Makale Dizini

  1. I. ÜNİTE: GÜZEL SANATLAR ve EDEBİYAT

    Güzel Sanatlar İçinde Edebiyatın Yeri

     İnsanda bir takım güzel duygular uyandıran, insana bir coşku ve heyecan veren eserlere sanat eseri denir. Sanat eserleri insanın duygu ve hayal dünyasını geliştirir, zenginleştirir.

     Edebiyat güzel sanatlar içinde en soyut olan güzel sanat dalıdır. Çünkü malzemesi dildir. Malzemesinin “dil” olması onu herkes için olmanın yanı sıra hudutları en dar ve milli olan tek sanat dalı haline de getirir. Taşınması, eserini seyirci ile doğrudan karşı karşıya getirmesi, nesilden nesile aktarılması, orijinalinin korunması bakımlarından da en avantajlı sanat dalıdır. Edebiyat kişinin ruhundaki iyi ve güzeli uyandırarak kişiyi iyi ve güzele teşvik eder. Sanat eseri öncelikle “güzellik” amacı güder.

     Duyguları, düşünceleri, olayları söz veya yazı ile güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatına edebiyat denir.

     Edebiyat; duygu, düşünce, sevinç, umut, üzüntü, tasa, kaygı gibi bireysel duyguları ve toplumsal hayattaki olayları yansıtan bir sanat dalıdır.

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.

Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

                                Yahya Kemal Beyatlı

     Örneğin yukarıdaki beyitte doğada var olan “kar”ın insan ruhunda uyandırdığı iyi ve güzel duygular dile getirilmiştir.

 

Kardır yağan üstümüze geceden,

Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,

Ormanın uğultusuyla birlikte

Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte

Kar yağıyor üstümüze, inceden.

                                   Ahmet Muhip DIRANAS

      Başka bir şairimize ait yukarıdaki şiir metinde ise “kar”ın şairin ruhunda uyandırdığı farklı duygular anlatılmaktadır.

     Aynı konuyu işleyen şiirlerin birbirinden farklı olması, şiiri yazan şairlerin aynı konuyu farklı biçimlerde algıladığını ve yorumladığını gösterir. Buradan sanat eserinin bilimsel eserler gibi bilgilendirici ve nesnel olmadığını anlıyoruz. Edebi eser sanatçının kişisel yorumunu taşır.

     Farklı sanat dallarında ise konunun farklı anlatım teknikleriyle anlatılabileceğini unutmamak gerekir. Kar manzarasını resmeden bir ressam farklı bir teknik kullanır. Yine bir müzisyen “kar”ın kendi ruhunda bıraktığı etkiyi notalarla anlatır.

     Atatürk sanatçının değerini, saygınlığını, önemini şu sözleriyle vurgulamıştır: “Efendiler! Hayatta her şey olabilirsiniz; mebus, bakan, hatta cumhurbaşkanı… Ama sanatçı olamazsınız.”

      Atatürk toplum için yararlı olan bir sanatın önemi üzerinde durmuştur: “Bir millet sanattan ve sanatçıdan mahrum kalmışsa tam bir hayata sahip olamaz.”

     Güzel sanatları diğer eserlerden ayıran en önemli özellik insanda coşku ve estetik haz uyandırmasıdır. Güzel sanatlar için yapılan en iyi sınıflama bu sanatların kullandıkları malzemelere göre yapılan sınıflandırmadır. Bu malzemeler fonetik ve plastik olarak ikiye ayrılır. Sesle yapılan sanatlara fonetik sanatlar, görüntüyle yapılan sanatlara ise plastik sanatlar denir. Güzel sanatların genelinde plastik malzeme kullanılırken edebiyat ve müzik ise sese dayalı bir sanattır.

      Edebiyatın malzemesi kelimelerdir ve edebiyat dille gerçekleştirilen bir güzel sanatlar etkinliğidir. Edebiyatın asıl amacı, güzel sanatların en önemli öğesi olan estetik zevk duygusunu dil aracılığıyla gerçekleştirmektir. Edebiyatta fayda sağlamak amaç olarak her zaman ikinci plandadır.

 

Edebiyat; Tanımı, Konusu, Yöntemi

     Duygu ve düşüncelerin söz ya da yazıyla etkili ve güzel bir biçimde anlatılması sanatına edebiyat denir. Edebiyat, sözcüğü Arapça ‘’edep’’ kelimesinden türemiştir. Edebiyat sözcüğü ilk kez Tanzimat döneminde Şinasi tarafından kullanılmıştır. Şinasi’den önce nazım ve nesir türlerindeki eserlere ‘’şiir ve inşa’’ denilmekteydi.

 

Edebiyatın Konusu

     Yazar ve şairlerin ortaya koydukları eserlerde ele alıp işledikleri her şey, edebiyatın konusunu oluşturur.

 

Edebiyatın Yöntemi

     Dil ürünlerinin tüm özelliklerinin tarihi akış içinde bilimsel olarak incelenmesi de edebiyatın yöntemini oluşturur.

 

  1. Edebiyatın Bilimlerle İlişkisi

     Sanat eserleri ortaya konurken zaman zaman diğer bilimlerden yararlanır.

     Güzel sanatların bir dalı olan edebiyatın diğer bilim dallarıyla ilgisi vardır. Bir sanatçının ortaya koyduğu eser psikoloji, sosyoloji, felsefe ve tarih vb. bilimlerle ilgili olabilir. Sanatçı sosyal bir çevre içerisinde yaşar; eserini ortaya koyarken de bu çevreden etkilenir. Ele aldığı eserde kişisel duygu, düşünce ve izlenimlerini anlattığı gibi toplumun gelenek, görenek, inanç gibi değerlerini de ele alabilir. Bir sanatçının yaşamı da ortaya konan eser kadar önemlidir. Örneğin Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” adlı romanı incelenirken; yazarın içinde bulunduğu ruhsal durumu belirlerken psikolojiden, sanatçının yetiştiği sosyal çevreyi incelerken sosyolojiden; yazarın etkilendiği akımları ve dünya görüşünü belirlerken felsefeden, eserin yazıldığı dönemi incelerken de tarih biliminden yararlanılır.

     “Bir kenarda kalıp yaşamak yerine, toplumların içine girmeyi kabul ettiğiniz andan itibaren, onu yaratan kuralların da iyi olduğunu kabul etmek zorundasınız.”

     “Vadideki Zambak” adlı eserde geçen yukarıdaki metin bilimsel bir değer taşımaktadır. Yazarın sosyolojinin bilimsel verilerinden yararlandığını göstermektedir. Bunun gibi insanın ruhsal durumunu anlatan bir edebi metin, psikoloji biliminden yararlanabilir.

     Edebi bir metin bilgi vermek amacıyla yazılmaz. Edebi bir metinde öncelikli amaç güzelliktir. Bilimsel eserlerin öncelikli amacı ise bilgilendirmektir.

     Bir edebi eserin değişik bilim dallarından faydalanması edebi esere bilimsel bir eser niteliği kazandırmaz. Çünkü edebi eserde kişisel yorumlar vardır.

     Edebiyatın temel öğesi olan dil, diğer bilim dallarının da anlatım aracıdır. Bundan dolayı felsefe, psikoloji, sosyoloji, hatta tarih, coğrafya, ekonomi vb. diğer bilim dallarıyla yakından ilişkisi vardır. Araştırmacılar da edebiyat araştırmalarında yazarın biyografisini yazarken tarih biliminden, yaşadığı ortamı yazarken sosyoloji biliminden, yazarın içinde bulunduğu ruhsal durumu anlatırken ise psikolojiden faydalanırlar. Yazarı etkileyen toplumsal, siyasal ve felsefî görüşleri de diğer sosyal bilimlerin yardımıyla ortaya koyarlar.

 

Edebiyat Tarihi ve Önemi

 

     Bir milletin asırlar boyunca ortaya koyduğu sözlü ve yazılı dil ürünlerini ve onların yazarlarını bilimsel bir yöntemle tarihi akış içinde inceleyen bilim dalına edebiyat tarihi denir. Edebiyat tarihi bir milletin geçmişteki düşünce yapısını, dünya anlayışını, kültür ve medeniyet birikimini yeni nesillere aktarır. Böylece nesiller arasında köprü kurarak yeni nesillerin daha iyiyi, doğruyu, güzeli bulmalarına yardımcı olur. Bizde Tanzimat dönemine kadar edebiyat tarihi tezkirelerden ibaretti.

 

Tezkire: Şairlerin hayat hikâyelerini anlatan biyografi türünden eserlere denir.

     Başlıca edebiyat tarihi yazarlarımız Ziya Paşa, M. Fuat Köprülü, Agâh Sırrı Levend, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nihat Sami Banarlı’dır.

  1. Dilin İnsan ve Toplum Hayatındaki Yeri ve Önemi

      Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.

     Dil bir iletişim aracıdır. Duygu, düşünce ve istekler dil ile aktarılır. Duygu ve düşüncelerin aktarılmasında sözü söyleyen kişi kaynak, söylenen bir söz (mesaj, ileti), iletilen sözü alan alıcı ve bir de iletişimin yapıldığı iletişim ortamı vardır. Bu düzeneğe iletişim sistemi denir. Bu yönüyle dil en etkin bir iletişim aracıdır.

     Her sanat dalının kendini ifade ediş tarzı farklıdır. Ressam renklerle, müzisyen seslerle, mimar ana maddesi toprak ve taş olan maddelerle sanatını yerine getirir. Edebiyatın da ana malzemesi dildir. Dil sayesinde duygular, düşünceler, sevinçler üzüntüler dile getirilir. Bu bakımdan dil olmadan edebiyat olmaz; dil edebiyatı, edebiyat da dili besler, geliştirir. Edebi eserler sayesinde dil gelişir; anlam zenginliği kazanır ve kelime sayısı artar. Bu yönüyle dil altına, şair ve yazarlar da bu altını işleyen kuyumcuya benzetilir. Hikâyeler, romanlar, şiirler, tiyatro türündeki eserler dil ile yazılır. Dilin diğer önemli bir yanı da milli birlik ve beraberliği sağlamasıdır. Aynı dili konuşan, aynı duygu düşünce ve zevkleri paylaşanlar, kederde ve kıvançta birlikte hareket ederler.

     Bir milletin maddî ve manevî alanda ortaya koyduğu tüm eserler kültürü oluşturur. Edebiyat da kültürün içerisinde yer alan bir sanat dalıdır. Örneğin İslâmiyet’ten önceki dönemde yazılmış olan ürünlerden destanlar, koşuklar, savlar sayesinde biz o dönemin kültürünü, yaşam biçimini, inançlarını öğreniriz.

Bu dünyada bir nesneye

Yanar içim göynür özüm

Yiğit iken ölenlere

Gök ekini biçmiş gibi

                               Yunus Emre

     Yukarıdaki metin 14. yüzyılda sade bir dille söylenmiştir. Bu metin dil sayesinde günümüze dek yaşamıştır. Bu sayede Yunus Emre gibi yüzlerce şairin, yazarın eserleri korunabilmiştir. Bu bakımdan dil bir kültür taşıyıcısı olarak önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Dil ve kültür edebiyata bir derinlik, bir canlılık katmaktadır.

     Bir dil, konuşan kişinin kültür düzeyine göre farklılıklar gösterir. Bir kişinin bakkalda, alışverişte ya da sokakta konuştuğu dil ile resmi çevrelerde kullandığı dil farklıdır. Bu nedenle günlük yaşamda alışverişte, eş dost arasında, bakkalda kullandığımız dile konuşma dili denir. Konuşma dilinde duygu ve düşünceler kısa cümlelerle anlatılır, anlatımda devrik cümlelere yer verilir. Konuşma dilinde noktalama işaretlerine pek uyulmaz. Onun yerine vurguya ve tonlamaya dikkat edilir. Çoğu zaman cümlede öğelerin yerleri değişir; yüklem başta ya da ortada olur. Duygu ve düşünce daha belirgin olarak söylenir. Nerde kaldın, ayol? “İş olur mu burada?” vb. cümleleri buna örnek olarak gösterilebilir.

     Bir rapor, bir makale, fıkra ya da bilimsel içerikli yazı hazırlarken kullanılan dile de yazı dili denir. Günlük resmî yaşamda, gazetelerde, dergide ve kitaplarda kullanılan dil yazı dilidir. Yazı dilinde cümlelerin açık, akıcı, sade ve dil bilgisi kurallarına uygun olmasına dikkat edilir. Yazıda yazım kurallarına ve noktalama işaretlerine uyulur.

     Bir milleti ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan, millî şuuru besleyen, bir millete mensup olma hazzını veren ve bireylerini birbirine yaklaştırarak onlar arasında birlik yaratan unsur olarak dilin, millet hayatındaki yeri çok önemlidir. Öyle ki milletin varlığı, dilin varlığıyla mümkündür.

     İnsanın geçmişini öğrenmesinde, gününü yaşamasında, geleceğine yön vermesinde, kişiliğini kazanmasında, aynı dili konuşan diğer insanlarla iletişim kurmasında ve kendisini ifade etmesinde dilin çok önemli bir araç olduğu muhakkaktır. Bu bakımdan dil bir anlamda bireye hizmet eder. Ancak, insan tabiatı gereği toplu hâlde yaşamaya ihtiyaç duyar. Çevresinde kendiyle aynı değerleri paylaşan insanların bulunmasını ister. Bu ortak değerlerin oluşturulmasında, paylaşılmasında, nesilden nesile aktarılmasında, milletin varlığını devam ettirmesinde dil, çok önemli bir görevi yerine getirir. Çünkü millet olmanın birinci şartı, aynı dili konuşmaktır.

     Dil, milletin ortak kültürüyle yol alarak varlığını devam ettirir. Milleti oluşturan bireyler arasında birleştirici bir rol üstlenen dil, aynı zamanda ortak şuurun, millî şuurun ortaya çıkmasına hizmet eder. Millî birliği ve beraberliği sağlar. Dilin bu özelliği Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran; Türk halkı, Türk milletidir. Türk milleti demek, Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası, bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözlerinde veciz ifadesini bulmuştur.

     Millî varlığın korunmasıyla dilin korunması arasında çok sıkı bir ilgi vardır. Dilini unutmayan fakat bağımsızlığını kaybeden bir toplum milliyetini koruyor demektir. Bu toplum, bağımsızlığını kazanıp bir devlet kurarak, bir millet olarak yeniden tarih sahnesine çıkabilir. Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla Türklerin ve diğer milletlerin bağımsız birer devlet olarak yeniden tarih sahnesine çıkmaları bunun en yeni örneğidir. Tarihte bunun başka pek çok örneği vardır. Ancak dilini kaybeden milletlerin tarih sahnesinden silindikleri de bilinmektedir.

     Bir milletin dili bozulursa kültüründe sıkıntılar ortaya çıkar. Düşünce, sanat ve edebiyat alanlarında çöküntü başlar. Dil asıl işlevini (insanlar arasında anlaşma aracı olma) yerine getiremez. Kitleler birbirlerini anlayamaz hâle gelir ve yavaş yavaş kopmalar başlar. Bu gerçek, tecrübeyle sabit olduğu için bir milleti içten yıkma yönteminde işe önce dilden başlanır. Yeni neslin kültürel değerleri öğrenmemesi ve bireylerin, kuşakların birbiriyle sağlıklı iletişim kurmalarını engellemek için ne gerekiyorsa yapılır. Bu yüzden dil üzerinde oynanan oyunlara karşı her zaman uyanık olmak gerekir. Adres bulmada kolaylık olsun gibi bir bahaneyle meselâ; Yunus Emre Caddesi’ni 4. Cadde şeklinde değiştirmek bile kültür bakımından son derece yanlıştır. Çünkü cadde adını rakamla ifade ettiğiniz zaman bu tabelayı okuyan kimsenin buradan caddenin numarası dışında öğrenebileceği bir şey yoktur. Fakat Yunus Emre adının yaşatılması hâlinde en azından yetişen nesil Yunus Emre’nin kim olduğunu, bu caddeye neden bu ismin verildiğini merak edecektir, öğrenmek isteyecektir ve sonuçta kendi kültüründen bir şeyler bulacaktır.

     Bir milletin ruhu, karakteri, anlayışı çoğunlukla sanatkârların ortaya koydukları eserlere yansıdığından bu yönüyle de dil, sosyal yapının ve kültürün aynası durumundadır. Dolayısıyla bu eserlerin dikkatle incelenmesi o milletin karakteri hakkında sağlam ipuçları verecektir. Gelişmiş ülkelerin kendi kültürlerini ve başka kültürleri öğrenmek için araştırmalar yaptırmalarını, bunlar için bütçelerinden önemli paylar ayırmalarını yabana atmamak lâzımdır. Her milletin kendine göre birtakım kültür özellikleri olduğu gibi milletlerin zayıf ve güçlü olduğu yönler de vardır. Kültür araştırmalarıyla bunların tespiti mümkündür. İzlenecek politikaların belirlenmesine bu araştırmalardan elde edilen veriler ışık tutmaktadır. Sömürgeci ülkeler günümüzde stratejik araştırma enstitüleri adı altında dünyanın dört bir tarafında yaptıkları araştırmalarda o ülkenin veya bölgenin etnik yapısını, özellikle de yerel dilleri gündeme getirmektedirler. Tarihte ve günümüzde bunun pek çok örneğini görmek mümkündür.

     Özetlemek gerekirse dil, milletin manevî gücünün aynasıdır. Bir milletin kültürel değerlerini oluşturan ve o milleti ayakta tutan; edebiyatı, sanatı, bilim ve tekniği, dünya görüşü, ahlâk anlayışı, müziği geçmişten günümüze ancak dil sayesinde aktarılmaktadır. Dolayısıyla dilin korunmasıyla millî varlığın korunmasını aynı seviyede algılamak gerekir.

  1. Metin

Metin Nedir?

     Metin, belirli bir iletişim bağlamında, bir ya da birden çok kişi tarafından sözlü ya da yazılı olarak üretilen anlamlı bir yapıdır. Metin çok farklı düzeylerde dille iletişimde bulunmak amacıyla cümlelerden oluşan, cümlelerle oluşturulan anlatma ve anlaşma aracıdır. Metnin oluşumunda sesten paragrafa dil birimleri kullanılır.

     Cümle, bir duyguyu, bir düşünceyi bir isteği ya da bir olayı tam olarak anlatan ve bir yargı bildiren söz grubudur. Cümlede kesin bir yargı bulunur; kaç kelimeten oluşursa oluşsun yargı bildirmeyen söz grubuna cümle denmez. Yargı bildiren tek bir söz de olsa cümle sayılır. Bu nedenle bir metnin en küçük anlamlı öğesi cümledir.

     Metinde cümlelerin arka arkaya anlamsal bir bağlantı kurularak sıralanmasından paragraflar oluşur. Paragrafta bir ana fikir etrafında sıralanmış cümleler bulunur.

     Metinde paragraflar düşünce birimidir. Bir paragraftan diğerine geçerken dil, düşünce ve anlam birliği sağlanır. Metindeki paragrafın içinde giriş, gelişme ve sonuç bölümleri bulunur.

     Metinde paragraflar anlatılan konunun boyutuna göre uzunluk ya da kısalık gösterir. Birkaç cümleden oluşan paragraflar olduğu gibi tek cümleden oluşan paragraflar da vardır.

     Paragrafların bir araya gelmesinden de bir metin (makale, fıkra, söyleşi, deneme, hikâye, roman vb.) oluşur. Her metnin bir ana düşüncesi vardır. Metinde ana düşünceyi destekleyen yardımcı düşünceler paragraflarda dile getirilir. Ana düşünce metinde bir cümle olarak belirtilebileceği gibi yazının bütününden de çıkartılabilir. Metin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.

     Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi metinler bir duygu, düşünce, istek ya da olayı anlatmada araç olarak kullanılır.

     Edebiyat alanına giren eserler kesin olmamakla birlikte belirli niteliklerine göre “sanat eserleri” ve düşünce eserleri” olmak üzere ikiye ayrılır.

     Sanatçıların duygu, düşünce ve hayallerini güzel ve etkili biçimde anlatması sonucu oluşan eserlere sanat eserleri denir. Şiir, hikâye roman, tiyatro, söylev bu tür eserlerdir. Okuyucuyu aydınlatmak, düşündürmek onlara bazı bilgiler vermek amacıyla yazılan eserlere de düşünce eserleri denir. Makale, fıkra deneme, eleştiri, söyleşi, anı, günlük türündeki eserler düşünce eserleridir.

     Sanatçının veya yazarın ortaya koyduğu eser zaman zaman düşünce eseri; düşünce eseri de sanat eseri niteliği gösterebilir. Örneğin şiir, hikâye, roman ele alınan konunun özelliğine göre düşünce eseri sayılabilir.

 

  1. Edebî Metin

     Edebi Metin Nedir?

     İnsanların iç dünyasında zevk uyandırmak ve onları etkilemek için ortaya konulan edebi yazılardır. İşte şair ve yazarlar bu etkiyi gerçekleştirmek için kelimeler üzerine yoğun ve derin anlamlar yükler, kimisi şekil açısından bunu yakalamak ister kimi de anlam açısından…

     Edebi metinlerde amaç sadece anlamları sunmak değil aynı zamanda kişiyi etkilemek amaçların en başında gelir. Şair ve yazarlar hayal dünyasını düşünceleriyle yoğunlaştırır ve bunu yazıya döker. Edebi metinleri anlamak için söz ve terkipler, edebi tarzlar hakkında ön bilgiye sahip olunmalıdır yoksa işin içinden çıkılamaz. Çünkü okur ilk okuyuşunda anladığını ve keyif aldığını sanar ama işin aslı görünüşte ki gibi değil kelimelerin içine gizlenen derin düşüncelerdir.

     Bir başka ifadeyle edebi metin, duygu düşünce ve hayallerin insanda heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ve estetik bir yapı içinde söylenmesi ve yazılması ile oluşan edebiyat ürünlerine denir.

     Sanatçı toplum içerisinde yaşayan bir birey olarak birtakım duygular ve heyecanlar duyar ve bunları ifade etmek ister. Önüne geçilmez bir “yaratma, ortaya koyma” arzusu içerisindedir. Sanatçı duygu ve heyecanlarını eserinde dile getirir ve ruhunun derinliklerindekileri bizimle paylaşır. Böylece ortaya konan eserde sanatçının kişilik özellikleri görülür. Sanatçı eserini ortaya koyarken duygu düşünce ve hayalleriyle birlikte az çok kendi hikâyesini de anlatır.

     Sanatçılar başka insanlar gibi etrafındakilerle dertleşmek yerine duygu düşünce ve hayallerini kafasında canlandırır, kurgular sonra da eserini yazar.

     Sanatçılar eserlerinde, söyleyeceklerini ya kendisi doğrudan söyler ya da kahramanlarına söyletir. Bazen bu iki tarzı bir arada kullanır.

     İnsanda estetik duygular uyandıran, insanların duygu düşünce ve hayal dünyasını zenginleştiren dil ürünü eserlere edebî eser denir. Bu anlamda hikâyeler, romanlar, şiirler, tiyatro eserleri, masallar vb. türlerinde yazılanlar birer edebi eserdir. Biz bu eserleri okuduğumuzda içimizde bir coşku, bir heyecan duyarız.

     Malazgirt Savaşını konu alan bir bilimsel yazı ile edebi bir metni karşılaştırdığımızda edebi metinde konunun daha etkileyici bir dille ifade edildiğini, konunun estetik duygular uyandıracak şekilde, hayallerle zenginleştirilerek anlatıldığını görebiliriz. Edebi metinde verilmek istenen mesaj, metinde yer alan kelimelerle, cümlelerle bütünleşmiştir. Bir edebi metinde kelimelerin yerlerini değiştirmek, bir kelime yerine başka bir kelime koymak mümkün değildir. Mesajın edebi metnin bütününe yayılmış olması nedeniyle metinde yer alan kelime ve cümleler bağımsız olarak ele alınamaz.

 

“Yeni bir şevk ile gürledi gökler”

     “Malazgirt Marşı” adlı şiirden alınan yukarıdaki metinde verilmek istenen mesaj metinde yer alan bütün kelime ve cümlelerle bütünleşmiştir. Bu yüzden bu metinde yer alan unsurları bağımsız olarak ele alamayız. Yine yukarıdaki metinde kelime ve cümlelerle ilgili yer değiştirme, çıkarma ya da ekleme işlemi yapıldığında metin anlam kaybına uğrar.

     Yukarıdaki metin “Sultan Alp Arslan, Bizans ordusunun Anadolu’da ilerlediğini duyunca hızla hareket etti.” cümlesiyle karşılaştırıldığında kullanılan dil bakımından önemli farklılıkların olduğu görülür. Şiirde kelimelerin daha çok mecaz ve yan anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Bu da bize edebi metnin bir özelliğini gösterir.

     Edebî eserlerin özellikleri şöyle söylenebilir:

İnsanların duygu, düşünce ve hayal dünyasını geliştirir, zenginleştirir.

Edebi eserlerin amacı bilgi vermek değildir.

Edebi eserlerde sanatsal bir dil kullanılır. Mecazlar ve yan anlamlar vardır.

Edebi metinlerde kelime ve cümleleri değiştirmek mümkün değildir.

Edebi metinler kurmaca(tasarlanmış) metinlerdir.

İnsanlar arasında dostluğun kurulmasını sağlar. Çevremizdeki güzellikleri bize gösterir.

Kişinin hissettiği ancak tanımlayamadığı duyguları tanımlar.

Bir edebî eseri okuyan kişi psikolojik yönden rahatlar, o eserin kahramanıyla empati kurar, onunla bütünleşir.

     Edebî eserler yazıldıkları çağın dil, kültür ve sanat anlayışını yansıtır. Örneğin Tanzimat Edebiyatı şair ve yazarlarından Namık Kemal’in eserlerinde o devrin sanat anlayışını, aile, gelenek, görenek ve evlenme gibi konularını görebiliriz.

     Çağlar boyunca insanlar edebî metinlerle her mekânda ve zamanda anlatma, gösterime ve coşku ile dile getirme biçiminde kendilerini ifade etmişlerdir. Destan, hikâye, roman türleriyle anlatma; komedya, tragedya, dram, opera vb. türleriyle gösterme; şiirle coşku ve heyecanlarını dile getirmişlerdir.

Özellikler:

İşlenmiş bir dil ve anlatımla oluşur.

İnsanda güzel duygular, hayaller ve zevkler uyandırır.

İnsanın duygu düşünce ve hayallerini besler.

Ait olduğu toplumun sosyal ve kültürel özelliklerini taşır.

     Edebî metinlerde dil, bilgi aktarmak veya öğretmek amacıyla kullanılmaz. Kelimeler, günlük hayatta, herkesin bildiği, alışılmış anlamlarıyla değil, yazarın okuyucuya sunmak istediklerine göre yeni anlamlar yüklenir. Bu bakımdan anlatmaya bağlı edebî metinler ile bilimsel metinler birbirinden farklıdır. Bilimsel metinlerde anlam herkes için aynıdır. Hiçbir yerde ve durumda değişmez. “Akdeniz’in bitki örtüsü makidir.” gibi bir cümle herkes tarafından aynı şekilde algılanır. Ancak edebî metinlerde, okuyucunun o anda içinde bulunduğu ruh hâli, dünya görüşü, bilgi ve kültür seviyesi edebî metnin anlamını değiştirir. Çünkü edebî metinlerdeki sözler veya söz grupları yalnızca sözlük anlamlarıyla metinde yer almazlar; bulundukları bağlama (ortama) göre anlam değeri kazanırlar.

 

     Edebî metinler yan anlam bakımından zengindir. Kelimeler ve kelime grupları, metin içerisinde farklı anlamlar kazanır. Bu nedenle edebî metinler anlam bakımından zenginleşir. Tek bir anlamları bulunmaz, okuyucunun bilgisi, görgüsü, psikolojik durumuna göre yeniden anlamlandırılır ve yorumlanırlar.

 

  1. Edebiyat ve Gerçeklik

     Yazarlar günlük hayatta karşılaştığımız ya da karşılaşabileceğimiz nitelikteki olayları oldukları gibi değil kendi iç dünyalarında kurguladıktan sonra dışa yansıtırlar. Yaratılan kahramanlar çevremizdeki kişilere benzer. Yazarlar çok iyi tanıdıkları bir kaç kişinin özelliklerini bir kişi üzerinde toplayabilir. Olayları ve kişileri iyice kurguladıktan sonra eserini yazar.

     Edebi metinler, yazıldığı dönemin özelliklerinden ve o dönemdeki her türlü gerçeklikten belirli ölçüler içerisinde yararlanırlar.

     Edebi eserlerde gerçeklik, kaynağını diğer bilim ve bilgi alanlarının ortaya koyduğu sonuçlardan alabilir.

     Yine günlük yaşamımızda karşılaşabileceğimiz her türlü konu edebi esere kaynaklık edebilir.

     Edebî metnin konusu, doğa ile ilişki hâlinde olan, duyan, düşünen, tasarlayan ve yaşayan insandır.

     Edebiyat eserindeki içeriğin gerçeklikle bağı vardır. Eseri oluşturan yazar ya da şair belli bir toplumsal gerçeklik içinde yaşamaktadır ve eserinde gerçekliği şöyle ya da böyle yansıtır.

     Edebiyat eseri, yazıldıktan sonra da toplumsal gerçeklik içinde yer alır. Sonuçta o eseri okuyanlar belli bir toplumsal gerçeklik içinde bulunduğuna göre eserin gerçeklikle bağı başka bir biçimde sürmektedir. Kısacası yazmak da gerçeklikle ilişki kurmanın bir yoludur.

     Yazar içinde yaşadığı gerçekten yola çıkarak eserini oluşturur. Ancak yaşanan doğal gerçeklik olduğu gibi değil, edebiyatın kuralları içinde esere yansır. Yani sanatçı doğal gerçekliği konu olarak ele alıp yeni bir gerçeklik içinde tekrar şekillendirir, kurgular; buna edebi gerçeklik denir.

     Sanat; nesnel, gerçek dünyanın öznel tasarımıdır. Bu durumda gerçeklikten yararlanmaları yönüyle, bilimle sanatın ayrı olmadığını, yalnızca yöntemlerinin farklı olduğunu söyleyebiliriz.

     Edebiyat insana özgü özellikleri, kurmacanın dünyasında dile getirir. Edebi metnin konusu; doğa ile ilişki halindeki en geniş anlamıyla duyan, düşünen, tasarlayan, yaşayan insandır. Dolayısıyla edebi metinlerde insanla ilgili her konu işlenebilir.

     Bilim de sanat da aynı gerçeklikle uğraşır. Sanat, gerçekliği insana özgü özelliklerden hareketle değiştirerek yeniden oluşturur, bilim ise açıklar. Edebi metin yazılırken dönemin özelliklerinden ve o dönemdeki her türlü gerçeklikten yararlanılır. Ancak bu yararlanma, bilimin gerçeklikten yararlanmasından farklıdır.

     Sanat gerçekliği değiştirip, dönüştürüp, yorumlayıp, yeniden yaratır. Edebi metinlerde; dönemin ilmi, felsefi, teknik ve sosyal alandaki verileri, siyasi tartışmaları kurmacanın olanaklarıyla işlenir.

     Gazete haberi, tıbbi makale, sözleşme gibi metinler gerçekliği doğrudan doğruya ifade eder. Roman, öykü, şiir gibi türler ise doğal gerçekliği edebi öğelerle birleştirerek “kurmaca gerçeklik” haline getirir. Sanat eserleri de edebiyat eserleri gibi kurmacadır.

     Bir edebî eserin temel özelliklerinden biri de sanatçının, eserinde meydana getirdiği dünyadır. Edebî eserde dış dünya, insan ve insana özgü özellikler kurmaca yoluyla dile getirilir. Bununla birlikte edebî eserlerde oluşturulan bu dünya tamamen hayalî değildir. Yani dış dünya dediğimiz gerçek dünya ile bağlantılıdır. Fakat gerçeğin tıpatıp aynısı da değildir.

     Gerçeğin olduğu gibi yansıtılmaya çalışıldığı metinler, bilimsel metinlerdir. Nasıl ki bir ressamın yaptığı tablodaki görüntü ile o görüntünün gerçeği arasında “ressam farkı” varsa, edebî eserlerde de “yazar farkı” vardır. Sanatçı, görüp duyduklarından etkilenir, onları yeniden biçimlendirir ve hayalinde yorumlar. Bu yorumlamada şair ya da yazarın hayata bakışı aldığı eğitim, yaşadığı dönem, içinde yaşadığı çevre etkili olur. Ayrıca bilim ve bilgi alanlarının ortaya koyduğu sonuçlar, edebiyatın gerçekliğine kaynaklık eder.

     Edebî metinlerin özelliklerinden biri de dikkatlere sunulan olayın hayalî olmasıdır. Destan, masal, mesnevî, hikâye ve roman gibi edebî eserleri, tarih, biyografi, seyahat yazısı, hatıra ve benzeri eserlerden ayıran hususiyet de burada aranmalıdır.

     Kısacası edebi metinde olay, tarihî ve yaşanmış olandan farklıdır. Hiçbir romanın tarihî ve yaşanmış olayı olduğu gibi dikkatlere sunduğu iddia edilemez. Gerçek dediğimiz şey, değişikliğe uğrayarak edebî eserin dünyasına girer. Bundan dolayıdır ki hayatın gerçeği ile sanatın gerçeği birbirinden farklıdır. En gerçekçi olduğu iddia edilen edebî eserler dahi yaşanmış olanı değil, gerçeğe uygun olanı dikkatlere sunar. Kurtuluş Savaşı, tarihî bir hadisedir. Tarihçiler bu hadiseyi anlatırlar, romancılar da eserlerine konu alırlar. Tarihçinin çalışması bir fotoğrafa; romancının çalışması ise resme benzer.

     İçinde bulunduğumuz, yaşadığımız âlemin dışında edebî metinde yer alan âleme haricî âlem (kurmaca dünya) denir. Bu âlem, insanın hayalinde oluşur ve anlatma vasıtasıyla dışa aksettirilir. Özetle, edebiyat, gerçek hayatın yorumlanmasıdır.


 

 

  1. II. ÜNİTE: COŞKU ve HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER (ŞİİR)

  2. Şiir İnceleme Yöntemi

                        o    Şiir ve Zihniyet

     Zihniyet, bir dönemdeki sosyal, siyasî, idarî, adlî, dinî, ticarî hayatın birlikte oluşturduğu ortamdır. Yani devrin kabul edilmiş sanat zevki ve hâkim anlayışıdır. Bir dönemdeki dinî, siyasi, ekonomik, sivil, askerî hayatın duygu, anlayış ve zevkler bütünü zihniyeti oluşturur. Bireysel farklılıklar dışında bir toplumdaki bireylerde ortak olan inançlar, yargılar ve temsiller bütünü de zihniyet kavramının içindedir. Zihniyet, bir toplum ve kültürün üyelerinin ortak tutumlarını da yansıtır.

     Bir eser hangi dönemde verilmişse, o dönemden izler taşır. Şairlerin şiirleri de yaşadıkları dönemden izler taşır. Şairlerin şiirlerinde de yaşadıkları dönemin sosyal ve siyasal olaylarını, kültürünü, ilişkilerini, inançlarını, sanat zevkini görmek mümkündür. Dolayısıyla bir şiiri incelerken, o şiirin yazıldığı dönemin ve şairin özellikleri göz önüne alınmalıdır.

     Şairler dönemin zihniyetinden etkilenirler. Hemen her şair, yaşadığı dönemin zihniyetinin etkisi altında kalır. Dolayısıyla dönemin zihniyetinin bilinmesi, şiirdeki iletinin anlaşılmasına yardımcı olur. Sosyal, siyasal ve toplumsal olayların, inançların vb. şiir üzerinde etkisi olur. Dil bilgisi kuralları da şiirlerin yazıldığı dönemden etkilenir.

Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,

Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar!

Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek

İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.

 

Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da

Gezersin kırk asırlık mabedin içini,

Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,

Bize heyecan verir bir parça yeşil çini.

 

Sen raksına dalarken için titrer derinden

Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin.

Bizimde kalbimizi kımıldatır derinden

Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.

 

Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken

Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz

Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz.

                            (Faruk Nafiz Çamlıbel)

 

     Faruk Nafiz, bu mısraları, Millî Edebiyat akımının temel ilkelerinden biri olan Türkçeyi sadeleştirme anlayışına bağlı kalarak yalın bir dille yazmıştır. Bu mısralarda şair, kendi dönemi içinde Türk şairine sanatın kaynağını ve malzemesini gösteriyor. Batıdan alınma, kuru bir taklide dayalı, havada kalan soyut ve bizimle ilgisi olmayan Batı sanatı yerine bizim kendi sanatımızı, kendimiz kurmamız gerektiğini söylüyor. Ona göre Anadolu, millî sanat üretimi için bakir bir alandır. Hem tabii güzellikleri hem insanlarının kültür zenginlikleri, gönül dünyalarının renkliliği, insani, medenî kimlik ve kişilikleri sanat ve edebiyat için yararlanılacak zengin ve önemli bir kaynaktır.

                        o    Şiirde Ahenk (Ses ve Ritim)

     Ahenk: Ahenk kelimesi uyum anlamına gelmektedir. Edebiyatta ise kelimelerin birbiriyle ses ve anlam bakımından etkileyici bir bütün olması anlamındadır.

     Şiirde ahenk; ustaca kullanılan ses akışı, söyleyiş, ritim, ölçü ve her türlü ses benzerliğiyle sağlanır. Şiirde ahengi sağlamak için ölçü, kafiye, vurgu, tonlama gibi değişik unsurlar kullanılır.       

     Şiirde ahengi sağlayan unsurları şöyle sıralayabiliriz:

 

1) Vurgu: Bir kelimede hecelerden birinin diğerlerine göre daha baskılı, daha kuvvetli söylenmesidir. Vurgu hem kelimenin anlamını güçlendiren hem de şiiri ahenkli kılan bir unsurdur. Vurgulama ve tonlama şiirin ahengini ve etki gücünü bir kat daha artırır.

Gök sarı toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı

Arkada zincirlenen Toros Dağları   

2) Tonlama: Anlatılmak istenen duygu veya düşüncenin daha etkili ifade edilebilmesi için ses tonunu değiştirerek okumaya tonlama denir. Böylece acıma, üzüntü, özlem, hayranlık, sevgi gibi duygular belirginlik kazanır.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan,

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

3) Ölçü: Ahengi sağlamak şiire belli bir düzen vermek için şiirlerde çeşitli ölçüler kullanılır. Türk edebiyatında hece ve aruz ölçüsü olmak üzere iki çeşit ölçü kullanılmıştır.

  1. a) Hece ölçüsü: Şiirdeki tüm mısraların hecelerinin sayısının eşit olması esasına dayanır.

Hece ölçüsü Türklerin bulduğu bir ölçüdür.

Bilinen en eski Türk şiirlerinde de bu ölçü kullanılmıştır.

7’li, 8’li, 11’li hece ölçüsü kalıpları en çok kullanılan kalıplardır.

Durak: Ölçü kalıpları içerisindeki durma yeridir. Hece ölçüsünde duraklar kelimeleri bölmez.

