░   Yazla birlikte Yeksert kenarındaki çöllerde otlar da susuzluktan kurumaya başladı. Buralarda yaşayan Şek aşiretleri otu bol yaylalara göç etme telaşına düştüler. Yeni yerlere göçmek hayvancılıkla uğraşanlar için bir bayram gibiydi. Onlar, bahar mevsiminde yaşayıp alıştıkları yerleri bırakıp gitmeden önce birbirlerine misafir olurlardı. Şifalı otları yiyip semiren kısrakların sütünden yapılan keskin kımızları içip çakırkeyif olan delikanlılar kızlarla düğünlerde karşlıklı söz atışmaları yapar, hoşça vakit geçirirlerdi.

     Yalnız bu sefer insanların içi rahat değildi. Otlaklarda ne türkü sesleri ne de kızların keyifli gülüşleri işitilmiyordu.

     Yüksek bir yerde kurulan ak otağın etrafında eğnine tüysüz deriden palto, başlarına ucu incecik uzun kalpaklar giymiş silahlı muhafızlar bekliyordu.

     Otağın içinde Şek aşiretlerinin aksakalları meclis kurmuş oturuyorlardı. Sedirin üstüne atılan ayı derisi üstüne bağdaş kurup oturan Rustek, aksakallarına durumu anlatıyordu:

     — İran şahı Daryus Ceyhun ırmağını geçip, Soğdiya’yı ele geçirdi. İranlılar ülkeyi yağmalayıp erkekleri köle, kadınları cariye kılıyorlar. Şimdi sıra bize geldi. Habercilerimiz şahın bizim tarafa Ranasbat kumandasında büyük bir ordu göndermeyi düşündüğünü bildiriyorlar…

     Rustek, saçı ve sakalı ağarmış; biraz kamburlaşıp çökmüş, iri yapılı, yaşlı bir adamdı. O bir zamanlar geniş omuzlu, uzun boylu bir pehlivandı. Bire bir çarpışmalarda Şek soyunun düşmanlarından nice bahadırlara yere sermiş, Soğdiya’da ve İran’da büyük ün kazanmıştı.

     Şimdi, Şeklerin ve Soğdiyalıların en şiddetli düşmanı olan İran şahı ve onun kötü niyetleri hakkında konuşurken öfkeden nefesi tıkanıyor; gözleri ateş saçıyordu. Ateşli sözlerle düşmanı def etmek için yapılması gerekenler hakkında aksakallarla fikir alışverişi yapıyordu.

     — Elinden hiçbir iş gelmeyen yaşlı erkekler ve yaşlı kadınlar, çocuklu kadınlar, koyun ve at sürüleri ile uzak çöllere gönderirsek ve geri kalan kadın erkek herkesi silahlandırırsak; düşmanla kanımızın son damlasına kadar, diye söze başladı aşiretin aksakallarından Saksefer.

     O, yaklaşık olarak altmış yaşlarında olsa da gençler gibi yüzünün iki yanıda kıpkızıl, çalışkan ve zorluklara tahammülü olan bir insandı. Devam etti:

     — Savaşın yükünü çekmek namussuz yaşamaktan daha iyidir. Zalim İran şahına köle olmaktansa savaş meydanında ölmek daha iyidir…

     Rustek, onun uzun sözlerini sabırla dinleyip başını eğerek düşüncelere daldı.

     — Savaşta mertçe ölmek sözde kolaydır. Lakin düşmanı ezip yok etmek, ondan intikam almak zordur. Bizim mertlik gösterip adımızı yükseltmeyi değil; ülkemizin, insanımızın hürriyetini nasıl koruyacağımızı düşünmemiz gerekir, dedi heyecanlanan Saksefer’e bakarak.

     Aksakallar, dillerini yutmuş gibi seslerini çıkarmadan oturuyorlardı. Birçok ülkeyi ele geçiren, savaş meydanlarında çok tecrübe sahibi olan, iyi silahlarla donatılan İran ordusuyla vuruşmanın kolay olmadığını iyi biliyorlardı.

