okumaya dalıyor. İşte ondan sonra benim ateşim yükseliyor hısım!

Sabire teyze anladı ki hısmının da derdi az değil. Yumuşak bir ses tonuyla konuştu:

— Masume küçük yaşlardan beri böyle. Çok okuyordu.Bu hastalık ona kundaktayken bulaştı. Genç kızken kaç kere kitapları önünden alıp attım!

Hısmı onun ağzından lafı aldı:

— Allah’a şükür, kocasıyla iyiler. Aralarında dargınlık kırgınlık pek olmuyor. Şimdi… Arada olur: Bir akşam Recep tarladan gelip dinlenmeye çekilir. Masume ona gazel okur. Zaten yorgun. Çaresiz oturup dinlerken uyku basmış yavrumu. Bu yüzden ne kadar küstü…

— Küsmesine küser kızım lakin benim gibi sulugöz değildir. Hısım, size yalan gelirde de doğrusunu Allah biliyor; şu kızı büyüttüm, şimdiye kadar gözünde bir damla yaş görmüşlüğüm yoktur. Kendini bildi bileli birine kızsa küser, suratını asar ama ağlamaz. “Sen benim yerime de ağlıyorsun ya” derdi bana.

— Evet. Yeter ki iyi olsunlar…

Kurban Hanım’ın öfkesi geçmişti. Çok geçmeden hısımlar dostça ayrıldılar.

Masume akşam karanlığında tarladan geldi. Tarlada çalışanları getiren kamyonun köyün ortasında durmasıyla birlikte gürültü yükseldi.

— Maruf, bohçamı uzat!

— Hey! İnsenize yahu! Çabuk!

Sokaktan “tık” diye bir ses gelse kulaklarını diken çocuklar, akşam yemeklerini bırakıp annelerini, ablalarını karşılamak için koşarak dışarı çıktılar.

Sessiz sokak insanlarla doldu.

Masume, evine giden yola dönerken Marifet’le vedalaşmak için o tarafa baktığında kamyondan patır patır atılan ot bağlarını görünce birden elinin, ayağının boşandığını hissetti: Bugün de ot yolmamıştı. Öğle yemeğinden sonra dinlenme zamanı Marifet ot yolmaya gidiyordu ya o kitaba dalmıştı. İşte şimdi kaynanasının dırdırını işitecekti ceza olarak. Ekmek torbasındaki kitap göğsüne batar gibi olmuştu. Torbayı arkasına sakladı.

Kamyon bir homurdanıp ileri atıldı. Farlarının ışığı yol kenarındaki kavakları, taş ve çamurla örülen duvarı, iki kanatlı kapıyı ve o kapıya yönelen Masume’nin ince bedenini, parmak gibi parmak gibi örgülü saçını, omzundaki çapayı, toz toprak içindeki suni deriden çizmesini bir an altın rengine çevirdi. Sonra iki yuvarlak ışık demeti komşu evin duvarını, elektrik direğini hızla yüzer gibi geçti ve uzaklara kadar çekilmiş bir şerit gibi asfalt yola bağlandı.

Kamyon gitti. Masume, kapının kanadını içeri itti. Kilitliydi. Derin bir nefes alıp aklından “İnşallah yoktur” diye geçirdi. Kapının kanatlarının arasından kolunu sokup zinciri çözdü.

Ortasında koridor olan iki odalı, balkonlu ev karanlıkta asık bir surat gibi duruyordu. Balkonun önünde asma vardı. Odanın karşısında da ahır. Ahırdaki inek kimin geldiğini anlayıp şikayetçi bir sesle “mo” dedi.

“Ha… Bugün Sevri teyzenin yedisi vardı ya. Akşam oturmasına gitmiştir. Daha dönmez…” Masume’nin ayakları hızlandı. Yorgunluk hissi dağılıverdi. Işığı yaktı. Torbayı bahçede sofra kurdukları yüksek yere koydu. Sonra “Yine gelip ortalığı karıştırmasın…” diye düşünerek tornadaki kitabı odasındaki yatağın altına sakladı.

Öğle yemeğinden artan ekmeğini dolaştığı yerlerden gelip melül melül bakan uzun tüylü köpek yavrusuna atıverdi. Çizmelerini ayvana atıp gelin odasına girdi.

Genişçe, dolap ve rafları olan oda zevkle süslenmişti. Köşedeki önü açık yüklüğe yerleştirilen oymalı sandığın üstüne kadife ve atlas yüzlü minderler konmuştu. Askılara çeşit çeşit çiçekler işlenmiş havlular asılı. Odanın bir kenarında içi porselen tabaklarla dolu büfe. Yere halı döşenmiş. Raflardan birine “Quartz” marka bir televizyon yerleştirilmiş.

Masume, üstünü başını değiştirip dışarı çıktı. Artezyen kuyusundan su getirdi. Koridordaki banyoda iyice temizlendi. Gözlerine sürme çekti. Şifonyer aynasına bakarak süslenmeye başladı. Saçını dağıtıp her zamanki gibi taradı. Yalnız arkaya attığı ipek saçı onu sinemalardaki Fransız güzellerine benzetmeye yetti. Saçını bir sağa, bir sola tarar, bundan zevk alırdı. Saçlarını “leylek yuvası” gibi tepesinde topuz yaptı. Bu da güzel olmuştu. Şifonyerdeki yeni atlas elbisesini alıp giydi. Aynada kendini inceledi. Elbise biraz uzun gelmişti. Eteğini kıvırıp baktı. Bir türlü beğenemedi. O yana bu yana bakındı. Tarlada giydiği eşofmanı çıkardı. Entarisini dizinden dört parmak kadar yukarı topladı. O… Aynadan hoş endamlı, ince belli, bacakları oldukça güzel, selvi boylu, saçları omzunu kaplamış, bir bakışıyla yürekleri yakan bir güzel bakıyordu.

Birden bire canı dans etmek istedi. Aynaya karşı müziğini mırıldanarak kollarını oynattı. Kaşlarını kaldırıp gözlerini kıstı. O sırada kapı gıcırdadı. Sevinçten yüzünde güller açarak o tarafa koştu. Kocası değildi. Kapkara hırsız kedi bir an duraklayıp ona göz gezdirdi ve mutfaktan ne kaptıysa dişlerinin arasında sımsıkı tutarak kaçıp gitti.

— Hah. Allah belanı versin, diye beddua etti Masume bir anda gözden kaybolan kediye. Karanlığın içinden kedinin alay eder gibi “Miyav!” deyişi işitildi ve sesi kesildi.

Taze gelin tekrar giyindi ve yemek hazırlamaya girişti. Patates, soğan soyup ocağa çorba koydu. Odayı süpürüp minderleri yerleştirdikten sonra rahatlayıp televizyonu açtı. Televizyonda film vardı. Güzel manzaralar, birbirinden güzel film kahramanları… İşte delikanlı ile kız kol kola parkda yürüyorlardı. Başlarına güzün safran gibi sararmış yaprakları yağıyordu. Kız dansçı, delikanlı şarkıcıydı. Kız dünyada tanınmış bir dansçı olmak istiyordu. Delikanlının hevesleri de onunkilerden geri kalmıyordu.

Ocak tısladı. Çorba pişmiş, taşmıştı. Masume koşarak gidip ateşi kıstı. Çorbayı tadıp tuzuna baktı. Domates salçasını çok fazla koymuştu. Çorba kıpkızıl, ekşimtırak olmuştu. Patatesler epeyce ezilmişti. O, bütün ama ufalanacak haldeki, hepsi pişmiş olan, yumurta kadar, apak patatesleri porselen kaseye ayırdı. Kasedeki buğusu çıkan, ölmüş soğan halkalarını, yeşil soğanlara benler gibi yapışan patates topaklarını görünce içi tuhaf oldu. Yakın geçmişteki unutamadığı anıları canlandı. Çocukluğunda yaşadıkları evde bu çorbayı herkesin tabağına ayrı ayrı bölerlerdi. Kimin tabağına çorba konulmuşsa patatesiyle etini de tabağa koyup sıra sıra pamuktan dokunmuş sofra örtüsünün üstüne dizerlerdi. İyice kaynamış çorbanın suyunu terleye terleye içerler; ortadaki patates ve et parçaları insanın burnunu gıdıklayan bir koku saçar; gözlerini oynatırdı. Yemekten sonra babası, kıllı bacaklarını uzatıp yaslanır; keyfi yerindeyse Masume’ye “Oku kızım!” derdi. Masume “Gün Doğmuş”, “Şirin ile Şeker”, “Kurnaz Kraliçe” gibi kitapları şakır şakır okuyuverirdi. Ayvanla karşı karşıya olan asmada iri iri üzüm daneleri lambanın ışığında mercan dizileri gibi asılı dururdu. Bazen destanın en meraklı yerine gelir, etraftakiler “ah”, “vah” etmeye başlarlar, üzüm daneleri de ağır ağır sallanırdı… Ah… O akşamlar ne kadar mutlu zamanlardı…