  1. b) Aruz ölçüsü: Mısralardeki hecelerin açıklık kapalılık esasına bağlı olan bir ölçü sistemidir. Sonu ünlü ile biten heceler ‘’açık’’, sonu ünsüzle biten heceler de ‘’kapalı’’ hece olarak adlandırılır. Ayrıca uzun ünlülü heceler ile mısra sonundaki heceler daima kapalı kabul edilir. Aruz ölçüsünde duraklar kelimeleri bölebilir.

O be nim mil / le ti min yıl / dı zı dır par /  la ya cak

 .   .   -     -      .   .  -    -     .   .   -    -       .   .     -

Fe i   la  tün    Fe i   la  tün   Fe i   la  tün    Fe  i  tün

     Aruz vezninde hecelerin kısalığı ve uzunluğu esas olduğu için bazı Türkçe kelimeler kısa olduğu halde vezin gereği uzun okunur; buna imale denir. İmale kısa heceyi uzun yapar. Arapça ve Farsça kelimelerdeki bazı uzun seslerin vezin gereği kısa okunmasına da zihaf denir.  Sessiz bir harfle biten kelime vezin gereği açık olması gerekirse, kendinden sonra sesli ile başlayan bir hece varsa birinci kelimenin sonundaki harf, ikinci kelimenin ilk hecesine ulanır. Buna ulama denir. Ulama kapalı heceyi açık yapar.

  1. c) Serbest Ölçü: Herhangi bir sisteme bağlı olmayan ölçüdür.19.yüzyıl sonlarından itibaren edebiyatımıza girmiştir.

4) Kafiye (Kafiye) ve Redif:

Kafiye: Mısra sonlarındaki kelimelerde veya eklerde bulunan ve görevleri farklı olan ses lerin benzerlikleridir.

Redif: Mısra sonlarında bulunan kelime ve eklerden  aynı görevdeki ses tekrarlarıdır.

 

Her yalana kanmışım                            kafiye:’’an’’

Her söze inanmışım                              redif: ‘’mışım’’

Ben artık sevgiden de

Bıkmışım, usanmışım

Kafiye Çeşitleri

 

  1. a) Yarım Kafiye: Sadece bir ünsüzün benzeşmesiyle oluşan kafiyeye yarım kafiye denir.

Ecel büke belimizi / Söyletmeye dilimizi / Hasta iken halimizi /Soranlara selam olsun

  1. b) Tam Kafiye: Biri ünlü biri ünsüz olmak üzere iki sesin benzerliğiyle oluşan kafiyelere tam kafiye denir.

Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;

İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler

Tak, tak ayak sesimi aç köpekler işitsin

Yolumda bir tak olsun zulmetten taş kemerler

 

  1. c) Zengin Kafiye: En az üç sesin benzerliğiyle oluşan uyağa zengin kafiye denir.

Bir idamlık Ali vardı, asıldı

Kaydını düştüler, mühür basıldı

Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.

  1. d) Cinaslı Kafiye: Aynı seslerden oluşan; fakat farklı anlamları karşılayan kelimelerle yapılan uyağa cinaslı kafiye denir. Cinas bir kelimenin tekrarı değildir. Aynı kelimenin aynı anlamla tekrar etmesine redif denir.

 ‘’Kalem böyle çalınmıştır yazıma

Yazım kışa uymaz kışım yazıma’’

     Bu beyitteki ‘’yazıma’’ kelimelerinin yazımı aynıdır; ancak birinci mısrada kaderime anlamında ikinci mısrada ise yaz mevsimi anlamında kullanıldığından cinaslı kafiyetır.

     Yazımları ve anlamları aynı olan iki kelime redif; yazımları aynı ancak anlamları farklı olan iki kelime cinaslı kafiye oluşturur.

     Uzun okunan ünlüler iki ses değerinde kabul edilir.

 

Kafiye Düzeni (Şeması) ve Çeşitleri

     Şiirler kafiyeleniş bakımından dörde ayrılır:

  1. a) Düz kafiye: Kafiyelı kelimeler aaxa veya aaab şeklinde sıralanmışsa buna düz kafiye denir.

Hiç anılmaz olmuş atalar adı                                   

Beşikte bırakmış ana evladı                                     

Kırılmış yetimin kolu kanadı                                   

Zulüm pençesinden aman kalmamış

 

  1. b) Çapraz kafiye: Kafiyeli kelimeler abab şeklinde sıralanmışsa buna çapraz kafiye denir.

Sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında                

Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum            

Yolumun karanlığa saplanan noktasında                 

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum

                                                           Necip Fazıl Kısakürek

  1. c) Sarma kafiye: Kafiyeli kelimeler abba şeklinde sıralanmışsa buna çapraz kafiye denir.

En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü                            

Titrek elleriyle gererken yayı                                    

Her yandan bir merak sardı alayı                              

Ok uçtu, hedefin kalbine düştü

 

  1. d) Mani tipi kafiye: Mani tipindeki şiirlerde kullanılan kafiye türüdür. aaxa şeklinde kafiyelenir. Tek dörtlük için geçerlidir.

Dağlarda kar kalmadı

Gözlerde fer kalmadı

Daha yazacak idim

Kâğıtta yer kalmadı

 

5) Aliterasyon ve Asonans:

     Bir şiirin mısralarında sürekli aynı ünsüzün tekrarlanmasından oluşan ahenge aliterasyon denir.

     Bir şiirin mısralarında sürekli aynı ünlünün tekrarlanmasıyla oluşan ahenge asonans denir.

     Senin kalbiden sürgün oldum ilkin bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

“ü harfi ile asonans, s harfi ile aliterasyon yapılmıştır.”

                        o    Şiir Dili

     Şiir insanın duygu, coşku, özlem ve hayallerini kendine özgü bir dille ifade eder. Dili daha canlı, daha güzel ve daha etkili hâle getirerek ona bir kimlik kazandırır. Şair günlük dildeki kelimeleri özenle seçer. Onlara yepyeni anlamlar kazandırır. Kullanılan dile yeni değerler ve anlamlar kazandırır. Benzetmelere, değişmecelere (mecaz) yer verir. Somut varlıkları soyutlaştırır, soyutları da somutlaştırır. Böylece duygu ve düşüncelerine bir anlam derinliği kazandırır. Şairler, şiirlerini tekdüzelikten kurtarmak için sanatlardan yararlanmıştır. Böylece şiir, daha ilgi çekici, merak uyandırıcı bir hâl almıştır. Şairlerin yararlandıkları belli başlı sanatlar şunlardır:

 

Teşbih (Benzetme)

 

Aralarında ilgi bulunan iki şeyden güçsüz olanı güçlü olana benzetme sanatıdır. Teşbihte dört unsur vardır:

“Kendisine benzetilen”, benzerlik kurulan unsurlardan nitelikçe daha üstün, daha güçlü olandır.

“Benzeyen”, benzerlik kurulan unsurlardan nitelikçe daha zayıf, daha güçsüz olandır.

“Benzetme yönü”, birbirine benzetilen unsurlar arasındaki benzetme ilgisidir.

Benzetme edatı”, benzetme yaparken kullanılan “kadar, gibi, sanki vb.” edatlardır.

“Adamın parmakları demir gibi sertti.” cümlesinde teşbih sanatı vardır. “Adamın parmakları” sözü “demir”e benzetilmiştir. Bu teşbihin unsurlarını inceleyelim:

 

Adamın  parmakları    /       demir        /                   gibi      /         sertti.

       benzeyen             /kendisine benzetilen  / benzetme edatı  / benzetme yönü

Dört unsuru da bulunan benzetmelere “tam teşbih” adı verilir.

Sadece “kendisine benzetilen’ ve “benzeyen” unsurlarıyla yapılan benzetmelere “teşbih-i beliğ denir.

“Gülünce inci dişleri ne güzel parlıyor.” cümlesinde “dişler” sözü “inci”ye benzetilmiştir, “inci” kendisine benzetilen, “dişler” de benzeyendir. Yalnızca bu iki unsur olduğundan burada teşbih-i beliğ vardır.

İstiare (İğretileme)

 

İstiare, “kendisine benzetilen” veya “benzeyen” ile yapılır. İstiare ikiye ayrılır:

 

  1. Açık istiare: “Kendisine benzetilen” ile, yani benzetmenin güçlü unsuruyla yapılan istiaredir. Şairler; daha çok, açık istiareyi kullanmışlardır.

 

“Sabahtan uğradım ben bir fidana

Dedim mahmur musun, dedi ki yok yok”

 

dizelerinde “fidan” kelimeninde açık istiare vardır, “sevgili”, “fidan’a benzetilmiştir. “Sevgili” benzeyen, “fidan” kendisine benzetilendir. Görüldüğü gibi yalnızca kendisine benzetilen, yani “fidan” sözcüğü kullanılmış, bununla da “sevgili” kastedilmiştir.

 

  1. Kapalı istiare: Sadece “benzeyen” unsuruyla yapılır.

 

Dalların boynu bükük

“Kederliyiz” der gibi

 

Bu dizelerde “dallar” boynu bükük sözünden de anlaşılacağı üzere “insan’a benzetiliyor. Burada sadece kendisine benzetilen durumundaki “insan’dan söz edilmemiş, kapalı istiareye başvurulmuştur.

 

Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması)

 

Aralarında anlam ilgisi bulunan sözlerden birini diğerinin yerine kullanma sanatına mecaz-ı mürsel denir. Mecaz-ı mürsel sanatında benzetmeden yararlanılmaz.

 

“Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet”

dizesinde “Beyoğlu” sözüyle, orada yaşayan insanlar.

 

“Karacaahmet” sözüyle de mezarlık kastedilmiştir.

 

Tecahül-i Arif

 

Şairin bildiği bir konuyu bilmiyormuş gibi aktarmasına dayanan bir sanattır.

 

“Geç fark ettim taşın sert olduğunu

Su insanı boğar, ateş yakarmış”

 

mısralarında şair, “taşın sert olduğunu, suyun insanı boğduğunu, ateşin yaktığını” elbette biliyor. Ancak bunları bilmiyormuş gibi bir tavır takınarak tecahül-i arif sanatı yapıyor.

 

Teşhis (Kişileştirme): İnsan dışındaki varlıkları, insana özgü niteliklerle aktarma sanatıdır.

“Ay suda bestelerken en güzel şarkısını

Küreklerim de suya en derin şiiri yazdı”

 

dizelerinde “ay” ve “kürekler” insana özgü niteliklerle aktarıldığından teşhis sanatı yapılmıştır. İnsana özgü bir özellik olan “şarkı bestelemek”, “Ay’a; “şiir yazmak ” ise “kürekler”e verilmiştir.

 

İntak (Konuşturma): İnsan dışındaki varlıkları konuşturma sanatıdır.

 

“Çiğdem der ki ben elâyım

Yiğit başına belâyım”

 

mısralarında sözü edilen “çiğdem” insan dışındaki bir varlıktır. “Çiğdem der ki” sözüyle çiğdem konuşturulduğundan intak sanatı yapılmıştır.

 

Tekrir: Bir ahenk yaratmak için aynı kelimelerin tekrarlanmasına dayanan söz sanatıdır.

 

“Neysen sen, nefes sen, neylersin neyi

Neyzensen, nefessen, neylersin neyi”

 

mısralarında aynı kelimelerin tekrar edildiğini görüyoruz. Dolayısıyla tekrir sanatı yapılmıştır.

 

Mübalağa (Abartma): Bir olayı, durumu ya da varlığı olduğundan büyük ya da küçük olarak anlatmaya mübalağa denir.

 

Horoz değil katır idi

Dağdan odun getirirdi

Her işleri bitirirdi

Çil horozum kayboldu

 

mısralarında “horozun katır kadar olması, dağdan odun getirmesi, her işleri bitirmesi” gerçek yaşamda olabilecek şeyler değildir. Dolayısıyla burada mübalağa sanatı yapılmıştır.

 

Tezat: Bir konuyu ortaya koyarken onunla ilgili birbirine zıt kelimeleri bir arada kullanma sanatıdır.

 

“Neden böyle düşman görünürsünüz

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar”

 

mısralarında şair, aynalarla ilgili düşüncesini aktarırken “düşman” ve “dost” kelimelerini kullanmıştır. Bunlar birbirine zıt kelimelerdir.

 

Tevriye: Tevriye sanat, birden çok anlam taşıyan kelimelerle yapılır. Kelimenin birden çok anlama gelecek biçimde kullanılmasına dayanan bir sanattır. Tevriyede genellikle kelimenin yakın anlamı vurgulansa da uzak anlamı kastedilir.

 

“Bir buse mi, bir gül mü verirsin dedi gönlüm

Bir nim tebessümle o âfet gülü verdi”

 

mısralarında “gülü verdi” sözüyle tevriye sanatı yapılmıştır. Bu sözden “gül çiçeğini verdi” ve “gülümsedi” anlamları çıkar. Ancak şair, sevgilinin gül çiçeğini verdiğini söylese de asıl olarak “gülümsediğini” vurgulamak istemiştir.

 

Hüsn-i Talil: Bir olayın meydana gelişini gerçek nedeninin dışında hayalî ve güzel bir nedene bağlama sanatıdır.

 

“Ayrılık hasretine içerledi güller

Yapraklannı döküverdi birer birer”

 

mısralarında “güllerin yapraklarını dökmesi”, ayrılık hasreti çekme” nedenine bağlanmıştır. Oysaki güllerin yapraklannı dökmesinin gerçek nedeni bu değildir.

 

Telmih: Geçmişteki, herkesçe bilinen bir olayı ya da önemli bir kişiyi hatırlatma sanatıdır.

 

“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidi

Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi”

mısralarında telmih sanatı yapılmıştır. “Bedr’in aslanları” sözüyle “Bedir Savaşı” hatırlatılmıştır.

 

Kinaye:  Hem gerçek hem mecaz anlama gelebilecek sözlerle yapılan bir sanattır. Kinayenin bulunduğu sözün gerçek anlamı çıksa da asıl, mecaz anlamı kastedilir. Deyim ve atasözlerinde kinayeye sık sık başvurulmuştur.

 

“Ateş düştüğü yeri yakar.” atasözünde kinaye vardır. Gerçek anlamda “ateşin düştüğü yeri yaktığı” doğrudur. Bu atasözünün mecaz anlamı ise “bir derdin, sıkıntının, en çok, onu çeken kişiyi etkilediği”dir. Bu atasözünde de kastedilen, gerçek değil mecaz anlamıdır.

 

Aliterasyon: Şiirde ahengi yakalamak için aynı seslerden oluşan kelimelerin bir arada kullanılmasıdır. Aliterasyon ünsüz harflerle yapılır.

“Derûn-ı sînede zahm-ı nihân mısın a gönül

Elemle âh çeken bir dehân mısın a gönül”

 

mısralarında “n” ünsüzleriyle aliterasyon yapıldığını görüyoruz.

 

Cinas

 

Yazılışları aynı anlamları ayrı kelimeleri dize sonlarında kullanma sanatıdır.

 

“Böyle bağlar

Yâr başın böyle bağlar

Gül açmaz bülbül ötmez

Yıkılsın böyle bağlar”

 

dizelerinde “bağlar” sözcüğüyle cinas sanatı yapılmıştır.

                        o    Şiirde Yapı

     Şiirin yapısı anlam ve ses kaynaşmasından oluşur. Anlam ve ses kaynaşmasından oluşan nazım birimlerine beyit, kıt’a, bent, mısra gibi isimler verilir. Dize, beyit, dörtlük gibi birimlerle ölçü, kafiye düzeni, tema ve imgeler belli bir bütün oluşturarak şiirde yapıyı meydana getirir.

 

Nazım Birimi

 

Bir şiirde anlam bütünlüğünü sağlayan en küçük birime nazım birimi denir. Türk edebiyatında değişik dönemlerde farkı nazım birimleri kullanılmıştır.

 

Mısra (dize): Coşku ve heyecanı dile getiren metinlerde, yani şiirde yapıyı meydana getiren her bir satıra mısra ya da dize denir. Mısra anlamlı en küçük nazım birimidir. Bu, bir şiirin parçası olabileceği gibi, kendi içinde bağımsız bir bütün de olabilir. Bir şiirin içinde her yönüyle en güçlü, güzel, akılda kalan ve dikkat çeken mısraya mısra-i berceste denir.

 

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Kanuni

Beyit: İki mısradan meydana gelen nâzım parçasına beyit denir. Divan edebiyatında gazel, kaside gibi nazım şekilleri beyitlerden meydana gelir.

Bir söz dedi canan ki keramet var içinde

Dün giceye dair bir işret var içinde

Bent: Bir şiiri meydana getiren bölümlerden her birine bent denir. Beyit ve dörtlükte dize sayısı bellidir, ancak bentlerde dize sayısı değişebilir.

 

Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün

Onu saçlarından topladığın belli

Bir leylak bahçesisin karşımda

Böyle kucağında kalsa daha iyi

Bir vazoya bırakıp gidiyorsun

Sen gidiyorsun leylaklar kalıyor mu sanki

Önce renkleri gidiyor arkandan

Nesi varsa gidiyor soyunarak

Dörtlük (kıta): Dört dizeden oluşan nazım birimine kıta denir.

 

Bir gece misafirim olsan yeter

Dolar odama lavanta kokusu

Soğur sevincinden sürahide su

Ay pencereden durup durup güler

(Cahit Sıtkı Tararıcı)

NAZIM ŞEKİLLERİ

 

Kafiye örgüsüne ve mısra sayılarına göre manzumelerin aldığı biçime, sundukları görünüme nazım şekli denir. Türk edebiyatının değişik dönemlerinde kullanılan nazım şekilleri şunlardır:

 

İslamiyet Öncesi Türk Şiiri Nazım Şekilleri

Koşuk: “Sığır” denilen sürek avları sırasında söylenen şiirlerdir. Konusu daha çok tabiat, aşk, savaş ve kahramanlıktır.

Sagu: “Yuğ” adı verilen cenaze törenlerinde, ölen kişilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren şiirlerdir.

Destan: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.

Halk Şiiri Nazım Şekilleri

 

Anonim halk edebiyatı nazım şekilleri:

 

Mani: Başta aşk olmak üzere hemen her konuda, 7′li hece ölçüsüyle söylenir, tek dörtlükten oluşur. Kafiye örgüsü aaxa biçimindedir. Asıl anlatılmak istenen son iki dizede verilir. Düz, kesik, cinaslı, yedekli, artık mani” gibi çeşitleri vardır.

Ninni: Annenin çocuğunu uyutmak için kendine özgü bir ezgiyle söylediği şiirlerdir. Belli bir kafiye ölçüsü olmadığı gibi, çoğu zaman dizeler arasında tam bir ölçü birliği de görülmez. Matta ninnilerin dörtlükler halinde olmayanları da vardır.

Türkü: Ezgi eşliğinde söylenir. Genellikle hece vezninin 7, 8 ve 11’li kalıplarıyla söylenir. Her kıta türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bent ile nakarattan meydana gelir. Nakarat her bendin sonunda tekrarlanır. Bu kısım bağlama veya kavuştak diye de bilinir. Ezgilerine göre, kırık havalar (usullü ezgiler), uzun havalar (usulsüz ezgiler) olmak üzere; konularına göre çocuk türküleri, tabiat türküler, aşk türküleri, kahramanlık türküleri, askerlik türküleri; yapılarına göre mani kıtalarından kurulu türküler, dörtlüklerle kurulu türküler olmak üzere çeşitleri vardır.

Ağıt: Ölen kişinin ardından duyulan acıları dile getiren şiirlerdir.

