Münakıb-ı raviyan ahbar-ı ve nakılan-ı asar ve mahdus ruz-ı silsile şöyle rivayet ve hikayet ider ki zaman-ı evvelde bir ‘aşık ve bir ma’şuk var idi. ‘Âşığın ismine Efgan ve ma’şuğun ismine Belendihüma dirler idi. Belendihüma Gülşan şahının kızı idi.

‘Âşık Efgan Tivriz beginin oglı idi. ‘Âşık Efgan’ın babası beg gayet (1b) kuvvetli ve ‘askere malik idi. Ve zabitana ve fukaraya merhametlü idi. Âhir vaktinde bunun bir oglı dünyaya geldi. Ismini Ruşan Beg koydılar. Tivriz şehrinde dellarlar nida idüpkırk gün kırk gice şehri donanma eylediler. Bu ma’sum sabi içün zindanda her ne kadar mahbus var ise azad idüb ve fukaralara sadakalar virüb şehrin içinde dürlü dürlü halıklar Safalar ve cümbüşler idüp ba’dehu (2a) Ruşan Beg dört yaşına kadem basdı.

Sarayda hoca ta’yin eylediler. Ba’dehu okuyub yazmağa başladı. Bir nice zaman okuyub yazı yazmaga iştihası çok idi. Amma bu çocuk az zaman içinde çok ‘ilim tahsil idüb dokuz on yaşına varınca ata binüb ve kılıç kuşanub ta’lime hevas eyledi. Tamam, bunları tahsil idüb başlı başına ata binüb zaman mürüvvet idüb ruşan (2b) beg sayd şikâra düşdü. Sabah olunca atına binüb yanına hizmetkârları ilre ve zağırları ve tazı ve şahinler ile beraber alub gider idi. Zira avlanub ahşam olunca saraya gelür idi amma Tivriz begi oğlunun böyle inüb binüb dürlü marifetlerin görüb Safalar idüb ve şükri Yezdan ider idi. Etbalarına ve fukaralarına ihsan ve sadakalar virür idi.

Günlerde birgün (3a) Ruşan Beg şikâra dağlarda gezerken bir dervişe rast geldi. Gördü kim Ruşan beg gönlünden didi ki: “bu bir kalendere derviş şu fakire bir miktar altun vireyim” deyü birkaç altun çıkardı kim dervişe vire. Derviş kabul itmeyüb”Hak yadımcın olsun beyim”didi. Neyse bey biraz gezüb tekrar saraya geldi. Bu defa irtesi gün şikâra (3b) çıkdı. Gine dervişe rast geldi. Bey gine didi kim: dervişe altun vire. Dervîş altunı kabul itmedi. Velhâsıl, yedi kerre keyf-i hâl dervîş ilân böyle oldı.

Sekizincide diğer dervîşe rast geldi. Elin koynuna sokdı, dervîşe altun vire. Dervîş hiç bakmadı. Rûşân bakdı ki bu bir tabî selim, kendi halîm hüsn-ü hulkî güzel bir yiğit dervîş .(4a) Rûşân Bege didi ki :”Ey Beg, sen bir kişizâdesin. Yiğit belinde hâsıl olmış yiğitsin. Ben de senin gibi bir Beg arardım, ancak buldum. Bu belgüzâr sana müstahakdır. Gel sana bu belgüzârı vireyim.”didi. Beg itdi:”Ey fakîr dervîş, senin bergüzârın ancak du’âdır. Senin elinden du’âdan gayri ne gelür? Sen bana bergüzâr virmeğe kâdir misin”didi. Ba’de (4b) dervîş itdi:”Emir eyle kim uşakların gitsün. Sana begüzâr vireyim” deyince, Rûşân Beg etbâlarına bir yağlık Virüb didi kim:”Alın şu yağlığı. Kimin atı yürük ise alsun kaçsun. Her kim kapub bana getürürse bahşîş vireyim” deyince, içlerinden birisi yağlığı alub atına binüb kaçdı. Sâ’irleri ardına düşüb gitdi.

Bunlar birbirlerin yağlığı kapub (5a) gezmekde olsun, biz gelelim dervîş ile Rûşân Bege. Dervîş elini koynuna sokub, bir kız tasviri çıkarub “Al begim bu resim Gülşân şâhının kızı Belendihümâ’dır. Bu kız hâlâ hayâtdadır kim bu kızın tasvîrine mâlik oldun. Ola ki tahkîk kendün mâlik olasın. Kızın ismi Belendihümâ’dır, senin ismin Âşık Efgân’dır”deyüb, dervîş gâ’ib oldı.

Efgân (5b) neye uğraduğun bilmeyüb, tasvîre cân gözile bakdı ki bu bir tasvîr ki behzâr resminde âciz, meddahlar dil ile vasfın her ne kadar meth eyleseler nısfın nısfını medh idemezler. Hemân tasvîrı koynuna, âşkı gönlüne sakladı.Kendinden geçüb beyhûd oldı.Hâmûş beyhûde yatmakda olsun,biz gelelim etbâlarına. İçlerinden biri ki Rûşân arkası üzere yıkılmış, lâ’akıl yatar.Cân başına sıçrayub,yağı yoldaşlarını çağırub geldiler,gördiler ki cesedinde ve ağzında dili yok,sözü bilmez.Cümlesi hayrân kaldılar.Bir ma’nâ viremediler.Bir yeni ehrâm içine koyub sarâya getürdiler.Babası gördi ki at ilen giden oğlan ihrâm ile gelmiş.Hemân cânı başına sıçrayub kendüyi binek taşı (6b) altına atdı.Etbâlarına etdi:”Atdan mı düşdi,yohsa cirid ile mi urdunuz,bu ne keyfiyyetdür,tiz söylen.” Didi. Çün darılub âzaba geldi. Etbâlarının içlerinden birisi ilerü gelüb etdi: “Sultânım beg bize bir yağlık virdi kim bu yağlığı alın kaçın, her kangınızın birbirinden kapub bâna getürürse bahşîş vireyim, didikde biz dahi yağlığı alub birbirimizi (7a) kovub gezerken, âhir kelâmımız yağlığı kapub Beg huzûruna altun almağa gitdi, Begi bu halde buldı. Amma mukaddem beg bize yağlığı virmezden evvel yanında bir derviş var idi. Gelüb yanında bulamadık. Begi lâ’akıl gördük. Cümlemiz başına cem olduk. Bir ma’nâ viremedik. Âkıbet ehrâma sarub sarâya getürdük. Ta ki emir efendimizin” didiler.

Ba’dehabeg emir etdi. (7b) Hekim başı getürdiler. Hekim başı bakub gördi ki tamarları âh âh vâh vâh idüb. Hekim başı bildi ki beg aşkın şarâbın erenlerden nûş itmiş. Amma, hekim başı söylemeğe korkdı ve cesâret itmediğinden hemân bu kadarca beyân eyledi ki “Bir şeyi yokdur. Sevdası hareket itmiş ve sevda ile şimden girü canı sıkılur ve benzi sararur. Gayrı korkulacak bir şey değil” (8a) deyüb koynundan bir şişe ruh çıkarub begin burnuna tudı.

Ba’de beg gözlerin acdı, kendine geldi. “Aklı zâyi” olub karşusında kim oldığın bilmez idi ve olan aklını Belendihümâ’ya bıragub ve gönlündendir idi. “Acaba yolu ne vakit aluram” deyü fikir itmededir. Babası etdi: “Bu na hâldir, söyle sana bir çare bulayım” didi. Amma Rûşen beg (8b) hiç söylemez. Kendi hâlinmi fikir ider idi.

Rûşen beg oturmada olsun, biz gelelim Gülşân Şâh’ının kızı Belendihümâ’nın kıssasına. Râbiler şöyle rivâyet ederler ki, Âşık Efgan Belendihümâ’nın aşğına yanarken, Belendihümâ’da bir gece rü’yâsında gördü ki bir dervîş gelüb selâm verdi. Kız dâhi selâmun alub dervîş dedi: “Kalk kızım seni nasiblüne götüreyim” deyüb kızı alub (9a) bir sahrâya geldi. Çeşmeler ve sıfeler etrafına ağaçlar ve kuşlar bir müferreh yer. Kız gördi ki ol çeşmenin sofasında bir pîr dervîş oturur. Dervîş bu kızı ol Pîrin yanına getürdü. Bu kerre dervîş Pîr’e “İşte Sultânım emanetin getürdüm” didi. Belendihümâ’da Pîr’in elini öpdü. Pîr dahi kızı yanına oturtdu. Birazdan gördü ki bir dervîş yanına bir tâze oğlan (9b) ayın on üç ondördüne benzer. Dervîş gelüb “İşte Sultânım emir etdügin yerine getürdim” didi. Dahi oglanı yanına oturdı. Andan ol dervişler el bağlayub divan durdular. Bu kerre Pîr elini koynuna sokdı, koynundan bir kahse çıkarub oğlana virdi. Oğlan o kahseyi çeşmeden doldurub getürdikde Pîr etdi: “Ma’şukun Belendihümâ’ya (10a) vir içsin” dedikde kız alub içti. Andan dervîş kıza itdi: ”Bu kahseyi çeşmeden doldur getür” dedikde alub çeşmeden doldurub getürüb dervîşe virdi. Dervîş etdi “Âşıkın Efgan içsin” dedikde, kız oğlana virdi. Oğlan kahseyi alub içdi. Pîr etdi: ”Birbirinize nasiblüsiniz. Varın Mevlâ selâmet virsün” deyüb ol Pîr (10b) ve ol çeşmeler ga’ib oldı. Ve ma’nalara kız ilen oğlan ikisi bir gicide gördiler.

Âşık Efgan uyanub aşkı ateşi iki kol olmuş yanmağa başladı. Kâh tasvîre bakar âh ider ağlar idi.

Bu ağlamakda olsun biz gelelim kızın hâline. Kız bu ri’yayı derdimendi biçâre Belendihümâ uykudan öyle uyandı ki âteşi aşkı vûcuduna düşmüş derûn-ı dilden (11a) neye uğradığın bilmez “Âh benim Âşık Efgan’ım seni dünya göziyle görmek nesabi olur mı” deyib öyle bir âh eyledi ki sadâsı top gibi gürledi. Tâyası uyanub “Efendim senin babanın devletinde nen eksük, böyle âh idüb gice gündüz ağlarsın” didi. Kız dönüp itdi: “Cânım tâya, görüğüm rü’yayı sen göreydin, ateş görmüş (11b) yağ gibi erirdin” deyince, tâyası etdi: “Hayır ola sultânım, ne gördin” deyince, kız gördi ği ma’nayı tâyasına söyledi. Tâyası kendi görmüş gibi âşık oldı. Feleğin çemberine dönmüş bir karı idi. Didi kim: “Elem çekme efendim, mevlâ kerimdür, görürsün. Velâkin sırrını kimseye deme, Kalbinde sakla” deyince Belendihümâ didi ki: “Cânum tâya bana bir saz getür” dedi. Çün sabah oldı. (12a) tâya çarşıya gidüb bir saz getürdi. Belendihümâ alub Âşık Efgan’ın aşkı ile çalub çağırmağa başladı. Aldı Belendihümâ, bakalım ne demiş:

Gördüm yâr cemâlini seyir eyledim.
Anı bende efzûn mestân eyledim.
Aşkını gönlümde mihmân eyledim
Aşkı nihân kendü ’ayân görünür

Erenler bezminde gördim özüni (12b)
Gûş eyledim hem sözüni
Ölmeden bir kez göreyim yüzini
Bağı cemâli güli handân görindi

Cânım tâya ben bu derdi nideyim 
İlâcı var ise söyle ideyim
Elim yetmez tazum tutmaz gideyim
Bana şimden girü kervân görindi

Kırklar meclisinde idün hisârı
Elinden nûş etdim câmı himârı (13a)
Belendihümâ’nın sevgüli yâri
Âşıklar serveri Efgân dediler.

Bu tüküleri tamâm idüb ağlayub yanmağa başladı. Bu burada kalsın, sen hikâyeti Âşık Efgan’dan dinle. Âşık Efgan, Belendihümâ’nın aşkı ilan öyle oldu ki gül benzi havya gibi sarardı. Yemeden ve içmeden zevk-i safâdan ‘avdan ve kuşdan kesildi. Kendüni ihfâya (13b) çeküb gice gündüz ağlamakdan gayru kâri yok idi. Babası bu kadar saz söz isterler idi, hiç söylemez idi. Âkıbet cümlesi fikr-i endişede kaldılar. Âşık Efgan bu su’âl üzere tamam bir sene ağladı.Sene tamamlandığında bir türlü sabra kararı kalmayub gidüb kızı bulmak

sevdasına düşdi.Günlerde bir gün pederine huzuruna gelüb didi ki: “Ey............................ (14a) vûcudum ve sebeb-i devletim babam. Şimdiden sonra bana izin vir ki varub bu kızı bulayım getüreyim. Ben bu kızı bulamayınca Lokman hekim gelsede derdime çâre bulamaz, ve bu âh vâh itmek ile ben iflâh olmam, ve bu âh vâh benim mevtime sebeb olub” deyüb zârı kılub ağladu. Begin canı başına sıçrayub “Aman oğlum kendine gel, genç yaşında nereye gideceksin (14b),sen delimisin? Biz müddet-i ömrümüzde Gülşân Şâh nâmında memleket işitmedik. Sana kimin kızın istersen alıvereyim, bunun aslı yokdur. Dervîşler çok bilirler, anlar öyle resim yazarlar. Para tuzagudır, gel benim ihtiyârlığıma hürmet eyle. Beni ve vâlideni ve kız karındaşını âhir vaktimizde ağlatma. Gel kerem ‘inâyet eyle oğlum, bu sevdâdan vazgeç. Hem bize yazuk ve hem senin civân (15a) ‘ömrine yazuk” didikde, Efgân cevâb eyledi ki ”Hayır baba, bunun aslı olmaz ise bunı yazamazlar. Elbette aslı olmak gerekdür” didi. Elbette ben ana giderim buluram” deyince, amma oğlan bakçeye bir gül fidânı dikmiş idi, ve hem oğlan ‘aklını gül fidânına bırakmış idi. Babası anası didi kim “Oğlum sen gidince gül fidânı kurur” didilir. Ana kim bakar? Bıragub nere gidersin?”didiler. (15b) Efgân didi kim “Ey benim babam, anam, o gül kurudugı bir şey değildür. Ancak bize izin virmek gerekdür. Bize izin virin gideyim” didi. Babası gördi ki görecek da’vâ degildür. Beg efendi dîvân ısmarladı. İrtesi gün erbâb-i dîvân ve ocak ihtiyârları cümlesi gelüb yerlerine karar eylediler. Ta’âmlar yeyüb ve sofralar meydândan sonra beg emir eyledi. Erbâb-ı dîvâna Rûşân Begin ahvâlini (16a) nakil eyledi, ve Gülşân şehrinin şâhını sû’âl eyledi. Cümlesi ihtiyârlar cevâb virirler ki “Biz müddet-i ‘ömrimizde Gülşân Şâhı nâmında memleket işitmedik, size filân yerde filân vilâyetde diyelim.” Yüz yaşında, yüz elli yaşında ihtiyârlar bu cevâbı virdiler. Rûşân Beg itdi: “Ey benim atam, Gülşân Şâhı, Kûhi Kâf dan ilerü ise ben anı bulurum” deyüb, destini bûs kılub (16b) gerü çekildi. Ehli dîvân, Begin gideceğini cümlesi mahzûn oldı. Herkez yerine gitdiler. Tekrâr anası, babası “Gel oğlum sana câriyye alayım. Şehir kızı istersen diledügini alalım. Gel bu sevdâdan fariğ ol. Genç ‘ömrin telef eyleme” deyince, Efgân derûni dilden ve cânı gönülden bir âh eyleyüb “Eğer bana her gice üçer kız virseniz kabul itmem, ta kim, Belendihümâ’yı bulmayınca, bu şehrin kızı değil etmeği (17a) ve suyı bana harâm olsun” deyüb pederi huzûrından taşraya çıkdı. Bir iki gün yol esbâbın düzedüb geyinüb, sâzı eline alub, babası huzûrına gelüb. Gördi ki babası ağlar, mabeyin kapusunda vâlidesi ve kız karındaşı ağlar, feryât iderler. ‘Âşık Efgân bunı böyle gördükde ‘aşkı cûşa gelüb bu türküleri söyledi. Aldı bakalım ne dimiş: (17b)

Hudâ’ya emânetsin sen ey baba
Çekersin şimden girü benim acımı
Oğlum deyü ağlar dertlü vâlidem
Bıragub gidince tahtı tâcımı

Güllerim sâf sâf oldı düzüldi
Hâlim görenlerin bağrı ezildi
Bizim kısmetimiz böyle yazıldı
Uğrun ağlar gördüm sultânım bacı

Ben yalınuz değilem sâz yoldaşım (18a)
Derdimi söyler hem sırdaşım
Beraber büyüdüm bir kız kardaşım
Elin ile besle gül fidânlarım

Dervîş böyle düzmenin
Tasvîrini gördüm kaşı kemânın
Belendihümâ’dır yâri Efgân’ ın
Gülşân şehrinde bu derdin ‘ilâcı

Bu türkü tamâm idince validesinin ekin öpüb hayır du’âların niyâz idüb kız (18b) karındaşile sarılub ağlaşdılar. Anlara vidâ’idüb, cümle etba’ları ağlar, feryât iderek, cümlesi birle helalleşüb, atına binüb yola reyân oldı. Sarâyında olan halkı ve ehli memleket yadsa kaldı.

’Âşık Efgân şehirden dışarı çıkub, üç ay tamâmında bir sahraya geldi. Gördi ki bir su akar, dürlü dürlü çiçekler açılmış. Bir müferreh yerdür. Ol arada inüb etrâfı (19a) temâşa iderken kendüne bir gaflet gelüb uykuya vardı. Ma’nâsında gördi ki bir az dervîşler gelüb buna selam virüb, ‘Âşık Efgân “Aleyke” didi. Dervîşlerin birisi didi ki: “Ey bîçâre ‘Âşık Efgân, müşkil derde uğradın. Genç yaşında seyyâh oldîn. Velâkin, al sana bir pâzvendi vereyim, işin âsân ola. Eğer bir yerde başın pek sıkılur ise içindeki (19b) du’âyı oku, necât bulasın oğlum. Allah sana selâmet virsin” deyüb gaib oldılar.

Andan ‘Âşık Efgân uykudan uyanub “Yarabbi sen hayırlar kerem eyle” deyüb, bakdı ki at sehil çeküb dağlarda sadâ virir. Hemân atının iki gözlerin öpüb, üzerine binüb yola revân oldı. Iki mâh tamâ (20a) mında yolı şehre uğradı. Şehri gezüb, etrâfını temâşa iderken bu bir şehr-i muazzam âlem-i nâs kendi safâlarında kahvelerde şâgirler otururlar. Sâz söz envâ dürlü safalar zevk iderler. Bu safalar zevk iderler. Bu şehrin hâline bakub hayran kaldı. Âşık dahî varub, bir kahveye girüb oturdı. Buna kimse iltifât itmeyüb “Sen nesin, kimi istersin, içerüye gel” yahûd “git” dime (20b) diler. Amma ol kahvede olan şâgirler ol gün gelmemiş, cümle ahbâblar şâgirlere muntazırlar idi. ‘Âşık Efgân bakdı ki kendüne iltifât ider kimse yok, mahzûn olub girüye dönerken, eteği açılub, binerken sâzı birisi görüb bâkîlerine haber virdi. Anlar “Buyurın delikanlu, gel, eğlenelim” deyüb, birisi kalkub elinden yapışub oturdılar. Kahve virdiler. Kahve içerken ahbâb söze (21a) başladılar “Yanında sâzın, elbette elinde bir hüner vardır. Kahve içesin, görelim ne söylersin” dirler. Andan ‘Âşık Efgân bu beyti söyledi. “Âh gine âh vâh gine vâh” deyib aldı bakalım:

Yârenler cihânda bulmaya rağbet
Yiğidin elinden bir hüner ister
Dillerde söylenü Gülşân şehrine
Ana da varmağa bahtı ser ister

Ezelden nûş ettüğüm ‘aşkı zehirdür
Kurbette çekdügüm felek kahrıdur
Benim gideceğim Gülşân şehridür
Ana da varmağa hayli yel ister

Kaşları kemândır kibriği akdır
Ararım cihânda menendi yokdur
Gezdügüm yerlerde güzeller çokdur
Gönül birisin almaz l’al-i ter ister

Efgân intizârdür yara irmeğe (22a)
Girüb bakçesinde gülün dermeğe
Belendihümâ’nın yüzün görmeğe
Ana da varmağa bahtı ser ister

Der ki Âşık Efgân ‘aşka dalmağa
Pervâne misâli şem’e yanmağa
Belendihümâ’yı varub bulmağa
İnce belin sarmağa bahtı ser ister

Efgân bu türküyi tamâm idüb anda olan yârenlere vidâ’ idüb getdi. Anlar (22b) kendüne iltifat itmedüklerinden Âşık Efgân beyitini sitemli söyledi. Kahvede olanlar dahi evvel iltifat itmediklerinden nâdim oldular. Bu âşk atına binüb bir müddet gitti. Bir mâh tamâmında bir gün giderken ziyâdesiyle yoruldu. Bir tağ başında bir ağaç gölgesinde endi. Atını çayıra saldı. Kendü oturdı. Otururken bir gaflet gelüb uykuya vardı. Efgân uyanıb (23 a) atına binüb gitmek istedi. Gördü kim atın kemikleri durur. Bakdı ki yanında bir aslan uyur. Bu kerre “âh” idüb “ Ey benim gam günimde yâr olan vefâdarım, ‘akıbet tenden mi ayrıldın? Şimdi seni kande bıragub ‘acabâ bu cesedi kande koyub kuşa kısmet olacakdur” deyüb, bir “âh” eyledi ki gözlerinden yaş yerine kan dökerek bu türküleri söyledi. Aldı bakalım ne demiş: (23b)

Ey felek elinden bir dem gülmedim
Ta rahmi mâderden bu ana geldim
Dürlü cefâlarla öldüm de öldüm
Bilmem ne vefâsuz zamâna geldim

Ser badı visâlin sevdâlı serde
Hak nasîb itmesün değme bir merde
Derdile yoğruldum rahmi mâderden
Beyni ile hicri cihân gülmedim

Ey felek var mı benimlen mizâcın (24a)
Yansın ateşlere tahtı revânın
Yıkılsın başına kubbe-i tâğın
Usandım cânımdan âmâna geldim

Bu mâni tutmadı fırdende kişim
Hazâna irerdim Gülşân’ı görsem
İsmine mutabık eylerdim işim
Efgâniyem zârı zârı figâna geldim

Bu türküleri tamâm idüb yola revân oldı. Dört ay tamâmında yolı bir şehre uğradı. (24b) şehri geçerken bir ihtiyâra rast gelüb selâm virdi. İhtiyâr dahi selâmın alub “hoş geldin yiğidim” dedikde “hoş bulduk” deyüb didi kim “Cânum baba, bu şehre ne diyâr dirler?” dedikde ihtiyâr itdi:”Oğlum buna diyâr-ı Yunan dirler. Hindistân’dan altı ay içerüyedir”deyince, Efgân etdi:”Gülşân bunda yakın mıdır?”. Ihtiyâr “oğlum babamdan bir kerre işitdim (25a) bu diyâra on üç aylık yoldur” deyince, Âşık Efgân “Yarabbi şükür olsun, haberin aldım”deyüb, ol gice yatub, sabâh kalkub gice oldukda bu türküyi söyledi. Aldı bakalım ol şehirde ne dimiş:

Hamdelillah bugün pirler ağzından
Yârimin haberin aldım sevindim
İsmini gûş idüb Gülşân şehrinin
Hasret bahrine daldım sevindim (25b)

Âşkın bâdesini içsem dostu elinden
Hak nasîb eylese kuçsam belinden
Belendihümâ’nın şehrini elden
Bir telli cevâb buldum sevindim

Efgân ider bülbül gibi söylerem
Haberli demdir Gülşânizin izlersem
Ağlamakdan döndü hazâna gözüm
Şimdi mesrûr oldum güldüm

Bu türküleri tamâm idüb şehirden çıkub (26a) tamâm dört ay gittiğinde yolda bir akarsu kenarına geldi. Gördü ki suyun etrâfı bütün söğüt ağacı, aralarında güller, dallarında bülbüller feryâd iderlerdi. Didi ki “şurada biraz eğleneyim” deyüb oturdu. Gayrı Âdam yok idi ki belendihümâ’dan bir haber ala. Otururken bahr-i ‘aşkı cûşa gelüb dalgalandı. Gördü ki bir turna uçub gider. “Bâri şu turnaya bir (26b) haber sorayım. Bakalım bir haber virir mi?”deyüb eline sazı alub bir Türki söyledi. Bakalım ne dimiş:

Âh uçub giden telli turna
Bakın Gülşân görünür mü?
Andadur Belendihümâ
Bakın gülşân görünür mi

Turna sen yüksek uçarsın
Âşıkım nemden kaçarsın (27a)
Sefer hakdur siz baharsız
Bakın Gülşân görünür mi

Âşkı âteşi yaman dilde
Tağ başında ıssız çölde
Etrâfı çicekli gülde
Bakın Gülşân görünür mi

Yâreler yürekde işler
Telli turna hüner göster
Âşık Efgân haber ister (27b)
Bakın Gülşân görünür mi

Bu türküleri tamâm eyledi. Kendü kendüne didi ki:”Ey gönül delimsin? Gökde giden turna ne bilür. Beni Âdeme cevâb vire. Ancak gitmek ile bulunur” deyü yola revân oldu.

Çünki Efgân bir yolı tutb gitdi. İki mâh tamâmında önüne bir kûhi tağ geldi. Ol tağ öyle bir tağ ki ağaçlar eflâke ser çekmiş hulmâ görünmez. (28a) sık meşeler var idi ki Âşık Efgân ol tağa yüzin tutub gitdi. Üç gün üç gice deyince tağın öte başına çıkdı. Amma ol tağda öyle oldu ki, libâsları parça parça oldı. Ol nâzik vücûdunı çalı tikanı öyle itdi ki, zerre kadar sağ yiri kalmadı. Yüzünden kan ayağına değin yere bulaşmış. Çünki tağın öte tarafına çıkdı.

Gördü ki (28b) nihâyeti yok bir ova. Ot yok, ağaç yok. Safi kum. Güneş ol ovadan doğar, ovaya iner. Âşık Efgân ol ovaya yüz tutub gitdi. Bir ay tamâmında önüne su geldi. Karşusı görünmez, yol yok iz yok. Bir yanı balçık kaya. Âşık Efgân bakub arkasına geldüği ova nihâyeti yok. Kendüni şaşırdı, fikre vardı. Gerüne gitse geldüğü yolın nihâyeti (29a) yok. Gitmese anda helâk olacak. Âkıbet bunda”anamdan, atamdan, kız karındaşımdan, devletimden ayrıldım, ona mı yanayım, yok ise Belendihümâ’yamı yanayım, kavuşmadan ayruldığıma mı yanayım? Ol gam değildür. Ben Belendihümâ’yı ma’âda gördüğim gideceğim elbette ol dahi beni görmişdür. Şimdi ‘acabâ benim Âşık Efgân’ım ne zaman gelür deyü gözleri yolda ise, ben bunda ölürsem anın hâli ne olacakdur? (29b) ilahi Yarabbi va’dem tamâm oldise çok çekdürme. Ecelim yokise sen selâmet vir. Ey yerleri gökleri yaradan Allah, hâlim sana ma’lumdur. Senden gayri kimsem yokdur Yarabbi” deyüb zâr zârı ağlayub, bu türküyü söyledi. Aldı bakalım:

Bu âşkın elinden gurbet ellerde
Bîçâreyim hâlim yamandır şimdi
Meşeli tağlarda ıssız çöllerde (30a)
Başıma çevrilen dumandır şimdi

‘Ecel geldi bükdi şu benim belim
Kan ağlar gözlerim tutuldı dilim
Bu gün bunda büküldi belim
Kanlı yaş dökecek zamanım geldi

Bu gün benim yaman bir günüm oldı
Ecel geldi burada beni buldı
Cânıma kast itdi bir ‘avcı geldi
Azrâil göğsümde meydân eyledi (30b)

Âşık efgân aydur ‘ecel kuşı göründi
Bu âşkın güneşi toğdı dulundı
Va’de tamâm oldı defter düdüldi
Hudâ’dan dileğim îmândır şimdi

Bu türküleri tamâm eyledikde, kahır eyleyüb kendüne bir uyku basdı. Sazı başı altına koyub uykuya vardı. Ma’nâda gördü ki, bir dervîş gelüb didi ki: “Ey Âşık Efgân ne yatarsın, kalkub gitsene?” deyince, (31a) Âşık Efgân bir “âh” eyledi ki “Ey dede sultân, nereye gideyim, gidecek yolummı var. Bir balçık kaya bir yanım su kenârı. Görünmez karşusı çok, nihâyeti yok. Belendihümâ’nın âşkı yoluna râhıma sedd-i İskender çekildi. Gerüye gidilmez, gerüye gitsem aşkı inkâr itmiş oluram. Atalardan kalma sözdir: Âşk yolında ölmek olur, dönmek olmaz. Böyle olıncak bakalım Mevlâ ruhsât (31b) virüb yol virür ise ne güzel olur. Eğer ki fursât olmaz ise, bunda ‘ecelim böyle ola mı? Yok bir canavar elinde helâk olam. Alnımıza beher ne yazıldı ise öyle olur” didi. Bu kerre dervîş didi ki:”ey Âşık Efgân, pâzûvendin içindeki du’anın vaktidür. Oku, gözlerini yum, tağa git” didi. Âşık Efgân uyanub bakdı ki gözleri yaşı yattığı yeri (32a) çamur itmiş. Didi kim: “Ilâhi Yarabbi meded senden ‘inâyet senden” deyüb du’ayı çıkarub okumağa başladı. Üç güne değin du’ayı tamâm eyledi. Gine döğşürüb, pâzıvendi içine koyub, kolına bağladı. Kalkub ol tağa yol tutub tağın eteğine bir kayaya basdı. Gözlerini yumdu. Ol dervîş iki ellerini Âşık Efgân’ın ayakları altına koyub, karşu tarafa geçürdi. Amma âşık (32b) Efgân kıyâs ider idi kim”gözüm kayalu yirde yudum”dervîş geçürdüğüni bilmeyüb, kendüni üç gün üç gice kadar gelüb, çünki üçünci gün sabah oldı. Efgân gözin açub kendüni bir yerde buldu. Ol uğrına çıkan tağ gibi bir tağ eteği gördi. Didi ki:”Eyvah üç gün üç gice bir yol bulamadık, dolaşub ‘akıbet bu yere geldim. “deyü kasâvet çekerken gördü ki tağ (33 a) su kenarına yakındır. Mukaddem gel düğü ova yokdur. Ol dervîş gözine görünüb didi ki:”Ey Âşık Efgân bizim hizmetimiz adâ oldı. Işte bu du’â berekâtile suyu geçdin, ve erenler bilence olsun”deyüb ga’ib oldı.

Âşık Efgân bir müdded suyun kenarında getdi. Uğrına bir ince yol peydâh oldı. Bir ay tamâmında uğrına bir çeşme çıkub başına geldi. Gördü ki ol (33b) çeşmenin sofasında oturdı. Ağaçalr ve çiçekler ve kuşlar sadâsını etrâf eknâfı temâşâ iderken gördü ki ol çeşmenin karşusında bir ‘azîm şehir gördi. Dürlü ziynetler ile mezin olmuş bir kal’esi var, şehrin ortasında yapılmış, etrâfı cûylar, göz ilan görülmiş şey değil. Bu şehri seyir iderken yolında bir kız zuhur itdi. Ol çeşmeye yakın gelince gördü ki (34a) elinde bir altun maşrapa, su almağa gelmiş. Amma kameti kıyâfeti gâyet güzel. Meddahlar dilinde medh olınan güzellerin birisi. Kız çeşmeye yakın gelüb, gördü ki havzın kenarında bir nev-civân, hüsn-i cemâli ayın on dördüne benzer bir tâze oğlan oturur. Amma libâsları aşkı yolunda pârelenmiş. Didi ki : “şuna bir kelâm söyleyeyim. Bana uyarsa şu yiğide bir kerre sarılayım” (34b) deyüb bu beyiti söyledi. Aldı bakalım:

Çevir yüzün benden yana
Yiğit beni alur mısın
Meftûn oldı bu cân sana
Ağam beni alur mısın

Aldı oğlan:

Gülşân’dır benim râhım
Kız hümâ’yı bilür misin
Arşa çıkdı âhı zârım
Kız Hümâ’yı bilür misin (35a)

Aldı kız:

El kınalı penpe elim
Kaddim nihal ince belim
Göğsüm cennet bülbül dilim
Yiğit beni alur mısın

Aldı oğlan:

Elini elime almam
Bülbül ince belin sarmam
Sana ben meylimi virmem
Kız Hümâ’yı bilür misin

Aldı kız:

Ziliflerim tel ebrişim (35a)
Ağzım hokka inci dişim
Hümâ da benim bir eşim
Agam beni alur mısın?

Aldı oğlan:

Hümâ’nın hışmı efzûndur
Bakışı bir kıyâmetdür
Misâli servi kâmetdür
Kız hümâ’yı bilür misin?

Aldı kız:

Hümâ’nın koynunda nârdır
Hodancı dilde izhârdır (36a)
Kırklarda tasvirî vardır
Yiğit beni alur mısın?

Aldı oğlan:

Gine bahr-i ‘aşka yandım
Tasvirîn kırklardan aldım
Efgâniyem nara yandım
Kız hümâ’yı bülir misin?

Kız ilan oğlan bu türküleri tamâm eylediler. Ol kız Belendihümâ’yı bilür idi ve itdi kim: “ey yiğit çünki Belendihümâ’dır (36b) Gülşân şâh şehri, bunda bir aylık yoldır. Velâkin güç derde uğramışsın, Allah bilence olsun." Andan kız ilan oğlan vidâ’ idüb yola revân oldı. On gün gitdi. Yolları gördi ki iki taraflı güller gülistânlar, dallarında bülbüller şakır. Bir memleket yolına benzemez. Dağlar cennet misâli. ‘Âşık efgân, kendü kendüne didi ki: “ol benim efendim Belendihümâ’nın yolları böyle olunca (37a) ‘aceb hüsnü bağında ne şekildir? Yarabbi sen kavışdur” deyüb, bir “âh” eyledi ki ‘aşkı cûşa gelüb sazı destine alub,“Bari şu yolları meth edeyim” deyüb bu türküyi söyledi. Aldı bakalım ne dimiş:

Meth eyleyim seni Gülşân yolları
Nazîrin yok karîb elde
Kırmızı gül sağlı sollı
Gülşân şehrinin yolları (37b)

Suları kıbleye akar
Burçuk burçuk sünbül kokar
Hüb yaratmış ‘anı settâr
Gülşân şâhının yolları

Koncaları olmuş handân
Bülbülün didesi giryân
Medh eylesin ‘Âşık Efgân
Gülşân Şâhının yolların

Bu türküleri tamâm idüb bir ay tamâmında (38a) bir seher vakti uğrına bir kal’enin içine girdi. Gördi ki çarşu bazâr açuk. Bir adama su’âl eyledi: “Gülşân Şâh şehri bu mıdur?” didi. Ol adam dahi “budur oğlum” didi. ‘Âşık Efgân Belendihümâ’nın sevdâ (38b) sıyle şehrin içinde ol kadar gezdi ki kendisinden geçmiş nerede gezdiğin bilmez. Ol gün ahşâm oldı. Yolı Şâhın sarâyına düşdi. Kapının önünde durub sarâyı seyir temâşâ iderken kapucılar “turma, git” didikde ‘Âşık Efgân kendüne yâr değil idi, işitmedi. Kapucı darılub, derdimendi bîçâre ‘Âşık Efgân’ın başına bir vurdu ki gözleri şimşek çaktı (39a). Al kan yüzine akub, kendüne geldi. Hemân arkasındaki ‘abanın etegi ilan yüzini sildi. “yarabbi, şükürler olsun, Belendihümâ’nın yüzin görmeyüb sopasının lütfına nâ’il oldum” deyüb, sokak sokak gezerken ahşam oldığı vakit kande gideceğin bilmez idi. Böyle gezmekle “yatmak eyüdür” deyüb, bir kapunun eşiğine başını bir koyub yatdı. Meğer ol kapu Belendihümâ’nın bakçe (39b) kapusı idi. Bakçuvan çıkdı ki evine gide. Bakdı ki kapu eşiğinde bir adam başını koyub yatmış. Yüzine kan bulaşmış. Bâğbân sordu ki: “oğlum sen kimsin? Bu yüzündeki kan nedir?” deyince ‘Âşık Efgân derdile bir”âh” eyledi ki ağzından çıkan nefes bâğbânın yüzine ateş gibi dokundı. Didi kim: “efendim ne yapayım, yerim yok, nereye gideyim? Bu şehre bu gice geldim başımı yar (40a) dılar. Canımın acısından buraya yattım”. Bâğbân didi ki: “oğlum gel bana hizmet eyle. Sana yılda on guruş vireyim, durur mısın?” didikde, ‘Âşık Efgân boyun büküb itdi: “hizmet iderim” didikde, bâğbân kapuyı açub itdi: “var sen orada yat. Ben sabah gelürem” deyüb, kapuyı kitleyüb gitdi.

‘Âşık Efgân, anda yatdı. Gice düşmanın ‘az ‘ömri geçüb sabah (40b) oldı. Bâgbân gelüb kapuyı açdı. Âşık Efgân’a didi ki: “oğlum, senin ismin nedür?” deyüb su’al idince, Efgân etdi: “benim ismim Abdu’r- rahman’dür” didi. Ustası buna bakçenin hizmetin öğretdi. Âşık Efgân ustasının öğrettiğinden dört kat ziyâde hizmet eyledi. Ustası gördi ki, izânlı uşakdır, buna bir kat esbâb geydirdi. Az vakit (41a) içinde Efgân bakçeyi öyle itdi ki, içine giren bir dahi çıkmağı istemez idi. Ol kadar Rûşân eyledi ki... Bu Efgân hizmet etmek üzere olsun, sen hikâyeti Efgan’ın babasından dinle. Günlerde bir gün, Efgân’ın babasına bir maraz hâsıl oldu. Cümle hekimler bir çare bulamadılar. Akıbet vefât etdi. Er oğlı olmadıgından gayrısını beg etdiler. Efgân’ın vâlidesini ve hemşiresini sârâydan (41b) çıkarub malını ve mülkini zapt itdiler. Bunları bir virâne eve girüb, zarûret ilan geçinürler idi. Bir gün validesi dahi merhüm oldı. Kız karındaşı yalınuz kaldı. Bazı kimseler kızı isterler idi. Zira kız dünyada hüsne malik idi. Amma kız cevab viridi kim: “Benim anam atam öldi. Benim darı dünyada bir karındaşım var idi. Ol dahi diyarı gurbete gidüb, adı ve nişanı zuhür etmedi. (42a) Sağ mı, öldü mi bir kimseden haber almaduk” derdi. “aşkı başını alub gitdi ve ne diyara gitdiğin kimse bilmez. Anın sağlığını duymayınca ben ere varmam. Ta kim karındaşım geldikde dilediğine virsün” didi. Bu kız kendü derünında dursun, biz gelelim Âşık Efgan’a... Bakçede hizmet iderken gahice ruhsat bulub, bakçede yalınuz kaldıkda gülfidan yanlarından geçüb, sazını çalub çağırur idi. Meğerki (42a) ol bakçe Belendihüma’nın bakçesi idi ve sarayın önünde bir köşki var idi. Ol bakçenin güllerini seyir ider idi. Bir gün bakçeyi tenha bulub, Âşık Efgan sazı eline alub, çalub çağırır idi. Sadası kızın kulağına değdi. Belendihüma, “acaba bu kim ola?” deyüb, köşkin penceresini açub gördi ki rüyasında dolu içdigi Efgan’a benzer. Tekrar yüreğine ok gibi saplandı. Öyle bir “ah” (43a) itdi ki kubbe-i asıman titredi. aşık Efgan söylediğini tamam edüb, Belendihüma, Âşık Efgan’ın muhabbetini işitdi. Sabra mecali kalmadı. Pencereyi açub Efgan’a karşu ayak üzere turdı. Derdimendi biçare, aşık Efgan, gözi gözine rasat geldi. Gördi ki tasvirde gördiği kızdur. Heman sazı elinden düşüb, arkası üzerine yıkıldı. Biraz yatub aklı başına geldi. Sazını alub “acaba bu (43b) Belendihüma mıdur? Şuna bir söz atayım. Eğer Belendihüma ise ol dahi kendüni bana bildürür” deyüb, bu türküyi söyledi. Aldı bakalım ne dimiş:

Bir mahitab toğdı burcı kamerden
Cemali hurşidi rahşana benzer
Yanakları güldür sırma saçları
Hüsnin şavkı mahı tabana benzer

Harami şiveli kameti ar’ar
Yanakda açılmış goncayı ahmer
Salındı çıkdı cennetden bir dilber
Haşa insan değil gılmana benzer

Bir yere cem olsa cihan hürjleri
Mümkin mi vasf itmek Zilfin tellerin
Ya hürjdür ya melekdür ya peri
Hüblukda Yüsuf-i Kenan’a benzer

Bana da sevdiğim rahm itsen ne var
Zjra ben olmışam derde giriftar (44b)
Zilfjn tellerin dağıtsa rüzigar
Kokusı misk ile reyhana benzer

Sırrım çok aşkın dermanı
Cellatdır gözlerin virmez amanı
Esirge sevdigüm Âşık Efgan’ı
Adalet sahibi sultana benzer

Serpilmedi bu aşkın dumanı
Çok çekdim yolunda derdi hicranı
Efgan derdine ister dermanı (45a)
Adalet sahibi sultana benzer

Bu türküleri tamam eyledi. Çünki Belendihüma, bildi ki Âşık Efgan’dır. Amma yanında birkaç cariyeler var idi, kendüni bildürmedi. Can gönülden öyle “ah” eyledi ki aşkı ateşi ululaub ol gün geçüb sabah oldı. Güneş kal’e-i kafdan baş gösterüb, alem nür ile münevver oldukda, Belendihüma tayasına didi kim: “sırrım sabırdaşım taya, (45b) şükür hamdü sena olsun, benim Efgan’ım gelmiş” didi. Kadın taya didi kim: “çeşimlerin Rüşen olsun efendim. Velakin Âşık Efgan oldığını neden bildin?” didi. Belendihüma, Efgan’ın kendü bakçesinde bağban oldğını, ol gün kafesine karşu Türkî söylediğini nakil eyledi. Kadın tayası didi kim: “efendim, bu gün Bakardişan ilan Gülzjba’yı ve sendjsedagüş’ı al bu üç cariye (46a) ile git bakçeye, Efgan ilan görüş ve ben dahj burada bakayım. Eğer validen bakçeye gidecek olur ise, ben sana haber vireyim. Amma efendim sakın ki bu üç cariyeden gayri alub veyahüd sırrını kimseye virmeyesin. Zjra bu üç cariyenin yanında kan olsa dahi sırrını virmezler.” Taya kadın Belendihüma’yı gayet ziyadesiyle sever idi. Bu böyle (46b) kalsın. Belendihüma, karşusındaki duran cariyesini gönderüb “var bana üç cariyeleri çağır gelsünler” didi. Cariye gidüb bunları Belendihüma’nın karşusına getürdi. Belendihüma, emir eyleyüb “ varın libaslarınızı takının, kendünize nizam virin. Sizin ilan bakçeye gidelim” didi. “emir efendimizin” deyüb gitdiler. Anlar gitmekde olsun. Biz gelelim, Belendihüma’ya ziynetlibasların geyüb cümle (47a) mücevherlerin takındı.

Fark oldı. Eğer ki Leyla görse mecnün’ı unudur idi. Mecnün görse leyla’yı unudur idi. Zati güzel, dahi kat kat güzellendi. Andan başına incüli işlenmiş misali bürünüb ol üç cariye yanından tutarak, sarayın bakçeye açılan kapusından taşra çıkub bakçe içinde gezerken güllerin etrafına geldiler. Bu arada Âşık Efgan (47b) güllerin yabrakların düzedür idi. Goncaların bağlar iken gördi ki üç dört dane cennetten dünyaya çıkub gelürler. Derdimendi bjçare Âşık Efgan, bunları gördiği gibi aşkı mevcüda gelüb, iradeti gidüb bir kerre öyle bir “ah” eyledi ki zeyneti asıman titreyüb ol bakçede kuşlar haline merhamet itdiler. Ne hal ise aklına başına döğşirüb kendüne geldi. Sazını eline alub (48a) bu türküyi söyledi. Amma cariyelerin bir şeyden haberleri yok idi. Bu hale te’accüb kalub, hayretde kaldılar. Âşık Efganaldı bakalım ne dimiş:

Salınub gezen güzeller
Aranızda Hüma var mı
El ele virüb gelenler
Aranızda Hümâ var mı

Salınan naz ile kızlar (48b)
Bilmem melek misiz sizler
Sizi görüb yaram sızlar
Aranızda Hüma var mı

Müzeyyineliyle ruhlar
Güneşden irer cemale
Her biriniz bir merale
Aranızda Hüma var mı

Kibriği saf saf düzülmüş (49a)
Vechine ayet yazılmış
Aranızda Hüma var mı

Efgan’ın yari Hüma’dır
Lebleri derde devadur
Cemali ıydi uzmadur
Aranızda Hüma var mı

Bu türküleri tamam idince Belendihüma , cariyeler ile Âşık Efgan’ın bera Berine geldi. Bin naz ile iltifat eyledi. Gözlerinin (49b) yaşını silüb, köşke varub oturdıkda gül istedi. Mededsadagüşi gelüb Efgan’a didi ki: “ biraz gül getür köşke, efendim ister” deyince, derdimendi biçare Âşık Efgan, malı bulmış mağribi gibi şaz olub “baş üzere” deyüb, güllerin nerde goncası var ise desteleyüb, cariye ile beraber köşke getürdi. Belendihüma başından misali açmış, kaküllerin gül yanağına sağlı sollı (50a) salındurmış. Derdimendi biçare ÂşıkEfgan’ın iradeti gidüb, başladı ağlamağa. Belendihüma da gördi ki Âşık Efgan ağlar, ol dahi ağlamağa başladı. Efgan gülleri Belendihüma’nın eline virdi. Belendihüma Efgan’ın elinden gülleri alurken, Efgan’ın elinden tutub yanına aldı. Belendihüma , gülin bir goncasını yanağına takdı. Gül ilan gül yanakda seçilmez oldı. Kız ilan oğlan biribir(50b)lerine sarıldılar. Biraz yatub akılları başlarına geldi. Kalkdılar. Belendihüma tolabı açub içinde bir altun tesbi yaldız mücevherli altun tabaklar ile bir meclis hazır eyledi. Bir yanınaBelendihüma ve bir yanına Âşık Efgan geçüb oturdılar. Birbirlerine her kadeh virdikde yanakdan şeftalüler alarak bu türküleri söylediler.

Aldı Âşık Efgan:

Tasvirin kırklardan aldım
Cemalin görmeğe bu can arzülar (51b)

Arzülayub geldim seni ey peri
Derdimi dermeye lisan arzülar

Aldı kız:

Hayli demden intizarın çekerdim
Yar senin geldügün yollara kurban
Canım tazelendi hüb avazından
Söyleyen şirin diline kurban

Aldı oğlan:

Gerdanda geysular şirin edasın
Güzeller içinde bir Hüma’sın
Göğsün cennet bağı kaddi tübasın (51b)
Hürjler ah çeker rizvan arzülar

Aldı kız:

Elinden nüş etdim aşkın tolusı Seni gördi getdi gönlüm kaygusı Cennetden mi çıkdın melek yavrusı Sevdügim öleyim ellerin kurban

Aldı oğlan:

Sevdügim yanağın kırmızı güldür Dişlerin incü leblerin mildür Kibriğin okıylan sinemi deldür Kurulu kaşların keman arzular (52a)

Aldı kız:

Hayli demden seni Hak’dan diledim Cemalin görmeğe her dem iverdim Şükür yüzün gördüm murada irdim İnce belimkuçtuğun kollara kurban

Aldı oğlan:

Efgan yolunda çok çekdi hiçran Ciğer kebab oldı dideler giryan Kerem kıl bendene ey şahı hüban Gönül hajl olmaz ihsan arzülar

Aldı kız:

Şimden girü çekme gussa-yı gayku (52b) Ben senin sen benim ey çeşmi ahü Belendihüma’ya belgüzar deyü Derüb getürdüğin güllere kurban


Bu türküleri tamam eyledi. Belendihüma kalkub Efgan’ın yüzin öpüb elindenyapışub, meclisden gerüye çekildiler. Belendihüma göğsün bendin çezüb, billur misali beyaz ve panbukdan yumşak ve şekerden tatlu sinesinin bendin açub “işte gel beri Efgan, kuşa (53a) kdan aşağı benimdir, yukarısı sana teslim, dilediğin gibi işle, öpüb kucakla” deyince, biçare Efgan, cennete girmiş kadarşaz memnün oldı. Belendihüma’nın sinesini öpüb emüb tururken Efgan cüşa gelüb bu türkiyi söyledi. Aldı bakalım AAşık efgan:

Âlemde muradım hasıl

İden mevla’ya şükür olsun (53b)

Beni bu gün yara vasıl İden mevla’ya şükür olsun

Gurbet elde çekdim zahmet Yakdı beni narı hasret Bu demleri bize kısmet İdem mevla’ya şükür olsun

Siyah kaküli perişan Rüyında olmışam rüşan Bu mahzun gönlümi rüşan (54a)

İden mevla’ya şükür olsun

Nice dem güli gülzara Olmışam derde giriftar Âşık Efgan’ı sana yar İden mevla’ya şükür olsun

Yolunda ey peri rıhsan Âhı çekdim hezaran Bu Efgan’ı sana yaran İden mevla’ya şükür olsun (54b)

Bu türkiyi tamam idüb, sine-bir-sine sarmaş oldılar. Cariyeler dışarıuya çıkub gezmeğe başladılar. Belendihüma ile Efgan öyle muradları üzere kakül kaküle perçem perçeme gelüb, kah memeden kah sineden kah gerdandan kah billur göbekten büse alub, ikisi de beyhüd olub yatdılar. Ahşam yakın oldı. Cariyeler gördiler ki, bunlar uyanmaz. İçlerinden (55a) birisi varub bunları uyandurdı. Bunlara su getürdi. Ellerin ve yüzlerin yudılar. Akılları başlarına geldi. Belendihüma, geyüb kuşanub Âşık Efgan’avida idüb gitdi. Biçare Âşık Efgan’ın gözi ardında kaldı. Efgan bakçede ağlar, Belendihüma sarayda ağlar. Kah vakit bakçede tenha buldukda Efgan kafesde çalar çağırur idi. Belendihüma kafesi (55b) açub birbirlerin görür idi. işte bunlar kah bakçede kah kafesde görişürler idi. Bunlar kaçmanın ilacını bulmazlar idi. Birbirlerine”Mevla kerimdür” dirler idi. Bunlar böyle altı ay bakçede Safalarını icra iderler idi. Ravi şöyle rivayet iderler ki, günlerde bir gün adet üzere bakçede işret edüb çalub çağırırken, tamam olunca birbirleri sarılub sarmaşdılar. Köşkün (56a) içinde oynayub puse alub püse virürken, ittifak bir koca karı var idi. Bunların zevki Safaların görüb ,perçem kakül karuşturub , kol kola, gerdan gerdana, dudak dudağa, göbek göbeğe sarulub yatdıklarını ol acüze kafir gördikde, heman feracesini geyüb doğrı padişah huzürına geldi. Padişaha etdi: “etba-larına emir eyle, dışarıuya çıksunlar” didikde, padişah (56b) emir eyledi, cümle ağalar dışarıuya çıkdılar. Kafir acüze ilan padişah kaldı. Acüze didi ki: “padişahım senin dar-ı dünyada bir kızın var. Lakin, Belendihümakendü bakçesinde bir delikanlı, gayet hüsne malik, ayın ön dördine benzer. Belendihüma’nın bakçesinde bağban olmuş. Belendihüma anın ilan sözi bir itmiş, iki üç günde bir kere gelüb köşkde işret idüb, sazı sözi çok amma velakin (57a) oğlan ile Belendihüma kol kola, yanak yanağa, gerdan gerdana, dudak dudağa, göbek göbeğe sarılub, ta ki bayılub ayılınca birbirlerinden ayırd olmazlar. Taze kız taze oğlan ateş ilan pamuğa oyun olmaz. Belki oğlandan hamile kalur, şehrin içinde padişah oldığın bir akçe yerini tutmaz ve gayri dahi bir akçelik olur. Heman bir yüz karalığı olmazdan evvel (57b) başından bu oğla(nı) defi eyle. Son peşimanlık akçe itmez. Altun adını bakır idersin. Benim bu sözüm size sıyanetdür dedikde, padişah “ey kadın, sen bu fe’li kande gördin?” didikde, acuze kafir didi ki:”efendim, benim fakirhanem, bakçe divarına muttasıldür. Rüzigara karşu divarımı deldim. Bakçenin içerüsi görünür, anda gördim” didi. Padişah bu karıdan bu cevabı işidüb (58b) padişah ol la’ine bahşiş olarak bin altun virdi. Acüze kafir altunı alub dışaruya gitdi. Padişah kendü kendüne didi ki:”yarın sabah bakçeye gideyim. Bir şeyi bahane idüb inşaallahoğlanı katl ideyim” didi. Bu hülyayı kurdu. Amma iç ağalarından birisi kapunın arkasında bu acüze kafirin söyledüğüni işüdüb aklı başından gidüb (58b) heman Belendihüma’ya bir tezkire tahrir ve bir sırrane adama virüb, Belendihüma’ya göndürdi. Belendihüma da tezkirenin mührini açub okıdı. Böyle yazmış ki: “benim efendim sultanım hazretleri, hakipayi şeriflerine yüz sürdikten sonra, muhabbenemiz budur ki, benim efendim sizin bakçenizde bağban olan delikanlı ile beyinizde olan macerayı bir acüze kafir sezüb, şâh babana men ol ili ahir (59a) beyan itdi. Eğer oğlan bir tarafa kaçmak mümkin olursa bir tarafa başının çare göresin. Bir bir baban oğlanı katl idecek. Siz de alakanız var ise yazukdur” deyüb kelamı ahir itmiş. Amma iç ağasının bu tezkireyi yazmanın sebebi bu ki, mukaddem Belendihüma anı ölümden kurtarmış idi. Belendihüma tezkireyi okuyub can başına sıçrayub ol üç cariyenin birini çağırdı. Bu ahvali (59b) bildürüb didi ki: çabuk Âşık Efgan’a benden selam eyle, bizim kavuşduğumuzı babam duyub, bu gice bir tarafa gitsün, sonra Mevla kerimdür.” Ol 8akardışan cariye gelüb Âşık Efgan’a bu sözisöyledi. Âşık Efgan eşidüb canı başına sıçradı. Neye uğradığını bilmedi ve cariye dönüb gitdi. Derdimendi biçare Âşık Efgan sazı eline alub kafese bakdı ki pencereler kapaludır. Divane Efgan (60a) “ah” idüb aglayı ağlayı bakçe kapusından çıkub yola revan oldı. Gözi arkasında kalub, dönüb bakdıkça “ah benim efendim Belendihüma, seni bin mihnetle bulmış iken şimdi göz göre seni bırağub kande gideyim? Acabaa dünya göziyle mübarek cemalini görmek müyesser olur mı? Yok ise gurbet elde hasret ölürim de gözüm açık mı kalur?” ah itdiği vaktin tütüni eflaka çıkardı. (60b) Bu hal ile Âşık Efgan taşra çıkub gitdi. Gice oldı. Efgan mezaristana girüb yatdı. Derdimend biçare Belendihüma’nın yatduğı kuş tüyinden döşekler, çalı tikanı oldı. Gözlerine uyku girmez. “ah” idüb ağladıkça ol ağla gözlerini kanlı yaşı gül yanağa incü danesi gibi döker idi. Işte bunların biri sarayda ve biri mezaristanda ağlamakda olsun, biz gelelim (61a) Belendihüma’nın babasına. Sabah oldı. Şah yerinden kalkub bakçeye vardı. Gördi ki kimse yok. Tebdil olmış saraya geldi. Emir eyledi. Şehrin içinde dellarlar nida edüb zarba ve zarba kadir olan silahın alub atına binüb şehirden çıkub atlılar kol. Etrafı eknafı aramağa başladılar. Âşık Efgan gördi ki girüden askerler gelür, kaçmağa yer bulamayub (61b) bir mezar içine girüb yatdı. Askerler gelüb yolları ve dağları ol kadar aradılar. Nam nişanın bulmadılar. Padişah aciz olub emir eyledi. Cümle ormanları ateşe yakdılar. Belki ormana girmişdür deyüb üç gün üç gice şehrin etrafını ne kadar ağaçlar ve ormanlar var ise yakdılar. Nam nişanın bulmadılar. Âkıbet ecanı cehenneme” deyüb saraya geldiler. Padişaha bulamaduk deyüb cevab (62a) virdiler. padişAh idti: “Hoş, imdi kısmette ise karşumıza çıkar “ didi. Âşık Efgân mezâr içinde üç gün üç gice yattı. Dördüci gün dışarıuya çıkdı. Gördü ki ne kadar ağaçlar ve ormanlar var ise cümlesini yakub kül itmişler. Kendü kendüne didi ki: “Hey zâlim iki âşık birbirinden ayırmak için ne kadar ağaçlar ve hayvânlar yakmışlar. Ey âlem (62b) dügar, bu dahî benim günahımdür, kereminden afv eyle” deyüb tefekkür iderken bir kuş uçub giderken kanadı Efgan’ın yüzine dokundı. Ol zaman kendüne gelüb gördi kim ahşam olmuş. “bari varub bakçeye bir dahi varayım. Hiç olmazsa mübarek camâlini dünya gözüyle bir dahi göreyim. Zira ki benim kendü vilayetim yıldızdan uzak. Mevlâ bilür bir dahi kande vilayetime giderim bir dahi yâ görmiyem. (63a) hele yakında iken bir kere göreyim de ölür isem yüreğime derdi olmasın” deyüb, kalkub, tenha yerlerden şehre geldi. Kal’e kapuları kapalu. Sel delüğinden içerüye girdi. Tenha yollardan bakçeye gelüb içerüye girdi. Bakçenin etrafına baktı ki bağban yok. Fursat bilüb kafese vardı. Gördi ki Belenhüma, kafesi açub köşke karşu bakar. “Acaba bir zaman Âşık Efgan ilan oturdım, bir dahi sarılmak müyesser (63b) olırmı”dır idi. Öyle bir “ah” çekti kim ağzından çıkan tütün asımana erişti. Biçare Âşık Efgan bu sözi işüdüp “ah benim efendim narıma yanan Belendihüma. Ben seni firaka bırakub gitmeden burada ölmek eyidür.”didi. Öyle bir “ah” eyledi ki derdimendi biçare Efgan’ın gözlerinden kanlu yaşlar döküldü ki çiçekleri soldurur idi. Belendihüma bu sözi işidüp didi ki: “Aman köşke git. Biraszdan ben gelürem(64a) ola ki kimse duymazdan bir safayı hatır ile cümbüş idelim, andan elvida idüb ayrılalım bakalım gözümüzin yaşı nihayeti kande “ deyüb Efgan köşke gitti, oturdı. Âlem uykuya varub meydan muhabbet hali kaldı. Belendihüma ol üç cariye ilan bakçeye geldi. Yer bulamayub (6lb) bir mezâr içine girüb yatdı. ‘Askerler gelüb yolla ri ve dağları ol kadar aradılar. Nâm nişânın bulmadılar. Padişâh ‘ â- ciz olub emir eyledi. Cümle ormanları âteşe yaktılar. Belki ormana girmiştür deyüp üç gün üç gice şehrin etrâfını ne kadar ağaçlar ve ormanlar var ise yakdılar. Nâm nişânın bulmadılar.‘Âkıbet"cânı cehenneme"deyüp sarâya geldiler. Pâdişâha bulamadık deyüp cevâp (62a) virdiler. Pâdişâh itdi: "Hoş, imdi kısmetde ise karşumuza çıkar" didi.‘Âşık Efgân, mezâr içinde üç gün üç gıce yatdı. Dördünci gün dişaruya çıktı. Gördi ki ne kadar agâçlar ve ormanlar var ise cümlesini yakup kül itmişler. Kendü kendüne didi ki: "Hey zâlim iki ‘âşik biribirinden ayırmak içün ne kadar ağaçlar ve hayvânlar yakmışlar. Ey ‘âlem perver (62b) dügâr, bu dahî benim günâhımdür, kereminden ‘afv eyle”deyüp tefekkür iderken bir kuş uçub giderken kanadı Efgâh'ın yüzine dokundu. Ol zamân kendüne gelüb gördi kim ahşâm olmuş. "Bâri varub bakçeye dahi varayım. Hiç olmazsa mübârek cemâlini dünyâ göziyle bir dahî göreyim. Zirâ ki benim kendü vilâyetim yıldızdan uzak. Mevlâ bilür bir dahi kande vilâyetime giderimBir dahi yâ gördüm yâ görmiyem (63 a) Hele yakında iken bir ker re göreyimde ölür isem yüregime derdi olmasın "deyüp, kalkub, tenhâ yerlerden şehre geldi. Kal ‘e kapuları kapalu. Sel delüginden içerüye girdi. Tenhâ yollardan bakçeye gelüp içerüye girdi. Bakçenin etrâfına bakdı ki, bâğbân yok. Fursat bilüb kafese vardı. Gördi ki Belendihümâ, kafesi açub köşke karşı bakar." ‘Acabâ bir zamân ‘Âşık Efgân ilan oturdım bir dahi sarılmak müyesser (63b) olur mı"dır idi. Öyle bir "ah" çekti kim ağzından çıkan tütün âsımâna erişdi. Bîçâre ‘Âşik Efgan bu sözi işidüb "Âh benim efendim, nârıma yanan Belendihümâ. Ben seni firâka bırakub gitmeden burada ölmek eyidür" didi. Öyle bir "ah" eyledi ki derdimendi biçâre Efgan'ın gözlerinden kanlı yaşlar döküldü ki çiçekleri soldurur idi. Belendihümâ bu sözi işidüb didi ki: "Aman köşke git. Birazdan ben gelürem (64a) ola ki kimse duymazdan bir safâyı hâtır ile cümbüş idelim, andan elvida ‘idüp ayrılalım. Bakalım gözümüzin yaşı nihâyeti kande "deyüb Efgân köşke gitdi, oturdı.‘Âlem uykuya varup meydân muhabbet hâli kaldı. Belendihümâ ol üç câriyye ilan bakçeye geldi. Efgân karşulayup, el ele verüb köşke gidüb, meclis kurub, ‘ıyş ‘işret ider kâh kol kola kâh gerdân (64b) gerdâna sarılup bir nice yatdıktan sonra, horozlar ötmeğe başladı. Bunlar uyanub bir zamân ayrılık nârına ağlarlar. Elvidâ ‘ idüb ayrılacak zamân bu türküleri söylediler. Aldı ‘Âşık Efgân bakalım:

Şimden girü ağlayub hayrân gözimden

Kanlı yaş dökmenin çagları geldi

‘Âşkın bahrini aşırdın bu yövmden

Felek gurbete gitmenin çagları geldi (65a)

Aldı kız:


Bir zamân seninle sürdügim safâ Şimdi hayâl oldı yüri yüri Du‘âcımız olsun kırklar erenler Bana mihmân oldığım yürü yüri

Aldı oğlan:

Şimden girü mâh cemâlin görmeyem Özge bâgdan gonca gülün dermeyem Elvidâ‘ sevdigüm belki gelmiyem Ayrılub gitmenin çagları geldi

Aldı kız:

Yâr senin‘aşkınla ciger tağlarım (65b) Alları çıkarub kara baglarım Ayrıluk günleri kan yaş dökerem Ayrılub gitmenin çağları geldi

Aldı oğlan:

Bize yardım itsün kırklar erenler Yâr senin hasretinle kaddimi dağlar Yârından ayrılan âh çeker ağlar Âhı zâr çekmenin çağları geldi

Aldı kız:

Şimden girü ismi bırakma dilden Ben seni severim cânı gönülden (66b) Nasib böyle imiş ne gelür elden Neyleyim bahtımız kem yüri yüri

Aldı oğlan:

Efgân iydür ayrıluben nideyim ‘Âşk yolunda dilber ahdin göreyim Sevdigü üç yıla vâ‘de ideyim ‘Ahdi âmân itmenin çagları geldi

Aldı kız:

Ölürem sevdigüm dönmem ‘ahdimden Çekerim elini safâdan demden Sen gelince kadar çıkmam odamdan (66b) Böyle bil gonca gülüm yüri yüri


Çünki bu türkileri tamâm eylediler. Ağlayı ağlayı biribirlerinden ayrılub getdiler. Belendihümâ, sarâya gitdi. Efgân bakçeden çıkub şehirden dışaruya gitdi. Belendihümâ, sarâya gelüb odasının percerelein kapadı,başladı ağlamağa.Bir kimseye kelâm söylemez,yemez,içmez.Gice gündüz "Ah benim Efgân'ım seni dünyâ göziyle bir dahi görmek müyes-ser olur mı? " (67a) deyüb zârı zârı ağladı. Belendihümâ, kendi derdinde yanmakda olsun, biz gelelim ‘Âşık Efgân'a... Şehirden taşra çıktı. Belendihümâ’nın aşkı ile "ah" idüb bir yol tutub revân oldı. Amma giderken girüye bakub Hümâ'nın sarayını gördikçe"‘Acabâ dünyâ göziyle bir dahi görüşmek veyâhud seni murâd almak müyesser olur mı?" deyüb"ah" iderek dağlarda ağaçların üstündeki kuşlar hâline merhamet (67b) idüb, hayretde kaldılar. İşte derdimendi ‘Âşık Efgân kendü derdiyle çilelerini ve kendü hasretiyle gözyaşını dökmekle olsun, biz gelelim Belendihümâ’nın babasının kıssasına... İşte ol zamân aradılar, bulamadılar. Çünki Efgân gideli üç mah oldı. Belendihümâ, oda kapusundan dışaruya çıkmadı. Babası anası çagırsa gelmez idi. bunlar bu halde iken babası murâd eyledi ki Belendihümâ'yı (68a) baş vezirin oğluna vire Vezir ile sohbet idüb cümlesi münâsıp gördiler. Padişah emir eyledi, ni-şân göndürdiler. Nişân takmağa gelüb sarâyda ta'âmlar yeyüb, BelendiHümâ'ya göndürdiler. Bu kerre Belendihümâ şaşup, böyle bir "ah" eyledi ki tağı taşı deldi. zârı zârı ağlarken, mücevherler müzeyyin olmış, kutusı altun tebsi içinde takım takım getürüp, Belendihümâ'nın (68b) önüne koydular ki "Sultânım buna muhâlif olmaz. Babanın emri budur, seni baş vezirin ogluna virdi. Al nişanın mübarek olsun "deyince, Belendihümâ'nın behzi donub, Efgân'ın ‘aşkı cuşa gelüb, derunu dilden bir "ah" etdi ki, felek ‘aynâsını siyâh eyleyüb, sonra yaradana sığınub, var kuvvetini sağ ayağına verüb, ol nişân takımına bir dekmük öyle vurdu ki cümlesini hurdi hâş itdi. Pâdişâha (69a) haber virdiler. kalkub Belendihümâ'nın oldıgı yere gelüb itdi ki: "kızım Belendihümâ, ben sana düğün idecegim, bu senin işün nasıl işdür?"deyince, Belendihümâ didi ki: "dinle baba, bir söz deyeyim. Beni evlendirecek isen boğazıma bir taş bağla beni suya at. Bana düğün idecek isen gazab eyle öldür. Ben bir yiğit ile va‘de eyledim. Tamâm üç yıl olmayınca ben ere varmam ve oda kapusından dahi taşra çıkmam. Beni (69b) zor ile ere virürsen, ben kendümi helâk iderim. Kıyamet günine dek derunından çıkmaz. Var git safânda ol. Benim ere varacağım sonra yüreğime mermer hırsı yanar" deyince, babası didi ki: "kız bak, bir dahi babam vardur dime" deyüb gitdi. Belendihümâ, odasına girüb âh itmikde olsun, biz gelelim ‘Âşık Efgân'a...Üç ay tağda gitdi. Bir gün bir diyâra vardı ki, ol diyâr gâyet şenlik (70a) idi. Herkez zevki safllarında ta‘yin olmuş. ‘Âşık Efgân varub bir âdama su ‘al eyledi: '' Cânım karındaş, bu diyârın adı nedür?'' Ol âdam itdi ki: ''Buna şehr-i ferzândar dirler'' didi. Efgân şehrin içinde gezerken yolu meydâna uğradı. Ol meydanın ortasında bir büyük ırmak akar, iki taraflı kahveler uykun olmuş. İhtiyarlar ile ihtiyârlar delikanlular ilan delikanlular oturmuş ( 70b ) esnâyı sohbet iderler. ‘Âşık Efgân bunı görüb kahvenin önine geldi. Boynun büküb durdı. Ol kahvede olanların biri Efgân’ı görüb didi ki: ''Orada ne turursun, içerü gel '' deyüb çağırdı. Efgân içerüye geldi. İçerüden bir deli kalkub haydi külhânda dön deyüb, öyle bir biçak arkasıyla başına vurdu. Biçâre ‘Âşık Efgân’ın cihan başina dar oldı. Ol vakit etegi (71a) açılub altında sâzı gördiler. Cümlesi ana da’vacı oldılar. Didiler ki: "behey herif, her âdamı bir görürsün, bu bir şâgirdür. Böyle hâtırın yıkacak adam degildür, yerine bir ikrâm eyle" deyüb ‘Âşık Efgân'a "buyurun yoldaşlar". Efgân, murâd eyledi ki, girüye döne. Bir kaçı kalkub Efgân’ın eline yapışıb içerüye aldılar. Yüzün kanın sildiler. Merhem sürdiler. Cümle delikanlular yanına (71b) geldiler. Sohbet itmeğe başladılar. Amma ‘Âşık Efgân'a uran âdam’arından kalkub gitdi. Ol yiğitler didiler ki: "Canım karındaş, sen anın kusuruna bakma. Bizim hâtırumuz içün şu sâzı biraz cal çağır. "‘Âşık Efgân didi ki: "Behey karındaş bu ‘aşkın yolunda nice mihnetler çekdim. Bunın yanında zerre olmaz. Gurbet elde sefillik çok olur. "didi. Yiğitler yüzine bakub hayretde kaldılar. (72a) Esnâyı sohbetten sonra ‘Âşık Efgân sazına düzen virüb "dost" deyüb bir takım aldı. Bakalım ki ne dimiş:

Bu ‘aşkın sevdâsı karib başimda Halimiz de böyle kalur ağlarım Içtiğim ‘aşkın desti felekten Eyilmez de böyle kalur ağlarım

Serimize çökdi yârin sevdâsı Nice âh itmeyim hoşdır edâsı (72b)

Şimdi bulanukdur ‘aşkın deryası Durulmaz da böyle kalur ağlarım

Hiç gözümden gitmez yârın hayâli Bilmem ‘ar‘ar mıdur kaddi nihali Sevdügüm karşumda selvi misâli Salınmaz da böyle kalur ağlarım

Felek senin elinden eyledim feyâd Vucudum milkini eyledim berbâd ‘Âşık Efgân eydür yârimden murad (73b) Alınmaz da böyle kalur ağlarım

Çünki bu türküleri tamâm eyledi. Enda olan ahbâblar ve gayrılar, bunın böyle genç yaşında bu kadar şigirler eylediğini tahsin eylediler. Ol gün şehrin yeniçeri Ağası, tebdil gezerken gördi ki kahvenin önünde halk yığılmış "Bu gavgâ mı ola" didi. Cevab verdi ki: "Hayır eferdim, kavgâ değil. Ancak bir şâgir gelmiş (73b) tâze delikanlu. Ayın on üç on dördine benzer. Sâzına sözine afferin virmedük bir adam yokdur. Sadâsını işinden kahveye gelmiş. "Çünki yeniçeri Ağası bu sohbeti işidüb, Sâlime cühadarını emir eyledi. Sâlime dahi "emriniz" deyüb, kahveye girüb ‘Âşık Efgân'ı habse koydı. Yeniçeri Ağası, şehri tamâm gezdikde, kapuya gelüb râhat eyledikde, uşaklarına su'al idüb: "Buraya (74b) ben şâgir göndürdim geldi mi? "didikde, karşusunda duranlar di diler kim: "Sâlime, bir delikanlu getürüb hapishânede zincire vurdı" deyince, Yeniçeri Ağası darulub "Bire mel‘un ben sana bunı habis mi eyle didim? "Çünki Sâlime azarı yeyüb, vardı Efgân'ı Yeniçeri Ağası'nın huzurına getürdi. Bu defa Yeniçeri Ağası, Efgân'dan‘özür diledi. "Oglum bunlar zabit âdamıdür (74b), böyle gelmiş böyle giderler. Ikram idecek âdamı bilmezler. Ben seni müsâfir getürtdim, o getürmiş habis eylemiş. Gücenme, hâtırın hoş eyle" deyüb, silahdârını emir eyleyüb "Al bu müsâfire ikrâm eyle" deyüb, tenbih eyledi. Silahdâr dahi Efgân'ı odasına götürüb, ikrâm ta‘zim eyledi. Bir gün Yeniçeri Ağasi, cümle ocak ağalarını tezkire yazub, da‘vetine, amma tez de böyle yazmışdur ki (75a) ocak ve çavuşlara ba ‘de’e-selâm inhâ olunur ki cum‘a irtesi tebdil gezerken bir şagir buldum. Bâzâr irtesi gicesi, halvede çalub çağıracakdur, sizler dahi meclisde berâber bulunmak ma‘mül midür? Çünki bu tezkire cümlesinin ma‘lumı oldı. Herkes "Baş üzere" di diler. bâzâr irtesi gicesi cümle ağalar geldiler. Ağanın huzuruna herkes yerlü yerine karâr itdiler. Ta‘âmlar bişüb (75b) ve sumâtlar yinildi ve şeker şerbeti içildi. Biraz sohbet itdikden sonra bir mikdâr sâ‘at üç oldukda ağa emir eyledi. ‘Âşık Efgân'i getürdiler. ‘Âşık Efgân, alub bir takım söyledi. Aldı bakalım ne dimiş:

Genç yaşında ağalar dered uğradım Benim çekdüceğim bir Mevlâ bilür (76a)

Bu ‘aşkın yolunda çekdüğüm derdi Ne Mecnun görmişdür ne Leyla bilür

Deste deste olmuş zilfi telleri Mevlâm hub yaratmış ince belleri Her gün tâze tâze açar gülleri Ne bahâr bilür ne şitâ bilür

Yarin hasretiyle ‘aklım şaşurdum Derdimin defterin hadden aşurdum Bu gönül kuşunı sarub düşürdüm (76b)

Sevda ne şâh bilür ne gedâ bilür

Güccükden düştüm ‘aşkın cengine Sinem sabır döndi Gönül sinem sine saldı engine Ne eyy3am güzdür ne hevâ bilür

Benim sevdüceğim bir benlü türrâc Zilifleri siyah lebleri mi‘râc Efgân'a Lokmân bulamaz ‘ilâc Bilür ise derdimden Hümâ bilür (77a)

Bu türküleri tamâm eyledi. ‘Âlemler bunun hâline bakub cümle ağalar merhamet idüb, ağlaşdılar. Ba‘dehu ‘Âşık Efgân, âdab üzere kalkub odasına gitdi. Belendühümâ'nın ‘aşkına yanub ağlamağa başladı. Bu ağlamakda olsun, biz gelellim ağaların hâline... Gice düşmânın ger‘ömri geçüb sabâh oldı. Ta‘âmlar yeyüb herkez yerlü yerine karâr itdiler. Efgân odasına girüb çalub (77b) çağırırken, meğer kim, Yeniçeri Ağasının bir kızı var idi, harem kafesinde dinler idi. On üç on dört yaşinda idi. Efgân, devlet kelâmı başina koyub odadan dişaruya çıkınca güzellerden güzel meth olan ağanın kızı, Efgân'ı görüb, cesedine ve sadâsına ‘âşık oldı. Âh çekerdi. Günlered bir gün Yeniçeri Ağası, Efgân'a çok ikrâm eyledi. Didi kim: "Oğlum, bunda kal (78a) inşâ‘allah biz seni mâlı ganimet eyleyüb andan sonra öyle seni göndüreyim, var ‘âşıkın kim ise al" didi. Efgân dahi "nola" deyüb karâr eyledi. O şehirde olan begler da’vet eyleseler biribirlerine tezkire irsal idüb Efgân'ı taleb iderler idi. Yeniçeri Ağası dahi yanına âdam virüb göndürür idi. Şehrin içinde Efgân’ın nâm nişanı duyuldı. (78b) Nice kız hayâlinde görinür idi. Âh vâh idüb ağlardı. Ağlamakda olsunlar, biz gelelim ağanın kızına... Günlerde birgün, bu kızın sabrı kalmadı. Gice gündüz "Âh efendim, seni sineme sarmak müyesser olur mı? " deyüb ağlardı. Kâh tenhâ buldıkda kafesi açub Efgân'a görinürdi. Efgân, başın kaldurub bakmaz idi. Gice gündüz, Belendihümâ'yı düşünür idi. Kız gördi ki (79a) aslâ kendüne muhabbet yok. Bir gün ‘âlem-i ağyârdan hâli bulub, kafesi açub oturdı. Taşra çıkub gördi kim, kız pencerede oturur. Görmezden geldi. Kız gördi kim aslâ bakmaz. Bir kerre "âh" itdi ki ve didi ki: "Efendim ‘Âşık Efgân, benim sabra mecâlim kalmadı. Uyku bana harâm oldı. Beher ne kadar adnâ isem de, bir nigâhına lâyık degil miyem? Beni derde uğrattın. Mecnun, divâne eylersin. "Efgân, bunı işidüb (79b) Belendihümâ ‘aklına geldi, "âh" eyledi. Kız kıyâs eyledi ki kendüne ider. Safâyâb oldı. Belendihümâ içün âh eyledigini bilmez idi. Efgân didi ki: "Kız, nâfile nefesin telef itme.

Babanın çok ni’metini yedim, gözüme durur, böyle bil. Sana gönlümi virmem. Benim sevdügim bana yeter. "‘Âşık Efgân ider ki: "Eğer ben her güzele meyil virsem, civan ‘ömrimi, kurbet elde telef itmez idim." Kız itdi: "Efgân, senin sevdüğün benden (80a) gâyet güzel mi? Bana bu sözleri söylersin. Beni derde üstüne derd idersin." Efgân ider ki: "Efendim, her güzelin bir endâmı var. Gönül kimi isterse güzel odur. "Kız didi ki: "Eğer sözi benimle beraber idersen ne güzel. Yok, haber itmem dersen sonra pişman olursın. " Efgân "nola" deyüp: "Takdirde ne yazılı ise bozulmaz "deyüb odasına girdi. Bunun üzerine kız, tenhâ buldukça (80b) söz atar, Efgân dinlemez. Bir gün kız, tenhâ buldı. Efgân'a didi ki: "Bana yâr olur mısın? Yohsa bana bir cevabın var mıdur?" ‘Âşık Efgân dahi didi ki: "Bak kız, gökdeki yıldızdan ben sana uzağım" didi. Kız bu cevabı işidüb didi ki: "hoş imdi kâfir puş ben de sana bir iş edeyim ki, kıyametden ‘âlemin dillerine destân olsun" deyüb kafesi kapadı. Ahşâm oldukda kızın babası (81a) hareme geldikde, kız hemen ayağına düşüb didi ki: "Ey benim babam, senin hayâtında bana hiç bir kimse bakmamışdı. Şimdi böyle hasin nesin bilürsin, i‘tibâr etdügün âdam, ardıma düşüb, kafes altından gitmeyüb, bana sitemli söz atar. Pencerede oturmağa hasret oldum. Bana didi kim: "teslim ol, olmazsan cümlenizi bu sarâyda âteşe yakarım. "Ben sana söyleyim, (81b) benden kabâhat gitsün "dedikte, Yeniçeri Ağası bu sözleri işitdikden sonra, cânı başına sıçradı. Dışaruya çıkdı. Tüfekçi başına emir eyledi: "Var ‘Âşık Efgân'ı ayağına bukağu, boğazına zencir urub, kal‘ede kanlı kapuya at" didikde cümlesi bu işe hayretde kaldılar. Derdimendi ‘Âşık Efgân'ı kapunun içine atdılar. ‘Âşık Efgân, atıldığını unudub: ":Âh benim Belendihümâ, senin ‘aşkın râhında çok mihnet (82a) dahi çekecegimi Mevlam bilür" deyüb, bu türküyi söyledi. Aldı bakalım ne dimiş:

‘Âşıklar içinde bahr-i gam içre Kavâz gibi yüzüb dolanmış oldum Verdim kervânımı gam leşkerine Vuruldum seyrânelenmiş oldum

Gönül kuşu kaldı zehi Hümâ'da

Cân giriftâr oldı cevri cefâda

Her ‘Âşık murâdıyla irer murâda (82b)

Cihânda nâ-murâd olan ben oldum

Bir güle dil virdim Gülşân içinde Yandı bağrım başı hicran içinde ‘Âkıbet bir kanlı zindân içinde Hasretiyle sararub solan ben oldum

Efgân mekân tutub kaldı çöllerde Sonradan söylene şirin dillerde Bunca mihnet çeküb gurbet ellerde Hasreti kıyâmete kalan ben oldum (83 a)

Bu türküleri tamâm idüb, "Amma Rabbim bana bunın ivâzını virüb, mihnetim zevki safâya döneydi. Yoksa va ‘dem bu yüzden olub, hasret kıyamete kalur mı? Ey yerleri gökleri halk iden Allah" deyüb, âh vâh zârı zârı ağlardı. Ol kal’edeki yeniçeriler bunun hâline merhamet idüb, yürekleri dayanmayub, kapuya kapandurup, kalenin bedenlerine çıkdılar. "Âh vâh âvâzını işitmeyelüm (83b)" deyü. Gördiler, kal’enin bedenlerinin etrâfında olan kuşlar, yüzini kuma sokub, sadâsı yok, yasda kalmışlar. Yeniçeriler bu hali görüb, cümlesi ağlaşdılar. Anlar ağlamakda olsun, biz gelelim Yeniçerinin ağası hâline...Gice olub, sabâh oldı. Bu sözi vezire haber virdiler. Vezir dahi katline emir eyledi. Ases başı, subaşı neferleriyle gelüb, Efgân'ı alub meydâna getürdiler. Vilâyeti âhâlisi bu haberi işidüb (84a) cümlesi ağlaştılar. Efgân'ın kollları bağlı, açub gördiler. Efgân cellâta didi kim: "kanım sana helâl olsun, şu elimi çöz. Kolumdan bir du‘â vardır, çıkarub okuyayım. Cellad, zâbitlerinin yüzine bakdı. Âhali memleket, cümlesi esas başına ricâ edüb Efgân'ın elinde benlerin aldılar. ‘Âşık Efgân, gözlerinden kanlı yaş dökerek, pâzvendi çıkarub ol du’âyı üç kerre okudı. (84b) Rabbü, l_‘âlemine ol kadar niyâz eyledi ki, bunun hâline cellâdlar ağlaşdılar. Efgân'ın gözlerin bağlayub, şehâdete getürüb, cellad ‘aşkıla bir satır urdı. Bir uruşta kellesini yire düşürdi. Gördiler ki, yerde yatan cellâdın kellesidür. Celladlar neye uğradığını bilmediler. Lâşin def itdiler. Meydânı pâk itdiler. Vezire haber virdiler. Vezir dahi hayretde kaldılar. Çünki Efgân'ı bu du’âyı okudı. du‘ânın (85a) du‘â berekâtiyle erenler erişüb Efgân'ı aldılar, celladı Efgân'ın suretinde kellesini meydâna bırakdı. Amma Efgân erenleri görmedi. Kendüni bir çölde buldı. Neye uğradığını bilmedi. Ancak kendüni sağ buldı. Tanrıya çok şükür senâlar eyledi. Bu türküleri söyledi. Aldı bakalım:

Ta nekelden berü ey çarh-ı sitem Bir dem ayırmadın belâdan beni (85b)

Anamdan atamdan eyledin hasret Nâ-murâd eyledin sılâdan beni

Şimden girü bu gülşân'ın elleri Ötmez bülbülleri açmaz gülleri Bana mesken etdin ıssız çölleri Hazâr unutmadın cefâdan beni

Güccükden düşdüm ‘aşkı nâra Bülbül gibi yandım âh ile zâra Ey savar söyle derdimi yâre (86a)

Unutmasın hergiz du‘âdan beni

Efgân bu yolda çok çekdi emek Gice gündüz iderim dilek Murâdın aldın mı ey zâlim felek Ayırdın Belendihümâ'dan beni

Bu türkileri tamâm eyleyüb, yüzini yola tutub gitdi. Yollarda arslanlar, kaplânlar ve canâvarlar. Gündüz ağaca çıkub gice giderdi. Bir zamân gitdi. (86b) Günlerde bir gün yolı bir deryâ kenârına uğradı kenârca giderken bir çeşmeye vardı. Ol çeşme deryâya karşu idi. Orada biraz oturub didi: "Şu suya bir türki söyleyim" deyüb aldı bir takım. Ne dimiş de söylemiş:

Eğerce gidersem Gülşân eline Ezel dos bağına gir bâdı sabâh Seher vakti tokun zilfi teline Tomurşak güllerin der bâdı sabâh (87a)

Yardan ayrıralı odlara yandım Söyle hasretınden cândan usandım Turur mı ahdinle benim efendim Visâli sırrına ir bâdı sabâh

İsmini sorarsan Belendihüma'dır Hüsnü nezâketle olmuş Mevlâ 'ma Gülşân diyârında güzel çok amma Benim sevdüceğim bir bâdı sabâh

Söyle ki Efğân senin içün ağlar (87b)

Dü çeşminin yaşını sel gibi çağlar Senin hasretinle bağrını tağlar Böyle haber vir bâdı sabâh

Bu türküleri tamâm eyledikde, buna bir gaflet gelüb uykuya daldi. ‘Âşik, Efgân uyumakda olsun. Şimdi sen hikâyeti başka yüzden dinle. Meğer kim, ol diyârdabir kâfir gemisi giderdi. Şuları tükenmiş deryâyı geçerken. Çeşmeyi gördiler. Demür bıragub (88a) sandala binüb, kenâra yanaşdılar. Gördiler kim, bir delikanlı yatmış uyur. Bunun ellerin bağlayub ve ayaklarına bugagu vurdılar. Efgân uyanub kendüni bu halde görince, ciğeri tekrâr âteşe yanub, gözlerinden kanlu yaş dökerek didi kim: "Ey Yarabbi, bunda giriftâr olmadan ölsem yeg idi. ‘Âkıbet kâfire esir olacağım, kafir elinde ölecegim gam degil, ya beni kim gasıl (88b) itsün. Yönüm kıbledür" deyüb ağlarken, Belendihümâ ‘aklına gelüb, itdi ki: "Ey benim efendim, ‘acabâ sen kandesin, ben nerdeyim. Seni dünyâ göziyle görmek nerede kaldı?" deyüb ağlamakda olsun. Biz gelelim... Kâfirler tamâm suyı aldılar, Efgân'ı sandala koyub gemiye getürdiler. Efgân' ı kapdana getürdiler. Kapudan ol kafirlere ikrâm eyledi. Bâ ‘dehu kapudan emir eyledi. Efgân'ı ‘anbara endürdiler. Günde bir bardak su ve bir beksimet (89a) virdiler. Ol diyâr üzerinde tamâm altı ay gezdiler. Altı mâh tamâmında gelüb memleketlerine yanaşdılar. Kapudan, nice hedâyeler ile ‘Âşık Efgân'ı alub krala gidüb görüşdi ve hedâyeleri ilan ‘Âşık Efgân'ı ‘arz eyledi. Kral emir idüb, zindâna atdılar. Efgân gördi ki bir delikanlu esir olmuş. Vardı, selâm virdi. Ol selâmın alub "Vâh benim din karındaşim, seni kim getürdi (89b) yalınuz ölsem de gam degil. Şimdi biribirimize vefadar oluruz. Eğer sen ölürsen bana derd olursın. Ben evvel ölürsem sana derd olurum" deyüb âh idüb ağlaşdılar. Efgân’ın Belendihümâ ‘aklına gelüb "Yarabbi, benim hâlim nice olur? deyüb, bu türküleri söyledi. Aldı bakalım ne dimiş:

Gani Mevlâm sana ‘ayândur hâlim Kadim mi kalam zindan içinde (90a)

Dert ilan büküldi bu kaddi dalım Ciğer kurudu hicrân içinde

İlahi derdime sen eyle dermân Zirâ yokdur bende zerrece imkân Her nereye vardım ise gam oldı mi Gülmedim bir sâ’at devrân içinde

İlahi çekdüğüm .’ayândur sana Onulmaz dertlere eyleyen devâ Belendihümâ ey gani Mevlâ Viren sensin bana seyrân içinde

Efgân’ım eritdi figânı zârım Eritdi kalmadı cesette cânım

Eğer ki duyarsa haberim benim Ağlasın sevdüğüm gülşân içinde

Bu türküleri söyleyüb, ağlamağa başladı. Kral bunlara sekiz beksimet ve bir desti su virirdi. Bunlar zindânda tamâm bir sene oturdılar. Çünki Efgân belendihümâ’dan ayrılalı(91a)iki buçık sene oldı. Va’de tamâm olmağa altı mâh kaldı. Işte sene tamâmında, Kral emir eyledi: “esirleri çıkarın, yıkansunlar, tıraş olsunlar, biraz dünyâyı görsnler”. Kral emir eyledi. Bunları çıkarub, Efgân ile delikanluyı kal’e bedeninde etrâfı seyir ider iken, didiler ki: “ Ey benim Rabbim, şu dünyâda ölmeden bu belâdan halâs olmaz mıyuz? Yohsa bu zindânda kalur mıyuz?”deyüb (91b) ağlarken Efgân gördü ki bir müslimân bezirgân kal’eye doğrı gelüb. Ol delikanlı didi ki: “ Karındaş, şu gelen bezirgân müslimâna benzer. Şuna bir cevâb soralım. Bâri müslimân sözin işidelim”deyüb, sâzı eline alub bu türküleri söyledi. Aldı bakalım:

‘Aceb ne diyârdan ‘azmi râh etdin Senin gideceğin kangı diyârdur Katarını çeküb giden bezirgân Benim âhı zârım nâzeli yârdu

Aldı bezirgân:

Benimde gelişim Gülşân elinden Söyle yiğit senin sevdügin kimdir Alıram sataram dünyâ malından Söyle yiğiy seni sevdügin kimdir

Aldı Efgân:

Zindânda esirem her günem zardır Vucudumı yakan bu ‘aşkı nârdır Benimde Gülşân’da bir yarim vardur Çekdüğüm intizâr yetişür bana

Aldı bezirgân:

Kal’enin burcında sâzın elinde ‘Âşık mihnet çeker ‘aşkın yolında Sevdüğün kimdir gülşân elinde Söyle yiğit senin sevdügin kimdir

Aldı ‘Âşık Efgân:

Gül içün zâr ider garib bülbüller Seherde dökülür gözünden seller Benim sevdügümi sardı mı eller Çekdüğüm mihnetler yetüşür bana

Aldı bezirgân:

Gülşân’ın etrâfı sünbülli bağlar Cuşa gelmiş tağlar suları çağlar Anda bir sultân var yâr içün ağlar Söyle yiğit senin sevdügin kimdir

Aldı oğlan:

Efgân’ın sevdügi bir şirin edâ Ruhları gül lebleri derde devâ Gülşân şâhı kızı Belendihümâ Şimdi arzumânım andadur benim

Aldı bezirgân:

Bezirgândur yasda pâdişâhın kızı Yüklendi kervânım bekletme bizi (93b)

Hümâ seni bekler yoldadur gözi Bildim yiğit senin sevdügine ikimdir

Bunlar bu türküleri söyleyüb, bezirgân ağlayı ağlayı yola revân oldı. Efgân ile esir Süleyman kal’enin burcında kaldılar. Ahşâm oldı. Bunları gine zindâna kodılar. Amma ‘Âşık Efgân, iki kazma çaldı. Kafirler görmeden gizlemiş idi. Otururken Süleymân’a didi ki : “ Gel karındaş Süleymân, şu divârı delelim, kaçalım. Süleymân (94a)didi ki: “Âşık Efgân, deli misin? Hiç kâfir vilâyetinden kaçub kurtulmak mı olur? Müslüman tobrağı uzak. Bizi tutarlar, kim bilür ne ölümden bizi öldürürler” didi. ‘Âşık Efgân didi ki : “be hey karındaş, bu zindânda ölmekden beş on gün gün gezüb ölmek yeğdür. Ola ki müslümân tobrağına ayak basak. Gel sen bana yardım vir. Senin ie kol kola virüb kaçalım(94b)”didi. Süleymân dahi razı oldı. Kazmanın birini Süleymân alub ve birini Efgân alub, gice kazarlardı, gündüz otururlar idi. Bir ay tamâmında bir ışık göründi. Ol gice buragub sabâh oldı, ol gün ahşam oldı. Sonra biraz kazub, bir büyük delük açıldı. Efgân başını sokub bakdı ki, aşağı iki âdem yol var idi. ‘Âşık Efgân inüb, sonra esir Süleymân inüb kal’e kapusına (95a) geldiler. Kapu kapalu. Sel delüginden geçüb taşra çıkdılar. Sâbah olunca bir tağda orman içinde yattılar. Işte sâbah oldı, kâfirler ta’yinlerini getirdiler. Bakdılar ki içerüde hapisler yok. Kâfirlerin ‘akılları başlarından sıçrayub, krala haber virdiler. Kral, atlılar bindürüb, ol âdemler menzil aldılar. Içlerinden birisi didi ki: “bunlar yayan kuş olsalar buraya gelemezler, girüde kaldılar.”(95b)deyüb döndiler. Şehrin etrâfını aramağa başladılar. Ahşâm oldı, kâfirler “bulamadık” deyü haber virdiler. Çünki ahşâm oldı, bunlar ormandan çıkub gittiler. Işte, bunlar gice yürürler, gündüz yatarlar idi. Tamâm on gün gittiler. Sabâh yakın oldukda, bir köy göründi. Didiler ki : “Âcabâ şu köy müslimân köyü midür? deyü birbirlerine söylerler idi. Bir mil kadar kaldı. Bakdı ki, (96a) kâfir köyidürdidiler : “Sabâh yakındur, bunlar bizi tutarlarsa yine ol belâya dâhil iderler ve gizlenecek yer yokdur.”Bakdılar ki deniz yakındur. Sabâh oldı. Bakdılar ki eniz değilmiş. Bir akarsu kenarına vardıkda, bir kayık bulub ol kayığa bindiler. Ipini çözdiler. “Bakalım, bu su bizi nereye götürür ?” deyüb kayığı kendü hâline bırakub kayık ol suda yedi gün getdi. Sekizinci güni bir müslimân (96b) vilâyeti gördiler. Kayığı çevirüb, ol vilayete çıkdılar. Iskelede bunlara su’al eylediler: “siz kimlersiniz” dedikde bunlar dahi kâfir elinden kurtulub kaçdıklarını men ol ila âhir ol müslimânlara nakil eylediler. Amma ol vilâyetin âdemlerinin ‘âdetleri bu idi ki, kaçan bir kimse kâfir vilâyetinden kaçub gelür ise, çok ikrâm iderler idi. Bunları alub kahveye getürdiler. Ol kahve, baş yamak kahvesi idi. Hâllerin ifâde (97a) itdikde, bunlara ta’âm getürdiler. Bunlar yidiler. Sonra bunları alub, yeniçeri ağasına ve andan vezire haber götürüb,bunlara su’al eyledikde,bunlar dahi başlarına gelen kazâyı nakil eylediler. Vezir ve Yeniçeri Ağası ve capancı başı, cümlesi bunlara bahşiş virdiler. Andan kahveye gelüb oturdılar. Baş yamak peştimâl serdi, kahveye gelenler akçe virdiler. Cümlesini aldıkda, akçeleri(97b) altun idüb, Efgân ile Süleymâna verdiler. Bunlara ikişer bin altun hisse düşdi. Kemerlerine koyub, bellerine bağladılar. Kahvede otururken, gördiler ki bir sâz asılmış. Su’al eyledi ki “bu sâzı çalan yok mıdur? dedikde, didiler ki: “bir deli Muhammed var anındur. Beş on gün bezirgânlığa gitti.”Efgân didi ki: “Acabâ biraz çalsak olur mı?”deyince yeniçeriler didiler ki: “Behey (98a) karındaş, çünki böyle ma’rifetin vardur, niçün bizlere söylemezsin?”deyüb, hemân kalkub ol sâzı endürüb, ‘Âşık Efgân’a virdiler. Efgân sâzı eline alub, perdelerin çıkarub, perdesiz çalmağa başladı. Ol kahvede oturanlar, barmakların ısırmağa başladı. Efgân, bu türküleri, aldı bakalım:

Kırklar meclisinde dostu elinden (98b)

Benim içdüceğim yarin tasıdur Bu kurbet ellerde her gün her sâ’at Çekdüceğim cefâ yarin yasıdur

Âşka düşen ‘âşık âh çekme bilür Güzelin ‘aşkına düşenler inler Ta’in itmen bizi ağalar begler Bu başımda esen yar havâsıdur

Yaz gelince şenlik olur tağlar taşlar Açılur çiçekler ötüşür kuşlar Yanar türek ciğerde yâre işler Bu dertlü sinemin yar sevdâsıdur

Gücükten meyil virdim bir dilbere Çok felâket geldi bu garip serde Cihân dilberleri gelse bir yere Efgân’ın sevdüği bir Hümâ’dır

Hiç kimse yok yârimden haber alam Mevlâ yol virürse Gülşân’a varam Dünyâda nâzlım bir dahi görem (99b)

Bu Âşık Efgân’ın bir Hümâ’sıdur

Efgân’ın söylediği türki bunlara dokındı. Ol gice yatub, sabâh oldı. Efgân, Süleymân’a didi ki: “Ey karındaş, benim ile beraber gider misin? Yohsa bunda kalur mısın?” Esir Süleymân didi ki: “ey karındaş. Benim senden ölüm ayrulur. Göz göre ayrılık olmaz, mümkin değildür.”didi. İşte bunlar kalkub kahvede olanlara vidâ ‘ idüb, ağlayub, yola revân oldılar. (100a). Yedi gü tamâmında uğurlarına bir kal’e gelüb içerüsine girdiler. Bir adama su’al eyledi ki : “Bu şehrün ismi nedür?”. Ol adam itdi ki: “Bu şehre, şehr-i cevin derler.”Âşık efgân didi ki: “Cânım baba, gülşân bunda yakın mıdır?” Ol adam cevab itdi ki : “Otuz günlük yoldur. Arasında hiç vilâyet yokdur, ovadur, çöldür. Oraya gidersen zahire alasın. Eğer almaz isen, helâk olursın.”Bu haberi (100b) aldı. Üç dane hayvân alub ikisine binüb ve birine zahire ve su yükledüb, yola revân oldılar. Bunlar gitmekde olsun, biz gelelim, belendihümâ ile babasına... Çünki Efgân gideli üç sene tamâm oldı. Babası didi ki: “ gelen giden yok”. Gine murâd eyledi kızını Baş Vezir’in oğluna vire. Nişân alub, Belendihümâ’nın önüne getürüb didiler kim: “işte üç sene oldı. Babana muhalefet itmen olmaz. Bu nişânı almak gerekdür. (101a) dedikde, bi çâre Belendihümâ, nişânı alub düğün dutuldı. Tellallar nidâ idüp, ahâli memleket gelüb, on beş gün şehir halkı tamâm oldı. Vilayet ricâller gelüb, otuz tokuz gün oldı, bir gün kaldı. Halkı tamâm oldı. Belendihümâ, gördü ki ‘Âşık Efgân yokdur. Yarın vezirin oğluna varmakdan ölmek yeğdür” deyüb, kendüni öldürmek ister idi. Ol üç câriyyeler ve tayâsı tesellâ virirler idi: “Sabreyle efendim, gün toğmadan (101b) neler toğar, Mevlâ kerimdür.”dedikde, Belendihümâ didi ki: “İlâhi Yarabbi benim Efgân’ımı göndür yâhut benim cânım bir sâ’at evvel al”deyüb zârı zârı ağlardı. Gözinin yaşı kucağına incü dânesi gibi dökülürdi.’Âlemin safası bunlara zulmet olurdı. Bunlar ağlamakda olsun, biz gelelim

Efgân’a. Çünki, gün otuz tokuz oldı. Biçâre Efgân esir Süleymân ile ol çölleri geze geze tâkatleri tâk oldı. Ol çölde inüb bir mikdâr (102a) oturdılar. etrâfı temâşa iderken, ‘Âşık Efgân’a bir uyku geldi. Bir mikdâr uykuya vardı. Rü’yâsında gördi ki, bir pir derviş, gelüb dedi ki : ‘Âşık Efgân,ne yatarsın? Hümâ’yı aldılar. Eriş bugün, yohsa çekdiğin zahmet nâfile gider. Mevlâ sana yardımcı olsun.” didi ve sâ’atinde gâib oldı. Derdimendi biçâre ‘Âşık Efgân kanlı yaş dökerek uyandı. Öyle bir “âh”eyledi ki, taşı (102b) felek çın çın sadâ virdi. Süleymân, neye uğradığını bilmedi. “Karındaş, sana ne oldı?”didi. Efgân, tekrâr “âh”idüb “ey benim iki gözüm nurı, ben âh itmeyimde kimler âh itsin?gayri gün tamâm şimden sonra”didi. Şimdiye kadar ümidim var gezerdim. Gayri gezmek bana harâm oldı. Çekdiğim derdi mihnet nâfile gitdi. Hoş imdi, takrir-i hüdâ böyle imiş. Neçâre, ancak senin dostluğun var ise ben du ‘â ideyim (103 a) sen âmin di. Mevlâ, ruhum kabz eylesün”dedikde, Süleymân bu cevâbı işidüp itdi: “Ey karındaş, bu ne sözdir ki söylersin? Bunun aslı nedür, söylersin. Bana derdin nedür söyle”deyince, Efgân zârı kılub, gördiği ma’nâyı Süleymân’a söyledi. Süleymân, buna tesella virdi. “elem çekme karındaş, Mevlâ kerimdür. Ay doğmadan anlar neler toğurur. Kalk gidelim, bakalım âyine-i devrân ne gösterür” deyüb (103b) yola revân oldılar. Ol gün gidüp, ahşâm oldı. Bir kal’e göründi. Ne hal ise gelüb içerüye girdiler. Efgân gördi ki, kendüni sergerdân gözdüren Gülşân şehridür. İşte bunlar atlarını bir hana bağlayub, şehri gezerken, düğün yerine vardılar. Gördiler ki her zevki safi cünbüş,dürlü ma’rifetler icrâ iderler ve şâgirler oturub çalkı çalarlar. İşte Efgân ile Süleymân, halkın aralarında gezerken (104a)bir yere vardılar. Biraz delikanlular oturub ta’amlar yeyüb içerler. Efgân bunlara yakın varub durdı. Bunlar Efgân ile Süleymân’ı görüb “buyurın, delikanlular” didiler. Efgân ile Süleymân bunların yanına varub oturdılar. Bunlar Efgân’ın eteği altında sâzını gördiler. Didiler ki, “bizler dahi sizin gibi bir adam arardık. Sazımız sözimiz yok, yalınuz kaldık. Bari sen çal çağır, boş durmayalım” (104b) dedikde ‘Âşık Efgân, didi ki: “Ey karındaş, ben derdime yanmışam, felek dekmesin yemişem, gurbetde kahır çekmişem, yar ayrılığı görmişem, bağrı yanık bir adamım. Saçma salma söylerim sonra siz gücenürsiniz” dedikde, cümlesi didiler ki : “Anamıza söğersen makbulimizdür” dediler. ‘Âşık Efgân sâzı eline alub zâran virürken, gördi ki kendünün bâğbân oldığı bakçedür. Oturdıkları yer, Efgân’ın çalub çağır(105a)dığı gül fidanların öni. Kaldurub gördi ki, kafes karşusında, Belendihümâ’nın odası dur. ‘Âşkı cuşa gelüb deryâ gibi dalgalandı. “Dost” deyüb, bu türküyi söyledi:

Bir ‘aceb firkatle zâr ider bülbül Sadâmız köşke değdi mi bilmem Gelin olan hânım Deste deste zilfin eğdi mi bilmem

Şahin yüksek kayalarda yuvalar (105b)

İner yaylalarda turna koğalar Bizim gölden uçdu mı telli turnalar Bir gayri göle kondu mı bilmem

Bir çeşmi merâlın izin izledim Cânım içre yarin ‘aşkın gizledim Bağbân olub güllerini besledim Yâd ellerde gülün soldı mı bilmem

Ayrılık günleri ağlar giderken

Gül yüzine kanlı yaşlar dökerken (106a)

Efgân içün karaları giyerken Gelin olub ellere gitdi mi bilmem

Efgân bu türkileri söyledi. Gördi ki, kafesde Belendihümâ’nın nâm nişânı yok. Yârini eller sarub, bu hasret ile ölüb. “Gözlerim açık ölmek ihtimâldür. Kendümi açığa çıkarayım. Belki işidüp fehim ider yâhud câriyyelerden birisi işidüp, belki Belendihümâ’ya haber vire.”deyüb, bu beyiti söyledi.(106b). Aldı bakalım, tekrâr ne dimiş ve ne söylemiş:

Reva mıdur dilber ben kan ağlayım Bütün ‘âlem safâsında sevdüğüm Meclisler kurulmuş kadehler düzer Yüce begler odasında sevdüğüm

Kuduretden vardur yüzünde bir gül Lebleri kevserdür saçları sünbül Feryâda başlar biçâre bülbül Seher bâdı safâsında sevdüğüm (107)

Hasretinle zindânlarda yatanın Hâline rahmi eyle kanlu yaşlar dökenin Değişti mi telli turna vatanın Bilmem yok mı otasında sevdüğüm

‘Âşık Efgân benim yanar ağlarım ‘Âşkın şarâbından kanar ağlarım Belendihümâ’yı anub ağlarım Işitmez mi sadâ mı sevdiğim

‘Âşık Efgân bu türkiyi tamâm söyledi.(107b) Sadası Belendihümâ’nın kulağına değdi. Didi kim: “ ‘Acabâ şu sadâ kimindür? deyü kafesden bakardı. ‘Âşık Efgân’ın ismini işitdüği sâ ‘at, cariyyelere haber virdi: “Kız, mücdeler olsun, Efgân’ım geldi” deyince, kızlar ol sa’at düğün itmeğe baladılar. Belendihümâ, Bâkırdişân, çakırdişân cariyyesini tebdil kıyâfet ile ‘Âşık Efgân’a “benden selâm eyle, varsın sarây kapusında (108a) beni beklesin. Ben bahâda ağır, yükde yeğli olan eşyâyı hazır ideyim. Şimdi çıkarım beni alub kaçsın bir sâ’at evvel. Zirâ böyle kalursa vezir oğlı beni almağa gelecek. Öldükde ben teslim olmayacağımı tanrı bilür. Yâ kendümi öldürürem yahud vezirin oğlını helâk iderim. Sonra bizim kavışmamız mahşere kalur, yahut sabâh oldukda cenâzemi görir, yahut (108b) görmeye” deyüb cariyyeyi göndürdi. Ol cariyye tebdil kıyâfet gelüb,’Âşık Efgânın eline yapışub: “gel beri, sana bir sözüm var”deyüb tenhâya çekdi ve didi kim: “Şimdi Efgân, sana Belendihümâ selâm eyledi.”Efgân “ “ ‘aleyk”alub ve cariyye didi kim: “şimdi çıkacakdur, sarâyın ard kapusında beni beklesin ve beni alub kaçsın. Yohsa bir sa’at bunda kalursak, hasret kıyâmete (109a) kalur”didi. Efgân “yâ sen kimsin didi?”didi, ve cariyye didi ki: “sen beni bilmedin mi? Ben bâkardışân değil miyem?”didi. Efgân, Belendihümâ’ya du’âlar eyleyüb “emir sultânımındur”deyüb, “baş üzerine olsun, sen var git, hâzırlansın ve ben dahi şimdi gelürem”deyüb, Süleyman’ın yanına varub bu ahvâli Süleymân’a söyledi. Süleyman’ı kaldırub, anda olan delikanlılara vidâ idüb (109b) yola revân oldı. Efgân ile Süleymân bunlar hana varub, atlarını alub sarayın ard kapusına geldiler. Belendihümâ çıkub, Efgân’a “merhabâ” eyleyüb öpüşdiler. Efgân ile Belendihümâ ve Süleymân, atlara binüb ve câriyyeler ile vidâ’laşub yola revân oldılar. câriyyeler bir yere gelüb ağlaşmakda olsunlar, biz gelelim Efgân ile Süleymân’a ve Belendihümâ’ya... Bunlar şehirden taşra çıkub atlarının başlarını (110a) başına koyub, az vakit içinde çok menzilaldılar. Yolda giderken Efgân didi ki: “şimdi biz şehirden çıkub gittik. Anlar duyarsa bizim ardımıza atlılar binüb, şâyet bulurlar ise, emeğimiz havâya gider. Gelin sizinle bir yere gizlenelim. Süleymân ile Efgân ve Belendihümâ yolda bir mağâra bulub atlarını gizlediler ve kendileri ağaca çıkub yatdılar. Işte bunlar ağaçda yatmakda olsun(110b)biz gelelim pâdişâha. Çünki düğünciler ta’amlar yeyüb safâlar oldukda, vakit ‘işâya yakın oldı. Ilahiler ile vezirin oğlunı gerdeğe getürdiler. Du’â senâ olub, babasının ve şeyhü’l-islâm’ın destini bus idüb içerüye girdi. Yenge kadın karşulayub, önüne düşdi. Belendihümâ’nın odasına geldiler. Gördiler ki Belendihümâ anda yok. “şâyet bir yere gitmiş ola”deyüb beklediler ki nâm nişânı (111a)yokdur. “ Sarâyın içinde bir yere gizlenmiş ola “ deyüb aramağa başladılar. Işde bunlar sarâyda şol kadar aradılar ki, nâm nişânın görmediler. Şâh ‘azaba gelüb, hemân sâ’at iki bin kadar atlılar bindürüb, taraf taraf olub,dağları ve yolları ol kadar aradılar kim,nâm u nişânların görmediler. Aralarından üç beş yiğit, didiler kim: “anlar kuş olsalar bu araya gelemezler.(111b) Bir de gelmiş geçmiş diyelim. Işte bir yiğit cânı fidâ idüb, kısmetin almış kaçmış. Elinden almak revâ değildür. Gelin gidelim. Şâyet bu aralarda olur iseler, bizi görmesünler. Anlar bizi görürse yürekleri havf ider. Gelin gidelim, buladık deyü cevâb virürüz. Şâh bizi öldürecek hâli yokdur”deyüb cümlesi döndiler. Amma cümlesi bu sözi söyleyen yiğitler, bunları ağaç üstinde görmişler(112a)idi. Işte bunlar şehre gelüb, şâha “bulamadık”deyüb haber virdiler. Düğün târımâr oldı. Safâlar tebdil oldı. Ehli memleket yasda kaldılar. Çünki bunlar ağaç üzerinde , ‘askerin dört etrâfın kuşadup ararlar. Efgân der ki: “Bugün ‘ömrümizin âhir vakti dür. Dest-i ‘azra’ilden cânı memâtı göründi”deyüb, helâllaşub ağlaşdılar. Çünki Efgân bu yiğitlerden bu cevâbı işidüb, endişeden (112b) halâs oldı. Ferâh oldılar. Ol gitdi, muhabbet bunlara kaldı. Ağaçdan inüb, mağâraya gidüb atlarını çıkarub tar atdılar. Binüb cân sohbeti idüb, berâberce yola revân oldılar. Bunlar gitmekde olsun, biz gelelim şâhın ‘askerlerine. gözi yolda idi. Dir idi ki: “şimdi tutub getürirler.”dirken , ‘askerler görindi. Çavışlar seğirdüp, şâh “ne haber”deyince “bulamadık” deyüb cevâb virdiler. Şâh ‘azaba gelüb ‘askerin (113a) yüz mikdârını katl eyledi. Anlar bir tarafa duradursunlar sen hikâyeti Efgân’dan dinle. Çünki bunlar yola revân olub gittiler. Az vakit içinde çok menzil aldılar. Bir gün yol bulamayub bir tağın eteğine geldiler. Belendihümâ ve Süleymân, ol yüce tağı görünce ‘akılları zâyi oldı. Amma ‘Âşık Efgân, yolı bilür idi. “siz elem çekmeyin” deyüb, önlerine düşdi.ne hâl ise dağdan aşub (114b) ovaya düşdiler. Bunlar ovada iki ay yürüdiler. Iki mâh tamâmında Yeniçeri Ağası’nın kızı ‘âşık oldığı memlekete geldiler. Ol gice yatub, sabâh oldıkda, yolına revân oldular. O şehirden dört aylık yolda bunlar yeyüb içmekde vâfir menzil aldılar. ‘Âşık Efgân’ın ayakları yere basmaz oldı. Sevdüğim yanında giderken bir gün bunların uğrına kırk dâne harâmi çıkdı. Bunları tutub, mekânlarına (115a) getürdiler. Efgân ile Süleymân’ın ellerin bağlayub bırakdılar. Çünki ta’âmlar gelüb harâmiler oturdılar. Bu demde biçâre Efgân, elleri bağlu, gözleri kan yaş döküb, otururken, Belendihümâ’yı alub kadeh süzmeğe başladılar. Derdimendi biçâre Efgân, Belendihümâ’yı ellerin meclisinde görüb, ciğeri çâk çâk olub ağlarken, gözinin yaşı kızıl kan akar idi. Belendihümâ da Efgân’ın(115b)eli bağlu oturub kendi yârinin gözi önünde tururken, kendü eller meclisinde bâde virdügine ciğeri çâk çâk oldı. Şöye ağlardı ki, gözinin yaşı kızıl kan olub, incü dânesi gibi dökülür idi. Biçâre Süleymân, bunların haline bakub ne derdile buraya gelüb, bu derde giriftâr olduklarına bakub şöyle ağlardı ki, gözinin yaşı kucağına göl olur idi. Bu hâl (116a) üzere ağlarken, harâmiler, bunlara bakub “Ağlayın, zirâ kız bize mirâs kaldı.”bu kelâmı işitdikde Efgân’ın diz bağı çezildi. Efgân’ın eteği altında sâzı gördiler. Didiler ki: “Bağın çezin, eline sâzı virin, biraz çalsın çağırsın. Keyfimiz geldikden sonra öldürürüz”deyüb, Efgân’ı çaldırmağa başladılar. Amma ‘Âşık Efgân, bu sözi işidüb, harâmi başının yüzine (116b) bakdı. Harâmi başı didi ki: “Be hey kahpe, yüzime ne bakarsın? Çal çağır, biraz eğlenelim. Böyle kız her zamân ele mi geçer?”dedike, biçâre ‘Âşık Efgân, ağlayı ağlayı söylediği türki. Aldı bakalım:

Bir ‘aceb derdile gurbete düşdüm

Felek beni yere urdı neyleyim

Aldırdım elimden nâzeli yarim Felek beni yere urdı neyleyim (117a)

Güzelin yolunda ‘eceli gördüm Gitdüğüm yollarda haberin sordum Varub gurbet elde arayub buldum Felek beni yere urdı neyleyim

Seherde kuşların virdi dilinde Bülbül feryâd ider gülin dalında Ben Ruşen Beg idim Tivriz elinde Felek beni yere urdı neyleyim

Adamlar arayub buldılar (117b)

Dostu elinden tolı sundılar Yâre Hümâ bana Efgân didiler Felek beni yere urdı neyleyim

‘Âşık Efgân bunı idüb, cümle harâmiler birbirinin yüzine bakmağa başladılar. Harâmi başı didi ki: “Delikanlu, sen ne söylersün? Tivriz Begi Ruşen Beg bilmem ne saçma söylersin. Bize böyle söz lazım değildir. Sen bunları neden bilürsin?” deyince ‘Âşık (118a) Efgân didi ki: “Ey efendim, biz şâgir değilüz. Ancak, ‘âşıkuz. Başımıza gelen geçen hâlimizi söyleriz. Elbetde bizde ana baba evlâdıyuz. Benimde babam Tivriz Begi idi. On iki bin askere hükmi hükumet ider idi. Yalınuz benim kırk dâne kölem var idi. Her nereye gitsem rikâbımda giderler idi. Tivriz Begi şân oldı idi. Şehirde ben de bir zamân Ruşân Beg idim. Şimdi, ben denize Efgân (118b) dirler”deyince, hemândem, harâmi başı sıçrayub, ‘Âşık Efgân’ın ayağına nakil eyledi, düşti. “amma begim ‘afv eyle. Küstahlık itdim. Olsun kuldan hatâ, efendiden ‘atâ ola gelmişdür. ‘inâyet eyle” deyüb, ayağına kapandı. Bunı görüb cümle harâmiler dahi hâkipayine yüz sürdiler. Belendihümâ ve Süleymân bu hâli görince neye uğradığını bilmediler. Meğer ki bu harâmiler, ‘Âşık Efgân’ın köleleri imiş. ‘Âşık (119a) Efgân, gidüb nice zamândan sonra babasının devletini elinden gayrısı alub, bunlar târımâr oldular. Ol vakitde ol kırk dâne köle, ol mahalde harâmî olmışlar. Bunların halin beyân eyledi. Âşık Efgân’ı oturdub, Belendihümâ’ya şâl örtüb ve kırk harâmî dahî kalkub ‘Âşık Efgân’a el bağlayub, dîvân durdılar. “Emir efendimizindür” didiler. Efgân, babasının haberin aldı. Ol vakte gelince kadar (119b) babasının memâtından haberdâr değil idi. Bunlar böyle dursun. Şimdi gayri yüzden dinle kıssayı. Çünki ol gün gice olub, sabâh oldı. Bunlar cem‘ eyledikleri mâlı, ‘Âşık Efğan’ın önüne getürüb, “İşte efendim, bunca zamân cem‘ eylediğimiz mâl budur. Bu da senin, bizim cânımız da senin. Nice dilersen öyle eyle” didiler. Âşık Efğân, mâlı çok görüb, babasının öldüğini işidince, didi ki: (120a) “Bundan sonra biraz etrâfdan ‘askerler cem‘ idelim” didikde, az vakit içinde çot ‘asker cem‘ idüb, günlerde bir gün, gayme bârigâhların bir ovaya kurdılar. Kösler çalınub, ‘Âşık Efğân, bârigâhında taht üzerinde karâr eyledi. Esîr Süleymân vezîr eyledi. sandaliye gösterdi. ‘Asker alây bağlayub, Efğân'ın çavışları tamâm oldı. Kırk bin ‘asker cem‘ eyledikden sonra, Efğân kırk dâne (120b) köle âzâd idüb, bin başı nakb eyledi. Bir kaç gün ‘ıyş ‘işret itdiler. Bir gün, kurbân kesilüb bârigâhların yükledüb, göç boruların çaldurub “Azâm Tivrîz” deyüb, yola revân oldılar. Yeyüb içe, kona göçe, zevki safa ile Tevrîz'e üç konak saldıkda, anda andılar. Bârigâhlar kurdılar. Bin başı olan helâl Gurre isminde bin başı anı elçi idüb, bârigâh-ı ordudan (121a) kaşra çıkarub, o gün geçüb, gice karakollar ta’yîn idüb, gice düşmânın ‘az ‘ömri geçüb sabâh oldı. Nâme yazub, şâh Efğân, kendü mühriyle takrîr eyleyüb, dîvânda nâmeyi helâl Gurre’ye teslîm eyledi. Helâl Gurre, nânemiy alub, kendü başında olan ‘asker ile binüb, bârigâhını yükledüb, ‘Âşık Efğân şâhın huzürına alây gösterüb, “Kandesin, diyâr-ı Tivrîz?” deyüb getdi. Gice (121b) ‘işret gündüzlerde ‘azam râheyleyüb, üç gün tamâmında Tivrız’e dâhil oldı. Şâha önci haber virdiler. Şâh icâzet virüb, önci içerüye girüb, dıvân-ı şâha baş koyub, nâmeyi sundı. GEçüb karar eyledi. Ba‘dehu, şâh nâmeyi ferâset eyledi. Nâmenin içinde şöyle yazmış ki: “Hâlâ Tivflz şâhı, Şah Zübânî sensin kim, benim babamı hâli hayâtında iken, ğalebe eyleyüb, cebren ve kahren pederimi katl (122a) eyleyüb, taht-ı hükümetde karar eylemişsin. Benim Şâh Efğân senden pederimin intikâmını almağa geldim ve tahtı hükümeti almağa geldim. sonra dimeyesin ki, bana haber virmeyüb, kahbelik eyledin dime. haberin olsun" deyüb, hattı kelâm eylemiş. Nâme şâha ma‘lüm oldukda Şâh, neye uğradığını bilmeyüb, cümle begler fikirde kaldılar. ‘Âkıbet ne çâre, bir nâme yazub, dıvân-ı şâhda helâl Gurre’ye teslim (122b) eylediler. Ba‘dehu, helâl Gurre nâmeyi alub şâha vidâ‘ idüb, yolına revân oldı. Üç gün tamâmında Efğân'ın ordusına dâhil oldı. Dîvân idüb, huzür-ı şâha nâmeyi ‘arz eyledi. Efğân Şâh nâmeyi feth ve istikrâ eyleyüb. İçinde böyle yazmış ki: “Ben şâhı Zübân'ım. Senin babanı satl eyleyüb, tahtında karâr eyledim. Ola kim seni dahî esîr ve giriftâr eyleyüb, mâlını hab idem. Ben bu tarafdan (123a) kahırım. Hemân sen elinde her neyin var ise göster" deyüb, hatim kelâm eylemiş. Çünki nâmenin içinde mefhümi ma‘lüm oldukda, ‘Âşık Efğân ordusında tellallar nidâ idüb, göç borularını çaldurub, gayme bâarigâhlarını yükledüb yola revân oldılar. Bunlar gitmekde olsun, biz gelelim Tivflz Begine... Ol vakit ki helâl Gurre, nâmeyi alub gitdi. Tivrîz Begine. Ol vakit ki helâl Grre, nâmeyi alub gitdi. Tivrîz Begi şâhı Zübân, nidâ idüb (123b) şehrin içinde etrâfı enkâfda elli bin ‘asker cem‘ idüb, kal‘ede sancaklar dikübs, Efğân Şâh'ın gelmesine muntasır oldılar. İşte Efğân Şâh, ‘azam râh eyleyüb, “kandesin Tivrîz şehri?” deyüb geldi. Tivrîz sahrâsında ordı kurub oturdılar. Ol gice karakollar çıkub kendileri ‘iyş ‘işrete meşğül oldılar, râhata vardılar. Gice rakîbin ‘az ‘ömri geçüb, sabâh dyerine ‘âlemler dikildi. ağullar çalındı. ‘Asker saf saf düzüldi. Ceng-i harbiler çalmağa başladılar. kal‘eden Şâh Zübân ‘asker ile çıkub, iki tarafdan meydâna çıkardılar. Şâh Efğân’ın ‘aklı başından sıçrayub, Belendihümâ'nın ‘aşkı ile kalkub, bir bin başı Şahbâz Felek meydâna çıkub (124b) ah kalub, er taleb eyledi. Şâh Zübân ‘askerinden bir er çıkdı. İkisi meydâna girüb, hayli vakit cenk eyleyüb, Şahbâz Felek, anı Katl eyledi. Zübân Şâh gördi kim kendünin ‘askerlerinden helâk oldı. Hemân cümlesi birden meydâna ad saldılar. İki ‘asker birbirine karışdılar. Kelleler ayakaltında çağıl taşı gibi gezerdi. Efğân Şâh at çıkarub ‘asker arasında yıldırım (125a) gibi doğrı Şâh Zübân’ın bayrağı altına vardı. Şâh Zübân gördi ki, Şâh Efğân, turna arasında şahin gezer gibi cevlân ider. Şâh Zübân Efğân Şâh’ın gözine rast geldi. ‘Âşık Efğân hemân, ‘aşkı ile Şâh Zübân’a bir kılıç öyle urdı ki, bir tarafdan misâli yalman gösterdi. Kellesin kesüb, ‘alemin kapub kellesini ‘alemin ucuna diküb Süleymân (125b) ile ‘askerin yanına geldi. Cenk bozılub, bârigâha geldiler. Ba‘dehu şeker şerbetin içüb ve şükür eyleyüb şâzımân oldılar ve şenlik mehterin çaldırub ve sancaklar çeküb, Tivflz kal‘esine geldiler. Meğer ki Efğân gidüb, şâhın kellesini kesüb getürdikde, Belendihümâ, bu ahvâli bir bir göziyle gördikde “mâşâallah” dirdi ve yüreği ferahiyyât olurdı. Çünki Şâh Efğân, kal‘eyi açık buldı. (126a) İçerüye girüb, sarâya varub, babasının tahtında karâr eyledi. Ba‘dehu, Süleymân'ı kendine başvezîr eyledi ve herkesi hâline münâsib merkubların ta‘yin eyledi. Efğân, Zübân’ın mâlını zabt eyledi. Üç gün donanmalar eyleyüb, toplar atılub, şenlikler eylediler. Üç gün tamâmında Belendihümâ'yı kendüne nikâh düğün ısmarladı. Ta‘âmlar bişüb, etrâfı enkâfı âdamlar ta‘yîn eyleyüb ağniyâya ve fukarâ (126b) var ise Efğân Şâh'ın düğününe da‘vat olundı. Gündüzlerde fukarâlar gelüb, ta‘âmlar ve ihsân virüb, gicelerde Şâh Efğân vezîrler ile ‘ıyş ‘işret etmekde, kâh vakit Belendihümâ ile sohbet iderek, otuz yedi gün oldı. kırk gün tamâmında üç gün kaldı. Bu şehrin ‘âdeti bu idi kim eğer bir kız gelin olursa, ol şehrin kızları cümlesi gelüb, ol gelin (127a) olan kızı temâşâ iderler idi ve her ne hizmeti var ise görürlerdi ve gelin esbâbın geydirüb, ellerine kınalar iderler idi. Çünki Şâh Efğân, bu haberi işidüb emir eyledi. Şehrin içinde ne kadar kızlar var ise gerek ağniyâ, cümlesini düğüne da‘vat etdiler. Herkes hâlince kendüne münâsib libâslar geyüb kuşanub gûna-gûn yağlar sürünüb, Efgan Şah'ın (127b) sarayına geldiler. Belendihüma'yı görüb, baş kaldırub yüzine nazar idenin onda birinin el bağlamağa mecâli kalmadı. Çoğının sinesi çak oldı. sonra ‘akılları başına gelüb, hizmetine meşğül oldılar. Bunlar hizmet itmekde olsun, şimdi sen hikâyeti başka yüzden dinle. Belendihüma, bu kızların her birine nazar idüb, kiminin cemâline ve kiminin esbabına temaşa ider iken gördi ki, aralarında bir kız (128a) kıyafeti başa donak, hüsne mâlik bir kız. Hizmet iderken gözinin yaşı gezdüği yerleri göl ider idi. Belendihüma nazar etdikçe hayretde kaldı. ‘Âkıbet sabrı kalmayub, kalkdı kızın elinden yapışub, bir tenhaya getürdi. Didi kim: “Canım kız ben hayli zamandır bakarım, sa’ir kız zevki safada. Sen böyle ğam kasavetde gezdükçe, zarı zarı ağlarsın. Kıyafetin parça anın içün mi ağlar (128b) sın? Sana bir kat esbam geydüreyim. Eğer ki bir yiğit ile ‘alâkan var ise söyle. Şaha söyleyim, Seni bir murad itsün. Sen de gül oyna. Niçün ağlarsın, derdin nedür söyle, utanma. Mevlâ kerimdür. Derdine derman oluram” didi. kız dahî bu kelâmı işidüb, derün-ı dilden “ah” eyledi ki, kaşı felek sada virdi. Ba‘dehu didi ki: “Ey efendim, ben ağlamayım da kimler ağlasun? Ben de bir zaman (129a) bu şehirde Tivnz Şahı'nın kızı idim. Sultan anam babam öldi. Ben fakır kaldım. Bir oğlan karındaşım var idi. O da pederimizin sağlığında genç yaşında sevdaya düşüb, bizi bırağub gitdi. Ol karındaşım bunda olsa, babam yerine şah olurdı. Şah olmazsa da yanımda sağ görürdüm. Anam atam öldiği ğam değil, illâ karındaşıma yanarım. sağ mıdur yoksa öldü mi? Yok, kâfir elinde (129b) esir midür, ğurbetde sefil midür deyüb ‘aklıma geldi ve hem bu saray içinde ol cariyeler koltuğıma girüb, tayalar elimden yapışub zıde zıde ser müstefrak olub gezdiğü ‘aklıma gelüb ağlarım” deyince, Belendihüma bu kızdan bu cevabı işidüb, mübarek gözlerinden yaş yerine kan revan oldı. Belendihüma, kıza sü’âl eyledi ki: “YâAsenin karındaşın kimdür? hangı şahın olğudur?” (130a) dedikde, didi kim: “Elem çekme, sana mücde olsun. Şimdi şehri zabt eyleyüb şah olan kimse, senin karındaşındur” deyüb, cariyelere didi kim: “Varın mabeyn kapusından çalın. Şah içerüye göndürsünler. Şaha bir haber vardır” didiler. Şah kalkub içerüye geldi. Belendihüma'nın yanına varınca, ağla gözleri (130b) ağlar görüb, ‘aklı perişan oldı. Itdi ki: “Niçün ağlarsın, benim bağrımı delersin. Sana noldı, söyle” deyince, Belendihüma itdi ki: “Şahım, senin böyle namurad karındaşın turur iken, sen düğün itmen reva mıdur?” deyince, Şah Efğan, hemşüresin görüb şadıman, biribiriyle sarılub ağlaşdılar. Tez elden hazînesinden libaslar getürüb, kız harındaşına geydürüb ve kuşak kuşadub, Süleyman Paşa'ya nikâh etdiler. Kırk gün tamamında (131a) ‘ulemalar ve vüzeralar ve ocak ağaları gelüb, ziyafetler yeyüb ve şeker şerbeti içilüb ‘işa oldı. Namazdan sonra, du‘alar idüb, ba‘dehu Efğan ile Süleyman Paşa, ikisi bir gicede içerüye girdiler. Haremden bal mumlar yakub önlerine düşüb gitdiler. Efğan Şah, Belendihüma ile ve Süleyman Paşa muhterem sultan ile ol gice murad olub. Evvelki zahmetler kendilerine zerre kadar görünmedi. (131b)

* M. Öcal OĞUZ, Âşık Efgan Hikâyesi Inceleme-Metin, Ankara, 1995 (Yayımlanmamış Doçentlik Tezi)