(Evvel Zamandan)
Atın ölümü, itin bayramı.
Atasözü

░   Yaşlı kadın sabahleyin alaca karanlıkta hamur yoğurmak için kalktığında öküzünün başına gelenleri öğrendi. A!.. Öküz yok. Ağılın duvarı, sokak tarafından delinmiş… Çiftçinin evi yansın, öküzü kaybolmasın. Bir çuval saman, on-on beş ağaç, bir kağnı arabası kamış: Al sana ev. Öküz almak için ne kadar zaman yemeyip, içmeyip biriktirmek gerekiyordu.
     İnsanlar feryat, figan işitmeye alışmışlar. Kimini kocası döver, kiminin evi borcundan dolayı satılır… Ama insanlar yaşlı kadının feryadını işitip çabucak toplandılar. Kâbil dede yalın ayak, başı kabak, üzerinde uzun bir gecelikle oğlunun kapısının önünde durmuş, tir tir titriyordu. Dizleri sanki bükülüp bükülüp kırılıyordu. Gözleri etrafa bakınıyordu. Herkese bakıyordu ama hiç kimseyi görmüyordu. Kadınlar hırsıza beddualar ediyordu. Köpek havlıyordu. Tavuklar gıdaklıyordu. Kimileri de bu kadar küçük delikten öküzün nasıl sığdığına inanamadığı hakkında etraftakilere laf anlatıyordu.
     Kâbil dedenin komşusu, Burunsuz Kumandan girdi. O ağıla girip deliği, öküzün bağlandığı direği dikkatle gözden geçirdi. Nedense direği sallayıp da inceledi. Sonra Kâbil dedeyi çağırdı ve kısık sesle dedi ki:
     — Öküzün hiçbir yere gitmez, bulunur.
     Onun ağıla girip yaptığı teftiş Kâbil dedeye bir ümit vermişti. Bu sözü iyice sevindirdi. Yaşlı adam ağlayıp sızladı:
     — Hayırlısı Allah’tan… Ala öküzdü…
      İnsanlar hırsızın duvarı ne zaman ve nasıl bir aletle deldiği, öküzü alıp ne tarafa gitmiş olduğu, onu hangi pazarda satabileceği hakkında konuşa konuşa dağıldılar. Gürültü bitti. Kâbil dedenin hanımı ağlamayı bırakıp kumandana dua etmeye başladı.
      Kumandan, hırsızın deldiği yeri tekrar inceledi. Kâbil dede ellerini bağlamış onun arkasından yürüyor ve ağlıyordu.
      — Ağlama. Ağlama diyorum! Öküzün Çar’ın elinin altındaki yerlerden çıkıp gitmediyse bulunur.
Kumandan öküzü bulacağına o kadar emin gibi konuştu ki –sanki sokağa çıksa tamamdı– öküz bulunacaktı. Bu, “Allah affetsin” böyle yaptığına göre bir şeyler vermek gerekirdi değil mi? Kedi boş yere güneşe çıkar mıydı? Bu adam kumandan olmak için az mı para dağıtmıştı? Binbaşıya yedi yüz bağ yonca, bir tay verdiğini herkes biliyor. Devletten aylık almak için… Kâbil dede cüzdanını karıştırıp ne varsa kumandana verdi. Tekrar epeyce dualar etti. Kumandan oyalanmadan muhtara haber vermek çıktı.
Akşam Kâbil dede muhtara gitmeye karar verdi. Kuru kaşık ağız yırtar demişler, muhtara ne kadar para verse yeterdi? Verene birçok, alana on bile az derler. Karı koca fikir alışverişinde bulunup şöyle karar verdiler: Bu verdikleri son ve öküzü boynundan bağlayıp getirecek olan paraydı. Bu sebeple paraya bakmak akıl işi değildi.
     Kâbil dede muhtarın karşısına geldiğinde daha ağzını açmadan muhtar sertçe geğirdi. Sonra gıdığını asıp güldü.
     — Evet, inek mi kayboldu?
     — Yok. İnek değil, ala öküzdü.
     — Öküz mü? Öküzmüş ha. Hım… Ala öküz. Tövbe…
     Muhtar küçük parmağını ikinci boğumuna kadar burnuna sokup güldü.