Âşık edebiyatı nazım şekilleri:

 

Koşma: 11’li hece ölçüsüyle aşk, ayrılık, gurbet, sevgi, doğa, yiğitlik gibi geniş çerçeveli konular işlenir. Genellikle 3 ila 5 dörtlükten oluşur ancak daha fazla dörtlükten oluşanları da vardır. Kafiye düzeni “abab, cccb, dddb…” şeklindedir. Son dörtlükte şairin mahlası bulunur. Konularına göre “güzelleme, koçaklama, ağıt, taşlama” adlı türleri vardır.

Semai: Koşma ile aynı konular işlenir. Kafiye düzeni koşma ile aynıdır. 8 ‘li ölçüyle söylenir. 3-5 dörtlükten oluşur. Koşmadan ezgisi, dörtlük sayısı ve ölçüsü bakımından ayrılır.

Varsağı: Toros Dağları ve Adana civarında yaşayan “Varsak” boylarının söyledikleri şiirlere denir. Kafiye düzeni koşmadaki gibidir. 8′li ölçüyle söylenir. “Bre, behey, hey” sözleri sıklıkla kullanılmıştır. “En az 3, en fazla 5 dörtlükten oluşur. Hayattan ve talihten şikâyet gibi konular işlenir.

Destan: 11’li hece ölçüsüyle söylenir. Kafiye düzeni koşma ile aynıdır. Ayaklanma, kıtlık, savaş, hastalık gibi toplumsal konular işlendiği gibi bireysel konuların işlendiği destanlar da vardır. Dörtlük sayısında sınırlama yoktur.

Tekke-tasavvuf edebiyatı nazım şekilleri:

 

İlahi: Tekke edebiyatının ana nazım türüdür. 7, 8 ve 11’li hece ölçüsüyle söylenir. Fanilik, Allah sevgisi, nefsin öldürülmesi temel konusudur. En büyük ustası Yunus Emre’dir.

Nefes: İlahilerin konularının Bektaşilerce söylenmesi sonucu ortaya çıkmış türdür.

Deme: Alevi tekkelerinde tören sırasında makamla ve sazla söylenen şiirlerdir.

Nutuk: Tekke edebiyatında pirlerin ve mürşitlerin, tarikata yeni giren müritleri bilgilendirmek tarikat derecelerini ve tarikat adabını öğretmek amacıyla söylenen didaktik şiirlerdir.

Devriye: Evrendeki canlı cansız her şeyin Allah’tan geldiğini ve yine ona döneceğini ifade eden “devir” kuramını yansıtan şiirlerdir.

Şathiye: Dinî ve tasavvufi halk şiirinde genel olarak mizahi manzumelere şathiye adı verilir. İnançlardan teklifsizce, alaylı bir dille söz eder gibi söylenen şiirlerdir.

Divan Şiiri Nazım Şekilleri

 

Beyitle kurulan nazım biçimleri:

 

Gazel: Güzellik, aşk, kadın, şarap gibi konuları işler. Araplardan Farslara, onlardan da Türklere geçmiştir. İlk beytine “matla” son beytine “makta” denir. Makta beytinde şairin mahlası kullanılır. En güzel beytine “beytü’l-gazel” ya da “şah beyit” denir. Gazelin bütün beyitlerinde aynı konu işleniyorsa buna “yek-ahenk gazel” denir. Bütün beyitler aynı söyleyiş güzelliğine sahip ise buna “yek-âvâz” gazel denir. “aa, ba, ca da…” şeklinde örgülenir. En az 5 en fazla 15 beyitten oluşur.

Kaside: Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlere denir. En az 33 en fazla 99 beyitten oluşur. Kafiye düzeni gazelle aynıdır. İlk beytine matla, son beytine makta, şairin adının bulunduğu beyte taç beyit, en güzel beytine “beytü’l-kasid” adı verilir. Altı bölümlerinden oluşur. Nesib, kasidenin giriş bölümüdür. Girizgâh, konuya giriş niteliğinde olan bölümdür. Methiye, övülecek olan kişinin yüceliklerinin sıralandığı bölümdür. Fahriye, şairin kendini övdüğü kısımdır. Tegazzül, şair bu bölümde bir gazele yer verir. Dua bölümünde, övülen kişinin başarısı için Allah’a dua edilir. Konularına göre değişik isimler alır: Allah’ın birliğini anlatan kasidelere “tevhit”, Allah’a dua etmek ve yalvarmak için yazılanlara “münacaat”, herhangi bir şahsı övmek için yazılanlara “methiye”, Peygamberleri övmek için yazılanlara “naat”, birini eleştirmek için yazılanlara “hicviye”, ölen birinin arkasından yazılanlara “mersiye” denir.

Mesnevi: Beyit sayısı sınırsızdır. Konu sınırlaması yoktur. Genellikle savaş, aşk, tarihi olaylar, dinî olaylar gibi konular işlenir. Her beyiti kendi arasında kafiyelidir. Uyak düzeni aa, bb, cc, dd, ee… şeklinde devam eder. Beş mesneviden oluşan eserlere “hamse” denir.

Müstezat: Gazelin özel bir biçimine denir. Uzun dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanır. Kısa dizelere “ziyade” adı verilir.

Kıt’a: Genellikle iki beyitten oluşur. 9 ila 10 beyte kadar yazılanları da vardır. Matla’ ve mahlas beyti yoktur. “xa, xa, xa…” biçiminde örgülenir. Felsefî, tasavvufî bir fikir, bir hayat görüşü, bir nükte, bir kişiyi övme ya da yerme, bir olayın tarihi kıtanın konusu olabilir.

Dörtlüklerle kurulan nazım biçimleri:

 

Rubai: Tek dörtlükten oluşur. “aaxa” biçiminde örgülenir. Aruzun belli kalıplarıyla yazılır. Hayatın anlamı ve hayat felsefesi, dünyanın nimetlerinden yararlanma ve ölüm gibi konular işlenir. İran edebiyatına ait bir türdür.

Tuyuğ: Divan edebiyatına Türklerin kazandırdığı bir nazım şeklidir. “aaxa” biçiminde örgülenir. Tek dörtlükten oluşur. Felsefi konular işlenir. Mahlas kullanılmaz.

Şarkı: Besteyle okunmak için yazılır. Dörtlük sayısı 3 ile 5 arasında değişir. Birinci dörtlükte 2. ve 4. dizeler diğer dörtlüklerde 4. dizeler aynen tekrarlanır. Buna nakarat denir. Türklerin divan edebiyatına kazandırdığı bir türdür. Aşk, sevgi, günlük hayat gibi konular işlenir. Halk deyişlerine ve söyleyişlerine yer verilir.

Murabba: Dört dizelik kıtalardan oluşur. Dörtlük sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır, “aaaa, bbba, ccca…” biçiminde örgülenir.

Bentlerle kurulan nazım biçimleri:

 

Terkib-i bent: Bentlerle kurulmuş olan bir nazım şeklidir. Her bent 7 ile 10 beyitten oluşur. Bent sayısı 5 ile 15 arasındadır. Bentleri birbirine bağlayan beyitlere “vasıta beyti” denir. Şairin toplumsal ve felsefi konulardaki düşünceleri konu olarak işlenir.

Terci-i bent: Terkib-i bente benzer. Yalnız burada bentler arasındaki vasıta beyti aynen tekrarlanır. Konu olarak daha çok Allah’ın kudreti, kâinatın sırlan ve kainatın zıtlıkları gibi konulara yer verilir.

Musammat: Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır.

Batı Edebiyatından Alınan Nazım Şekilleri

 

Sone: 14 mısradan meydana geir ve daha çok lirik konular işlenir. Kafiye örgüsü şöyledir: “abba abba ccd ede” Her türlü konu işlenebilir. Son dize, duygu yönünden en baskın dizedir. Edebiyatımıza Servet-i Fünun Döneminde. Fransız edebiyatı etkisiyle geçmiştir.

Terza-rima: Üçer mısralık bentlerle yazılmış bir nazım şeklidir. Bent sayısı belirsizdir. Tek bir mısra ile sona erer. Kafiye şeması şöyledir: aba bcb cdc ded e.

Triyole: 10 mısradan meydana gelir. Önce iki mısralı kısım, sonra dörder mısralı iki kısım gelir. Birinci kısmın ilk mısrası birinci dörtlüğün sonunda, yine birinci kısmın ikinci mısrası ikinci dörtlüğün sonunda tekrarlanır, “ab aaaa bbbb” biçiminde örgülenir.

                        o    Şiirde Tema (Ana Duygu)

     Konu: Üzerinde söz söylenilen, fikir yürütülen, yazı yazılan herhangi bir olay, düşünce veya duruma konu denir.

Tema: Şiirde dile getirilen duygu, düşünce ve hayale tema denir. Şairin şiirinde okura iletmek istediği duygu ve hayaller o şiirin temasını oluşturur. Bu, karamsarlık, yalnızlık, özlem, sevgi vs. olabilir.

     Şiir bir düşünce yazısı olmadığı için “tema” kelimeninden daha çok esrede dile getirilen duygu ve hayali anlamalıyız.

     Şiirde tema kimi zaman bir aşk, ayrılık acısı, ölüm korkusu gibi bireysel duygular kimi zaman da başka insanlar için üzüntülerin yer aldığı toplumsal konuları da içerebilir.

Uçun kuşlar uçun doğduğum yere

Şimdi dağlarında mor sümbül vardır

Ormanlar koynunda bir serin dere

Dikenler içinde sarı gül vardır

     (Rıza Tevfik Bölükbaşı)

     Bu dizelerde yurt özlemi vardır. Şair, yurt özlemi çektiğini kuşların doğduğu yere uçmasını istemesinden, dağlarının güzelliklerinden söz etmesinden anlıyoruz.

 

Gün Eksilmesin Penceremden

Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur;

Ah aklımdan ölümüm geçer;

 

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:

- Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm, yeter ki

Gün eksilmesin penceremden!                                                                  

                (Cahit Sıtkı TARANCI)

Şiirin konusu: İnsanın hayata bağlı olması.

Şiirin teması: Bütün zorluklara rağmen hayat güzeldir. Önemli olan, yaşanan olumsuzluklarına rağmen hayatı sevmektir.

                        o    Şiirde Gerçeklik ve Anlam

     “Sanat ya da edebiyat, bir nevi gerçeğin yorumlanarak anlatılmasıdır.” ifadesinden hareketle şiirde de gerçeğin değiştiğini söyleyebiliriz. Şiirdeki gerçeklik, somut bir anlayışla sınırlı değildir. Bu gerçeklik, insanın sadece yaşadıklarıyla değil; sezgileri, tasarıları ve izlenimleriyle de ilgilidir.

     Şair, şiirinin her okuyanda farklı duygular uyandırmasını amaçlar. Bu nedenle kelimelere yeni anlamlar yükler. Bu anlamları okuyucu kendisi hisseder. Bu şekilde şiirde farklı bir gerçeklik ortaya çıkar.

 

AT

Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın

Zaptetmek isteyenler o mağrur, asil atın

Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da

Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da

Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri

Bir gün başında kalmayacak seyisleri

Son şanlı macerasını tarihe anlatın

Zincir içine bağlı duran kahraman atın

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor

Asrın baş eğdi sandığı at şaha kalkıyor

                                (Faruk Nafiz Çamlıbel)

     Faruk Nafiz Çamlıbel’in bu şiiri temsili istiarenin en ünlü örneklerinden biridir. Bu şiirde Türk milletu “at”a; atın şahlanışı halkın düşmana başkaldırmasına; atın ağzına gem vurulmak istenmesi milli bağımsızlığın yok edilmeye çalışılmasına; seyis ise yurdu işgal eden düşmana benzetilmiştir. Şiirde betimlenen at, çeşitli yönlerden Türk milletinu temsil etmiştir.

                        o    Şiir ve Gelenek

     Şiir geleneği daha önce yaşamış şairlerin eserleriyle oluşmuştur. Geleneği oluşturan şairler arasında sanat anlayışı bakımından ilişki vardır. Halk ve aydın, tarihi akış içerisinde kendi dilleriyle kendi şiir geleneklerini oluşturmuşlardır.

     Bir toplumda kuşaktan kuşağa iletilen kültürel değerlere, alışkanlıklara bilgi, töre ve davranışlara gelenek denir. Düğün geleneği, mevlid geleneği, bayram geleneği… gibi.

     Şiir geleneği daha önce yaşamış şairlerin eserleriyle oluşmuştur. Geleneği oluşturan şairler arasında sanat anlayışı bakımından ilişki vardır. Halk ve aydın, tarihi akış içerisinde kendi dilleriyle kendi şiir geleneklerini oluşturmuşlardır.

     Örneğin Şeref Taşlıova, Yaşar Reyhani ve Murat Çobanoğlu, geleneği Türk edebiyatının başlangıç tarihine dayanan halk edebiyatının bir temsilcisidirler. O, dörtlüklerle ve hece vezniyle şiir kozasını oluştururken içinde yaşadığı kültürel ortamın etkisiyle farklı kavramlara ve kelimelere yer vererek geleneğin içinde özgünleşmiştir.

Türk edebiyatında üç şiir geleneği vardır:

  1. Halk Şiiri Geleneği ve Özellikleri

Halkın içinden yetişmiş ve çoğu okur-yazar olmayan sanatçılar tarafından oluşturulmuştur.

Şiirler, sade bir halk Türkçesiyle söylenmiştir.

Nazım birimi olarak dörtlük kullanılmıştır.

Hece vezni kullanılmıştır.

Kafiyeye önem verilmiştir.

Aşk, tabiat, tasavvuf, yiğitlik gibi konular işlenmiştir.

Şiirler hazırlıksız olarak söylenmiştir.

Genellikle yarım kafiye kullanılmıştır.

Gelenek usta-çırak ilişkisiyle bugüne kadar gelmiştir.

Koşma, semai, varsağı, destan, ilahi, nefes, mani, türkü gibi nazım şekilleri vardır.

Halk şiiri geleneğinin en güçlü temsilcileri Karacaoğlan, Âşık Seyrani, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Erzurumlu Emrah ve Gevheri’dir.

Bu geleneğin son dönem temsilcileri arasında Âşık Veysel, Murat Çobanoğlu, Âşık Reyhani, Âşık Şeref Taşlıova ve Âşık Mahzuni’nin önemli bir yeri vardır.

Örnek:

 

Avşar Elleri

Kalktı göç eyledi avşar elleri

Ağır ağır giden eller bizimdir

Arap atlar yakın eyler ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

 

Belimizde kılıcımız kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda Devlet Vermiş Fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

 

Dadaloğlum yarın kavga kurulur

Öter tüfek davlumbazlar vurulur

Nice koç yiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

                                     Dadaloğlu

 

  1. Divan Şiiri Geleneği ve Özellikleri

     Divan edebiyatı, saray ve çevresinde gelişen ve aydın zümreye hitap eden bir edebiyattır. “Klasik Türk Edebiyatı” ismiyle de anılır.

Bu döneme ait şairlerin, şiirlerini topladıkları “divan” adı verilen birer defterleri vardır. Her şairin bir divanı olduğu için, divan edebiyatı ifadesi daha yaygındır.

Divan şiirinin dilinde Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar sıkça görülür. Bu dönemin Türkçesine “Osmanlı Türkçesi” denir.

Nazım birimi beyittir.

Aruz vezni kullanılmıştır.

Şiirlerde aşk, tabiat, din, tasavvuf gibi genellikle ferdi konular işlenmiştir.

Şiirlerde konu bütünlüğüne ve bütün güzelliğine değil, beyit güzelliğine yer verilmiştir. Yani en güzel şiiri yazmak değil, en güzel beyti yazmak amaçlanmıştır

Kaside, gazel, mesnevi, murabba, terkib-i bend, rubai, şarkı gibi nazım şekilleri vardır.

Örnek:

Gazel

Âh kim bir dem felek re'yümce devrân etmedi

Vasl dermâniyle def'-i derd-i hicrân etmedi

 

Yârdan min derd-i dil çekdüm bu hem bir derd kim

Bildi min derd-i dilüm bir derde dermân etmedi

 

Vâdî-i gurbetde cân verdüm meni ol şâh-ı hüsn

Bir gece hân-ı visâli üzre mihmân etmedi

 

Dostlar çâk-i girîbânum görüp ayb eylemen

Ol güli kim gördi kim çâk-i girîbân etmedi

 

Fakr mülkin dut istersen kemâl-i saltanat

Kim bu mülkün fethini fağfûr u hâkân etmedi

 

Tîğ-i bîdâd ile her dem kanumı tökmek nedür

Ey felek her kim dem urdı aşkdan kan etmedi

 

Ahd ü peymân etdi yârum kim sana yârem velî

Yârlığ vakti sanursen ahd ü peymân etmedi

 

Akl meydânını zindân-ı belâ bilmez henüz

Kim ki bir müddet cünûn mülkini seyrân etmedi

 

Sırr-ı aşkın etmedi ancak Fuzûlî âşikâr

Bu mübârek işi her kim etdi pinhân etmedi 

                                      (Fuzuli)

 

  1. Modern Şiir Geleneği ve Özellikleri

Bu şiir geleneğinde şiirde ölçünün, nazım biriminin ve kafiyenin şart olmadığı savunulmuş ve ölçüsüz ve kafiyesiz şiirlerin örnekleri verilmiştir.

Sanatlı söyleyişin yerine yalın ve tabii söyleyiş benimsenmiştir.

Her türlü konu işlenmiştir.

Nazım birimi kullanılmamıştır.

Serbest şiir tarzı benimsenmiştir.

Şiirlerde sözcük dizilişi ve iç ahenk ön plandadır.

ANLATAMIYORUM

Anlatamıyorum

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz,

Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.

 

                            (Orhan Veli KANIK)

                        o    Yorum

     Okuyucun metni kendi birikimlerine, özelliklerine, kültürüne, zevkine ve hayal gücüne göre anlamlandırmasına “yorum” denir.

     Güzel bir yorum için:

Öncelikle şiirin yapısal özelliklerini, dil ve üslubunu, temasını belirlememiz gerekir.

Sonra şiirin yazıldığı dönemin şartlarına ve şairin zihniyetine (edebi kişiliğine) bakmamız gerekir.

Şiirin bağlı olduğu geleneğin özelliklerini bilmemiz gerekir.

Şiirin çok anlamlı bir metin parçası olduğunu unutmamız gerekir.

     Şiirde Anlam

Anlam, iletişim sırasında iletinin alıcıda uyandırdığı her türlü etkidir.

Her anlam bir bağlamda oluşur ve farklı bağlamlarda farklı algılana­bilir.

Her şiirin anlamı birbirinden farklıdır ve şiiri her okuyan farklı bir şe­kilde anlamlandırır.

Bir şiirin çeşitli zamanlarda, farklı kişilerce değişik yorumlanabilmesi şiirin çok anlamlılığındandır.

Okurun bilgi, kültür seviyesi, zevk ve anlayışı, ruh hâli, yaşı, yaşadığı ortamı şiiri farklı anlamlandırmasında etkilidir.

     Bir şiiri yorumlarken şunlara dikkat etmek gerekir:

Şiirin yazıldığı dönemin şartlarına,

Şairin edebî kişiliğine,

Şairin bağlı olduğu geleneğin özelliklerine,

Şiirin çok anlamlı olduğuna.

Şiirler çok anlamlılığını sözcüklere yüklenen yeni anlamlarla kazanır. Bu şekilde farklı yorumlanabilen, yoruma açık metinlere “açık metin” denir. Açık metinlerde, duygu, düşünce, olay ayrıntılarıyla anlatılmaz, boşluklar bırakılır; okuyucu bu boşlukları kendi istek ve beklentilerine göre yorumlar. Yorumlama yapılırken şiiri meydana getiren parçalar arasında ilişki kurulmalı, her parçanın bütün içindeki işlevi belirlenmelidir.

                        o    Metin ve Şair

     Şairin hayatı ve sanat anlayışı hakkında bilgi sahibi olmamız bize o şiiri yorumlamada bir fayda sağlayabilir ama şiirin her mısrasında hayatıyla bağlantı kurmaya çalışmak o şiirden sanat zevki almamızı engeller.