Sonra babası vefat etti. Ailenin en büyük evladı Masume’ydi. Annesinin peşine takılıp tarlaya gitmeye başladı. Annesi de sesini çıkarmadı. Bir sıra pamuk toplasa, bir deste ot yolsa bile daha ne olsun dedi. O sıralarda Masume on iki yaşındaydı. Böyle böyle yirmi bir yaşına girmişti pamuk tarlalarında. Okul hayatı da bitmişti. On sekizinde Receb’e verdiler.

Recep, komşu mahalledendi. Masume büyüyüp çocukluktan genç kızlığa adım atarken onuncu sınıfı bitirmişti. Şehre okumaya gidip okula giremediği sıralardaydı. Gün boyu motosikletini “pat pat” bağırtarak gezip tozardı. Çoğu kızlar gibi Masumenin de dikkatini çekmişti. Sonra askere gitti diye işitmişti.

Çok geçmeden konuşkan, yapışkan yaşlı kadınlar görücü olarak Masumelerin kapısını çalmaya başladılar. Masume evleneceği adamı kendisi seçmedi. Bir zamanlar kalbinin bir köşesine yerleşen kıvırcık saçlı, gürbüz vücutlu, aydınlık yüzlü, Masume ile parklarda el ele tutuşup  yürümesi gereken delikanlı kalbinin o köşesinde ölüp oraya gömülmüştü.

Bir gün annesi onu odanın köşesine çekti ve askere gidip aklı başına gelerek geri dönen Receb’i övmeye başladı. Bütün kızlar ne yaptıysa Masume de öyle yaptı: Sonunda kabul etti.

Sonraki günlerde adet olduğu üzere gelin adayı ve damat adayını ilçe merkezinde görüştürdüler. Masume utandığından gözlerini kaldırıp Receb’e bakamadı. Masume’nin kız arkadaşı ile Receb’in arkadaşı olan delikanlı işaretleşerek onları yarım saat kadar yalnız bıraktılar. Recep o yandan bu yandan bir şeyler anlattı. Sonra Masume’yle kız arkadaşına aldığı hediyeleri verdi. Masume, Receb’e iki kat atlastan bir mendil verdi. Buluşma böylece sona erdi.

Bir ay sonra düğünlerini yapıp onu aldılar. Masuma, ancak düğünden sonra gözlerinin kaldırıp Receb’in yüzüne bakabildi. Recep biraz esmerce, sivri burunlu, iri gözlü, iri yarı bir delikanlıydı. Masume’nin on altı yaşlarındayken hayalinde resmini çizdiği delikanlıdan onda yalnız bir şey; kıvırcık saçları vardı. O, Masume’yi sever, isteklerini yerine getirmeye çalışırdı. Masume bazen yazdığı şiirleri ona gösterirdi. O hafifçe gülerdi ama bu alay etmek için değildi. Masume bunu anlar ve kocasına olan sevgisi daha da artardı.

Masume’nin çok kitap okuması sonucu ev işlerinin kalması yüzünden kaynanasıyla çıkan atışmalarda destek olurdu. Recep, akşamları onun saçını okşar:

— Üzülme, derdi. Yaşlı anam kitabın ne olduğunu nerden anlasın…

Lakin annesi laf söylemekle kalmıyordu anlaşılan.

Recep de zamanla değişmeye başladı. Araba alma derdine düştü. İki lafının biri “filanın karısı şu kadar para kazanmış, karı koca araba almışlar” oluyordu. Hatta “Ha… Filanca mı? Evet. Karısı çalışıp ona araba almış. Keyfine diyecek yok.” türü imalı sözler söylemeye başlamıştı.

Masume, kendine acımaz, çiftliğe ait tarlada bir iş yaparsa evinde, bahçesinde iki iş yapardı.

Recep, ailenin yiyeceğini, giyeceğini kısıp araba için para biriktiriyordu. Masume’ye kitap getirmeyi de azaltmıştı.

