Şelale geçidindeki gönüllü işçiler, çadırda geceleyip ertesi sabah erkenden Supa düzlüğü yoluyla Bahmal’a gitmek istiyorduk. Düşündüğümüz gibi, güneş batar batmaz geçide ulaşıp tahminen üç yüz metre yüksekten dökülen şelaleyi seyrettik.
     Uzun bir yol yürüdüğümüzden yorulmuşuz demek... Hepimiz erkenden yattık. Böyle havada iki saat uyusanız yeter. Kuş gibi hafifleyip kalkarsınız. Ben gece yarısına doğru temiz havaya doyup uyandım. Tan yeri ağarmadan çıkıp şelaleye doğru yürüdüm. Karşımdaki kayalıktan bir sürü keklik havalanarak gökyüzüne yükseldi. Onların ötüş sesleri dağda, taşta yankılanıp dereyi güzel nağmeler kapladı. Keklik sürüsü kayalığın şelalenin başındaki kısmına kondu. “Sabahleyin suya indiler” diye aklımdan geçirdim.
     Şelale, hayatın sürüp gittiğini; insana nerede ve nasıl olursa olsun dünyada hiç kimsenin değiştiremeyeceği kanunların herkes için olduğunu anlatmak ister gibi durmadan çağıldıyordu. Kayaların bağrını iyice kapatan nice yüz yıllık çamlar da şelalenin felsefesini onaylar gibi ellerini kavuşturmuş, sessizce dikiliyorlardı.
     Suya konan keklik sürüsü tekrar havalandığında güneşin ilk ışıkları dağın eteklerine yayıldı. Son tepelik ve kayalar sarımtırak yeşil renge boyanmış; tasvir edilmesi imkânsız, seyrine doyulmaz bir kıyafete bürünmüştü. Ruzi Çariyev’i alıp getirmek lazımmış. Onun böyle renkleri kullandığını şimdiye kadar görmedim. Geçide giden yılankavi dağ yolunda hafif bir otomobil karaltısı göründü. Dün bize yol arkadaşlığı yapan yöneticinin arabası: Şoför, tava ekmeğiyle yayıkta yapılmış tereyağı almaya gitmişti.
     Geri dönüp aşağı indiğimde arkadaşlarım hala uyanmamışlardı. Şoförle gönüllülerden biri ne olduğunu anlayamadığım bir şeyi ortalarına alır gibi dikilmiş duruyorlardı. Acaba… Kartal… Bir an yerimde dikilip kaldım.
     -Kanadından vurulmuş. Mirza Kuzu vurmuş. Alıp getirdim, dedi şoför suçluymuş gibi bana bakarak.
     Cevap vermedim. Vurulmuş, yaralı kuş ve hayvanları çok görmüştüm. Lakin kartalın da bu hale düşüşünün mümkün olduğunu hayal etmiş veya aklımdan geçirmiş değilim. Belki istemediğimdendir. Kurşun, kartalın sol kanadına değmiş. Uzun ve güzel kanadı şimdi onun isteklerini yerine getirmiyor. Toz kaldırarak çırpınıp yatıyor. Vücudu acıdan buruşmuştu. Keskin gagasının etrafındaki kırışıklıklar sarkarak onu o kadar kaygılı ve zavallı hale getirmişti ki uzun müddet aldırış etmeden bakılmıyordu. O yürümeyi unutmuş gibi yere uzanmış yatıyordu. İki gözü uzak ve karlı tepelerdeydi… Ara sıra dikkatle bize doğru dönüp nefretle bakıyordu.
     Boğazıma bir şeyler tıkanmış gibi:
     -Onu salıverip göndermek lazım, dedim.
     Delikanlı kartalı kaldırıp aşağıya doğru inen yolun kenarına götürüp bıraktı. Taşlı yolun üstünde kartalla ikimiz kaldık. Kendimi güvenli bir yere alıp onu gözetlemeye başladım. O, yolun sol tarafındaki kumlu bayırdan yukarı çıkmaya çalışıyor ama kaygan kum zeminde kayıp tekrar yola düşüyordu. Nedense aşağı doğru giden düz yoldan gitmiyordu. Bir müddet bir yerde sakince durup ilk adımını atan bebek gibi aşağıya doğru yalpalayarak bir iki adım yürüdü ve durakladı.
     Dağda taşta saksağanın sevimsizce yankılanan sesi işitildi. Çok geçmeden kartalın karşısına çıkıverdi. Yol kenarında kayadan kayaya sıçrayarak daireler çiziyor, kartalın ne yaptığını gözetliyordu. Bu kocaman ve hantal kuşun ayakta zor durduğuna kanaat getirince daha yakınına gitti. Sevimsiz sesiyle, bütün gücüyle bağırıp onunla alay etmeye başladı. Kartalın tepesinde dolanıp daireler çizerken onu kuyruğuyla da bir iki kez dürtüp geçti. Onun çirkin sesinden haberdar olan iki saksağan daha ve bir sürü küçük kuş kim bilir nerden ortaya çıktılar. Onlar şimdi birleşmiş, yaralı kartalla açıkça alay ediyorlardı sanki. Kartalsa uzak ve karlı tepelere gözlerini dikmiş, katılıp kalmıştı. Bu duruma uzun süre dikilip, oturup bakamazdım… Kartalı kaldırıp kayanın dibine bıraktım ve yavaşça uzaklaştım. O, yaralı kanadını iyice yayıp yattı. Benim gözden kaybolduğuma emin olduktan sonra yerinden doğruldu. Yaralı kanadını toparlamak için bir çırpındı ve tepeye doğru o kadar hızla yürüyüp gitti ki bir an çırpınan sol kanadını hesaba katmazsanız ona kurşun değmemiş gibiydi. Çamların ardına gizlenerek ben de yukarıya doğru yürüyordum. Küçük bir kayalığa çıktıktan sonra yaralı kanadını gagalamaya başladı. Acaba… O eleminden midir, açlıktan mıdır, ağrının şiddetinden midir nedense kendi etini gagalıyordu.
     Yine tepeye doğru yürümeye başladı. Ben onu gözetliyordum. İşte, çamların arasında gözden kayboldu. Lakin o uzak ve karlı tepelere doğru cesaretle gidiyordu. Ben bunu bütün kalbimle hissediyordum. Ben onun kahramanlığından iki gerçeği anladım: Eğer o iyileşirse o tepeden yine berrak ve sonsuz göklere yükselir. Onu vurup yaralayan, yaptığı bu korkunç işle kendini zafer kazanmış sayan fani, taş yürekli adamın üstünden kanatlarını genişçe yayıp uçarak geçer. Yağmurlara göğsünü gerip tepeler arasında mekik dokur. Mertlik ve zafer timsali olup karlı dağların başında kanat çırpar.
     Lakin… Lakin onun iyileşmemesi de mümkündür. Yaralı kanadı sakat kalıp kendisi gibi mağrur olan tepelerle ebedi olarak vedalaşması da mümkündür. Bana göre o bunu hissederek gidiyor gibi… Durum böyleyse onun ancak tepeye çıktıktan sonra belli olması gerek… Bunun için bütün gücüyle kendi etini yiyerek bile olsa tepeye çıkması gerek… Bunun için o fevkalade bir cesaretle ilerliyordu. En mühimi, tepede ölürse ölüsünü saksağanlar görmeyecekti…
     Ben yine bir gerçeği açık seçik seziyordum: Kartallar yalnız yükseklere doğru gidermiş… Onlar yüksekler için yaratılmış. Yükseklerdeyse yalnız kartallar uçar!

*     *     *
Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü
Özbekçe
 
>