     Bütün güzel sanat eserleri gibi şiir de bir sanatçının ürünüdür. Her eserle onun mimarı arasında az ya da çok bir ilişki olabilir. Bir şairin mizacı, tecrübeleri, kültürel birikimi, sanat zevki ve dünya görüşü eserine yansıyabilir.

     Sanatçının yaşadığı dönem şiirin dil zevkine, temasına, yapısına, anlatım biçimine yansır. Şiir sanatçının hayatının ve ruh halinin yansıması olmamakla birlikte bunların değiştirilip dönüşmesiyle oluşan, dille ifade edilen bir güzel sanat etkinliğidir.

     Bir şiir, onu kaleme olan şairin izlerini taşır. Şairin kişiliği, kültür birikimi, dünya görüşü, sanat ve hayat anlayışı şiirin oluşumunda etkilidir. Şairle ilgili bu özellikleri bilmek, şiiri yorumlamamıza yardımcı olur. Bir şiir bire bir şairin hayatını anlatmaz, bu yüzden bir belge değildir.

     Aşağıdaki şiiri Yahya Kemal Beyatlı’nın hayatı ve yaşadığı yılları bilmeden anlamak ve yorumlamak mümkün değildir:

AÇIK DENİZ

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;

Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.

Kalbimde vardı "Byron"u bedbaht eden melâl

Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl...

Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,

Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını,

Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu...

Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu...

Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,

Rü'yâma girdi her gece bir fâtihâne zan.

Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular...

Mahzun hudutların ötesinden akan sular,

Gönlümde hep o zanla berâber çağıldadı,

Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı!

Bir gün dedim ki "istemem artık ne yer ne yâr!"

Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar;

Gittim son diyâra ki serhaddidir yerin,

Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!

 

Garbin ucunda, son kıyıdan en gürültülü

Bir med zamânı, gökyüzü kurşunla örtülü,

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;

Gördüm güzel vücûdunu zümrütliyen deri

Keskin bir ürperişle kımıldadı anbean;

Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.

Sonsuz ufuktan âh o ne coşkun gelişti o!

Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!

Yelken, vapur ne varsa kaçışmış limanlara,

Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara!

Yalnız o kalmış ortada, âsi ve bağrı hûn,

Bin mağra ağzı açmış, ulurken uzun uzun...

Sezdim bir âşina gibi, heybetli hüznünü!

 

Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,

Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!

Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz,

Dindirmez anladım bunu hiç bir güzel kıyı;

Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.

                  (Yahya Kemal BEYATLI)

  1. Manzume ve Şiir

     Dilde biri nazım diğeri nesir olmak üzere iki anlatım biçimi vardır. Nazım, ölçülü ve uyaklı anlatım biçimidir.

     Manzume: Ölçü ve kafiye gözetilerek, nazım biçiminde yani dizeler halinde yazılan metinlere ”manzume” denir. Manzumelerin sanat değeri taşıyanlarına da “şiir” denir.

Manzume ve şiir arasındaki farklar:

Manzumede anlatılanlar düz yazıyla ifade edilebilirken şiirde anlatılanlar düz yazıyla ifade edilemez.

Manzumelerde bir olay örgüsü varken şiirlerde olay örgüsü yoktur.

Manzumelerde sözcükler genelde gerçek anlamda kullanılırken şiirde çok anlamlılık vardır.

Şiirler manzumelere göre çağrışım yönünden daha zengindir.

     Manzum hikâye:  Nazmın nesre yaklaştırılmasıyla ortaya çıkan bir türdür. Önemli özelliklerinden birisi metinde karşılıklı konuşmaların yer almasıdır. Bu tarzı edebiyatımızda ilk kez Servet-i Fünuncular denemiştir. Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy bu türde başarılı örnekler vermişlerdir.

 

Şiir Türleri

  1. Lirik Şiir

     Aşk, ayrılık, hasret ve özlem gibi konuları duygusal bir dille anlatan şiire lirik şiir denir.

     Eski Yunan edebiyatında şairler şiirlerini Lyra (lir) denilen bir sazla söyledikleri için bu tür şiirlere lirik denilmiştir.

     Gazel, şarkı koşma, semai lirik şiire örnektir.

  1. Pastoral Şiir

     Doğa güzelliklerini, kır ve doğa sevgisini, orman, yayla, dağ, köy ve çoban yaşamını, bunlara karşı duyulan özlemleri anlatan şiir türüdür.

     Şair doğa karşısındaki duygularını anlatıyorsa “idil”, bir çobanla karşılıklı konuşuyormuş gibi anlatıyorsa “eglog” adını alır.

  1. Epik Şiir

Yiğitlik, kahramanlık, savaş temalarını işleyen şiirlerdir.

Destansı özellikler gösteren şiirlerdir.

Okuyanda coşku ve yiğitlik duygusu uyandırır.

Epik sözcüğü, Yunancada destan anlamındaki epope’den gelmektedir.

  1. Didaktik Şiir

Bilgi vermek, öğretmek, öğüt vermek gibi öğretici amaç taşıyan şiirlerdir.

Manzum hikâyeler ve fabllar da bu gruba girer.

  1. Satirik Şiir

Toplumdaki çeşitli düzensizlik ve bozuklukları iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştiren şiirlerdir.

Halk edebiyatında “taşlama”, Divan edebiyatında “hiciv” denir.

  1. Dramatik Şiir

Tiyatroda kullanılan şiir türüdür.

Eski Yunan edebiyatında oyuncuların sahnede söyleyecekleri sözler şiir haline getirilir ve onlara ezberletilirdi. Bu şekilde sözler şiir şeklinde söylenirdi.

Dramatik şiir, karşılıklı konuşma şeklinde yazılan manzumelerdir.

Bizde birkaç sanatçı dışında pek kullanılmamıştır.

  1. Manzume ve Şiir Örneklerini İnceleme

     Bir şiir incelenirken zihniyet, ahenk, dil, yapı tema, şiirde gerçeklik ve anlam, şiirde gelenek, yorum ve şairin hayatının şiire etkileri üzerinde durulmalıdır. Bu, şiir tahlili için son derece önemlidir.

     Ders kitabında yer alan Nâbî ve Necâti Bey’e ait olan gazellerin incelenmesi:

     Buna göre 1. Gazelde ritim aruzla sağlanmıştır. Gazel, aruzun “mefâîlün / feilâtün / mefâîlün / feilün” kalıbına göre yazılmış olduğu; kafiye şemasının aa/ba/ca/da şeklinde olduğu; nazım biriminin beyit ve nazım şeklinin gazel olduğu belirtilir.

     Gazelin 1. beyitte artık eğlence meclislerinde eski eğlencenin kalmadığı anlatılmaktadır. 2. beyitte halk arasında cömertlik ve iyiliğin unutulduğunu sadece selamlaşmanın kaldığını belirtir. 3. beyitte sevgiliye seslenir rakibin, onun iyilikleri yüzünden ham kaldığını belirtir. 4. beyitte her şeye kavuşulduğu ama kötülerden intikam alınamadığı belirtilir. 5. beyitte Cenabı Allah’tan yapamadıklarını yapmak için izin istediğini belirtir. 1. ve 3. beyit alakalıdır.1. beyitte telmih, 3. beyitte nida sanatı vardır.

     Necâtî’nin gazelinde de buna benzer özellikler vardır. Aruz kalıbı 3 fâilâtün 1 fâilün şeklindedir. 2. gazelin dilinin daha sade olması da bir fark olarak düşünülebilir.

     Ders kitabındaki koşmanın incelenmesi: Kafiye şeması abcb, dddb, eeeb, fffb şeklindedir. Nazım birimi dörtlüktür. Dili sadedir. Yarım kafiyeler kullanılmıştır. 11’li hece ile söylenmiştir. Demek ki şiirin nazım şekli koşmadır.

     Koşmada: “Noktadır benlerini sayamadım ben”; “Aşkın ateşidir sinemi yakan”; “Boz bulanık seller gibi çağlarım”; “Ayrılık oduna doyamadım ben” dizelerinde teşbih vardır. Şiirin teması aşktır.

 

     İstiklâl Marşı: İstiklâl Marşı’nın da kafiye şeması çizilir. Kafiyeler bulunur. Ölçü aruzun 3 fâilâtün 1 fâilün kalıbına göredir. Nazım birimi dörtlüktür. Halk şiirindeki koşma, semai ve ilâhiye benzer; ölçüsünün aruz olması sebebiyledir ki divan şiirindeki şarkı, gazel, kasideye benzer. İstiklâl marşı bu bakımdan serbest nazma dâhil edilebilir. Şiirde al sancak Türk milletini sembolize eder. Çünkü milletten tek bir fert kalıncaya kadar bayrak dalgalanacaktır.

     Şiirde şafak, sancak ve ocak kelimeleri arasında tenasüp vardır. “Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım” dizesinde telmih sanatı vardır. “Korkma” sözcüğünde nidâ sanatı vardır. “Yüzen” sözcüğünde kapalı istiâre vardır. “Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” dizesinde mecâz-ı mürsel vardır. “O benimdir, o benim…” dizesinde tekrîr vardır. “O benim milletimin yıldızıdır parlayacak” dizesinde açık istiâre vardır. “Çatma, kurban olayım…” dizesinde teşhis ve “ey nazlı hilâl”de nidâ, “hilâl” kelimesinde mecâz-ı mürsel vardır. …

     İstiklâl Marşı’nda Âkif’in sanat anlayışı görülür. Millî Edebiyat döneminin dili ile söylenmiştir. Anlam okuyucunun ruh hâline değil de metne bağlıdır. Şiirlerine yansıyan toplumsal sorumluluk ve gerçek samimiyet vardır. Sanat için sanat anlayışı yerine sanatta faydayı gözetmesi, bu nedenle süslü bir anlatımdan kaçınması esastır. Demek ki eser şiirden çok manzûme niteliği taşır.

     Yahya Kemal’in “Ok” isimli şiiri: Bu metin bir manzumedir. Çünkü burada olay, yer, zaman ve kişiler mevcuttur. Manzume hecenin 11’li kalıbıyla yazılmıştır. Kafiye şeması abba, cddc, effe… şeklindedir. Nazım birimi dörtlüktür. Şiirde tema kahramanlıktır. Şiirde tarihi bir olay anlatılmaktadır. Nazım şekli koşmadır. Şiirin konusu bakımından çeşidi epiktir.

     Yahya Kemal’in hayatı ile ilgili ayrıntılar üzerinde durulur. (Yahya Kemal rolünü üstlenen öğrenci yardımı ile) Şairin hayatı ve şiir arasında bağlantı kurulmaya çalışılır.

     Necip Fazıl’ın “Şehirlerin Dışından” isimli şiiri: Şiirin şekil incelemesi yapılır. Kafiyeler ve ölçü belirlenir. Demek ki şiir 7’li hece ile yazılmıştır. Serbest nazımla yazılmıştır. Nazım birimi yoktur. Tema doğadır. Şehrin bunaltıcılığından kaçıp doğaya ve Yaradan’a sığınma söz konusudur. Konusu bakımından pastoral bir şiirdir.

     Necip Fazıl’ın hayatı ile ilgili ayrıntılar üzerinde durulur. (Necip Fazıl rolünü üstlenen öğrenci yardımı ile) Şairin hayatı ve şiir arasında bağlantı kurulmaya çalışılır. Bu şiirde tasavvufî bazı unsurlar yer almaktadır. Aynı zamanda şiirde mağara, orman, ıslık, yılan, çakal gibi doğal gerçeklikle ilgili unsurları kişisel duyguları ifadede kullanmıştır. “Mevsimler boğum boğum/ zamanın ipliğinde” dizelerinde imge vardır. “Haydi, yürü, bulalım” dizesinde ise nidâ sanatı vardır. “Kat kat çıkmış evlerin/ O cam gözlü devlerin/ gizlediği âlemi” dizelerinde ise teşbih vardır. “Dereler yoldaşımız” dizesinde kişileştirme vardır. Metinle okuyucuya, bilinçsiz şehirleşmenin sahip olduğumuz bazı güzellikleri yok edişi, mesajı iletilmektedir.

     Nazım Hikmet Ran’ın “Davet” isimli şiiri: Şiirde ahenk ses tekrarları ile sağlanıyor. Nazım şekli halk şiirindeki türkü veya divan şiirindeki müstezat benziyor. Şâir şiirinin 1. biriminde Türk medeniyetinin yolculuğundan bahseder. 2. birimde bu vatanın tamamen Türk milletine ait olduğunu belirtir. 3. birimde herkesin kendi ayakları üzerinde durmasını ve sosyal eşitliğin sağlanmasını ister.4. birimde ise insanlar eşit olduğunu ve kardeşçe yaşanması gerektiğini belirtir. Şiirde tema evrensel kardeşliktir.

     Nazım Hikmet’in hayatı ile ilgili ayrıntılar üzerinde durulur. (Nazım Hikmet rolünü üstlenen öğrenci yardımı ile) Şairin hayatı ve şiir arasında bağlantı kurulmaya çalışılır. Şiirde bazı söz sanatlarına da yer verildiği belirtilir.

     Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” isimli şiiri: Bu şiirin 11’li hece ile yazıldığı belirtilir. Kafiyesi bulunur. Şiir serbest nazımla yazılmıştır. Çünkü nazım birimi dizedir. Tema Bursa’da zamandır. Şair “Güvercin bakışlı sessizlik” ifadesinde nesnel gerçekliği duygularını ifadede kullanmıştır. Tarih ve tabiat zaman kavramı üzerinde birleşir. Burada tarih, mimarî, felsefe gibi bilim dallarından yararlanılmıştır. Tanpınar’ın hayatı ile ilgili ayrıntılar üzerinde durulur. (Tanpınar rolünü üstlenen öğrenci yardımı ile) Şairin hayatı ve şiir arasında bağlantı kurulmaya çalışılır. Tanpınar’ın genel olarak eserlerinde işlediği; rüya, zaman, musiki ve sağlam bir tarih bilinci bu şiirde de vardır. Şiirde Orhan zamanına telmih vardır. “Onunla bir yaşta ihtiyar çınar” gibi dizelerde de kişileştirme sanatı vardır. “Güvercin bakışlı sessizlik bile” dizesinde teşbih vardır. “Bursa’da eski bir cami avlusu/Küçük şadırvanda şakırdayan su…”gibi dizelerde de tenasüp sanatı vardır.

Johann Wolfgang von Goethe’nin “Sevgilinin Yakınlığı” isimli şiiri: 11’li ve 5’li hece ölçüsü ile ritim sağlanmıştır. Şiir serbest nazımla yazılmıştır. Divan şiirindeki müstezatlara benzer. Nazım birimi dizedir. Şiir dilinde imgelere yer verilmiştir. (Derin geceler) Şiirin teması özlemdir. “Kırda sessizliği dinlerim gece/her şey susunca” dizelerinde tezat vardır.

 


 

III. ÜNİTE: OLAY ÇEVRESİNDE OLUŞAN EDEBİ METİNLER

 

  1. Olay Çevresinde Oluşan Edebî Metinleri Tanıma ve Gruplandırma

Bir olaya dayalı olarak meydana gelen edebî metinleri iki gruba ayırmak mümkündür: Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler ve Göstermeye Bağlı Edebî Metinler

 

  1. Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler

 

Bu metinler, bir olay veya durum çevresinde yer, zaman, kişi belirtilerek ve bir plan dâhilinde olayların okuyucunun veya dinleyicinin zihninde canlandırılacak şekilde ifade edilmesiyle oluşur.

 

Anlatmaya bağlı edebî metin türleri şunlardır:

 

Masal

Destan

Halk hikâyesi

Mesnevi

Manzum hikâye

Hikâye

Roman

  1. Göstermeye Bağlı Edebî Metinler

 

Göstermeye bağlı edebî metinler, bir olayı seyircinin önünde canlandırmak için oluşturulan metinlerdir.

 

Göstermeye bağlı edebî metinleri kendi içerisinde iki gruba ayırmak mümkündür:

 

  1. Geleneksel Tiyatro

 

Modern tiyatrodan önce de var olan bu tiyatronun türleri şunlardır:

Karagöz

Orta oyunu

Meddah

Köy seyirlik oyunu

  1. Modern tiyatro

 

Modern tiyatro türleri şunlardır:

 

Trajedi

Komedi

Dram

Anlatmaya bağlı eserler ile göstermeye bağlı eserlerin benzerlik ve farklılıkları şunlardır:

 

Benzerlikleri:

 

Her iki tür de bir olay çevresinde gelişir. Bu temel olayın etrafında daha küçük çapta gelişen olaylar yer alır.

Her iki türde de insanların başlarından geçen ya da geçebilecek nitelikteki olaylar gösterilir.

Olaylar belirli bir zaman diliminde geçer.

Anlatılan olaylardan etkilenen insanlar ya da varlıklar vardır. Bunlara eserin kahramanları denir. En çok etkilenen varlığa eserin başkahramanı (başkişisi) denir.

Olayın serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur. Yani olayın bir başlangıcı, gelişmesi ve sonunda da çözümlenişi vardır.

Ele alınan olayların anlaşılması için tasvirlere ya da dekorlara yer verilir.

Metinlerin bir yazarı vardır.

Farklılıkları:

Anlatmaya bağlı türlerde olayın mutlaka bir anlatıcısı vardır. Bu anlatıcı olayı ilahî bakış açısıyla, kahramanın bakış açısıyla ya da gözlemci bakış açısıyla anlatır.

Göstermeye bağlı eserlerde, sosyal hayatta karşılaşabileceğimiz olaylar sahnede gösterilir.

Eserdeki olaylar aktör (erkek oyuncu), aktris (bayan oyuncu) adı verilen oyuncular tarafından canlandırılır. Sosyal yaşamın ve insan karakterinin eleştirisi yapılır.

Bu iki tür arasında kullanılan dil ve anlatım biçimi de birbirinden farklıdır. Anlatmaya bağlı eserlerde uzun ve kurallı cümleler kullanılırken göstermeye bağlı eserlerde günlük konuşma dili kullanılır. Cümleler daha açık ve kısadır. Söylenen sözün izleyici tarafından anlaşılması beklenir, bunun için daha açık ve kısa cümleler kullanılır. Konuşma dilinin canlılığı sahnede yansıtılır.

  1. Anlatmaya Bağlı Edebî Metinleri İnceleme Yöntemi

Anlatmaya bağlı edebî metinler metin ve zihniyet, metnin yapısı (olay örgüsü, kişiler, mekân, zaman), metnin teması (metnin yazılış amacı, mesajı), dil ve anlatım, metin ve gelenek, anlama ve yorumlama, metin ve yazar açısından incelenerek değerlendirilir.

 

  1. Metin ve Zihniyet
  2. Yapı (Olay Örgüsü, Kişiler, Mekân, Zaman)
  3. Tema

ç. Dil ve Anlatım

  1. Metin ve Gelenek
  2. Anlama ve Yorumlama
  3. Metin ve Yazar

 

                        o    Metin ve Zihniyet

     “Zihniyet”, bir dönemdeki sosyal, siyasî, idarî, adlî, askerî, dinî güçlerin, sivil toplum örgütlerinin, ticarî hayatın, eğitim etkinliklerinin birlikte oluşturdukları ortam ve bunların hiçbirine indirgenemeyen duygu, anlayış ve zevk bütünüdür. Bir başka deyişle zihniyet, bir toplumun ya da kültürün bireylerinin duyuş ve düşünüşteki birlikteliğidir.

