Sun iy sâki güle güle bize ol revh-ı reyhânı
Ki gül yine bezemişdür bugün sahn-ı gülistânı

Cemâl-i sûretin Leyli güle mi verdi Mecnûndur
Ki bülbül göge irürdi bu dem derdinden efgânı

‘Aceb degül eger bülbül kılursa nağme-i Dâvud
Ki gül üstine dutmışdur sögüt çetr-i Süleymânı

Çü Yûsuf Mısr şehrinde ‘azîz oldı gül ü bülbül
Uş eydür gice vü gündüz figân çün pîr-i Ken’ânî

Gül-i sûri gül-i sûsen gül-i nesrîn, gül-i ra’nâ
Bu dördile bezenmişdür cihânun çâr erkânı

Bu dürlü güller istersen bekâ bagında var iste
Dirîga kim vefâ itmez bize bu âlem-i fânî

Bu gül devrinde ‘ömrüni geçürme zayi’ iy gâfil
Ki gül devri bigi tizcek geçer bu ‘ömr devrânı

Müdâm iç bir yanagı gül nigâr ile gülistânda
Ki karşuna kıla her dem yanaklarla gül efşâni

Bu mevsümde gül ü meyle kişi beslemese cânın
Şan anı bir kuru gövde ki yokdur ‘aklı vü cânı

Cihân cennet olup durur ser-â-ser ger inanmazsan
Gözün nergis gibi aç gör ki güldür hûr u gılmânı

Meger bezm-i şehenşehdür letâfetde bugün gülşen
K’olupdur bülbül ü kumrı nedîm ü hem hoş elhânı

Şeheneh-i felek-rif’at ‘alâ-yı dîn ü dünyâ çün
Ki katl itdi ‘Alî bigi cihânda nesl-i Mervânı

‘Alî-vârdur eger her kim göre zâhir diler ise
‘Alî gibi göz açup gör cihânda şîr-merdânı

Süleymân rûhı şâd oldı ki fitne dîvini bende
Bıraguban bezemişsin Süleymân bigi devrânı

Eyâ şâh-ı felek-rif’at ki dâ’im bahtile devlet
Kılur dergâhuna secde urur topraga pîşânî

İşidüp adunı şâhum sefer kıldum bu iklîme
İrişdüm yüzüni gördüm didüm “zî-vech-i nûrânî”

Hemişe tâ bu mevsümde cemâli tal’atı günün
Senün yüzün bigi şâhâ bezemez bâg u bustânı

Sehâvetde şecâ’ atde dahı adun işidürdüm
Seni Hak müstedâm itsün seversin dîni îmânı

Mürüvvetde ne kim vardur benüm hakkumda kıldun sen
Vefânun ma’deni oldun sehânun lutf ile kânı

Yüz urup tapuna geldi icâzet vir ana şâhâ
Ki yine devletünde ben görem mülk-i Horasânı

Bi-hamdi’llah ki medhüni idüp her meclis içinde
Dehânından dür-i ma’nî döker sözile Dehhânî

Yiri durur kulagunda dutasın sözümün dürrin
Ki ol dürden hacâletde kalupdur dürr-i ‘ummâni

Dilegüm bu durur senden bu dördi saklagıl muhkem
Hemîşe dînile ‘adli şecâ’ atla hoş ihsânı

Diri oldukça ben kulun işidesin eyâ şâhum
Senün medhünle tolduram niçe defterle dîvânı

Kemâl-i devletün güni bezesin bâg-ı dünyâyı
Dahı noksân hazânından ilâhum saklasun anı.

Me fâ ‘î lün Me fâ ‘î lün Me fâ ‘î lün Me fâ ‘î lün

--------------------------------------------------------------

1 Sun ey sâki güle güle bize ol revh-i reyhânı
Ki gül yine bezemiştir bugün sahn-ı gülistânı

revh: İç açıklığı, rahat, rahmet, tatlı ve hafif rüzgâr
revh ü reyhân:Rahat ve rızık, bolluk ve hoşluk
reyhân: Güzel koku, rızık, rahmet, fesleğen

Ey saki, gül bugün yine gül bahçesini bezemiştir. Sen de bolluk ve hoşluk veren şarabı güle güle bize sun!

Gül bahçesini bezeyen güller olabileceği gibi gül’e benzer sevgili de olabilir. Tevriye’li kullanılıyor. Ayrıca bu benzeyen kullanılmadığı için de açık istiare’dir. Revh ve reyhan kelimeleri de tevriye’li kullanılmıştır. Aslında mecazımürsel sanatı yoluyla şarap anlatılmak isteniyor.
Gül ve Güle kelimeleri arasında şibhiiştikak düşünebiliriz. Gül, gülistan kelimeleri arasında iştikak vardır.
Sun, saki, sahn; güle güle, gül, gülistan; revh, reyhan; bezemiştir, bugün kelimeleri ile s, g, r, b konsonantları art arda tekrarlanıyor. Sun, saki, reyhan, gül, bezemiştir, sahn-ı gülistan arasında tenasüp vardır. Gül’ün gülistan’ı bezemesi teşhis’tir.
Şair, beyitte rengârenk bir gül bahçesini tasvir ederken, tabloyu, adım attığı her yeri neşeye gark eden, taraveti ve güzel kokusuyla da fesleğen ve güllerle boy ölçüşen saki ile tamamlıyor.

2 Cemâl-i sûret-i Leylî kelâmın verdi Mecnûna
Ki bülbül göğe irürdi bu dem derdinden efgânı

cemâl-i sûret-i Leylî: Leylâ’nın dış güzelliği.
Leylî: Leylâ, geceye mensup.
kelâm : Söz.
Mecnûn: Mecnun, deli.
irür-: Ulaştır-, eriştir?.
dem: an.
efgân: Çığlıklar.

Leylâ’nın dış (veya görünen) güzelliği Mecnun’a ondan söz etme gücü verdi. Nitekim bülbül de şu sıralarda derdi yüzünden feryadını göğe ulaştırdı.

Divan edebiyatında mazmun olarak bülbül güle âşıktır. Onun derdiyle inler, çığlıklar koparır. Goncanın başında onun açışını gözler. Ne çare ki sabahleyin gözüne gelen gaflet goncanın güle dönüşmesini görmekten onu mahrum eder. Artık bülbül için ahtan ve iniltiden başka çare kalmamıştır. Bu ah ve inilti bülbülün şakıması şeklinde tecelli eder. Bülbül böylesine güzel ötüşünü güle borçludur.
Bu mazmunun diğer bir şekli de şöyledir: Gül, dalına konan bülbüle dikenlerini saplar, onun kanını emmek suretiyle ya da onun sızan kanlarıyla rengini daha da kırmızılaştırır. Dikenler de kızıla boyanır, böylece gül bahçesi oluşur. Bülbül’e derdiyle feryat ve figan kalmıştır. Bülbül, kelâm gücü Mecnun’a verildiği için kıskançlık içindedir. Bu yüzden figan ediyor. Bu, hüsnütalildir.
Burada tabiat gerçek varlığından soyutlanmıştır. Hakikatte var olan hadise güllerin açılması, bülbülün coşkusuyla nağme döktürmesidir.
Mecnun da bülbül gibi güzel söz söyleme güçünü, gazel irat etme yeteneğini sevgilisinden Leylâ’dan almıştır. Aslında bahçedeki gül daha doğrusu her şey Mecnunla Leylâ’yı hatırlatır. Her şeyde ondan bir iz vardır. Böyle bir sevgili ancak ilâhî olabilir. Kâinattaki her varlık Cenabıhakk’ın isim ve sıfatlarının tecellisi mahiyetindedir.
Bülbül’ün ilhamını gül’den, Mecnun’un Leylâ’dan alması gibi şair de muhtemelen üst beyitte gördüğü, anlattığı güzellikle çoşmuş, Mecnun’a dönmüştür. Bülbül zaten bülbül-i şeyda’dır, çılgın bülbüldür.
Dehhanî beyitte Leylâ ile Mecnun hikâyesine telmihte bulunuyor.
Mecnun’un asıl adı Kays b. el-Mülavvah Amirî, sevgilisinin ise Leylâ binti Mehdî b. Saad el-Amirî’dir. Milât yıllarında yaşadıkları söylentisinin yanı sıra, Mecnun’un bir Emevî halifesi olduğu da ileri sürülür. Zenginleşen hikâye X. yy.da Araplar arasında anlatılmaya başlandı. Konu ilk defa İran’da Nizâmî tarafından 1188’de eser hâline getirildi. Daha sonra Emir Husrev Dehlevî (ö. 1325) ve Camî (ö. 1493) de aynı konuyu işledi. Türk edebiyatında ilk Leylâ ve Mecnun 1478’de Şâhidî yazdı. Nevaî ve Hamdullah Hamdî’ninkiler de ön sırada olmak üzere edebiyatımızda en çok sevilen Leylâ ve Mecnun 1535’te Fuzulî’nin yazdığıdır.
Şairin XIII. asırda yaşadığı düşünülürse en azından Nizâmî’nin Leylâ ve Mecnun’dan haberdar olduğu anlaşılır.
Birinci mısradaki Leylî ve Mecnun kelimelerinin ikinci mısradaki karşılıkları gül ve bülbül’dür. Fakat sıralanış düzenli olmadığından gayr-i nürettep bir leffüneşir dir.
Dem kelimesi “ah, nefes, an, kan” manalarında Tevriyelidir. Bülbül figanlarını ah veya kan derdiyle göğe eriştirir.
Bübül dem çeker. Mecnun’un başında kuşlar yuva yapar. Bülbül Mecnun, dem, efgan; Leylî cemâl kelimeleri tenasüplü kullanılmıştır. Bülbül ağlıyor gösterilerek teşhis yapılmıştır. Dem sözü tevriyeli olarak kan manasına da gelir.
irür- fiili günümüzde erdirmek şeklinde kullanılır.

3 Acep değil eğer bülbül kılarsa nağme-i Dâvud
Ki gül üstüne tutmuştur söğüt çetr-i Süleymânı

acep değil: Şaşılmaz.
çetr: Çadır, güneşlik.

Söğüt gülün üzerine Hz. Süleyman’ın çadırını veya gölgeliğini tutmuştur. Bu yüzden bülbül Hz. Davud’un nağmelerine benzer tarzda ötmeye başlarsa şaşılmamalı.

Hz. Davud daha sonraları davudî diye anılan kalın, gür ve güzel bir sese sahipti. Zebur okurken çevresindekileri kendisine hayran bırakırdı. Bülbül de en güzel öten kuştur. Sesi bundan dolayı Davud’unkine benzetiliyor.
Hz. Süleyman M.Ö. IX. yy.da Beni İsrail hükümdarıydı. Saba melikesi Belkıs’la evlendi. Burada anılan Hz. Süleyman’ın söğüt dallarından yapılan gölgeliğinin bir gül güzelliğinde olan Belkıs’ın üzerine tutmasıdır. Ayrıca Hz. Süleyman kuşların dilinden anlardı ve onlara da hükmederdi. Hz. Süleyman yürürken kuşlar ona gölge ederlerdi.
Söğüt tarafından böylesine bir gölgenin gülün üzerine tutulması gülün güzelliğinin gölgede kalması ya da gülün yetişmesi için gereken güneş ışınlarının engellenmesi anlamına gelir.
Dehhanî bu harika tabloyu çizerken söğüdün gülü sarmasının bülbülün kıskançlığına yol açtığını söylüyor.
Bülbül’ün gül’ün üzerini örten söğütten öteye sesini duyurmaya çalışması hüsnütalildir.
İkinci mısrada gül kelimesinden sonra duralarsak söğüt’ü çetr-i Süleyman gibi tutan gül’ün kendisi olur.
Bülbül’ün Hz. Davud gibi nağme çıkarması, söğüt’ün çetr-i Süleyman tutması teşhistir.

4 Çü Yûsuf Mısr şehrinde azîz oldu gül ü bülbül
Uş eder gece vü gündüz figân çün pîr-i Ken’ânı

çü/çün: Çünkü, için, niçin, gibi, şayet, -den beri
azîz: Şerefli, sevgili, dost
uş : İşte, şimdi, çünkü, ancak.

Gül, Mısır diyarında Yusuf gibi aziz olunca bülbül, gece gündüz Kenan ilinin piri Yakub için gece gündüz feryat eder.

Beyitte Tevriyeli kullanılan çü/çün kelimelerini “için” anlamında düşünürsek beytin manası şöyle olur.
Hz. Yusuf Mısır diyarına aziz olduğu için gül ve bülbül Kenan ilinin piri gibi (için) gece gündüz feryat eder.
Buradaki gül ve bülbül seven ve sevilendir, yani Hz. Yusuf ile babası Hz. Yakub’dur. Birbirinden ayrılıkları sebebiyle ah vah etmektedirler.
Beni İsrail’in ilk peygamberi olan Hz. Yakub’un on iki oğlu vardı. Bunların en küçüğü ve güzeli Hz. Yusuf’tu. Babası onu diğer kardeşlerinden çok severdi. Hz. Yusuf’u kıskanan kardeşleri, onu öldürmek maksadıyla bir kuyuya attılar, babalarına da Yusuf’u kurt yedi dediler. Çocuğu bir yolcu kafilesi buldu. Yusuf’u kurt yedi dediler. Çocuğu bir yolcu kafilesi buldu. Yusuf’u takip eden kardeşleri “Bu bizim kaçak kölemizdir” diye onu az bir fiyatla tüccarlara, onlar da çocuğu götürüp Mısır’da hükümdarın vezirine sattılar. Bazı hadiselerden sonra Yusuf vezir oldu. Oğlunun öldürüldüğüne inanan Hz. Yakub “Külbeiahzen”ine çekildi. Burada ağlaya ağlaya gözleri kör oldu. Daha sonra bir kıtlık senesinde Hz. Yusuf kendisinden zahire istemiye gelen kardeşlerini tanıyarak onlara buğday verdi ve oğlunun hasretinden gözlerine ağ düşen Hz. Yakub’a gömleğini gönderdi. Oğlunun kokusunu alıp, gömleğini gözüne süren Hz. Yakub’un gözleri açıldı.
Ken’ân (Kenan) Filistin’de Sayda ve Sur dolayları ile Suriye’nin bir kısmını içine alan bölge. Hz. Yakub ve Hz. Yusuf kıssalarındaki bazı hadiseler buralarda geçmiştir. Bu yüzden Hz. Yusuf’a “Mahıken’ân”, Hz. Yakub’a da “Pîriken’ân” denir.
Gül’ün aziz olması, bülbül’ün Kenan piri için ağlaması teşhistir. Beyitte işlenen gül ve bülbül mazmunu istiare yoluyla âşık ve maşuk’a delâlet eder.
Gece x gündüz tezadı vardır. Bu iki kelimenin bülbül’de toplanması cemdir. Bülbül, figan.
Yusuf, pîrikenan arasında tenasüp vardır.

5 Eğer ok urmadıysa gül yine bülbül yüreğine
Niçin kana bulaşıptır ser-â-ser cümle peykânı

peykân: Temren, okun ucundaki sivri demir
ser-â-ser: Baştan başa

Eğer gül, bülbülün yüreğine yine ok vurmadıysa, gülün temreni niçin baştan başa kana bulaşmıştır.

Mecazımürsel ile gülün peykânı denTürken diken kastedilmiştir. Dikenlerin kırmızı renkte olması bülbülün kanına bağlanarak hüsnütalil yapılmıştır. “Niçin” sorusunun cevabı bilindiği hâlde bilmemezlikten gelinerek tecahülüarifanede bulunulmuştur. Gülün ok atması, bülbülün yaralanması teşhistir. Birinci mısradaki ok, yüreğine kelimelerinin karşılığı ikinci mısradaki peykân ve kan’dır. Bu bir leffüneşrigayrimüretteptir.

6 Gül-i sûrî gül-i sûsen gül-i nesrîn gül-i rânâ
Bu dördüyle bezenmiştir cihânın çâr erkânı

gül-i Sûrî: Suriye gülü, koyu kırmızı gül.
gül-i sûsen: Susam çiçeği
gül-i rânâ: Ortası kırmızı sarı gül.
gül-i nesrîn: Yaban gülü, Mısır gülü, Van gülü.

Dünyanın dört tarafı Suriye gülü, zambak, yaban gülü ve ortası kırmızı sarı gül olmak üzere dört çeşit gülle süslenmiştir.

Gül’ün, beyitte anılanlardan başka gülücaferî (kadife çiçeği), gülükahbe (iki renkli gül), gülüsadberg (katmer gül), gülüsürh (kırmızı gül), gülüuşnân (sarı çiçekli çöven otu), gülüziba (parlak, süslü gül) gibi çeşitleri vardır. Gül çiçeklerin sultanıdır. Dolayısıyla gül’ün dünyayı süslemesi tabiîdir.

7 Bu türlü güller istersen beķâ bâğında var iste
Dirîgâ kim vefâ etmez bize bu âlem-i fânî

beķâ:ebediyet.
dirîgâ: Yazık
âlem-i fânî: Dünya.

Ne yazık ki bu ölümlü dünya bize vefa göstermez, eğer ebediyet bahçesinde bu türlü güller istersen var iste!

Tasavvufta gül kesrettir. Fakat Hz. Peygamber’in yüzü de güle benzetilir.
Burada kastedilen dört gül dört halifedir. Kişinin onları istemesi onların yolundan gitmesidir.
Beka bağı ile âlem-i fani arasında tezat vardır.

8 Bu gül devrinde ömrünü geçirme zâyî ey gafil
Ki gül devri bigi tezcek geçer bu ömr devrânı

bigi: Gibi.

Ey gafil! Bu gül devrinde ömrünü boş yere geçirme! Çünkü bu ömrün devranı gül devri gibi çabucak geçer.

Gül, baharda açılan ve bir ay kadar ömrü olan kısa süreli bir çiçektir. Ey dünyanın gidişatından hisse çıkarmayan insan, sen de gül kadar kısa sayılabilen ömrünü boşa geçirme! Gül, ömrünü bülbüle dert çektirmekle geçirir. Kendine de bir faydası yoktur. Ey gaflette olan kişi, sen de gereksiz işlerle uğraşma!
Beyitte insanın hayatı boyunca faydalı işlerle uğraşması tavsiye ediliyor. Yahut da ebedî hayat için hazırlık yapılması hatırlatılıyor.

9 Müdâm iç bir yanağı gül nigâr ile gülistânda
Ki karşına kıla her dem yanaklarla gül-efşânı

müdâm: Şarap, daima.
nigâr: Sevgili
gül-efşân: Gül saçan.

Bir gül yanaklı sevgilinin her an karşında yanaklarıyla gül saçmasını istersen onunla gül bahçesinde şarap iç!

Müdam kelimesi daima ve şarap anlamlarında Tevriyeli kullanılmıştır.
Divan edebiyatında sevgili gül yanaklıdır. Şarap da gül rengindedir. Şarap için sevgilinin yanakları pembeleşir. Bu pembeleşme sevgilinin mahcubiyetinden de ileri gelebilir. Gül bahçesinde gezinen sevgili âdeta mahcubiyetini, etrafına dağıtır. Sevgili etrafındakilere gül renkli şarabı da sunuyor olabilir. Bu bir mecazımürseldir. Belki de nigâr, gül bahçesinde gül dağıtmaktadır.
Müdam, yanak, gül, gülistan, gül-efşan kelimeleri tenasüplü kullanılmıştır. Kan anlamı da olan dem’i de bu tenasübe dahil edebiliriz.

10 Bu mevsimde gül ü meyle kişi beslemese cânın
San anı bir kuru gövde ki yoktur aklı vü cânı

mey: Şarap.

Bu mevsimde insan canını gül ve şarapla beslemezse onu, aklı ve canı olmayan kuru bir gövde say!

Mevsim bahardır, gül mevsimidir. Herkes dışarıda, gül bahçelerinde eğlenerek şarap içmekle meşguldür. Gül, güzel manasına tevriyeli kullanılmıştır. Bu bir açık istiaredir. Şair bu mevsimde şarap içmeyi ve gül’e benzer sevgililerle eğlenmemeyi ruhsuzluk ve akılsızlık olarak niteliyor.
Bu beyit Nedim’in

Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan
mısraını hatırlatıyor.

11 Cihân cennet olup durur ser-â-ser ger inanmazsan
Gözün nergis gibi aç gör ki güldür hûr u gılmânı

ser-â-ser: Baştan başa.
nergis: Bir süs çiçeği, güzelin gözü.
hûr: Huri
gılmân: Delikanlı, esir.

(Şu bahar mevsiminde) dünya baştan başa cennete dönüşüyor. Eğer inanmazsan gözünü nergis gibi aç da onun huri ve delikanlılarının gül olduğunu gör.

Nergis Yunan mitolojisinde ırmaklar tanrısı Kephisos’un oğlu Narkisos güzel bir delikanlıdır. Echo (yankı) buna âşık olur. Karşılık görmeyince taş kesilir. narkisos bir gün su içmek için eğildiği suda kendi aksini görür ve bu görüntüye âşık olarak düşüp boğulur. Böylece cezalandırılır. Vücudundan göze benzer çiçekler biter.
Narkisos Arapça’ya “nercis” Farsça’ya “nerkis” olarak geçer. Edebiyatımızda göz şekil ve bakış cihetinden nergis’e benzetilir.
Bu beyitte de göz nerkis’e, ruh ve gılman gül’e, cihan cennet’e teşbih edilir.
Huri cennette insanlara hizmet edecek olan güzeller, gılman ise aynı işte görevli delikanlılardır.
Gül, tazeliğin ve gençliğin sembolüdür. Huri ve gılman da gençtir. Gılman tüyü bitmemiş delikanlıdır.
Cennet, gül, hur, gül, göz, nerkis, aç, gör tenasübü oluşturur.
Art arda kullanılan cihan, cennet, göz, gibi, gör, güldür, gılman kelimeleri mısraa güzel bir ahenk kazandırmaktadır.
Beyitte şairane bir dikkatle baharın gelişi anlatılmaktadır.

12 Meğer bezm-i şehenşehdir letâfette bugün gülşen
K’olupdur bülbül ü kumru nedîm ü hem hoş elhânı

meğer: Halbuki, oysa, ancak şu kadar ki
bezm: Meclis,
şehenşeh: Şahlar şahı
letâfet: Hoşluk, güzellik, incelik.
hoş-elhân: Güzel ve tatlı bir sesle şarkı söyleyen
nedîm: Arkadaş, yardımcı.
kumru: Daha çok serviliklerde dolaşıp yuva yapan bir kuştur. Edebiyatımızda sevgili boyu cihetinden servi’ye benzer. Kumru ise âşığın canı veya gönlüdür. Sevgilinin servi’ye benzer boyu için öter ve feryat eder. Tasavvufta servi

Cenabıhakk’ı, kumru kul’u temsil eder. Servi düz’dür, elif’tir, vahdet’tir. Kumru ise boynundaki bir sıra çemberimsi tüyleri ve “hu..Hu.. hu..” şeklindeki ötüşüyle ibadet eden bir kuldur.

Öyle anlaşılıyor ki bugün gül bahçesi hoşluk ve güzellikte şahlar şahının meclisine dönmüştür. Çünkü bülbül ve kumru o meclisin nedimi ve hoş sesli şarkıcısı olmuştur.

Birinci mısrada e sesinin on defa tekrarı mısraa şahlar şahına yaraşır ahenkli bir vakar kazandırırken bu sesler yerini ikinci mısradaki şarkı seslerini belirtmek için yuvarlak vokallere terk eder.
Bülbül ve kumru meclisin nedim’i ve hoş-elhanı olabileceği gibi şehenşehin de dostu ve şarkıcısı olabilir. Böylece bu kelimeler sözün evveline ve ahirine raptedilebilecek tarzda ruha hoş gelebilecek tarzda sihrihalâl ile söylenmiştir.
Bezm, letafet, gülşen, bülbül, kumrı, nedim, hoş-elhan kelimeleri arasında tenasüp vardır. Bülbül ve kumru istiare ile âşık manasınadır. Bunların nedim olması teşhistir.
Beyitte bahar mevsiminde güzel sesli şarkıcıların da bulunduğu bir meclis tasviri yapılıyor. Bu meclis şahlar şahı’nın meclisine benzetiliyor.

13 Şehen-şâh-ı felek rif’at alâ-i dîn ü dünyâ çün
Ki katl etti Alî bigi cihânda nesl-i Mervânı

şehen-şâh: Şahlar şahı.
alâ: Yüce.
felek-rif’at: Felek gibi yüce, rütbesi gök kadar yüce olan.
Hz. Alî: Dördüncü halife. Aşere-i mübeşşereden. Ayetle methedildi. Hz. Muhammed’in damadı, amcası oğlu. Murtaza, Esedullah, Şahımerdan, Şahıvelâyet, Şirihuda, Şiriyezdan, Haydar, Haydarıkerrar. Hayber Kalesi fethinde kapıyı yerinden söktü. Bu savaşta sancağı taşıyordu. edebiyatımızda veliliği, imamlığı, kahramanlığı, atı Düldül ve kılıcı Zülfikar ile anılır.

Cihanda Mervan neslini ali gibi katlettiği için rütbesi gökler kadar yüce olan şahlar şahı, dinin ve dünyanın yücesi oldu.

“Alâ” kelimesi yüce ve Sultan Alâaddin manalarında tevriyeli kullanılmış. Böylece Alâaddin Keykubad gösterdiği kahramanlıkla Hz. Ali’ye teşbih edilmiş.
Bu beyitle kasidenin nesip kısmı yerini methiye’ye bırakıyor.
Devirdeki alp-eren tipi “alâ-i din ü dünya” terkibinde hükümdarın şahsında da gözlenmek isteniyor.

14 Alî-vârdır eğer her kim göre zâhir diler ise
Alî gibi göz açıp gör cihanda şîr-i merdânı

-vâr: gibi.
zâhir: Açık- görünen.
şîr-i merdân: Cesur, arslan yürekli.

Herhangi birisi dilerse açık bir şekilde onun Ali gibi olduğunu görür. (Sen de) Göz açıp dünyada Ali gibi olan kahramanı gör!

Hz. Ali’nin kahramanlığına telmihte bulunuluyor. Sultan Alâaddin kahramanlık açısından kapalı istiareyle Hz. Ali’ye benzetiliyor.

15 Süleymân ruhu şâd oldu ki fitne dîvini bende
Bıraguben bezemişsin Süleymân bigi devrânı

şâd: Mutlu.
dîv: Dev.
bende: Kul.
bigi: Gibi.

Hz. Süleyman gibi fitne devini bağlı bırakarak dünyayı süslemişsin. Süleyman’ın ruhu mutlu oldu.

Sultan Alâaddin’in halkın ve memleketin asayişini sağladığına, fitneyi bastırdığına telmihte bulunulurken Hz. Süleyman’ın süslü saltanatına, adaletine, devleri bağlı tutmasına da telmih ediliyor.
Hz. Süleyman babası Hz. Davud gibi hükümdardı. Yüceliği, adaleti, saltanatı, debdebesi, ilim ve hikmeti ile tanındı. Üzerinde ism-i azam yazılı bir yüzüğü vardı. Bununla devlere, cinlere, perilere, kuşlara, vahşî hayvanlara, karıncalara ve rüzgâra hükmederdi. Bir gün yüzüğü karısına bırakır. Bu arada bir dev yüzüğü çalar ve tahta geçer. Yüzüğünü geri almak için Hz. Süleyman çok zahmet çeker. Sonunda Hz. Süleyman fitne çıkaran dev taifesini Kaf Dağı ardında kalmaya mahkûm eder.

16 Eyâ şâh-ı felek-rif’at ki dâim baht ile devlet
Kılar dergâhına secde urur toprağa pîşânı

felek-rif’at: Felek rütbeli
pîşân: Ön, alın.

Ey felek gibi yüce rütbeli şah, baht ve devlet daima alınlarını toprağa koyarak secde ederler.
Baht ve devlet Sultan Alâaddin’e muhtaçtır, ona bendedir.

17 İşitip adını şâhım sefer kıldım bu iklîme
Eriştim yüzünü gördüm dedim zî-vech-i nûrânî

zî-vech: Güzel yüzlü
nûrânî: Nurlu.

Şahım, adını ve ününü işiterek bu memlekete geldim. Varıp yüzünü görürük “Ne nurlu güzel yüz” dedim.

Dehhanî, Sultan Alâaddin’in şairlere ve sanat ehline yaptığı muamele ile ün yaptığını, kendisinin de bu yüzden bu memlekete geldiğini söylüyor.

18 Hemîşe tâ bu mevsimde cemâl-i tal’ati günün
Senin yüzün bigi şâhâ bezemez bâg u bostânı

hemîşe: Daima.
cemâl-i tal’at: Yüz güzelliği.
şâhâ: Ey şah.
bostân: Bahçe

Ey şah, bu mevsimde güneşin yüz güzelliği, heç bir bağı ve bahçeyi senin yüzün gibi bezeyemez.

Sultan Alâaddin’in yüzü bağa ve bahçeye ve güneşe teşbih ediliyor. Şâhâ sözüyle nida yapılıyor.
Bigi, bezemez, bag, bostan kelimelerinin başındaki b sesi mısraa ahenk kazandırıyor.

19 Sehâvette şecâatte dahi adın işitirdim
Seni Hak müstedâm etsin seversin dîni îmân

sehâvet: Cömertlik
şecâat: Yiğitlik, cesurluk.
müstedâm: Devamlı.

Cömertlik ve kahramanlıkta da adını işitirdim. Dini, imanı seversin, seni Hak ebedî kılsın!
Sultan Alâaddin’in el açıklığı ve yürekliliği dile getirilTürken kendisi için de dua ediyor.

20 Mürüvvette ne kim vardır benim hakkımda kıldın sen
Vefânın mâdeni oldun sehânın lutf ile kânı

mürüvvet: İnsaniyet, iyilikseverlik, cömertilk, mertlik.
sehâ: Cömertlik
lutf: İncelikle bağışlama.
kân: Menba, kaynak, maden ocağı.

İnsaniyet, cömertlik neyi gerektiriyorsa sen benim için onu yaptın, vefa madeni, cömertlik ve lutuf kaynağı oldun.
Dehhanî, hükümdarından gördüğü ihsanı ve inayeti dile getiriyor.

21 Yüz urup tapuna geldi icâzet ver ana şâhâ
Ki yine devletinde ben görem mülk-i Horâsânî

tapu: Huzur
icâzet: İzin
şâhâ: Ey şah.

Ey şah, yüz sürerek huzuruna geldi(m), ona (bana) izin ver saltanatın sırasında Horasan memleketini yine göreyim.

Şair her ne kadar hükümdarını yukarıdaki beyitlerde methediyorsa da yine de doğduğu yerleri özlediğini, oraları bir defa daha görmek istediğini anlıyoruz.

22 Bi-hamdillah ki medhini bugün her meclis içinde
Dehânından dür-i mânî döker sözüyle Dehhânî

bi-hamdillah: Allah’a şükrolsun.
medh: Övme.
dehân: Ağız
dür: İnci.
mânî: Mana.

Allah’a hamd olsun ki bugün Dehhanî her mecliste seni överken, sözüyle ağzından mana incileri döker.

Şair kasidenin bu fahriye bölümünde kendisini övüyor ve mana incileri saçtığını söylüyor.

Şair sözlerini inci’ye teşbih ediyor.
Beyitte dür kelimesini çağrıştıran d sesi sekiz defa tekrar ediliyor.
Dehan ve Dehhanî kelimelerinin kullanılması şibhiiştikaktır.

23 Yeri durur kulağında tutasın sözümün dürrün
Ki ol dürden hacâlette kalupdur dürr-i Ummânî

hacâlet: Utanma, utangaçlıkla şaşırma
dür: İnci.

Sözümün incisini kulağında tut, yeridir. Çünkü Umman incisi o inciyi görerek utanır.

Umman Maskat’tan Umman’a kadar uzanan Arabistan kıyılarıdır. Bu denizin devamı olan Aden Körfezi’nden çıkan inci en meşhur incidir. Şair kendi söz incileri karşısında bu incilerin utandığını söyleyerek mübalağa yapıyor. kendi sözlerini inci’ye teşbih ediyor. Umman sözü aynı zamanda deniz anlamına da geldiğinden Tevriyeli kullanılıyor.

24 Dileğim bu durur senden bu dördü saklagıl muhkem
Hemîşe dîn ile adli şecâatle hoş ihsânı

saklagıl: Sakla
hemîşe: Daima.
şecâat: Yiğitlik, cesurluk
muhkem: Sağlamlaştırılmış, kuvvetli, iyice.

Dileğim senden bu dört şeyi dini, adaleti, cesareti, güzelce ihsan etmeyi adamakıllı muhafaza etmendir.
Bu beyitte şair hükümdar için dua ediyor. Bu ve sonraki beyitler kasidenin dua bölümüdür.

25 Diri oldukça ben kulun işitesin eyâ şâhım
Senin methinle dolduram nice defterle Divanı
eyâ: Ey.

Ey şahım, yaşadıkça ben kulunu işitesin, senin methinle pek çok defter ve divan doldurayım.
Şair, hükümdarının kendi şiirleri ve övgüsüyle daha da yüceleceği inancındadır.

26 Kemâl-i devletın günü bezesin bâg-ı dünyâyı
Dahi noksân hazânından ilâhım saklasın anı

noksan: Eksik, yok, yokluk.

Son derece olgun devlet güneşin dünya bahçesini süslesin ve Allahım onu yokluk sonbaharından saklasın!

Şair hükümdarının saltanatının dünyaya yayılmasını diliyor.
Sonbahar hasat mevsimidir. Bu mevsimin bereketli olmasını dilerken mecaz-ı mürselle hükümdarın kemal derecesindeki devletinin sonbahar görmemesini temenni ediyor.


Powered by OrdaSoft!