Daha önceleri destan ve masalların yerinialan roman yeni çağda ortaya çıkar.

     Roman türüne ilk örnekler Fransız Yazarı Rabelain'in "Gargan-tua" ve "Pangaruel" eserleri gösterilebilir. Bizim edebiyatımızda ise roman yerine destanlar, masallar, halk hikâyeleri (kıssalar) ve klasik edebiyatımızda da mesneviler vardır.

     Cervantes'in ünlü "Don Kişot" adlı romanı günümüzde de geçerliliğini ve değerini yitirmeyen başarılı bir roman olarak sergilendi. Bu tür eserlerin yayılmasından sonra Avrupa edebiyatının bir türü olarak doğan roman bütün dünyaya yayıldı.

     Rönesanstan sonra sanat ve düşünce alanında görülen gelişme, romanda da kendini gösterdi. Önceleri sadece konu olarak işlenen "olay"a, bu kez insanın yaşadığı toplumsal çevre; onun karakter, duygu ve düşünceleri de eklenerek önem kazandı. Giderek gelişme gösteren roman türü, daha da olgunlaşarak evrensel bir nitelikle bugünkü yerini buldu.

     Roman, insan hayatının çeşitli yönlerini çevre, karakter duygu ve düşünceleriyle, gerçeğe uygun olarak anlatan uzun edebi eserdir.

     Roman, bir seri olaylar dizisidir. İnsan hayatının bir kesitini veya bazen de tamamını içine alır.

     Romanda kişi sayısı oldukça fazladır. Kişi karakterlerinin en iyice ayrıntılarına kadar verilir. Çevre sınırlandırması yoktur.

     Roman türlerinin sınıflandırması yapılırken çoğu kez işlenen konuya bakılmaktadır. Böylece "tarihi roman", "töre romanı" "serüven romanları", "sosyal roman", "psikolojik roman", "kurgu bilim romanı" diye adlandırılır.

     Tarihi roman; konusunu tarihten alan, ancak tam bir tarih olmayan ve yazarının amacına göre kişi ve olayların değiştirildiği, bazı yönlerine büyüteç tutulup, kimi zaman bazı yönlerinin görmezden gelindiği romanlardır.

     Toplum törelerini, problemlerini konu eden, bunların çözümü için yol gösteren ve yarattığı kişilerle toplumdaki benzerlerini canlandırmaya özen gösteren romanlar töre romanlarıdır.

     Okuyucuda merak ve heyecan uyandıran romanlar, serüven (macera) romanı diye adlandırılır.

     Psikolojik roman, olaylardan çok, kişilerin iç dünyasını aydınlatmak, onların davranışlarının nedenlerini araştırmak için yazılan romanlardır.

     Kurgu - bilim romanı (Sience - Fiction) ise günümüzün bilimsel ve teknolojik yapısı içinde olması mümkün görülmeyen, ancak bir gün olabilirliği kabul edilebilecek türden keşifleri ve olayların ele alındığı romanlardır.

     Çoğu kez yapılan bu sınıflandırma günümüzdeki toplumsal ve teknik olgu içinde geçerliliğini kaybetmiştir bile. Çünkü günümüzde olay çevre ve kişi, giderek tek'ten çok'a; yani bütüne yönelmiştir. Bir romanda anlatılanlar artık toplumsal nitelik taşımakta, toplumun her kesitini ilgilendirmektedir.

     O hâlde konularına göre yapılan bir sınıflandırma yerine, romanın, edebiyatın geçirdiği türlü aşamalar içinde konumuna bakarak yeni bir sınıflandırma yaparak gerekir demek daha doğru olur. Buna göre:

     Klâsik roman: Klâsisizm, batıda rönesans ve reform hareketlerinin sanata yansımasıyla ortaya çıkmış bir akımdır. Sözcük anlamı bakımından kuralcı sanat yolu demektir. Bir toplumun kendi dilinde yazılmış ve ele alınan zamanla bütünleşebilen, değerini zamanla kaybetmeyen romanlardır. Akıl ve mantık klâsik eserlerde başlıca yol göstericidir. Sanatçı, duygularını dile getirirken bunu aklın denetimi altında yapmalıdır. Aklın denetimi dışına çıkan duygular insanı alçatır, küçültür. Bunlardan kaçınmak gerekir. Ancak akıl adı altında bir bütünlük oluşturan sağduyu ve iradenin frenleyebildiği davranışlar da klâsik sanata konu olabilir. Öyleyse klâsik sanatın amaçlarından biri de, insanı hayvani güdülerden ve tutkulardan kurtarmak ve yüceltmektir.