Masume, derin bir nefes alıp tencerenin kapağını kapatıp odaya girdi. Film bitmişti. Televizyonu kapatıp mindere yaslandı. Sessizlikten sıkıldı. Yüzünü yastığa bastırdı. Kulağında bir şey sürekli uğulduyordu. Bu sessizliğin sesiydi. Sırtüstü uzandı.

Hava durgundu. Sıcak yaz mevsiminin nefesinden geceleri bile hiçbir yerde rahat etmek mümkün değildi.

“İçim sıkıldı, bu nerelerdedir ya!” diye kocasını aklından geçirdi.

“Şimdi gelse… Kucaklar öper, öperdim…” diye fısıldadı o ateşli bir öfke ve nazlı bir üzüntüyle. Ansızın o çoktandır oturup kocasını beklediğinin farkına vardı.

“Gelsin ya…” diye geçirdi aklından vücudu yanarak. Kocasını şımartmayı, bütün dünya bir yana gidip baş başa kaldıklarında içinden geldiği gibi şımarmayı severdi. Bazen kocasını o kadar ihtirasla şımartırdı ki kocası onun kucağında kendini kaybederdi.

O yorganın üstüne yer bulamayıp kıvrıldı. İçi sıkıldı. Bir şeyler yüreğini tırmalar gibi rahat vermiyordu. İçini dökmek istiyordu.

Yerinden kalktı. Şiir defterini açtı.

Camdan, karanlık sokaktan “vız” diye geçen arabanın ışığı içeri girdi.

Masume dudağını ısırarak gözlerini şuh bir edayla oynattı ve kağıda yazdı:

 

Kırlarda laleler açıldı,

Kızla delikanlının ayaklarının altına.

Seni beklerken bağrım ezildi,

Sen kime söyledin arzularını?

 

Kocası geldiğinde şiiri yastığın üstüne koyacak, kendisi uyuyormuş gibi yapacaktı.

Şiir yazılı kağıdı yastığın  üstüne göze görünür bir halde koydu ve yüzünü yastığa bastırıp kalbi küt küt atarak beklemeye başladı. İşte şimdi o gelecekti. Şiiri okuyacaktı. Sonra her zamanki gibi Masume’nin saçını çekecekti. Masume gözünü açıp ona bakmayacaktı.

Yükselen ayak sesleri bir an durdu ve sonra yine odaya yaklaşmaya başladı. Masume, kıkır kıkır gülmemek için yüzünü yastığa iyice bastırdı.

Birden… Şiddetle tekmelenen kapının tak diye açılmasından korkan Masume yerinden fırladı.

Odanın köşesindeki büfede bulunan kap kacak birbirine çarparak çınladı. Kapının yanındaki demlik devrildi.

Receb’in gözleri dönmüş, öfkeden titreyerek eşikte dikiliyordu.

— Senin gibi karının babasına lanet olsun! İnek açlıktan ölüp gidecek. Ne ot yolup getirmişsin, ne bir yerlerden bir şeyler bulup vermişsin. Kıvrılıp yatışına bak!

O sanki egzost susturucusu sökülmüş motosiklet gibi gürlüyordu. Durdurmak ne mümkün… Masume durdurmaya da çalışmadı. Adeta uyuşmuştu. İşitmiyor, hiçbir şeyi fark etmiyor, yalnız kocasının dudakları birbirine değmeden açılan ağzını görüyordu.

Receb’in gözü birden yastığın üstündeki kağıda takıldı. Gönlü yumuşar gibi oldu. Yavaşça eğilip onu aldı. Ağır ağır yırtıp parça parça etti. Sonra şiir defterini pencereden dışarı, bulanık sular akan arka attı. Defter, kanadı açılmış güvercin gibi “şık” edip arka düştü. Küçücük dalgaların bağrında bir iki kere beyaz sayfaları göründü… Akıp gitti.

Masume’nin gözlerinin derinliklerinden kim bilir ne zamandan beri o anı bekleyen bir damla yaş sızıp çıktı ve kirpiklerine indi. Sonra yaz güneşinde kararan yüzünde iz bırakarak atlas elbisesine yuvarlandı. Onda da tutunamayıp akarak yere düştü.

Türkiye Türkçesine çeviren: Muhammed Emin Tuhliev

Özbekçe