Yalnız adam

              ÖMRÜMDE SÜKUT

Çıngıraksız, rehbersiz deve kervanı nasıl,
İpekli mallarını kimseye göstermeden,
Sonu gelmez kumlara uzanırsa muttasıl,
Ömrüm öyle esrarlı geçecek ses vermeden.

Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika,
Bir buz parçası gibi kendinden eriyecek.
Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka,
Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek.

                                  Cahit Sıtkı TARANCI

     
      Can sıkıcı bir şey yalnızlık. Koca dünyada uçuk sarı, soluk bir renk. Yalnızlık, sevimsizlik… Yalnızlık, sevgisizlik… Yalnızlık hemen her şeye sırtını dönmek, bütün kapıları sımsıkı bir şekilde başkalarının yüzüne kapatmaktır.
      Bütün kapıları başkalarının yüzüne kapatan yalnızlık, hemen herkesin, arada bir bizim de kapımızı çalmaktan çekinmez. Boş bulunur; “Kim o?” bile demeden kapımızı aralarsak, yalnızlık içeri süzülür, en acımasız, hem de hiç çıkmayacak bir leke gibi yakamıza yapışır, konuğumuz olur.
      Yalnızlık, kıskançlık. Katlanmak zorunda olduğumuz uçsuz bucaksız bir dert. Onu benimsemeye, sevmeye başladığımız anda da, üstüne titrediğimiz “ipekli mal”larımızı hiç kimseye göstermek istemeyiz. Kılavuzu bile olmayan, üstelik çıngırağı da bulunmayan bir deve kervanı gibi sonu gelmez çöllerde devamlı olarak döner durur, hiçbir noktadan bir çıkış yolu seçemeden de ömür tüketiriz. Bu şekilde tüketilen bir ömür, ses vermeyen, kendisinden başka haberlisi bile olmayan, bir bileni bulunmayan sırlar yumağının içinde kaybolmaktır.     
      Bu kayboluş, “hayata sırt çevirmek” demektir. Hayatın bütün nimetleri, sonsuz tatları, tozpembe karanfilleri, iri kırmızı gülleri, uğuruna inandığımız saf papatyaları bile bizim gözümüzde anlamsızlaşır. Çekildiğimiz sırça kulede, bir başımıza oturduğumuz köşede hayâl ve düşünce sağanaklarına yakalanır, belki de ölümü tek kurtuluş olarak görmeye başlarız.
      Öyle ya, dün yaşadığımız hayat, bize karşı vefasız çıkmadı mı? Vefasız geçmişimizden ne hayır gördük? Gelecek günlerimiz, çığlıklarımızı şimdiden duyacak, imdadımıza koşacak mıydı? “Hayır!” diyorsanız, yanlış yolda sonsuz bir koşu tutturduğunuzu söylemeliyim. Ölüm bir kurtuluş olsaydı, on sekiz bin âlemin sahibi olan Allah, hayatı hiç başlatmazdı. O zaman da bulunacağımız yere, bir başka şekilde, bir başka varlık adıyla kopyalanırdık.
      Oysa biz, insanız. Et ve kemiğin çattığı bedenimizi, “can” denilen bir “öz” besliyor, destekliyor. Etekemiğe önem vermesek bile, “can”a değer vermeliyiz. Dünyaya getirilişimiz bir “tesadüf” değil. İnsan oluşumuzun sırrını; çoğumuz kavramış, anlamış durumdayız. Hepimizin dostlara, dostluklara ihtiyacımız var. Hepimiz; bir diğerimiz, diyelim ki bizi anlayanımız, sevenimiz olmadan yaşayamayız. Arada bir aralamış olsak da cümle yalnızlık kapılarını, bu saatten sonra sımsıkı bir şekilde kapatmalıyız. Böyle yaptığımız zaman hayatımız, en güzel ahengini, nağmesini bulacak, inceliklerin doruğuna çıkacaktır.
      O zaman; dostlarımızla dost olacak, düşmanlarımıza veya düşmanlıklara birlikte karşı koyacağız. Hatta sevgilere kapılar açtıkça, toplum içinde beraber yaşayabilme kurallarını öğrendikçe, birbirimize önem verdikçe, “yalnızlık denilen karanlıktan aydınlığa çıkacak”, yaşadığımız hayatın tadını ve bütün inceliklerini anlayacağız.
      Kucak kucak sevgilere kapılar açsak, fena mı olur?
      Fena mı olur?
      Her ne kadar Fuzûlî bile;
      “Ne yanar kimse mana ateşi dilden özge
 
     Ne açar kimse kapum bâdı sâbâdan gayrı”
derken, yalnızlık denilen gerçeğin şaheser bir resmini çizse bile bize, yalnız yaşamanın veya öyle yaşamış olmanın güzelliklerini mi anlatıyor? Hiç sanmam!
      Yalnızlık, bir zulüm!
      Yalnızlık, bir hastalık!
      En güzeli; her şeyi doya doya, içimize sindire sindire yaşamak değil mi?
      Oysa biz, on sekiz bin âlemden biri olan bu dünyada geçici bir zaman için çakıp sönmeyi, “yaşayıp öldüğümüzü” gökyüzündeki yıldızlardan, yerdeki kurtlardan başka varlıkların da bilmesini, öğrenmesini istemeliyiz.
      Yoksa siz, böyle düşünmüyor musunuz?