     İleri gelenler bu sıkıntılı durumu çözüme kavuşturmak için oturmuş kafa yorarlarken otağın kapısında nçbet tutan delikanlı Şırak adlı bir çobanın içeri girmek için izin istediğini söyledi.

     Rustek:

     — Şırak mı? O da kim?

     Saksefer:

     — Şırak bizim aşiretten. Bütün ömrü çobanlıkla geçti. Kendisi ileri görüşlü, bilgili, güzel destanlar okuyan yaşlı bir adamdır. Eskiden harabelerde akrep yakalayıp kendini soktururdu. Acı hissetmezdi. Anlattıklarına göre gençliğinde onu yılan sokmuş da otlardan yaptığı ilaçları sürüp iyileşmiş. O zamandan beri yılandan, akrepten korkmaz.

     — Madem öyle, çağırın ihtiyarı, buraya gelsin.

     Kapıdan altmış yaşını aşmış, çevik, dimdik duran yaşlı bir adam girerek içeridekileri saygıyla selamladı:

     — İzin verirseniz ben de aranıza katılıp fikrimi söylemek istiyorum. Hangi konuyu görüştüğünüzü biliyorum.

     — Otur, otur. Seni dinliyoruz, dedi Rustek.

     — İran şahının askerleri Seyhun ırmağının dibindeki kum tanelerinden de çok. Onları savaş meydanına çağırıp yenmek imkânsız. Öyle bir hile bulmamız gerek ki düşmanın ayakları tutmaz olsun. Yuvarlanıp ölüm uçurumuna düşsün.

     — Haydi söyle. Nasıl bir hile düşündün? diye sordu Rustek.

     — Bunu yalnız sana söylerim. Aksakallar otağı terk etsinler.

     Bu sözü işiten Rustek, yüzlerini buruşturan aksakallara baktı:

     — Ne diyorsun? Sen bu büyük adamlara güvenmiyor musun, diye sordu.

     — Güveniyorum. Onlar ülkemizin derdiyle dertlenen iyi insanlar. Ölseler bile düşmana sır vermezler. Amma onların yakın dostları, kardeşleri, oğulları, karıları var. Benim sözlerimi farkında olmadan onlara söylemeleri mümkün.  Herkesin bildiği söz: "Elin ağzı torba değil ki büzesin." Aksakallar beni affetsinler…

     Aşiret reisleri peş peşe yerlerinden kalkıp dışarı çıkmaya başladılar.

     Ak otağdan biraz ötede çöküp oturan göçebeler Şırak’ı iyi tanırlardı. Onun kopuz çalıp söylediği destanları çok dinlemişlerdi. Kendisinin de destanlarda övülen arslan yürekli adamlardan biri olduğunu bilirlerdi.

     Aradan bir süre geçtikten sonra Şırak otağdan çıktı. Onu gören göçebeler korkuyla yerlerinden kalktılar. Yaşlı çoban, kesilen iki kulağına ve burnuna kızgın yün bastırıp akan kanı durdurmaya çalışıyordu. Beklenmeyen bu hadiseye öfkelenen göçebeler onun etrafını sardılar ve üst üste soru yağdırmaya başladılar:

     — Burnunu, kulaklarını neden kestiler?

     — Zavallı, senin suçun neydi?

     Rengi ceset gibi bembeyaz olan Şırak, dişlerini sıkarak acıya dayanmaya çalışıyor, soydaşlarının sorularına cevap vermiyordu. Onu bir yere götürüp kızgın yünle akan kanını durdurdular. Yaşlı adamın bozkır rüzgârı ve çöl güneşinde yanıp kararan yüzünde öfke alameti yoktu. Kendine geldiğinde yerinden kalktı, batıya doğru yürüdü. Olup bitenlere şaşıran insanlar arkasından bakakaldılar.