     — Kaybolmadan önce var mıydı? Nasıl bir öküzdü?
     — Ala öküz.
     — İyi öküz müydü yoksa kötü mü?
     — İkisi de…
     — İyi öküz, birisi tutup götürse gider mi?
     — Başka malım yok.
     — Kendisi dönüp gelmez mi acaba? Birisi alıp gittiyse geri dönsün diye bırakmaz ya. Niye ağlıyorsunuz? He? Ağlamayın.
     Kâbil dede sessizce yere bakıyordu.
     — Aratsak mı acaba, dedi muhtar küçük parmağının çizmesinin arkasına silerek, müjdesi ne olur? Müjdesinin bahşişinden bir tadımlık alıp geldiniz mi?
     Muhtarın bu sözü Kâbil dedeye “İşte öküzün” der gibi geldi. Parayı uzatıp:
     — Ben fakir adamım. Her zaman hizmetinizdeyim.
     — Ben vakit kaybetmeden polis merkezine haber vereceğim. Kendisi çağırtır.
     Bir hafta geçti. Bir hafta boyunca yaşlı kadın “duanın güzelliği ile kapıları açan” büyücüye ibrik büyüsü yaptırdı. Suyun içine atılan ibriğin dönmesi bittiğinde emziği kime bakarsa o taraftaki kişi hırsız kabul edilirdi. Büyücüye yarım çuval iğde, üç karavana mısır, iki kangal ip götürdü ama bir şey çıkmadı. Sekizinci gün Kâbil dede yine muhtarın yanına vardı. Muhtarın tepesindeki saçları dikeldi:
     — Evet, öküzünü alıp evine mi getireceğiz? Hele bir gidip bildirilsin yahu! Vatandaşın derdini anlatması büyüklerin şerefindendir.
      Kâbil dede eş dostla dertleşti. Polise paradan başka ne götürse olurdu acaba? Anlaşıldı ki beyler beyliğini gösterene kadar adamın belir kırılırmış.
     Üç tane tavuk –gerçi biri gurk tavuktu ya– Kâbil dedenin kendisinden çıktı. Yüz yumurtayı da konu komşu, dostları topladılar. Ama bu hediyelerle kapıdakilerden öte geçemedi. Kapıcı hediyeleri aldı ve amire konuyu hemencecik, en iyi şekilde anlatacağına söz verdi. Yaşlı adamın bütün eklemleri tutmaz oldu. Sonra kekelemeye başladı. Ama içerde bir şey söylemenin imkânı var mıydı?
     “Oynaşma sen erbap ile, vurur seni her kapıda” demişler. Mesele kendisine iyice anlatılan polis müdürü irice bir tavuk, üç som da parayı aldıktan sonra “hemen valiye haber vereyim” yerine “muhtara git” dedi. Muhtar da “kumandana gidin” dedi.
      —Derdinizi söyleyin bakalım, dedi kumandan keyifsiz bir tavırla. Kimin aldığını ben nerden bileyim, evliya mıyım? Alan adam ilk fırsatta kesip halletmiştir ya. Uzak demezseniz, üşenmezsiniz dericilere gidip gönleri bir görün. Yalnız, gönü dericilere düştüyse işlenmiş olabilir. Allah bilir, pabuç olup pazara da çıkmıştır…
      — Şimdi işimiz zorlaştı. Kaderimiz kötüymüş, dedi yaşlı adam yere bakarak.
      — Küçük çocuk gibi ne ağlıyorsunuz? Kocaman adamsınız… Bir tane öküzün lafı mı olur, Allah can sağlığı versin. Ben kaynanama söylerim, size bir öküz versin. Bir tane öküz insanın canından kıymetli mi?
      Ertesi gün kumandan Kâbil dedeyi yanına alıp kaynatası pamuk tüccarı Egemberdi’ye gitti. Pamuk tüccarı yaşlı adamın haline çok acıdı. Tarlasını sürsün diye bir değil iki tane öküz verdi lakin küçücük bir şartı vardı. Bu şart güz gelince öğrenilecekti.

Abdullah Kahhar
1936

Özbekçe

Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü