SİVAS'TA SÖYLENMİŞ HARP AĞITLARI

Dr. Doğan KAYA

Özet:

Ağıtlar içinde, savaşta ölenler için söylenmiş olanlar, ayrı bir önemi haizdir. Ömrünün bahannda vatan için canını feda eden yiğitlerin geride bıraktıkları acılarda o derece anlamlı ve etkileyicidir. Savaş yıllarında nice ocaklar sönmüş, nice ümitler yıkılmıştır. Bunlar ağıt metinlerinde bütün ayrıntılarıyla özlü, kalıcı ve anlamlı bir şekilde ortaya konulmuştur. Bu malzemeler, aynı zamanda sosyal psikoloji alanında da önemli vazife görecek nadide eserlerdir.

Savaş / harp ağıtları bu alanda çalışma yapacak olanların hassasiyetle ve ciddiyetle üzerinde durmaları gereken bir konudur. Sunulacak olan bildiride bu alana katkı sağlamak gayesiyle, Sivas örneğinden hareketle, tespit edilmiş ağıtlar ilim âlemine tanıtacak, ağıt metinlerinden hareketle bir sonuca varılmaya çalışılacaktır.

Anahtar kelimeler: ağıt, gelenek, anonim, savaş.

İngilizce özet

Among elegies, the ones told or written for people who died in wars have special role. Pain and gloom left from brave and young men who sacrificed themselves for the homeland are also deep and impressive. During war times, many families have been cluttered and people's hope has been broken down. These feelings have been permanently and meaningfully put forward in elegies with all details. In addition, these texts are precious pieces which can be used in social psychology.

War / battle elegies are a needed subject which should be sensitively and sedately studied by the ones studying on this field. In the paper, with the aim of contributing to the field, the elegies which have been compiled from Sivas region will be introduced and it will be tried to reach a conclusion by means of these elegy texts.

Keywords: elegy, tradition, anonymous, war.

Başta ölüm olmak üzere ayrılığın yahut üzüntünün doğurduğu ıstırap sebebiyle ortaya konulan lirik ve manzum ürünlere ağıt denir. Şayet ölenler için söyleniliyorsa, kendisine has makamla terennüm edilir. Söylenen sözler ölenle ilgili düşünce, duygu ve izlenimleri ihtiva eder.

Yaygın şekliyle ağıt olarak bilinen söz muhtelif devirlerde, muhtelif Türk toplulukları tarafından değişik şekilde kullanılmıştır.

Edebiyatımızda, divan şairleri de bu konuda kayıtsız kalmamış, ağıt niteliğinde mersiye adını verdikleri şiirler söylemişlerdir.

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında ehl-i beyt sevgisini dile getiren ve Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi ile ilgili olarak da pek çok me rsiye vücuda getirilmiştir ve bunlar maktel adı ile ün salmıştır.

Ölenin arkasından yas töreni yapmak, bu arada şiirler terennüm etmek eski çağdan itibaren, hemen hemen bütün toplumlarda rastlanılan hususlardır. Türklerde de ağıt söyleme geleneği, ilk çağlardan beri var olan ve tarihin çeşitli devirlerinde, çeşitli Türk boyları tarafından günümüze kadar yaşatılan bir gelenektir. Anadolu’nun hemen her yerinde ölünün arkasından, asker uğurlanırken, geline kına yakılırken yahut gelin evden çıkarken ağıt söyleme geleneği vardır. Ağıtlar, yanık bir ezgi ile terennüm edilmeleridir. Ölü için söylenen ağıtlar, ferdi karakterde olan ürünlerdir. Ölüye, yakınlarının ağlaması tabiî bir hadisedir. Bunlar, ana, baba, kardeş, oğul, karı veya koca, nişanlı genç, gelin, torun, komşu, akraba veya arkadaştır. Ne var ki, bazı yörelerde ölüye ağlaması için, bu işi meslek edinmiş ve büyük çoğunluğu kadın olan, ağıtçı denilen kimseler davet edilir.

Ağıtın, ölünün başında söylenmesi yaygın bir gelenektir. Sözler, o anda ağıtı söyleyen şahsın ruh halini yansıtan ifadelerdir ve coşkun bir lirizmle doludur. Diğerleri ise (yani, kına ve askerleri uğurlama türküleri), sözleri bütün yöre halkı tarafından bilinen kolektif karakterde eserlerdir. Söylenen ağıtlarda ölenin iyi vasıfları, mutsuzluğu, yokluğunun bırakacağı derin izler gibi hususlar dile getirilir. Ölü evine ağlamaya gelenler, ağıtlarında, acıklı ortamın da etkisiyle; hasretlik, dert, umutsuzluk, kimsesizlik, felaketler ve talihsizlik gibi hususlara da yer verirler.

Bilhassa Toroslar, Çukurova, Kayseri ve Kahramanmaraş civarında yaşayan, Türk ve Yörük olan halkımız arasında ağıt söyleme geleneği daha yaygındır.

Ağıtlar yapı, konu ve söylendiği yerler olmak üzere çeşitli gruplara ayrılabilirler. Konularına göre ağıtları şöyle tasnif edebiliriz:

  1. Kişiler için yakılan ağıtlar
  2. Hastalık üzerine yakılan ağıtlar
  3. Ayrılık üzerine yakılan ağıtlar
  4. Kayıp kişiler için yakılan ağıtlar

ç. Mutsuzluk ve acı üzerine yakılan ağıtlar

  1. Ölen kimseler için yakılan ağıtlar
  2. Öldürülen kimseler için yakılan ağıtlar
  3. Sosyal olaylar üzerine söylenen ağıtlar
  4. Askerlik ve savaş ağıtları
  5. Sevdalıların kavuşamaması üzerine yakılan ağıtlar
  6. Boşanma üzerine yakılan ağıtlar

ç. Kaçak, kayıp yahut esir kişiler için yakılan ağıtlar

  1. Gelin ağıtları
  2. Kına türküleri
  3. Başöğme türküleri
  4. Gelin alma türküleri
  5. Asker uğurlama ağıtları
  6. Hayvanlar için yakılan ağıtlar
  7. Yabani hayvanlar için yakılan ağıtlar
  8. Evcil hayvanlar için yakılan ağıtlar
  9. Belde, mekân ve tabiat parçaları için yakılan ağıtlar
  10. Sular için yakılanlar
  11. Belde ve mekânlar için yakılan ağıtlar
  12. Afet ve felâket ağıtlan
  13. Deprem üzerine yakılan ağıtlar,
  14. Sel felâketi üzerine yakılan ağıtlar
  15. Yangın üzerine yakılan ağıtlar

Beyit yahut üçlüklerle söylenen ağıtlar 11 heceli olup, her birim kendi arasında kafiyelidir. Dörtlük olarak söylenen ağıtlar daha çok 8 heceli, bazen de 11 hecelidir. Bunlann kafiye düzenleri aaaa, aaab, aaba, abcb şeklinde farklı olabilmektedir.

Ağıtlar anonim ürünler olmakla beraber bazılarının sahipleri bellidir. Edebiyatımızda halk şairlerine ait ağıt türünden eserlerin ilk örneklerine XIV. yüzyılda rastlamaktayız.

Sivas’ta ağıt söyleme geleneği, Şarkışla, Gemerek ve Yıldızeli yörelerinde daha yaygındır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi ağıtlar, konularına göre çok çeşitlilik gösterir. Ancak biz burada Sivas yöresinde savaşta söylenmiş ağıtlar üzerinde duracağız. Sözkonusu ağıtlar yukarıdaki tasnifte ikinci gruba girmektedir.

Burada değerlendirmeye tabi tuttuğumuz ağıtların bir kısmının sahibi vardır. Bazılarının kimin tarafından yakıldığını tespit etme imkânımız olmadı.

Ağıtlar içinde, savaşa bağlı olarak yakılmış ağıtlar, muhteva itibariyle çeşitlilik gösterir. Burada zikredeceğimiz ağıtlardan hareketle söz konusu ağıtları şöyle tasnif edebiliriz.

  1. Savaşta şehit olanlar için yakılan ağıtlar,
  2. Namus için yakılan ağıtlar,
  3. Mustafa Kemal için umut ve gurur ağıtlan,
  4. Savaşın doğurduğu sosyal yaralarla ilgili yakılmış ağıtlar,
  5. Sılasına dönmeyenler için yakılan ağıtlar,
  6. Terör mücadelesinde şehit olanlar için yakılan ağıtlar.

Askerlik döneminin her Türk’ün hayatında ayrı bir yeri vardır. Bu, askerlik yapan kişi için önemli olmakla beraber, yakınları için de o derece önemlidir. Seferberlik yıllarında yıllarca süren (6, 7 yıl...) askerlik sebebiyle, evden ayrı kalmanın doğurduğu acı ve sıkıntılar, ana, baba, eş ve hatta çocukları derinden etkilemiştir. O yüzden askere gitme vakti, asker aileleri için hüzünlü günler olmakla beraber, gurur ve şeref duyulan, iftihar edilen vakitler olarak telakki edilmiştir. Evladı askere gönderme düşüncesi, duygusu ve inancı Türk toplumunda

o  derece yer etmiştir ki, ilerleyen zaman içerisinde kendiliğinden asker uğurlama geleneği ortaya çıkmıştır.

Savaş yıllarında nice ocaklar sönmüş, nice ümitler yıkılmıştır. Bundan dolayıdır ki savaş ağıtları, milletin sosyal psikolojisini ortaya koyması bakımından son derece önem arz eder ve bu alanda çalışma yapacak olanların hassasiyetle ve ciddiyetle üzerinde durmaları gereken bir konudur. Ömrünün baharında vatan için canını feda eden yiğitlerin geride bıraktıkları acılar dayanılır gibi değildir. “Öz ağlamazsa göz ağlamaz.” atasözünde anlamını bulan ve özlü, kalıcı ve anlamlı bir şekilde ortaya konulmuş olan bu etkileyici ağıtlar, orijinal ifadelere yer vermesi bakımından edebiyatımıza katkıda bulunmakla beraber, sosyal ve psikolojik hususları da ihtiva etmektedirler. Diğer taraftan sadece yöresinde bilinen mahalli hüviyette olan ağıtlar da vardır. Bizim burada gün yüzüne çıkardığımız ağıtlar da Sivas yöresinde söylenmiş olanlardır.

ç. Ordu cepheden cepheye (Kafkasya, Bağdat, Şam...) gitmekte, erler bir bir hayata veda etmektedir.

  1. Şehit olanların haberi geldikçe yürekler yanmaktadır.

Seferberlik Ağıdı

Şöyle çıktım baktım idi                  Gadanı alıyım kese

Issız dede-baba yurdu                   Aldı beni kaygı tasa

On dörtlüden asker m ’olur Oğlum yolda yoz sürüyor Çanta kesmiş ağrır kolu Birer birer basa basa

Kaman’da kimse kalmadıSarıkamış ne karalı Redif gitti sürüyünen   Kimi ölmüş kimi yaralı

Hangi eve vardımısa                     Daha bunu duyan var mı

Bir gelin var karıyınan                 Dünya âlem bulunalı[1]

Rumi. (1314= Miladi 1898)

Abidin’e Ağıt

Seferberlik zamanında, cepheye, Altınyayla’dan 150 kişi gider ve bunların içinden sadece iki kişi sağ gelir. Oğlunun şehit haberini alan Ayşe Kaya, onun ardından şu ağıtı yakar:


 


Abidin’im 12’li Kayışta durmuş dikili Nasıl kıydın Kadir Mevlâ’m Büyük hanenin vekili Abidin’im oy oy

Abidin’im yeni yetti Hasan’ım yerini tuttu Ağlasana Gülsüm Hatun Gene kör ocağın battı Abidin’im oy oy


 


Ocak Abidin’im ocak Derdin hangisini seçek Taburu Bağdat’a kalkmış Cümlemiz önüne geçek Nafiye kızın babası Abidin’im oy oy                                                  Abidin’im oy oy[2]

(Rumî 1312: Hicrî 1896)

  1. NAMUS İÇİN YAKILAN AĞITLAR,

Namus, Türk’ün düşünce dünyasında vatan, din, bayrakla beraber uğrunda ölünecek kutsal değer olarak kabul edilir. Bunun tarihte yüzlerce binlerce örneği vardır. Aynı hassasiyet, Kurtuluş Savaşında da gösterilmiştir. Namus, bayrak ve din için ülke savunmasında kadını ve erkeği seferber olmuş, bu uğurda nice canlar vermiştir. Kara Fatma, Kör Adile, Kartal Pero, Nene Hatun bunlardan bazılarıdır.

Bütün bunlara rağmen, halkın çaresiz kaldığı anlar da olmuştur. Ülke topraklarına içine kadar giren Rus askeri Türk kızlarının namusuna ilişmiş, bu hadise halkın beyninde unutulmaz yaralar açmıştır. Diğer taraftan Ege’de olanlar da Doğu’da olanlardan farklı değildir. Türk’ün namusu ayaklar altına alınmış, bu da yetmiyormuş gibi Yunan kaçarken yanına Türk kızlarını da almıştır. Aşağıda örneğini verdiğimiz Nazik kızın ağıtı, bu hadise üzerine yakılmıştır.

Kırk Kız Ağıtı

Seferberlik sırasında Kars’a gelen Ruslar, kırk Türk kızını toplayıp kırk askerin eline verir. Kızlar düşman askerine ellerinden geldiğince direnmişlerse de onlara güçleri yetmemiş. Bu acı hadise sonrasında ağıtlar söylenmiş. Ağıt, Kars’tan Sivas’a göçenler tarafından zaman zaman söylenerek yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Asker Asker derler bir küçük uşak Akşam oldu günler niye aşmıyor Beline bağlamış palaska kuşak Deli gönül bildiğinden şaşmıyor Siz de talim olun bizler ağlaşak Doldurdum badeyi verdim eline O Yemen yoluna giden gelir mi Sar-askeri kahır eylemiş içmiyor

Kırkımızı bir odaya koydular Koğuşun önünde çift pınar akar Üstümüzü başımızı soydular   Anam ağlar babam yollara bakar

Kırkımızı kırk gâvura verdiler Ser-tabip duyar da koğuşu yıkar Yetiş Kemal Paşa çar sende kaldı Emriniz ne diye geldik albayım

Nazik Kıza Ağıt

Anadolu işgal altındadır. Ege yöresinde Yunanlıların Türklere yaptıkları baskı ve işkenceler tahammül edilmez hale gelmiştir. Bir Yunan subayı, Nazik adındaki Türk kızına gönlünü kaptırır. Hâlbuki Nazik nişanlı bir kızdır. Subay, Nazik’e dini bilgiler veren Hoca’ya baskı yaparak, Nazik’i kaçırma hususunda yardımını ister. Hoca, ölüm korkusuyla bunu kabul eder. Hoca, bir plan hazırlar.

Fırsatına getirip kızın kurdelesini pencereden aşağı atar, ona kurdelenin düştüğünü, gidip getirmesini söyler. O sırada aşağıda bekleyen Yunan subayı kızı kolundan kapıp, hemen oradan uzaklaşır. Bu arada düşman da geri püskürtülür. Nazik’i Yunanistan’a götüren subay, onunla evlenir, çünkü onu çok sevmiştir. Nazik, birkaç kere intihara teşebbüs ederse de başaramaz. Aradan yedi sene geçer. Sevmediği Yunan subayından Nazik’in üç çocuğu olur.

Bütün düşüncesi Türkiye’ye kaçmak olan Nazik, uçan kuşa, denizdeki martılara, burnunda tüten anası, babası, kardeşi, nişanlısı, en çok da vatanı için türküler söyler.

Birgün fırsatını bulur, çocuklarıyla birlikte bir gemiye binip Türkiye’ye doğru yol alır. Yolda düşünceye dalar: “Bu çocuklarla memlekete gidersem; ‘Sen geldin ya, bu Yunan döllerini niye getirdin?’ derler. Çocukları denize atsam, nasıl atayım. Ne de olsa benim evladım. ” Bir çıkış yolu bulamaz. Sonunda üç çocuğunu beline bağlayıp, Ege’nin sularına atlar. Dördü de oracıkta ölür. Bu acıklı olay Türkiye’de duyulunca, yanan yürekleri soğutmak için, annesi, nişanlısı, yakınları ve onu sevenler ağıtlar yakarlar.

Atina’nın harmanı Yandan çıkar dumanı Hiç kimsenin suçu yok Öldürsünler imamı

Tabancalar yağlanmış Mor boyaya boyanmış Beni götüren imam Zincirlere bağlanmış


       
 

Fusulüye pişer mi Pişer pişer şişer mi

 
 

Yumurtanın sarısı Yere düştü yarısı

 

 



Sen gâvur ben Müslüman Yaşım on beş demeden

Bize nikâh düşer mi


 


Oturdum bakakaldım İnce fikire daldım Gemi düdük çalınca Efendim seni sandım


 


İki gemi yan durdu Gözlerime kan durdu Ben Yunan’a düşeli Yedi yıl tamam oldu

Pencereye çıkarım Limanlara bakarım Türkiye’ye gidersem Koçu kurban yıkarım


Adana ’nın üzümü

Ben yürüttüm sözümü Üç uşağı atarken Yumuverdim gözümü

Elma attım denize

Gidiyor yüze yüze Atma bizi denize Gidek Türk ebemize


 


Yumurtanın kulpu yok

Ela gözde uyku yok

Sür gemici gemiyi

Pis Yunan’dan korkum yok

Arabanın mazısı                             Atina’da bir kuş var

Şu alnımın yazısı                         Kanadında gümüş var

Ne deyim de ağlayım                      Gelin çocuklar gelin

Pis Yunan’ın kuzusu                        Annenizde bir iş var

İlen gelin buz gibi                       Çarşıya üzüm geldi

Yanıyorum köz gibi                     Mevlâ’dan izin geldi

Kız kaç da gel kraldan                 Aç kapıyı annesi

Kabul ettim kız gibi                     Kıraldan kızın geldi 4

  1. MUSTAFA KEMAL İÇİN UMUT VE GURUR AĞITLARI

Kurtuluş Savaşı sırasında yürekleri yanan, karalar giyinen, hayat mücadelesi veren Türk milleti, hiçbir zaman umutsuzluğu düşmemiştir. Nitekim Mustafa

kemal Atatürk’ün ülkeyi kurtarma gayretleri halkın kulağına geldiğinde kısmen de olsa yürekleri soğutabilmiştir. Sevinç, umut ve acının olduğu ağıtlar yakılmıştır.

Kemal Paşa

Kurtuluş Savaşı sırasında Sivas’ta, Ruslar’ın Erzincan-Çardaklı’ya’a kadar geldiği, yakın zamanda Sivas’a da gireceği haberi yayılır. Eli silah tutan herkesi askere çağnlır. Tarlalarda çalışacak erkek kalmaz. Derken kıtlık baş gösterir. Halk, telaşa kapılır. Günlerce uyku, dinlenme demeden çalışır. Bu arada Mustafa Kemal, ülkeyi kurtarma gayreti içindedir. Halk, bunu duyar sevinir. Sivas’ta Kamer Hanım bu haberi duyunca içi coşkuyla dolar ve dilinden şunlar dökülür:


 


Urus bek dayanır kışa Tayyaresi benzer kuşa Ankara’da Kemal Paşa Ömrümden al sen çok yaşa

Çifte mavzer çifte fişek Diken oldu kutnu döşek Emreyle düveller aşak Emeklerin gitmez boşa

Diyar-ı Rum’dan devletler Bize neydecek ki itler Yürüyün civan yiğitler Kelle verin baştan başa

Hak’tan başka korkum yoktur Candan başka narhım yoktur Kemal Paşa olsun doktur İstiklal kat tatlı aşa[3]


 

 


  1. SAVAŞIN DOĞURDUĞU SOSYAL YARALARLA İLGİLİ YAKILMIŞ AĞITLAR

Anadolu’da savaş sırasında ocakların sönmesi, acıların ve feryatların ayyuka çıkmasının yanında başka sosyolojik acılar da yaşanmıştır. Üç sene, beş sene, hatta yedi sene cepheden cepheye giden yiğitlerin çok azı geriye gelebilmiştir. Kimileri hakkında peş peşe şehit oldukları haberleri gelir, umutlar tersine döner. Nice gelin dul kalır. Kimi ailelerde dul kalan gelinler geri gönderilmez, hatta ne acıdır ki evdeki kayınbaba onu kendisine eş alır. Böyle bir hadise Sivas’ın Doğanşar ilçesinde vuku bulmuştur. Kimi aileler de gelini evden kovalar. Bütün bunlar farklı ağıtların vücut bulması için yeterli olabilmiştir.

Talihsiz Asker

Doğanşar ilçesinden köylünün biri oğlunu askere gönderir. Delikanlının normal askerlik süresi dolar, fakat askerden gelmez. Aradan epey zaman geçer. Herkesin delikanlının geleceğine dair umudu tükenir. Zaman uzayınca baba, oğlunun nişanlısını başkasına kaptırmak istemez ve gelinini kendine zevce yapar.

Delikanlının askere gitmesinin ardından yedi yıl geçmiştir. Günün birinde delikanlı çıkıp gelir.

Köyün çeşmesinde nişanlısı olduğu kızı görür. Kız, olup biteni delikanlıya anlatır. Delikanlı-Baba-Gelin arasında şöyle bir deyişme olur. Deyişme muhteva itibariyle ağıttır. Ağıda Doğanşar’da “las” denilir.

Oğlan:

Pınarın başında söylenen sözler İlerde gelinler geride kızlar Beni de yakıyor yardaki gözler Baba sende yok mu utanır yüzler İnsan bir oğlunun yolunu gözler Gâvur baba nasıl aldın yârimi

Baba:

Pınarın başına vardım oturur Ellerini soğuk suya batırır Oğul ben almazsam eller götürür Geline kıymadım ben kendim aldım

Oğul:

Pınarın başında varsın otursun Ellerini soğuk suya batırsın Baba sen alma da eller götürsün Gâvur baba nasıl aldın yârimi

Gelin:

Oturdum oturdum oturamadım Terazim kırıldı tartılamadım Yiğit dertli dertli söylüyor ama Şu zalim babandan kurtulamadım

Oğlan:

Babamın kolları sıkı sarılmış Dini olan Müslümanlar darılmış Dört kitabın hangisinde var imiş Gâvur baba nasıl aldın yârimi

Gelin:

Keten gömlek giymiş yanı işleme Yanıma gelmeden naza başlama


Allah’ı seversen öp de dişleme Şu zalim babandan kurtulamadım[4]

Fadik Gelin’in Ağıdı

Birinci Dünya Savaşında kocası Musa’nın düşmana esir düşmesi, daha sonra da ölüm haberi gelmesi üzerine Fadik Gelin, kaynanası tarafından evden k ovulur. Hayattaki tek varlığı çocuklarından ve pek çok hatırasını yaşadığı evden kovulmak Fadik Gelin’e zor gelir. Acılannı şu sözlerle hafifletmeye çalışır.

Keklik senin kumda pişer yemeğin                    Ayşe kuzumun da yüzü gülmüyor

Cılk oldu yumurtan zaydır emeğin                  Ahmet oğlum hiç yanıma gelmiyor

Eşim gitti ıssız kaldı düneğim                            Emek ile büyüttüğüm yavrular

Bir yâr için ağlıyorum burada                         Zalim eller hiç yanıma salmıyor

Kaynım sen söyle de ben de tutayım Avu yutulur mu avu yutayım Eğer kaynatam da beni kovarsa İt olayım çöplüğünde yatayım [5] (dünek: barınacak yer, ev, salmak: göndermek)

  1. SILASINA DÖNMEYENLER İÇİN YAKILAN AĞITLAR

Cephede, ölümü göze almadan düşmanla savaşmak ne kadar zorsa, sılada o yiğidi beklemek de bekleyenler için dayanılır acı değildir. Anadolu’da binlerce Türk kadını bu acıyı yaşamıştır. Acısını hafifletmek için kara bağrını dövmesi yetmemiş, kimileri de bunu hafifletmenin yolunu ağıt yakmada bulmuştur. Bu konuda söylenmiş pek çok ağıt vardır. Dolayısıyla ağıtlar bir bakıma insanın içini rahatlatma gibi bir fonksiyo nu da icra etmişlerdir.

Esir Kocaya Ağıt

Sivas Koyuncu köyünden Fadik, seferberlikte esir düşen kocasının arkasından şu türküyü söyler:

Mürekkep şişeni direğe astım                              Atın doru idi demir kır idi

Aldım mektubunu bağrıma bastım                       Başının püskülü ipek mor idi

Ben de şu eşime gayeten küstüm              Asker kalktı karlı dağı bürüdü

Dokuz aydır bir mektubu gelmiyor                       Dokuz aydır bir mektubu gelmiyor

Elim ile yaptıcağım yuvalar Dilim ile çaldıcağım sıvalar Birgün olur beni eller kovalar Dokuz aydır bir mektubu gelmiyor 8

  1. TERÖR MÜCADELESİNDE ŞEHİT OLANLAR İÇİN YAKILAN AĞITLAR

Ülkenin birliği için düzenin bozulmaması için son 30-40 yıldır terörle mücadele yapılmaktadır. Terör yüzünden 35.000 kadar vatandaşımız hayatından olmuştur. Türk askeri, Türk emniyet kuvvetlerinin ülke için mücadele etmesini ve bu uğurda kaybedilen canlar için söylenen ağıtlar da bu konu çerçevesinde değerlendirilebilir.

Ülkenin hemen her yerinde olduğu gibi Sivas’ın yüzlerce asker ve polis şehidi vardır. Âşıkların en çok yörelerden biri olma özelliğini gösteren Sivas’ta bu konuda da şiirler vücuda getirmişlerdir. Biz burada birisi asker, diğeri de polis için söylenmiş iki ağıt örneğini vermek istiyoruz.

Şehit Polise Ağıt

Âşık Enverî’nin kardeşi Mansur, Diyarbakır’a polistir. Birgün evden çıkarken eşine; “Hanım! Ben bu topraklarda şehit olursam, üç tane yavrum var onlar da polis olsunlar.” der. Takdir-i ilahi, aynı gün teröristler tarafından şehit edilir. Bu haberi alan âşık Enverî ardından aşağıdaki ağıdı söyler. Şiir, Sivas Emniyet Müdürlüğü’ndeki şehitler köşesinde asılıdır. Şehit polisin arzusu gerçek olur ve üç çocuğu da bugün polis memurudur.


 


Ömrün hayatında otuz beş yaşın Dem ü devran sürüp tığlayamadın Kara dumanlara yem oldu başın Çırpındın bir fayda sağlayamadın

Üç yavrun bıraktın nazlı yâr baksın Şehit madalyanı göğsüne taksın Seni yakan odlar cehennem yaksın Feleğin okunu eyleyemedin

Şark görevin çıktı uzak diyara Ne bilem gurbetlik açacak yara Adaş Mansur gibi sen düştün dara Kesildi nefesin ağlayamadın

Volkan’ın Neslihan Hacer kuzular Nasıl dayanırım yürek sızılar

Ana baba kardeş seni arzular Feleğin okunu eyleyemedin


Diyarbakır derler dört yanı kale Babam mezarına diksin gül lale Kavruldu bedenim düştüm bu hale Merhem sürüp yaran yağlayamadım

Enver’im tamam yazma bir daha Coşar duygularım biçilmez paha

Fatiha ile Yasin kalkarken şaha Okuyup Kur’an’ı bağlayamadım[6]


 


Şehit Asker Ağıdı

Âşık Cefaî, Güneydoğu dayanamaz ve şu ağıtı söyler:

Yüreğim yanıyor nasıl anlatam Hain teröristin işini oğul Nasıl sabır edem nasıl unutam Yaktın ciğerimin başını oğul

Anadolu’da şehit edilen bir askerin acısına

Üzülmek faydasız buymuş kaderin

Ne adın silinir ne dolar yerin Bize ulaşmadan kara haberin

Gördüm bir gün evvel düşünü oğul


 


Yavrum sana yanmayan can kalmadı Kundaklar beledim beşikler burdum

Ağlamayan hiçbir insan kalmadı                     Yirmi yıl seninle avundum durdum

Dizimde fer damarda kan kalmadı                  Yuvamdan uçurdum yuvanı kurdum


 


Kuruttun gözümün yaşını oğul

Taze çiçeğimi erken derdiler Takdir-i İlâhi seni vurdular Çınar teslim ettim tabut verdiler Koydular önüme na’şını oğul

Ya kime bıraktın eşini oğul

Dedim hele açın nerden vurulmuş Civan kollar tüfeğine sarılmış Elbisen üstünde kepin sır olmuş Sancağa sarmışlar başını oğul


 


Yaptılar örf adet makam töreni Dedim ki seyredem bakam töreni Açtım al bayrağı takam töreni Kurşunlar süslemiş döşünü oğul

Sonuç:

Dedim Cefaî ’ye gel bir ağıt koş

O dedi Fatiha Yasin daha hoş Allah’ın hikmeti her gün iki kuş

Bekliyorlar mezar taşını oğul[7]


 


Ağıtlar, acı şiirleridir. Genellikle ölümler üzerine söylenmekle beraber, her ne çeşit acı olursa olsun çekilen her acı için ağıt yakılabilir. Seferberlik yılları, Türk tarihinde gerek askeri gerekse içtimai bakımdan çok önemli yere sahiptir. Bu çerçevede Anadolu’nun hemen her yerinde, sayısız ağıt vücuda getirilmiştir. Biz bu çalışmamızda Sivas’ta söylenmiş olan ve tespit edebildiğimiz ağıtları gün yüzüne
çıkarmaya çalıştık. Anadolu halkının genlerinden gelen karakteristik özelliklerinin ve sosyal yapısının ortaya konulmasında bu tarz eserlerin belirleyici vasfı vardır. Türk’ü daha iyi tanımak, gelecek nesillere gerçek kimliğinin ne olduğu şuurunu vermek açısından, başta üniversiteler olmak üzere kişi ve kurumlarca bütün illerde ağıt derleme çalışmalarının yapılmasını ve hizmete sunulmasını elzem görüyoruz.


  1. SAVAŞTA ŞEHİT OLANLAR İÇİN YAKILAN AĞITLAR

Bilhassa Seferberlik zamanında milletin gönlünde derin yaralar açmış acı kayıplar nice ağıtların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yanık ezgilerle söylenen bu ağıtlar, millete mal olmuş türkü şeklinde söylenen ağıtlardır. Elimizdeki üç ağıtta şu hususlara dikkat çekilmiştir:

  1. Ülke savunması için 14-16 yaşındakiler (R. 1312 ve 1314 doğumlular) dahi askere alınmıştır. Bunlar henüz dağda bayırda çobanlık yapmaktadır.
  2. Orta yaşlılardan redif kuvveti oluşturulmuş, ıssızlaşan evlerde gelin ve yaşlı kadından başka kimse kalmamıştır.
  3. Tarihte, Sarıkamış’taki ölüm gibi bir ölüm vuku bulmamıştır.

3  Kaynak Kişi: Fadime Karataş, Doğum Tarihi: 1924, Memleketi: Ulaş ilçesinin Karataş Köyü,

Tahsili: Yok, Derleme Tarihi: 28.02.2005.

  1. Demet Can, “Nazik Kızın Ağıtı”, Kızılırmak, 1992, s. 39-40.

5 Derleyen: Birol Özkan, Kaynak işinin adı soyadı: Naciye Alacahan, Doğum tarihi: 1945, Memleketi: Altınyayla ilçesi Tahtyurt Köyü, Tahsili: Yok, Derleme tarihi: 2008.

 

[1]   Derleyen. Hikmet Zorlu, Kaynak işinin adı soyadı: Kadriye Yula, Doğum Tarihi: 01.07.1923, Memleketi: Yıldızeli-Kaman köyü, Tahsili: İlkokul 4’e kadar okumuştur. Derleme tarihi: 2008.

[2] Derleyen: Birol Özkan, Kaynak işinin adı soyadı: Naciye Alacahan, Doğum tarihi: 1945, Memleketi: Altınyayla ilçesi Tahtyurt Köyü, Tahsili: Yok, Derleme tarihi: 2008.

[3]  Burhaneddin Akbaş, “Bünyan Ağıtları”, Erciyes, 10. 1986, s. 28-29.

Bu ağıtın bir varyantı Batı Trakya'da da söylenmektedir.

Atina’nın çayırı                           Atina'nın hamamı

Dik yukarı bayırı                          Yandan çıkar dumanı

Üç çocuğumu attım denize Hiç kimseden şüphem yok Balıkların kurbanı     Öldürsünler imamı

[Feyyaz Sağlam, Yunanistan (Batı Trakya) Türkleri Edebiyatı Üzerine İncelemeler, C.

  • İzmir, 1994, s. 40.]

[4] Derleyen: Önder Çağlar, Kaynak şahıslar: Doğanşar’da muhtelif şahıslar, Derleme tarihi:

2008.

[6]  Şiiri söyleyen: Enver Artunç (Enverî), Doğum Tarihi: 1946, Memleketi: Sivas-Tutmaç Köyü, Tahsili: İlkokul, Derleme Tarihi: 17. 03. 2013.

[7]  Doğan Kaya, Âşık Edebiyatı Araştırmaları.................................