     Edebî metinler, hangi dönemde, nasıl bir ortamda yazılmışlarsa o dönemin ve ortamın etkilerini, dönemin zihniyetini yansıtırlar. Bir metinde, metnin yazıldığı dönemin özellikleri metne sindirilmiş bir şekilde yer alır. Bu özellikler metinle bütünleşir. Bir metni incelerken metinden dönemin zihniyetine ait ipuçları tespit edilir. Bir toplumun bireyleri, o toplumun kültürüyle, gelenek ve görenekleriyle, değer yargılarıyla yetişir. Bu yetişme sonucunda da bireyler, ortak bir zihniyete ulaşırlar. Böylece o toplumun bireyleri, olaylar ve durumlar karşısında benzer tepkiler ortaya koyarlar, benzer davranışlar sergilerler.

     Yazar ve şairlerin edebî metinlerinde, doğal olarak bu zihniyetin yansıması da görülür.

     Sanatçılar, yaşamdan aldıkları konuları işlerken, toplumu zihniyetiyle birlikte ele alırlar. Bu zihniyet de dönem dönem değişim gösterir. Örneğin 16. yüzyılda, Osmanlı’da Doğu kültürünün etkisiyle dinî ve kültürel değerlere bağlılık vardır. Bu dönemin zihniyetinde tasavvuf önemli bir yer tutar. Başta Fuzuli olmak üzere diğer Divan şairlerinin eserlerinde tasavvufun ağır bastığı görülür. 17. yüzyıla gelindiğinde toplumun zihniyetinde değişmeler başlar. Lale Devri olarak bilinen bu dönemde tasavvufun etkisinin azaldığı, zevk ve eğlence etkinliklerinin ağırlık kazandığı söylenebilir. Bu dönemde de Divan şairi Nedim, tasavvuf ve dinle ilgili konulara değinmeyip “aşk, eğlence, doğa güzelliği vb.” temalara yönelmiştir. Tanzimat döneminde ise Batılaşma hareketi başlamıştır. Toplumda Batılı yaşam tarzı, yavaş yavaş etkisini gösterir. Bu hareket, dönemin zihniyetine de yansır. Sanatçılar, Batılılaşma konusunu eserlerinde ele alır.

     Örneğin, Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Han, kağan olduğu zaman şu nutku söyler:

“Demir kargılar ile ilimiz olsun orman

Av yerlerimiz dolsun vahşi at ile kulan

Yurdumuz ırmaklarla, denizlerle dolsun

Gökteki güneş ise yurdun bayrağı olsun

Ülkemizin çadırı yukarıdaki gök olsun

Dünya devletimiz, halkımız da çok olsun.”

 

     Yukarıdaki nutuktan hareketle o dönem Türklerinin büyük ve zengin bir devlet hâlinde dünyaya egemen olma idealini tespit edebiliriz.

      Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken metnin yazıldığı dönemdeki hâkim zihniyet ve metnin yazıldığı dönemin sosyal, ekonomik, siyasi yapısı, dini inanışları, eğitim sistemleri, sanat anlayışı ve zevki, kısacası bütün kültürel değerleri, sanatçının dönemin kültür ve sanat hayatıyla ilişkisi tespit edilir. Edebi eserlerdeki zihniyet dönemlere göre değişmektedir. Örneğin, İslam öncesi metinlerde hâkim zihniyet olağanüstü fiziki güçlerle donatılmıştır. Destanlar kavimlerin ilk dönemlerine özgü zevk ve anlayışı dile getirir. Bu durum İslamiyet’ten sonraki eserlerde yerini dini inanışlara ve kahramanlıklara bırakır. Yani İslami hayat tarzı ve din için mücadele dönemi başlar.

                        o    Yapı (Olay Örgüsü, Kişiler, Mekân, Zaman)

Metnin yapısını oluşturan unsurlar şunlardır:

  1. Olay: Öykü kişilerinin başından geçenlere olay denir. Öyküde tek bir olay ele alınır. Bazen bu temel olaya bağlı küçük çaplı yan olaylar da olabilir. Ele alınan olayların gelişiminde mantıksal bir sıra izlenir. Olay öykülerinde, olay on planda olmasına karşın, durum öykülerinde olay ya ikinci plandadır ya da yok denecek kadar azdır.

     Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olay örgüsü çıkarılır ve olay örgüsünün gündelik hayattaki geçeklikle ilişkisi tespit edilir.

     Olay Örgüsü: Metinlerde olay, ya metindeki kişiler arasında cereyan eden ilişkiler ya da kahramanın iç çatışmaları sonucu ortaya çıkar. Metindeki olay sadece somut gerçeklik değildir. Hayal, tasarı, izlenim ve benzeri hususlarda olay örgüsü çerçevesinde değerlendirilir. Olay örgüsü çıkarılırken bu hususlar dikkate alınmalıdır.

     Olay Örgüsünün Gündelik Hayattaki Geçeklikle İlişkisi:

     Anlatmaya bağlı edebi metinlerde olay örgüsünün her zaman aynen yaşanması mümkün değildir. Olay okuyucuda ya da dinleyicide estetik kaygı uyandırmak amacıyla düzenlenir. Oysa günlük hayatta yaşanan olayların anlatılmasında estetik değil gerçeklik dile getirilmektedir.

  1. Kişiler: Öyküde anlatılan olayları veya durumları yaşayan kişilerdir. Öyküde kişi sayısı azdır. Sadece bir veya birkaç kişi vardır ve onun başından geçenler anlatılır. Öyküde olayları yapanlara ya da olaydan etkilenenlere öykünün kahramanları denir. Kahramanın kendine özgü ayırt edici özellik taşımasına karakter denir. Benzerlerinin niteliklerini abartılı bir biçimde üzerinde toplayan kişilere tip denir. Bu bakımdan her birey bir karakterdir fakat tip değildir. Tipler belirli bir zümreyi belirgin özellikleriyle temsil eden kişilerdir. Yani kıskançlık, cimrilik, korkaklık, vb. özellikleri taşıyan kişiler birer tiptir. Bazı metinlerde insan olan kahramanın yerini bir hayvan veya cansız bir varlık da alabilir.

 

Olaylardaki rolüne göre kişiler iki gruba ayrılır:

Birinci dereceden kişiler: Olayların akışında birinci derecede rol oynayan kişilerdir.

İkinci dereceden kişiler: Olayların akışında çok az veya dolaylı olarak etkisi olan kişilerdir.

      Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken kişiler birinci ve ikinci kişiler belirlenir. Bu kişilerin fiziki ve ruhi portreleri ortaya konur, karakter ve tip olanlar tespit edilir. Bu kişilerin olay içerisindeki görevleri tespit edilir.

  1. Mekân: Anlatmaya bağlı edebi metinlerde ele alınan olay belli bir yerde(mekânda) geçer. Bu yer, okul, hastane, bahçe, sokak olabileceği gibi insanın iç dünyası da olabilir. Anlatmaya bağlı edebi metinlerde olayın daha iyi anlaşılabilmesi için yer ya da çevre, betimlemelerle tanıtılır. Ancak betimleme yaparken gereksiz ayrıntılara girmemek gerekir. Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olayın geçtiği mekânlar özellikleriyle birlikte tanıtılır.
  2. Zaman: Öyküde ele alınan olayın başladığı ve bittiği bir zaman dilimi mutlaka vardır. Olayların başlaması ile bitmesi arasındaki sürece zaman denir. Olaylar bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşir. Bazı öykülerde olay veya durum son durumdan başa doğru gelişebilir.

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde iki türlü zaman vardır. Birincisi olayların yaşandığı, kişilerin içinde bulunduğu şimdiki zamandır. Buna gerçek zaman denir. İkincisi romandaki kişilerin geçmişini hatırlaması üzerine geçmişten içinde bulunan ana kadar geçen zamandır. Buna kozmik zaman adı verilir.

     Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olayları başladığı ve bittiği zaman belirtilir. Metindeki zaman ifadeleri tespit edilir. Bu zamanların gerçek zaman mı yoksa kozmik zaman mı olduğu belirtilir.

                        o    Tema

Her metin, bir tema çevresinde birleşen ses ve anlam kaynaşmasından oluşan birimlerin birleşmesiyle ortaya çıkar. Olay örgüsünü meydana getiren parçalar arasındaki çatışma, metnin temasını oluşturur.

 

Anlatmaya bağlı metinlerde tema, olay örgüsünün içinde yedirilmiş olarak yer alır. Bir metinde yazarı yazmaya iten sebep metnin temasıdır.

 

Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken metne şu soru yöneltilir: “Yazarı bu yazıyı yazmaya iten sebep nedir?” Bu sorunun cevabı metnin temasını verecektir. Metnin teması bulunduktan sonra temayı besleyen düşünceler, temanın sosyal hayatla, düşünce tarihiyle ve eserin yazıldığı dönemle ilişkisi tespit edilir. Son olarak temanın yorumlanması ve güncelleştirilmesi gerçekleştirilir; yani bugünkü yaşamdaki konumu belirlenir.

 

Her tema, eserin yazıldığı dönemin toplumsal zihniyetiyle, yaşama biçimiyle, sosyal problemleriyle ilgilidir. Bu bakımdan metnin temasının sosyal hayatla, düşünce tarihiyle ve eserin yazıldığı dönemle ilişkisi vardır. Oğuz Kağan Destanı’nın temasını oluşturan kahramanlık ve cihangirlik ülküsü ile destanın oluştuğu dönem arasında ilişki kurduğumuz zaman, destan metni daha iyi anlaşılır. Destan metninden hareketle büyük ülküleri olan bir toplumun esaret altında yaşamasının imkânsız olduğu, milletlerin büyüklüklerinin idealleriyle orantılı olduğu yorumu yapılarak temayı güncelleştirmek gerekir.

 

Edebî metinlerde insana ait olan her şey konu edilebilir. Birkaç kişi arasında geçen olaylar konu edilebileceği gibi bir grubu veya toplumu ilgilendiren olaylarda konu edilebilir.

 

Örnek:

 

Çiftçi İle Çocukları

Bir ayağı çukurdaydı zengin bir çiftçinin

Çocuklarını çağırttı, dedi ki onlara:

“Tarlaları satmaya kalkmayınız sakın.

Ecdadımızdan kaldı bize onlar.

İçinde büyük bir hazine yatar

Yerini bilemem, kendiniz bulun çıkarın

Bir parçacık gayretle hakkından gelirsiniz

O hazine sayesinde de yükselirsiniz

Kazın, çapalayın, sürün, belleyin, tarayın

El değmedik yerini bırakmayın.”

Baba öldü, sarıldılar kazmaya çocuklar.

Sürüldü, çapalandı tarlanın dört biryanı;

Mahsul pek bol oldu harman zamanı.

Ne hazine, ne bir şey; tecrübeli ihtiyar

Sade şunu anlatmak istemişti:

Dünyada en büyük hazine işti.

                                    Orhan Veli KANIK

 

Yukarıdaki manzum hikâyenin ana teması hikâyenin sonunda vurgulanmıştır: “Dünyada en büyük hazine iş’tir.”

                        o    Dil ve Anlatım

     Anlatmaya bağlı edebi metinler dil ve anlatım yönünden incelenirken;

Anlatıcının bakış açısı ve özellikleri,

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dilin hangi işlevlerinin on plana çıkarıldığı,

Metnin dilinin doğal dilden farklılığı,

Metindeki ses, kelime bilgisi ve cümle özellikleri dikkate alınır.

      Anlatmaya bağlı edebi metinlerde, yazar anlatma görevini bir anlatıcıya yükler. Okuyucu bütün olup biteni bu anlatıcı aracılığıyla öğrenir. Bu anlatıcı kurmaca bir kişidir, görevi kendi gibi kurmaca olan olay örgüsünü ve olay örgüsünde yer alan diğer ögeleri anlatmaktır.

     Yazar karakterlerden birini teşkil ediyorsa veya kendini hikâye kahramanlarından biri yerinde farz ediyorsa, olay birinci kişi (şahıs) ağzından anlatılır. O zaman metin boyunca “geldim, görmüştüm, üzgündüm” gibi ifadeler kullanılır.

     Olay, olaya şahit olan biri veya hikâyenin önemsiz bir karamanı, bir gözlemci tarafından anlatılabilir. Bu durumda olaylar üçüncü kişi (şahıs) ağzından anlatılmış olur. Burada olayı nakleden kişi kendisinden söz ederken “yaptım, görmüştüm” gibi ifadeler kullanılır. Ancak asıl olay, üçüncü ağızdan “yaptı, görmüştü gibi ifadelerle anlatılır.

     Anlatmaya bağlı edebî metinler kurmaca ürünü olan metinlerdir. Masal, hikâye, roman vb. türler yazarın kurgusu sonucu oluşmuştur. Bu tür metinler anlatıcının bakış açısından ortaya konmaktadır.

     Anlatmaya bağlı edebî metinlerde genel olarak üç tür bakış açısı kullanılır. Bir başka ifadeyle anlatmaya bağlı edebi metinlerdeki birinci ve üçüncü kişili anlatımlar üç temel bakış açısına sahiptir:

  1. İlahi Bakış Açısı: Edebi metinlerde kullanılan en eski yöntemdir. Bu yöntemde sınırsız bir bakış açısı vardır. Anlatıcı, öyküde anlatılanların tamamını bilen bir varlıktır. Kahramanların gizli konuşmalarını, kafalarından ve gönüllerinden geçeni anlatır. Zaman zaman kendi yorumlarını ekleyebilir, açıklamalarda ve yargılarda bulunabilir. Öyküde ne kadar kişi varsa her birinin açısından olayları ayrı ayrı görmemiz sağlanır. Öyküyü kimi zaman hızlandırma, kimi zaman da yavaşlatma olanağı vardır.
  2. Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olayı anlatan “ben” vardır. Bu ben, öykünün kahramanı olabileceği gibi tanık ya da gözlemcisi olabilir. Olayları anlatan kişinin bilgisi, deneyimi, algılama ve yorumlama yeteneğiyle sınırlıdır. Olaylar ancak anlatıcının başından geçtiği ya da gözüyle gördüğü (tanık olduğu) biçimiyle anlatıldığından inandırıcılığı yüksektir.
  3. Gözlemci Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olaylar dışarıdan görüldüğü biçimiyle nesnel bir tarzda aktarılır. Olaylar bize anlatılmıyor da kişinin gözünün önünde oluyormuş izlenimi verilir. Kişilerin duygu ve düşünceleri eylemlerinden çıkartılır. Kişiler ve iç dünyaları ile ilgili kendi söyledikleri ve davranışlarını dikkatle izleyerek bir fikir sahibi olunabilir.

     Bir edebi metinde birden fazla bakış açısıyla yazılmış bölümler bulunabilir. Aynı konu farklı biçimlerde anlatılır. Aynı manzarayı izleyenler farklı noktalara dikkat ederler; farklı biçimde konu olarak ele alınır.

     Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dil, bilinen özellikleriyle karşımıza çıkmaz. Anlatılanlar olayların durumuna göre yan anlamlarla zenginleştirilmiş bir özelliktedir. Kullanılan edebi dilin, metnin kaleme alındığı dönemin sosyal hayatına, edebi zevkine ve anlayışına göre değişkenlik gösterebileceğini de unutmayalım. Anlatmaya bağlı edebi metinlerde kullanılan dilin ele alınan temayla ve verilmek istenen mesajla da doğrudan ilişkisi vardır.

      Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dil şiirsel işleviyle kullanılır. Ancak iletişim aracı metindir. Edebi metinler kendilerine özgü iletişim aracıdırlar. Bir gerçeklik yorumlanıp dönüştürülerek yeni bir gerçeklik ortaya konur. Bunun anlatılması da farklı bir dil gerektirir.

     Edebi metinler anlam bakımından da diğer metinlerden farklıdır. Çünkü yan anlam bakımından zengindirler. Bu da her okundukları zaman yeniden kurulma ve anlaşılma imkânını beraberinde getirir.

                        o    Metin ve Gelenek

      Her yazar, kendinden önceki dönemlerdeki edebiyatçıların, hatta kendi döneminin yazarlarının eserlerinden az ya da çok mutlaka etkilenir. Bu etki, eserlerinde kendini hissettirir. Denilebilir ki her yazar, önceki yazarların bir devamıdır ve hiçbir yazar kendinden öncekilerden tamamen kopuk bir edebiyat geliştirememiştir.

      Ömer Seyfettin, hikâyelerini Maupassant tarzı denilen olaya dayalı bir hikâye geleneğine bağlı olarak yazarken, Sait Faik Abasıyanık, Çehov tarzı denilen durum ağırlıklı hikâye geleneğine bağlı kalmıştır. Ancak her iki hikâyecimiz de gerek kurgu, gerek dil ve anlatım bakımlarından özgün eserler vermişler, taklitçilik yapmamışlardır.

      Şinasi, Şair Evlenmesi adlı tiyatro eserini yazarken geleneksel halk tiyatrolarımızdan orta oyunu ve Karagöz tekniğinden yararlanmış; bunun yanı sıra Batılı tiyatro tekniğini uygulayarak modern Türk tiyatrosunun temelini atmıştır.

      Anlatmaya bağlı edebî metinler incelenirken, metnin, aynı türde daha önce yazılmış olan örnekleriyle karşılaştırılması gerekir. Daha önce ya da aynı dönemde yazılan kendi türündeki eserlerle tema, yapı, dil ve anlatım bakımlarından benzer ve farklı yönleri tespit edilir. Metnin kendisinden önceki metinlerden etkilenip etkilenmediği belirlenir. Böylece her metnin kendi tarzında daha önce yazılmış birçok metinden yararlandığı, metnin daha sonra yazılacak metinlere kaynaklık edebileceği vurgulanır.

      Anlatmaya bağlı edebi metni geleneği içerisinde değerlendirme;

Metinle yazıldığı dönem arasında ilişki kurulur.

Okuduğu metnin önceki metinlerle ilişkisi araştırılır.

Tema, yapı, dil ve anlatım bakımlarından önceki metinlerle ilişki kurulur.

Metnin, kendisinden önceki metinlerden etkilenip etkilenmediği belirlenir.

Sanatçının gelenekle ilişkisi belirlenir.

      Kültür alanındaki etkinliklerin tümü geçmişten geleceğe uzanır. Sanatçılar geçmişten aldıklarını, kendi dönemlerinin zevk ve anlayışıyla, bilgi birikimiyle, duyarlılığıyla yoğurarak geleceğe taşır. Bütün sanat eserleri kendi aralarında bir düzen oluşturur. Bir bakıma bütünün parçaları durumundadır. Bu bakımdan geçmişi bilmeden yeni bir sanat eseri oluşturmak mümkün değildir. Sanatkâr, geçmişte örüle örüle kendisine kadar gelmiş olan gelenekten yararlanır; döneminin zevkini, düşüncesini, duyarlılığını edebi eserin bünyesine yerleştirir. Eğer sanat gücü yüksek ise bu geleneği zenginleştirir.

     Edebi metinlerin büyük çoğunluğu kendi döneminin gerçekliğini ve düşünce hayatını yansıtır. Her metin, kendi tarzında daha önce yazılmış metinlerden yararlanır. Tanzimat dönemi romanları, daha önce Türk edebiyatında roman ihtiyacını karşılayan mesneviden ve halk hikâyelerinden etkilenmiştir. Tanzimat romancıları başlangıçta Batı romanından etkilenseler bile daha sonra bu etkileşimin dışına çıkarak kendi roman tarzlarını oluşturmuşlar ve kendilerinden sonrakilere örnek olmuşlardır.

                        o    Anlama ve Yorumlama

      Anlatmaya bağlı edebî eserler, okuyucunun kültürüne, anlayışına, zevkine, içinde bulunduğu duruma ve psikolojik hâline göre yeni anlam değerleri kazanır. Nitekim “Madam Bovary” adlı roman, toplumun değer yargılarına ters düşmekle suçlanmış ve bundan dolayı yazarı mahkemede yargılanmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda bu eser, dünya klasikleri arasında yer almıştır.