     Bu romancılık anlayışında hayal, aldatıcı ve sahte kabul edildiği için yer almamıştır. Sanatçı, konusunu seçerken, insan tabiatındaki süreklilik, değişmezlik ve genellik nitelikleri taşıyan ve tüm insanlarda ortak yan oluşturan davranışlardan hareket etmelidir. Şu hâlde hayalin tam tersi olan gerçek esastır. Bu gerçek, tabiatı taklit etmektir. Bu tabiat, dış dünyada gördüğümüz belli bir güzellik anlayışına bağlı olan ve çeşitli varlıkların oluşturduğu tabiat değildir. Bu, klâsik sanatçıları hiç ilgiiendirmemiştir. Bu sanatçılar tabiat derken, insanın iç yapısını ele almışlardır. Çünkü süreklilik ancak bu tabiatta bulunur. Bir mevsimde değişerek sararabilir ve yok olabilir; sıcak olan hava birden değişerek soğuyabilir. Oysa insan tabiatında süreklilik ve değişmezlik başta gelir.

Bundan, klâsik sanatçıların önem verdikleri şu üç temel özelliğe önem verdiklerini sonucunu çıkarıyoruz:

  1. Klâsik eserlerin konusu tabiata (insan tabiatı, natura) uygun olmalıdır.
  2. Her türlü davranış aklın ve mantığın denetimine bağlıdır.
  3. Konular gerçektir, hayale yer verilmez.

Başlıca temsilcileri, Racine, Moliere, La Fontaine, Boileau, Madam De La Fayette'dir. Eğer Madam De La Fayette, Princesse De Cleves adlı romanını yazmamış olsaydı, kiâsisizmde romandan söz açmak oldukça güçleşecekti.

     Romantik roman: Romantik sözcüğü ilk kez J.J. Rousse-au'nun "Bienne Gölü"nü anlatırken yazdığı "romantik bir yer" cümlesinde geçer. Başlangıçta "vahşi", "şairce" karşılığı olarak kullanılan sözcük, sonları "hayalî" (imgesel, fantastik) anlamında kullanılmıştır.

     Romantizm kişiliği duyguyu ve sanatta serbestliği her şeyden üstün tutan bir edebiyat akımıdır. Kiâsisizmde görülen katı kuralcılık, romantizmde yoktur. Aşırı doğa sevgisi duygululuk ön plânda gelir.

     Akıl ve mantık duygu ve coşkunlukların akışı içinde eritilerek okuyucuya aktarılır.

     Yazarın kendi kişiliğini okuyucu ile yapıt arasına sokması, kendi görüş, duyuş ve düşüncelerini okuyucuya da benimsetmeye çalışması; kişilerin, insan ruhuna verilen önem nedeniyle, iyi - kötü, güzel çirkin gibi karşıtlıklar ve ikiliklerle verilmeye çalışılması bu akımın özelliklerindendir. Dram da bu karşıtlıklardan doğmuştur. Romantik eserlerin konusu çoğunlukla milli kaynaklardan, tarihten ve göz alıcı olaylardan seçilir.

     Victor Hugo, Sefiller ve Nötre Dame'ın Kamburu adlı yapıtlarıyla bu akımın en büyük romancısı olarak kabul edilir. Alfred de Mus-set, Alexandre Dumas, Goethe, Schiller, VValter Scott diğer öykücü ve romancılar dır.

     Realist roman: Realizm, XIX. yüzyılın ikinci yarısında romantizme tepki olarak ortaya çıkan bir akımdır. 1857 yılında Gustave Flaubert (Güstav Flober)'in yazdığı "Madame Bovary" adlı romanın yayımlanması, romantizmin yenilgisi olarak kabul edilir. Bu akımın getirdiği eserlerde gerçeği anlatma duygusu güdülür. Sanatçının kişiliğini belirten bölümlere rastlanmaz.

     Olay ve kişiler, gerçek hayatta gördüklerimizin benzerleridir. Bunlar yansız bir görüşle yansıtılır. Bu akımda sanatçı aynı zamanda iyi bir gözlemcidir; konuyla ilgili belgeler toplar, çevre ve kişi incelemesi yapar; ara sıra olan yerine, her zaman olanı kendine amaç edinir.

     Balzac, Gustave Flaubert, Stendhal (Stendal), Goncourt Kardeşler (Konkur Kardeşler), Mauppassant (Maposan), Alphonse Da-udet (Alfons Dode) bu akımın başlıca sanatçılarıdır.

     Naturalist roman: Realist sanatçıların görüşlerini daha ileri götürerek, öyküye ve romana bilimin ilkelerini sokmaya çalışan ve böylece gerçekçiliğin dağınıklıktan kurtarılması için çaba gösteren anlayıştır. Bu akımda "deney" yoluyla varılan sonuçlar insan yaşamı için geçerli olmalıdır. Bilimin "belli nedenler, belli ortamlarda, belli sonuçları doğurur" ilkesi insanı yaşamı için geçerlidir. Buna göre sanatçı bir bilim adamı gibi davranmalı; nedenle sonuç arasındaki ilişkiyi saptayarak, toplum sorunlarına yönelmelidir. "Sanat toplum içindir" ilkesi bu akımın genel görüşüdür. Emile Zola bu akımın başlıca temsilcisidir. Türk Edebiyatında Nabizade Nazım, Sami Paşazade Sezai ve yer yer Halit Ziya Uşaklıgil'in eserlerinda bu akımın izleri görülür. Toplumsal eleştiriye yönelik önemli yapıtları kazandıran ise Hüseyin Rahmi Gürpınar olmuştur.