     …

     Çiftçilik ve bağcılıkla uğraşan Soğd halkına baş eğdiren İran şahı, Yeksert suyunun sol kıyısındaki göçebelerin üzerine yürümeden önce istirahat ediyordu. Yedi kat tuğla duvarla çevrili bahçenin ortasındaki yüksek kameriyede kendi kurmaylarıyla şarap içiyor, tatlı tatlı sohbet edip oturuyordu.

     Görevlilerden biri kameriyenin yanına gelip selam verdi ve kulaksız, burunsuz tuhaf bir ihtiyarın huzuruna girmek için izin istediğini bildirdi. Dara sorular sorup gelen adamın Şek aşiretinden olduğunu öğrenince:

     —Tamam, gelsin, dedi.

     İki silahlı muhafız refakatinde gelen Şırak, şahtan on beş adım ötede durdu. Yeri öptü ve kalkıp saygıyla beklemeye başladı.

     Dara, uzun boylu, kıvrık uçlu bir burnu olan, yakışıklı bir adamdı. Onun sakalı balta gibi, göğsüne kadar inmiş ve düzgünce taranmıştı. Üstündeki eşi benzeri olmayan altın işlemeli kaftanı parlıyor, elindeki asasına yerleştirilen kıymetli mücevherlerse karanlık gecedeki yıldızlar gibi ışıldıyordu. Taş bebekler gibi duran iki görevli onu ağır ağır salladıkları yelpazelerle serinletiyorlardı.

     Dara, keman kaşlarını çatıp yüksek sesle:

     — Ey adam! Sen kimsin, adın ne ve hangi soydansın? diye sordu.

     — Adım Şırak. Şek soyundanım, diye cevap verdi yaşlı adam.

     — Niçin gelip benim keyfimi bozdun? Maksadın nedir?

     — Maksadım birlik ve gayret kuşağını belime bağlayıp siz şahlar şahına hizmet etmektir. Siz fendimiz hakkında iyi düşüncelere sahip olduğum için kendi akrabalarımdan çok sert zulüm gördüm. Ben onlara: “İran şahı ile savaşırız diye boşa kürek çekmeyin. Sizi bir hamlede yerle bir eder. İyisi mi itaat kemerini bağlayıp gidin. O mübarek adamın eteğini öpün.” dedim. Bu söylediklerimi haber alan hükümdarımız Rustek çok öfkelendi. Benim burnumu ve kulaklarımı kestirdi. Şimdi ben sizin yardımlarınızla ondan öcümü almak istiyorum. Yüksek müsaadeleriniz olursa yenilmez ordunuzu yalnız sürü otlatan çobanların bildiği keçi yollarından Şek askerlerinin arkasına dolaştırayım. O zaman onları kılıçtan geçirmek zor olmayacak…”

     Şırak’ın sözlerini dinnleyen Dara düşüncelere daldı. Eğer savaşçı Şek aşiretleri bu yolla perişan edilirse Ceyhun ırmağı ile Yeksert arasındaki verimli yerleri ele geçiren İran askerlerinin güvenliği sağlanmış olacaktı. Lakin bu yaşlı çobanı bir denemek gerekiyordu. Şırak, şahın kendisine güvensiz gözlerle baktığını anlayıp sözlerinin doğruluğunu ispat etmeye çalıştı:

     — Burnumun ve kulaklarımın yakın zamanda kesildiğini görüyorsunuz. Bizimkiler kendi soydaşlarına boş yere böyle işkence etmezler.

     Şırak, düşünüp planladığı bütün delilleri ortaya koyup uzun uzun anlattı. Kendisinin İran şahuna olan bağlılığını, Şeklere düşmanlığını ispat etmeye çalıştı. Sözün sonunda güneş tanrısını üzerine and içti.

     Dara, kumandanlarıyla fikir alışverişi yaptıktan sonra Şekler üzerine ordu göndermeye ve Şırak’ı ise kılavuz olarak görevlendirmeye karar verdi.

     İran askerleri kılavuzun tavsiyesi ile yedi günlük su, yiyecek içecek ve hayvanlarına yem ve saman alarak yola çıktılar. Irmağın sağ kıyısındaki kumlu topraklardan geçip Şekleri arkadan çevirip saldırmak üzere hareket ettiler.

     İlk günler yol pek sıkıntılı değildi. Çöl otları artık kuruyup gitmiş olsa da ara sıra önlerine pınarların etrafında yemyeşil otlaklar çıkıyordu. Gide gide çölden bozkıra çıktılar. Adamların ve atların su sıkıntısı arttı. Masallardaki atların nalları gibi oyulmuş kum tepelerini aşmak veya etrafını dolaşmak kulay değildi.

     Kan ter içinde kalan atlar, ayaklarını kumdan güçlükler çıkarabiliyor, başlarını aşağıya salmış, adımlarını tek tek atıyorlardı. Bozkırın acımasız güneşi kötü niyetle yola çıkan bu silahlı adamların başlarına alev saçıyor, içlerini kavuruyor, susuzluktan dudaklarını kurutup çatlatıyor, kumların üstünde yükselen kaynar hava ciğerlerini yakıyordu.

     Birlik kumandanları dermansız kalmışlar, Şırak’tan Şeklerin ordusunun bulunduğu yere ne kadar mesafe kaldığını sormaya başlamışlardı. O da hedefe yaklaştıklarını ve iki gün daha yürümeleri gerektiğini söyleyerek kumandanları sakinleştiriyordu. Böylesine sıkıntılarla dolu seferin yedinci gününde de Şeklerden hiçbir ize rastlayamadılar. Her taraf çöl, susuz yerlerdi. Adam yürüse ayağı, kuş uçsa kanadı yanardı. Su, yiyecek, yem, saman tükenmişti. Zayıf düşen atlar yeri eşeleyip su arıyordu. Çatlayan dudakları şişmiş adamlar bir yudum su için bir yıllık ömürlerini feda etmeye hazırdı…

     Şırak’ı aralarına aldılar: “Önümüze düştün, bizi nereye getirdin, aptal!” diye sıkıştırdılar. Kumandanlardan biri Şırak’ı yakasından silkeledi ve hakaret etmeye başladı. Şırak yakasını onun elinden kurtarıp yün kalpağını başından çıkardı. Geniş ve kırış kırış olan alnındaki teri sildi. Çatlayan dudakları alaylı bir tebessümle aydınlandı.  Çekik gözlerinde bir bir ateş parladı. Etrafını saran öfkeli yüzlere gururla baktı. Kalpağını yere atıp kahkahalarla güldü:

     — Ben yendim! Dara’nın ordusunu tek başıma yendim, diye bağırdı ve devam etti:

     — Sizi aldattım. Çölün tam ortasına getirdim.

     Eliyle doğuyu ve batıyı gösterdi:

     — Bu taraf tam yedi günlük yol. Bu taraf da... İstediğiniz tarafa gidin. Benim mezarım şurada, diyerek ayaklarının bastığı yeri gösterdi.

     Muradına ermek için mukaddes kabul ettiği ateş ve su tanrısına şükürler ederek bir dua okudu. O, gerçekten ülkesini kölelikten kurtarmak için canından vaz geçmişti. Kötü düşmanı hile tuzağına düşürmek için türlü türlü işkencelere katlanmıştı. İşte şimdi arzuladığı sonuca ulaşmış, düşman askerinin kılavuzu olup onları yok oluş uçurumunun kenarına getirmişti. Şimdi düşmanın yapabileceği hiçbir şey yoktu.

     O, Rustek’in huzuruna çıktığında şöyle demişti:

     — Eğer benim çoluk çocuğumu, torunlarımı unutmazsan tatlı canımdan vazgeçip yurdumun başına gelen belayı def ederim. Düşmanı def etmek için bir hile düşündüm. Ömrümün sonuna gelmişim. Artık bu dünyadan gitmem gerek. Ben yurdum için tatlı ecel şerbetini içmeye karar verdim. Beni iyi dinle…

     Hükümdar onun sözlerini sonuna kadar dinleyip fikrini akıllıca bulmuştu. Sonra yanındaki keskin bıçağıyla kendi burnunu ve kulağını kesip güya kendi yurduna hıyanet etmiş biri olarak düşmanın arasına girmişti.

     Öfkeden gözleri belermişti.  İran askerleri, yüzü kırış kırış olup iyice çirkinleşen Şırak’ı aralarına alıp dövmeye başladılar. Kumandan Ranasbat dayak yemekten pestile dönmüş Şırak’ı onların elinden kurtarıp kenara çekti. Su içirdi. Sonra çadırına alıp onu iyilikle yola getirmek istedi. İranlı kumandan artık Şeklerin üzerine yürüyüp onları mahvetme hayalinden vazgeçmiş, yalnız ordusunu yok olmaktan kurtarmayı düşünüyordu.

     — Eğer sen bozkırdaki kuyuları ve çeşmeleri bize gösterirsen seni affedip Soğdiyana’daki köylerden birini sana bağışlarız.

     — Yurdumun düşmanlarına yardım etmek için uzanacak elimi kesip atarım daha iyi, dedi o sözü kısa keserek…

     Yok olmanın eşiğindeki İranlılar düştükleri acı duruma dayanamayıp fedâkâr çobanı parça parça edip öldürdüler.

 

(Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü)

Özbekçe

 

 

 

Mirkerim Asım (1907–1984)

 

               Mirkerim Asım 1907 yılında Taşkent’te dünyaya geldi. 1918–1921 yılları arasında ilköğretimini tamamlamış ve ardından 1921–1924 yılları arasında Nerimanov adındaki meslek okulunda eğitim görmüştür. Musa Taşmuhammedoğlu (Aybek) ve H. Yakubov ile bu meslek okulunda tanışmıştır. 1926 yılında ise Moskova Devlet Pedagoji Enstitüsünün Tarih ve İktisat Fakültesinde okumuş ve 1930 yılında buradan mezun olmuştur. Daha sonraları Semerkand’da Öğretmen Hazırlama Kursu’nda görev yapmış, ardından 1932 yılında ise Özbekistan Eğitim Bakanlığına bağlı Pedagoji Araştırma Enstitüsü’nde çalışmıştır.

     Mirkerim Asım’ın başlıca yazdığı eserler, Estrabad, Ali Şir Nevai ve Derviş Ali, Sürgün, Nevai’nin Hısletleri, Uluğbek ve Nevai, Makedonskiy, Arab Halifeliği, İran Şahlarının Baskını, Moğol İstilasi, Ötrer, Tomaris, Temür Melik, Aleksandr ve Spitamen, Mahler Ayım ve Hanpaşşa, Kervan Çanı, Elçiler, Zulmet İçre Nur (Nevaî), Ceyhun Üstünde Bulutlar (Berunî), İbni Sina Kıssası, Elcebrin Doğuşu (El-Harezmî), Kırılan Setar (Meşrep).

     Mirkerim Asım ayrıca M. Şalahov’un Ve Durgun Akardı Don (2 kitap), S. Baradin’in Yıldırım Beyazıt romanlarını ve L. G. Batn’ın Hayat Bostanı kıssası ve daha birçok eseri Özbekçeye çevirmiştir.

     Mirkerim Asım 1984 yılında Taşkent şehrinde vefat etmiştir. Vefatından sonra kendisinin verdiği büyük emeklerden dolayı 2002 yılında madalya ile mükâfatlandırılmıştır.