      Edebî metinler, mecazla yüklü oldukları için tek bir anlam ifade etmezler. Bu metinlerde anlam okuyucunun ve yazarın o anda içinde bulunduğu psikolojik durumuna, bilgi seviyesine, kültür yapısına göre farklı boyutlar ve yorumlar kazanabilir, Bundan dolayı edebî metinler her okunduğunda farklı anlam değerleri kazanır.

      Bir edebî metin karşısında farklı okuyucuların farklı sonuçlara ulaşması, onların kişisel deneyimleri ve birikimleriyle ilgilidir, Her edebî metin yazılıncaya kadar yazara aittir. Ancak eser yazıldıktan ve okuyucuyla buluştuktan sonra çok farklı anlamlar kazanabilir; yazarın eseri yazma amacının dışında mesajlar ortaya çıkabilir, Bu durumda eser artık yazarın olmaktan çıkar.

      Gerçekte edebî eserde bir mesaj vardır. Her okuyanın farklı yorumlaması eserden değil, okuyucuların farklı kültüre sahip olmasından, sosyal çevresinden, eğitiminden ve o anki psikolojik durumundan kaynaklanmaktadır. Okuyucunun eğitim, kültür, psikolojik durumu değiştikçe eserden çıkan sonuç da değişecektir.

      Anlatmaya bağlı edebi metni anlama ve yorumlama;

Metnin anlamının nasıl oluştuğu açıklanır.

Metnin anlamının özellikleri belirlenir.

Metin yorumlanarak güncelleştirilir.

İncelenen hikâye, roman ve tiyatro metninin yapısı, anlatımı, teması birbiriyle ilişkilendirerek yorumlanır.

İncelenen metinde açıkça dile getirilmiş olanlarla, açıkça ifade edilmemiş olanlar anlam çevresinde ilişkilendirilir.

Seçilen paragraflarda -varsa- çok anlamlı söz ve söz gruplarının metinde kazandığı değerler belirlenir.

Yaşanan gerçeklikle metindeki gerçekliğin ilişkisi belirlenir.

Metnin her okunduğunda yeni anlam değerleri kazanıp kazanmadığı belirlenir.

Metnin okuyucuda uyandırdığı duygular belirlenir, bu duyguların özellikleri açıklanır.

     Edebi metinlerde dil, bilgi aktarmak veya öğretmek amacıyla kullanılmaz. Kelimeler, günlük hayatta, herkesin bildiği, alışılmış anlamlarıyla değil, yazarın okuyucuya sunmak istediklerine göre yeni anlamlar yüklenir. Bu bakımdan anlatmaya bağlı edebi metinlerle bilimsel metinler birbirinden ayrılır. Bilimsel metinlerde anlam herkes için aynıdır. Hiçbir yerde ve durumda değişmez; ancak edebi metinlerde, okuyucunun o anda içinde bulunduğu ruh hali, dünya görüşü, bilgi ve kültür seviyesi edebi metinin anlamını değiştirir. Çünkü edebi metinlerdeki sözler veya söz grupları yalnızca sözlük anlamlarıyla metinde yer almazlar; bulundukları bağlama göre anlam değeri kazanırlar.

     Edebi metinler yan anlam bakından zengindir. Kelimeler ve kelime grupları, metin içerisinde farklı anlamlar kazanır.

                        o    Metin ve Yazar

     Her edebî eser, yazarının hayatından, hayata bakış açısından, gözlemlerinden az çok izler taşır. Her metin; yazarının hayatının, kültürünün, zevkinin izlerini taşır. Bunun için yazarın, sanatının oluşmasında etkili olan hayat hikâyesinin bilinmesinde yarar vardır.

     Bir edebî metnin tamamen yazarın hayatının ve kişisel özelliklerinin yansıması olduğunu düşünmek yanlıştır. Bunun yanı sıra edebî metinde yazarın kendi hayatını yansıtmadığını düşünmek de o kadar yanlıştır.

     Olay çevresinde oluşan edebi metinlerde, bazen yazar ile metin arasında benzerlikler bulunur. Roman, hikâye ve tiyatro eserlerinde karşımıza çıkabilecek bu özellik bir belge niteliği taşımaz. Olay çevresindeki edebi metinlerin tümü kurguya dayalıdır. Dolayısıyla gerçek hayat örnek alınarak yazılmış olsa bile bu yeniden kurgulanmıştır. Eğer yazar anlattıklarının birebir gerçek olduğu iddiasında ise zaten anlattıkları bizim konu aldığımız edebi metinlerin dışında tarih veya hatıra olarak değerlendirilir.

      Örneğin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Halide Edip Adıvar’ın roman ve hikâyelerinde Kurtuluş Savaşı dönemi öncesi ve sonrasıyla, Türk toplumundaki sosyal değişmelerle birlikte dile getirilir. Bu anlatılanlar dönemin gerçekliğinin yorumlanarak dönüştürülmesidir. Bunlardan dönemin sosyal ve siyasal hayatı öğrenilemez. Ancak yazarlar sanat dünyalarını bireysel deneyimleri ve dönemlerinin gerçeklerinden hareketle oluştururlar. Bu da o dönemde kullanılan eşya ve görünüşlerden yararlanmalarını gerekli kılar.

      Yazarların yaşadıklarından etkilenmeleri, olay çevresinde oluşturulmuş metinlerde bunları anlatmaları doğrudan doğruya değildir yaşadıklarını yenden kurgulaması ve yaşadıklarından yaptıkları seçki söz konusudur. Olay çevresinde oluşan edebi metinlerde belge niteliğinde yaşanmışlık yoktur; ancak yaşananlardan etkilenme söz konusudur.

  1. Anlatmaya Bağlı Edebî Metin Örneklerini İnceleme (Masal ve Destandan Hikâye ve Romana)

Bir olayı anlatmaya dayanan edebi metinler masal, destan, halk hikâyesi gibi metinlerdir. Bu metinler dış dünyaya ait olayları kişi, zaman ve mekâna bağlı olarak okuyucuya aktarır. Destan ve masalla başlayan bu tür romana kadar gelen bir çizgi takip etmiştir.

 

  1. ROMAN

 

Yaşanmış ya da yaşanabilecek olayların yer, zaman ve kişiye bağlanarak anlatıldığı uzun soluklu eserlere roman denir.

 

Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.

Romandaki bütün olaylar belli bir olay etrafında gelişir. Ana olay etrafında olaycıklar vardır.

Şahıs kadrosu geniştir. Kahramanlar tüm yönleriyle tanıtılır.

Zaman olarak geri dönüşler olur.

Romanlar çeşitli türlere ayrılır;

 

Tarihi Roman: Konusunu tarihten alır.

Sosyal (Töre) Roman: Toplumun yaşayış tarzı, gelenek, görenek ve törelerin ele alındığı romanlardır.

Psikolojik Roman: Ruh çözümlemelerinin yapıldığı romanlardır.

Egzotik Roman: Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını anlatan romandır.

Tezli Roman: Bir görüş veya düşünceyi savunan romandır.

Polisiye Roman: Konularını polisi ilgilendiren olaylardan alan romanlardır.

  1. HİKÂYE

 

Olmuş ya da olması mümkün olan olayları anlatan, romana göre daha kısa olay yazılarıdır.

Romanda birden fazla olay varken hikâyelerde çoğunlukla  bir olay vardır.

Şahıs kadrosu romana göre dardır.

Hikâyede ayrıntılara girmekten sakınılır, kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.

İki tür hikâye görülür:

 Ömer Seyfettin

 

  1. a) Olay Hikâyesi (Klasik Hikâye): Maupassant tarzı da denir. Olay esastır. Bizdeki temsilcisi, Ömer Seyfettin’dir.

 

  1. b) Durum-Kesit Hikâyesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır. Bizdeki temsilcisi, Sait Faik Abasıyanık’tır.

 

  1. MASAL

 

Genellikle halkın yarattığı, ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa sürüp gelen, çoğunlukla olağanüstü durum ve olayları yine olağanüstü kahramanlara bağlayarak anlatan eserlere masal denir.

 

Özellikleri:                    

 

Masallar, meydana geldikleri zaman bir kişinin malıyken, yaygınlaştıkça, yöreden yöreye, ülkeden ülkeye geçtikçe halkın malı olur. Masal, anonim bir türdür.

Olaylar hayal ürünüdür.

Kahramanlar insanüstü nitelikler gösterir.

Masallarda genellikle iyilik-kötülük, doğruluk- haksızlık- adalet- zulüm, alçakgönüllülük – kibir gibi zıt durumların temsilcisi olan kişilerin mücadelelerinden veya insanların ulaşılması güç hayallerinden söz edilir.

İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.

İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.

Masallarda yer ve zaman kavramları belirsizdir.

Anlatımda genellikle geniş zaman veya öğrenilen geçmiş zaman kipi (-mişli geçmiş) kullanılır.

Anlatım kısa ve yoğundur.

Masal kişileri her tabakadan seçilebilir. Masallarda cinler, periler, devler de rol alır.

Masalların bir kısmı hayvanlarla ilgilidir.

Masalların çoğu “ bir varmış, bir yokmuş…” ya da “ evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…” gibi ifadelerle başlar. Bunlara tekerleme denir. Tekerlemeden sonra olay ve dilek bölümleri gelir. Türk masallarında dilek bölümü ya “onlar ermiş muradına…” ya da “gökten üç elma düştü…” biçiminde başlar.

Masallarda milli ve dini motiflere hemen hiç yer verilmez.

Evrensel konuların işlendiği masallarda eğiticilik esastır.  

Masallarda genellikle bir eğitim amacı saklıdır. Masallar bu yönüyle didaktik (öğretici) bir nitelik taşır.

Günümüzde belli bir kişinin ortaya koyduğu yapma masallarda yazılmaktadır.

  1. HALK HİKÂYELERİ

 

Hikâye türünün en eski örnekleri olan ve destandan modern hikâyeye geçişi sağlayan anonim eserlerdir. Başka bir tanım yapacak olursak; Türk edebiyatı ürünleri içinde 16.yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan, genellikle âşıklar tarafından nazım-nesir karışık bir ifade tarzı ile dinleyicilere anlatılarak nesilden nesile intikal eden, yer yer masal ve destan özellikleri gösteren hikâyelerdir.

 

Özellikleri:

 

Türk edebiyatında bu özelliğe sahip ilk örnek Dede Korkut Hikâyeleridir.

Genellikle aşk konusunun işlendiği halk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlık konularıyla dini konuların işlendiği de görülmüştür.

Nazım-nesir karışık olarak anlatılan bu hikâyelerin gelişip yayılmasında saz şairlerinin önemli bir fonksiyonu vardır.

Hikâyenin kahramanı âşık olur, sevgilisine kavuşma yolunda çeşitli maceralara girer, sonunda kavuşur veya kavuşamaz ama hikâye de orada biter.

Halk hikâyelerinin destan döneminin kapanmasından sonra ortaya çıktığı kanaati yaygındır. Nitekim Türk edebiyatında halk hikâyelerinin en eski örneği sayılan Dede Korkut Hikâyeleri de destandan halk hikâyeciliğine geçiş dönemi ürünü olarak kabul edilmektedir.

Halk hikâyelerini destanlardan ayıran özellikler:

 

Mutlaka tarihi bir olaya dayanmaması,

Nazım-nesir karışık oluşu ve zamanla nesir kısmının ağırlık kazanması,

Şahısların ve olayların anlatımında takınılan gerçekçi tavır,

Kahramanlıktan çok aşk maceralarına yer verilmesi,           

Hikâyedeki manzum kısımların genellikle saz eşliğinde dile getirilmesi,

Değişik bir anlatılma üslup ve geleneğinin olması,

Belli yerlerinde tekerleme adı verilen belli söz kalıplarının bulunması gibi hususlarda ayrılmaktadır.

Halk hikâyeleri konularına göre dört çeşittir:

 

  1. Aşk Hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Ercişli Emrah ve Selvi, Tahir ile Zühre, Âşık Garip Hikayesi, Aşık Kerem Hikayesi, Elif ile Mahmut…

 

  1. Dini-Tarihi Halk Hikayeleri: Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Battal Gazi, Danişmend Gazi, Hz. Ali ile ilgili diğer hikâyeler…

 

  1. Kahramanlık Hikayeleri: Köroğlu Hikâyesi

 

  1. Destanî Halk Hikâyeleri: Dede Korkut Hikâyeleri

 

NOT: Destan geleneğinden Halk hikâyeciliğine geçişin ilk ürünü Dede Korkut Hikâyeleri’dir. Bu nedenle Dede Korkut Hikâyeleri özel bir önem taşır.

 

Mesnevi Türünün Şiirle Ortak ve Şiirden Farklı Yönleri:

 

1) Şiirle benzer yönü: Redif, kafiye, ölçü, ses ve söyleyiş gibi ahenk unsurlarının ve yapı(nazım birimi) unsurunun benzer olması.

 

2) Şiirle farklı yönü: Mesnevide bir olay örgüsünün bulunması ve bu olay örgüsüne bağlı kişi, zaman, mekân unsurlarının bulunması.

 

  1. DESTAN

 

Bir milletin başından geçmiş ve toplumda derin etki bırakan savaş, göç, afet, kıtlık gibi olayların etkisiyle söylenmiş, kimi zaman da bir kişinin kahramanlıklarını anlatan uzun manzum hikâyelerdir.

 

Destanlar; milletlerin tarihinde derin iz bırakmış önemli olayları harikuladeliklerle süsleyerek anlatan uzun, manzum, milli eserlerdir. Destan anlatıcısı ozan (akın veya baksı) onu bir kopuz eşliğinde söyler. Bir takım mimik, jest ve taklitlerle anlatımını kuvvetlendirmeye çalışır.

 

Masallarla destanlar arasındaki benzerlik ve farklılıklar:

 

Masal ile destan arasında şu benzerlik vardır:

 

Destanlarda, masal kahramanı olarak bilinen perilerin yaşayışına benzer bir hayat süren destan kahramanları vardır. Oğuz Destanı’nda Oğuz’un evlendiği kızlar gibi.

 

Masal ile destan arasındaki farklar:

 

Masal konuları çeşitli olmasına rağmen destan konularında kahramanlığa fazla yer verilir. Umumiyetle milletlerin mazisindeki önemli olaylar ve büyük kahramanlar etrafında destanlar teşekkül eder.

Masal kahramanlarının hayali olmasına karşılık destan kahramanlarını biz tarih sayfalarında bulabiliriz. Oğuz Kağan gibi.

Destanlar daha hacimli olur. Pek çok olayın anlatıldığı destanların hacimleri de uygun olarak geniş bir yer kaplar.

Destanlar manzum olurlar, masallardaki durum ise tamamıyla tersidir. Masallarda manzum kısımlar yok denecek kadar azdır.                  

Masalların benzerlerine başka milletlerde de rastlanıldığı halde destanlarda durum farklıdır. Destanlar millidir. Bir millete aittir.

Romanlarla destanlar arasındaki benzerlik ve farklılıklar:

 

Roman ile destan arasında şu benzerlik vardır:

 

Her iki türün yapısının da olay örgüsü, kişiler, zaman ve mekân unsurlarından oluşmasıdır.

 

Roman ile destan arasındaki farklar:

 

Destanda bir milleti derinden etkileyen olaylar işlenirken romanda konu sınırlaması söz konusu değildir.

Destanın doğal gerçekliği bulunmazken romanda doğal gerçeklik ve kurmaca gerçeklik birlikte işlenir.

  1. MANZUM HİKÂYE

 

Manzum Hikâye; bir mekân, bir zaman ve kişiler etrafında gelişen olay örgüsünü şiir halinde anlatan nazım biçimidir. Türk edebiyatında Tanzimat sonrasında gelişen bu türün en güzel örneklerini Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy vermiştir.

 

Manzum hikâyelerin öykülerden tek farkı manzum(şiir) biçimde yazılmış olmasıdır. Bu tür hikâyelerde didaktik şiir özelliği görülür.

 

Tarihi: Bu tür için ilk adımları Recaizade Mahmud Ekrem ile Muallim Naci atmıştır. Bu tür Servet-i Fünun döneminde etkili hale gelmeye başlamıştır. Mehmet Akif Ersoy’un ise Küfe, Seyfi Baba, Mahalle Kahvesi, Hasta gibi önemli manzum hikâyeleri bulunmaktadır.

 

Temsilcileri: En önemli temsilcileri Mehmet Akif Ersoy ve Tevfik Fikret’tir. Bunun yanında Beş hececiler de bu türe katkıda bulunmuştur.

 

Özellikleri:

 

Manzum hikâyeler edebi metinlerdir.

Konu ve özellik bakımından hikâye ile aynı özellikleri gösterir.

Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan bu manzume türü kafiyeli ve redifli, şiir biçiminde hikâye yazmak amacını güder.       

Manzum hikâyelerde şairler ya bir olayı anlatırlar ya da bir öğüt verme çabası güderler.

Manzum hikâyeler genellikle bir çevre tasviriyle başlar, o çevrenin kişileri anlatılır. Sonra olay anlatılır. Amaç okuyucuya bu bölümde ders vermektir. Bir hikâye gibi sonlandırılır.

Manzum hikâyeler düşündürücü ve eğiticidir.

Manzum hikâyeler belli bölümlerden oluşur. İlk bölümde anlatılmak istenen olaydan ve kişilerden bahsedilir. İkinci bölümde olaylar anlatılır, örneklerle tasdik edilir. Üçüncü bölümde ise olay son bulur ve okuyucuya ders vermeyi güden cümleler yer alır.

  1. Göstermeye Bağlı Edebî Metinler (Karagöz ve Seyirlik Oyunlardan Modern Tiyatro Metinlerine)

Olayı bir topluluk önünde canlandırma esasına dayanan metinlerdir. Ortaoyunu, karagöz, komedi, dram… gibi türler bu bölüme girer.

 

TİYATRO

 

Hayattaki olayları konu edinen, sahnede oynanmak amacıyla yazılan edebi eserdir.

Tiyatro göstermeye bağlı bir güzel sanat dalı olarak “dramatik sanatlar”dan biridir.

Roman ve hikâye soyut olduğu halde, tiyatro somuttur.

Tiyatro metinlerindeki temel ifade biçimi “ gösterme” ve “anlatma”dır

Tiyatro eserleri, konularına göre dram, trajedi ve komedi gibi türlere ayrılır.

  1. MODERN TÜRK TİYATROSU

 

  1. Trajedi: Seyirciye, hayatın acıklı yönlerini göstermek, ahlak ve erdemi anlatmak için yazılmış manzum eserlerdir.

 

Özellikleri:

 

Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden alır.

Kahramanları tanrılar, tanrıçalar ve soylu kimselerdir.

Kusursuz bir üslubu vardır. Kaba sözlere yer verilmez.

Eser baştan sona kadar ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer.

Çirkin olaylar, seyircinin gözü önünde gerçekleştirilmez, sahne arkasında gerçekleştirilir. Bu olaylar haberciler tarafından sahnede aktarılır.

Üç birlik kuralına uyulur. (Yer, zaman, olay)

Oyunda koroya yer verilir.

Ünlü trajedi yazarları; Eski Yunan; Aiskhylos, Eurupides, Sophokles. Fransız; Corneille, Racine.

  1. Komedi: İnsanların ve olayların gülünç yönlerini ortaya koymak, izleyenleri güldürmek ve düşündürmek amacıyla yazılmış tiyatro eseridir.

 

Özellikleri:

 

Konusunu, yaşanılan hayattan ve günlük olaylardan alır.

Kişiler halktan ve yüksek zümreden her çeşit insan olabilir.

Her türlü söze şakaya yer verilir.

Kişilerin her türlü davranışları sahnede gösterilir.

