Başarılı bir öğrenciydi. Ancak bu başarısını lise yıllarında devam ettiremedi. İsteseydi ettirebilirdi. Bu kapasitenin fazlasına sahipti ama pek de önemsemedi. Okulda başarının hayatta başarı olmadığına inanıyordu. Haksız da sayılmazdı.

     Üniversiteye başladığında hak ettiği yerde olmadığını düşünerek çalışmadı. Girdiği okulu zamanında bitiremeyince başka bir üniversiteye girip bitirdi. Yüksek lisansa başladı. İşte tam o sırada ailesinin geçim sıkıntısı da başlamıştı. Annesi devlet memuruydu ve emekli olmuştu. Emekli olur olmaz maaşı yarı yarıya eksilmişti. Babası önce imtihanla kazandığı görevden, sonra da re’sen atandığı görevden alınarak maaşı dondurulmuştu.

     Delikanlı babasına şaşardı. İktidar sahiplerine de muhaliflere de uzak dururdu. İkisinden birine yaklaşmayı asla düşünmezdi. Düşünseydi iki taraftan biri onu seve seve sahiplenirdi. Ama babası tuhaf adamdı. Akrabaları güçlü tarafa oynarken o acı acı gülümsemekle yetinirdi. Delikanlı da o sohbetlerde akrabalarıyla bir olur, babasının tuhaf çekimserliğini hafife alırdı.

      Bütün bu olup bitenlerin sonunda yüksek lisansla birlikte geçinmek için çalışması gerektiğini gördü ve bir devlet dairesinde sözleşmeli olarak çalışmaya başladı. İşleri ağırdı ama o, bu işleri kolayca yapıyordu. Lakin sözleşmeliydi. Hem yarım kalan ilk üniversitesini bitirmek, hem de kadrolu işe girmek istiyordu.

      Kısaca KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı) denen imtihana girip yüksek bir puan aldı. Artık kadrolu işe girmesi çok kolay olacaktı. Adalet Bakanlığında küçük bir memuriyet için kadrolar açılmıştı. Üç yüz otuz üç kişi işe alınacaktı. Sevinerek, kendinden emin bir tavırla başvurusunu yaptı. Başvurular açıklandığında sevinçliydi. Yüzlerce kişi arasında KPSS puanıyla yirmi dördüncü sırayı kapmıştı. Ancak bir de bilgisayarla hızlı yazma yarışması vardı. Bu yarışmaya da girdi. Yüzlerce kişi arasında sekizinci sıradaydı. Artık bir engel kalmamıştı. Sözleşmeli olduğu memurluktan istifa etti. Yeni görev için bir formalite olan mülakata girecekti.

      Mülakat günü geldi. Ankara’da yüksek bir binada mülakata girecek kişiler sıraya girmişti. Sırasını beklemeye başladı.

      Sırası geldiğinde ceketinin önünü düğmeledi. Saygıyla girip selam verdi. İlk soru adı ve soyadının ne olduğuydu. İkinci soru daha önce ne iş yaptığıydı. Üçüncü soru ise neden bu görevi tercih ettiği… “Çıkabilirsin…” dediler ve dışarı çıktı. Mülakat dedikleri bu kadar kolaydı demek ki…

      Mülakat sonuçları birkaç gün içinde açıklanır diye bekledi. Haftalar geçti. Ay geçti. İkinci ay geçti ve sonuçlar açıklandı. Üç yüz otuz üç kişi asil olarak seçilmişti. Onlardan işe başlamayanlar olur diye üç yüz otuz üç de yedek seçilmişti. İki listede de adını göremedi. Mülakatta imtihanları, yarışmaları kazananlar değil, etkili ve yetkili kişilerden mesaj getirenler kazanmıştı.

      O günden sonra babasına benzemeye başladı. Artık siyaset konuşulurken yalnız acı acı gülümsüyordu.