Birbirini izleyen diyalog ve koro bölümlerinden oluşur.

Manzum olarak yazılır.

Üç birlik kuralına uyulur.

Türün yazarları, Yunan-Aristophanes, Fransız- Moliere.

  1. Dram: Hayatı olduğu gibi acıklı ve gülünç yönleriyle sahnede göstermek için yazılan tiyatro eseridir.

 

Özellikleri:

 

Hayatı olduğu gibi yansıtır. Trajedi ve Komedi kaynaşmıştır.

Konusunu günlük yaşamdan ve tarihten alır.

Üç birlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.

Olaylar, çirkin dahi olsa sahnede gösterildiği gibi kişiler hangi sınıf ve halktan olursa olsun dramda yer alır.

  1. GELENEKSEL TÜRK HALK TİYATROSU

 

  1. Karagöz: Seyirlik halk oyunlarından olan Karagöz, bir gölge oyunudur. Oyunda Karagöz cahil halk tipini; Hacivat ise aydın tipini temsil eder. Geleneksel Türk Tiyatrosu ürünlerindendir. Manda ve deve derisinden yapılan resimlerin, bir ışık yardımıyla sahnedeki perdeye yansıtılmasıyla oluşur. Bir gölge oyunudur. Bu nedenle bazı kaynaklarda “Hayal-i Zıl” şeklinde de adlandırılır. Kahramanları Karagöz, Hacivat, eşraftan kimseler, Beberuhi, Tuzsuz Deli Bekir, satıcılardır. Karagöz; okumamış, hazır cevap, söylenenleri ters anlayan ve buna göre cevaplar veren kaba bir adamdır. Hacivat ise aydın ve yarı aydın kişileri temsil eder. Karagöz oyununda bütün konuşmalar perdenin arkasındaki tek kişi tarafından yapılır. Bu nedenle Karagöz oynatmak zor bir iştir. Karagöz oyununun oynatıldığı perdeye “hayal perdesi” denir. Oynatan kişi de hayali ya da hayalbaz olarak adlandırılır.

 

Karagöz oyunu dört bölümden oluşur:

 

Giriş: Sahneye göstermelik denen bir resim konulur. 

Muhavere: Karagöz ve Hacivat’ın karşılıklı konuşmaları 

Fasıl (Asıl oyun)

Bitiş: Oyunun sonunda hatalar için özür dilenen ve bir sonraki oyunun yerinin belirtildiği bölümdür.

Karagöz oyunundaki tipler ana hatlarıyla şöyle tasnif edilir:

 

Asıl Tipler: Karagöz, Hacivat

Şive taklitleri yapan tipler: Kastamonulu, Kayserili, Bolulu, Eğinli, Arap, Acem, Arnavut, Laz, Kürt, Rumelili, Muhacir, Ermeni, Yahudi, Rum, Frenk

Hasta Tipler: Beberuhi, Tiryaki, Kekeme, Altıkulaç, Sarhoş, Deli

Diğer Tipler: Çelebi, Köçek, Zenne

  1. Orta Oyunu: Seyircilerle çevrilmiş bir alanda, yazılı bir metne bağlı kalmadan ve doğaçlama (tuluat) yoluyla oynanan bir oyundur. Pişekâr ve Kavuklu oyunun temel kişileridir.

 

Halkın ortak malıdır. Oyunların güldürme unsurları karşılıklı konuşmalardaki söz oyunları, hazır cevaplılık, yanlış anlamalar ve yöresel konuşmaların taklitleridir. Oyunda Karagöz ile Kavuklu’nun; Pişekâr ile Hacivat’ın bütün özellikleri aynıdır. Karagöz ile Ortaoyunun farkı ise, Karagöz’ün perdede, Orta Oyun’un meydanda oynanmasıdır. Yani Orta Oyunu canlı kişilerle oynanırken Karagöz’de tasvirlerin gölgesi oynatılır.

 

  1. Meddah: Geleneksel tiyatro içinde yer alan Meddah hikâyelerinde rol alan bütün kişileri, hikâyeyi anlatan ve meddah adıyla anılan tek kişi canlandırır. Hikâye anlatmak olan meddahlık bir taklit yapma sanatıdır. Perdesi, sahnesi, dekoru, kostümü bir sanatkârda toplanmış bir temaşadır.

 

Meddah bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikâyeler anlatır. Meddahın anlatışını, günlük yaşamdaki olaylar, masallar, destanlar, hikâyeler ve efsaneler oluşturur.

 

Meddahın aksesuarını bir mendil ile bir sopa (baston) oluşturur. Genellikle güldürücü, ahlâkî ve edebi sonuç çıkarılacak hikâyelerine klişeleşmiş “râvıyân-ı ahbar ve nâkılân-ı âsar ve muhaddisân-ı ruzigâr şöyle rivayet ederler ki” şeklinde söz başı ile başlar, daha sonra kahramanları sayıp hikâyesini anlatır. Meddah hikâyenin kahramanlarını kendi yöresinin dili ve şiveleri ile konuşturan insandır.

 

  1. Köy Seyirlik Oyunları: Köy seyirlik oyunları, adı üzerinde seyirlik oyunlardır. Tıpkı ortaoyunumuzda olduğu gibi bu oyunlar da genellikle köyün ortasında, köy meydanında oynanır. Seyirciler çepeçevre oyuncuları çevreler.

 

Oyuncu – seyirci ayrılığı hem vardır hem yoktur. Oyuncuları oyuna seyirciler hep beraber hazırlar. Bir tas, bir şapka, bir baston, bir deve, bir sopa, bir tüfek olabilir. Sırası gelen oyuncu seyirci içinden çıkarak oyuna katılır, oyundaki görevi bittikten sonra yeniden seyircilerin arasına karışır. Köy seyirlik oyunlarında da ortaoyununda ve meddahta olduğu gibi doğaçlamaya büyük önem verilir.

 

Geleneksel Tiyatro Türlerini Modern Tiyatro Türlerinden Ayıran Özellikler:

 

Geleneksel Türk tiyatrosunda yazılı bir metin yokken modern Türk tiyatrosunda yazılı metin vardır.

Geleneksel Türk tiyatrosunda sahne ve dekor anlayışı yokken modern Türk tiyatrosunda sahne ve dekor kullanıl-maktadır.

Geleneksel Türk tiyatrosunda belirli tipler varken modern Türk tiyatrosunda çeşitli karakterler ve tipler birlikte yer almaktadır.

Geleneksel Türk tiyatrosunda taklitler, şive bozuklukları ve yanlış anlamalar önemli bir yer tutarken modern Türk tiyatrosunda konuya göre bir dil kullanılmaktadır.

                        o    Göstermeye Bağlı Edebî Metinleri Tanıma (Tiyatro)

     Anlatma ve gösterme; yaşanan, tanık olunan, öğrenilen ya da hayal edilen olay ve durumların başkalarına bildirilmesi için kullanılan yöntemlerdendir. Anlatma, en basit hâliyle kişinin “Önce şöyle oldu, o şunu söyledi, ardından diğeri de şunları söyledi, sonra da şunlar şunlar oldu…” vb. cümleler kurması; gösterme ise kendisini olayları gerçekleştirenlerin yerine koyarak olayları canlandırmasıdır. Bu yöntemlerin edebiyatta kullanılması sonucunda anlatmaya bağlı edebî metinlerle göstermeye bağlı edebî metinler oluşmuştur.

     Tiyatro metinleri, göstermeye bağlı edebî metinler başlığı altında ele alınır. Aslında tiyatro, kendine özgü kuralları olan bir sahne sanatıdır. “İnsan yaşayışının sahnede canlandırılması sanatı” olarak tanımlanabilecek tiyatroyla edebiyat arasında ilişki kurulmasının nedeni, tiyatro metinlerinin edebî metin niteliği taşımasıdır.

 

Tiyatro

 

     Sahnede ve seyirciler önünde oynanmak amacıyla yazılmış eserlere tiyatro adı verilir. Tiyatro, tiyatro eseri, oyun ve piyes sözcükleri de aynı anlamda kullanılmaktadır. Yazılan eser, oyuncular tarafından belli bir sahne düzeni içinde, el kol hareketleri, mimikler ve sözlerle canlandırılarak seyirciye gösterilir. Bu özelliklerinden dolayı tiyatroyu “drama” veya “dramatik sanat” olarak da niteleyebilmekteyiz.

 

Tiyatronun Doğuşu

 

      Araştırmacılar, tiyatronun doğuşunu ilkel toplumların dinî törenlerine dayandırırlar. Bu törenlerde kutsal sayılan varlıklar taklit yoluyla canlandırılmaya çalışılmıştır. Günümüzdeki anlamı ile tiyatro, Eski Yunan kültürüne dayanmaktadır. Eski Yunan bağbozumu tanrısı Dionysos adına düzenledikleri dinî törenlerde kimi gösteriler sergilemişler ve “Ditirombos” adı verilen şiirler okumuşlardır. Bu şiirlere, derilere bürünüp teke kılığına giren bir koro şarkıları ile eşlik etmişlerdir. Bu törenlerin geliştirilmesiyle diyaloglu gösteriler oluşturulmuş ve tragedya, komedya adları verilen klasik tiyatro ortaya çıkmıştır.

 

Tiyatronun Unsurları

 

      Söze ve harekete dayalı bir canlandırma sanatı olan tiyatronun temel unsurları şunlardır:

Tiyatro metni

Oyuncu(lar)

Sahne / Dekor

Seyirciler

       Tiyatro metnini oluşturan temel öge diyaloglardır. Ancak diyalogların dışında yazar, metni oluştururken oyuncuların tavır, hareket ve mimiklerini de belirtme durumundadır.

     Hemen her türlü konuyu içerebilen tiyatro metni, sahnelenmeye uygun olmalıdır. Yazar, oyunda yarattığı kahramanların diyaloglarında oyunun akışına engel olacak teferruatlardan kaçınmalıdır. Her kahramanı ait olduğu yörenin, sınıfın söyleyiş özelliklerine uygun konuşturmaya dikkat etmelidir.

     Oyunun, izleyicide bir tepki uyandırmasında dekor da önemli bir işlev yüklenir. Olayların yaşandığı yerin imkânlar dâhilinde gerçeğe yakın oluşturulması gerekir. Günümüzde tiyatro, teknolojinin de katkısıyla sahne – dekor konusunda geniş imkânlara sahiptir.

     Çehov: “Tiyatro sahnesinde duvarda bir tüfek asılı ise bu tüfek oyunun bir yerinde mutlaka patlamalıdır.” der.

     Tiyatroda her söz, her davranış, her bakış ve her dekor parçası bir işlevi yerine getirmek için vardır. Belli bir amaca hizmet etmeyen hiçbir ayrıntının tiyatroda yeri yoktur.

     Türk tiyatrosu iki başlık altında incelenir:

Geleneksel Türk Tiyatrosu

     Türk toplumunda tiyatronun ne zaman başladığına dair kesin bilgiler bulunmamaktadır. Ancak ozanların; “yuğ, sığır, şölen” adı verilen dinsel törenlerdeki gösterileri Türk tiyatrosunun temeli sayılmaktadır. Türk edebiyatında tiyatro ihtiyacı asırlarca ‘ortaoyunu, karagöz, meddah ve köy seyirlik oyunu” gelenekleriyle karşılanmıştır.

     Geleneksel Türk tiyatrosu, çağlar boyunca sürüp gelen ve Türk kültürünün ürünü olan tiyatro türleridir. Şarkı, dans, söz oyunları ve taklit geleneksel Türk tiyatrosunun öğeleridir. Doğaçlamaya dayanan bu tiyatronun temel öğesi güldürüdür. Oyun kişilikleri tip düzeyindedir, karakter boyutuna ulaşmaz. Bu tiyatro, kurumsal bir nitelik taşımaz. Bayram, düğün, sünnet gibi özel günlerde sergilenir.

     Türk kültüründeki temaşa sanatını “Geleneksel Türk Tiyatrosu” olarak adlandırmaktayız. Başlıca türleri şunlardır:

Karagöz

Deriden kesilen ve tasvir adı verilen birtakım şekillerin, arkadan ışık yardımıyla beyaz bir perde üzerine yansıtılmasına dayanan bir gölge oyunudur. Birçok milletin kendine özgü gölge oyunları vardır. Türk milletinin gölge oyunu olan Karagöz, aslında birçok yeteneğe sahip bir sanatçının çoğunlukla tek başına gerçekleştirdiği sanatsal bir gösterimdir.

Karagöz oyununun doğuşu hakkında oldukça farklı rivayetler mevcuttur. En yaygın görüş şudur: Sultan Orhan devrinde Bursa’da bir cami inşaatı esnasında, biri duvarcı diğeri demirci olan Hacivat ile Karagöz, gevezelikleri ve maskaralıkları ile öteki işçileri çalışmaktan alıkoydukları için padişah tarafından öldürtülür. Bu yaptığından pişmanlık duyan padişahı teselli etmek için Şeyh Küşteri, Hacivat ile Karagöz’ün suretlerini yapıp konuşmalarını ve hareketlerini perde önünde canlandırmaya çalışır.

Karagöz oyununda sahne, seyirciye göre arkasından aydınlatılmış beyaz bir perdeden ibarettir. Oyun, deve derisinden yapılmış ve her biri belli bir tipi canlandıran renkli figürleri perdeye yansıtmak ve hareket ettirmek suretiyle oynanır. Karagöz ile Hacivat, gölge oyununun en önemli tipleridir. Oyun, yazılı bir metne dayanmaz, doğaçlama olarak gelişir.

Karagöz Oyununun Genel Özellikleri

Bu gösterimi yapan kişiye hayalî ya da hayalbâz denir. Hayâlbazın en önemli yardımcısı perde gazeli, şarkı, türkü okuyan, tef çalan yardaktır.

Karagöz oyunu doğaçlamaya dayanır. Yazılı bir metni yoktur. Ancak bazı konular sıklıkla ele alınır. Belirlenmiş bu konuların işlenişi, diyalogların kuruluşu tamamen karagöz oynatıcısının tercih ve yeteneğine bırakılmıştır.

Karagöz oyunlarının bazıları şu başlıklardan oluşur: Karagöz’ün Aşçılığı, Karagöz’ün Şairliği, Eskici, Telgrafçı, Çivi Baskını, Kanlı Kavak, Yalova Sefası, Sahte Gelin, Hançerli Hanım…

Güldürme esasına dayanan Karagöz, ağırlıklı olarak yanlış anlamalarla doğan bir kargaşayı yansıtır.

Karagözde tef, zil ve basit bir düdük yardımıyla oyuna müzik de eşlik eder. Bu düdük zaman zaman yaratıkların korkunç seslerini çıkarmada da kullanılır.

Karagöz oyununun piri Şeyh Muhammed Küşteri olarak kabul edildiğinden Karagöz oyununa “Küşteri Meydanı” da denir.

Karagöz, Osmanlı’nın sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısını tanımamız için önemli ipuçları içerir. İmparatorluğun dil, din ve ırk zenginliğini farklı kesimlerden kahramanlar aracılığıyla yansıtır.

Karagöz Oyununun Tipleri

Karagöz: Okumamış halk adamı tipidir. Hacivat’ın kullandığı yabancı kelimeleri ya hiç anlamaz ya da yanlış anlar. Bu yanlış anlamalar, oyunda gülünç durumların oluşmasını sağlar. Karagöz, dobra, zaman zaman da patavatsız olmasından ötürü sürekli zor durumlarla karşılaşır. Buna rağmen bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır. Çoğu zaman işsizdir, Hacivat’ın bulduğu işlere girip çalışır.

Hacivat: Hacivat biraz öğrenim görmüş, gösteriş meraklısı, kendini beğenmiş yarı aydın tipidir. Arapça ve Farsça kelimeleri sıkça kullanır. Perdeye gelen hemen herkesi tanır, onların işlerine aracılık eder. Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok Karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar.

Çelebi: Türkçeyi İstanbul ağzıyla kusursuz bir şekilde konuşur. Bazı oyunlarda zengin bir bey, bazı oyunlarda bir mirasyedi, bazı oyunlarda ise zevk düşkünü bir çapkındır.

Zenne: Karagöz oyunundaki bütün kadınlara genel olarak zenne denmiştir.

Beberuhi: “Yaşı büyük aklı küçük” deyimiyle nitelendirilebilecek bir tiptir.

Tuzsuz Deli Bekir: Bir elinde içki şişesi, bir elinde tabanca ya da kama vardır. Olayların karmaşıklaştığı anda gelip kaba kuvvetle olayı çözer.

Himmet: Sırtında baltası olan kaba saba bir tiptir.

Oyunda ayrıca zenne Tiryaki (Laf ebesi), Laz (kayıkçı, kalaycı), Efe (zorba), Kayserili (pastırmacı), Acem (zengin tüccar), Matiz (sarhoş), Arap (köle) gibi kişiler de vardır.

Karagöz Oyununun Bölümleri

Karagöz oyunu mukaddime (giriş), muhavere (söyleşme), fasıl (oyun) ve bitiş olmak üzere dört bölümden meydana gelir:

Mukaddime (giriş): Metinde, Hacivat’la Karagöz’ün çatışmasına kadar olan kısım giriş bölümüdür. Perde aydınlatıldıktan sonra Hacivat müzik eşliğinde bir semai okur. Semai bitince “Of, hay Hak!” diyerek, perde gazeli denen bir şiir okur. Sonra Karagöz’ü perdeye davet eden sözler söyler. Karagöz, Hacivat’ın çıkardığı gürültüye kızar, perdeye gelir, kavga ederler.

Muhavere: Metinde, Hacivat’ın “Vay Karagöz’üm, benim iki gözüm merhaba.” sözü ile başlayıp paçanın sonuna kadar devam eden kısım, oyunun muhavere (karşılıklı konuşma) adı verilen ikinci bölümüdür.

Fasıl: Oyunun perdeye aksettirilen asıl bölümüdür. Bu bölümde çeşitli tipler oyuna katılır. Bunlar genellikle kendi ağız (şive) özellikleriyle Karagöz’le konuşturulur. Konuşmalara bazen Hacivat da karışır. Konuşmalarda komiklik ağır basar. Olaylar bir yerde düğümlenir. Sonunda başka bir tipin (efe, külhanbeyi, sarhoş vb.) perdeye gelmesiyle düğüm çözülür.

Bitiş: Bu bölümde tekrar Hacivat’la Karagöz’ün konuşmaları olur. Konuşma kavgaya dönüşür. Hacivat: “Yıktın perdeyi eyledin virân. Varayım sahibine haber vereyim hemân” diyerek perdeyi terk eder. Karagöz de: Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola.’ diyerek oyunu bitirir.

Orta Oyunu

     Geleneksel Türk tiyatrosunun birçok bakımdan karagöze benzeyen ama canlı oyuncularla oynayan bir türü de orta oyunudur. Seyircilerin çevrelediği boş, meydanlık bir alanda oynandığı için bu ismi almıştır. Orta oyunu kesin biçimini ve orta oyunu adını 19. yüzyılda almıştır. Orta oyununun da yazılı bir metni yoktur. Ana çizgileri bilinen bir konu ele alınarak oyuncuların doğaçlama, yani tuluat yoluyla geliştirdikleri olaylar dizisi, oyun kişileriyle sahneye getirilir.

     Orta oyununda Karagöz'ün karşılığı Kavuklu, Hacivat'ın karşılığı ise Pişekâr'dır. Öbür oyun kişileri, gölge oyunundaki kişilerle büyük benzerlik gösteren kalıplaşmış tiplerdir. Orta oyunu da dört bölümden oluşur. Ama burada perde gazeli yerine Pişekâr'ın seyirciyi selamlaması ve zurnacıyla konuşarak oyunu açması, muhavere bölümünde ise Pişekâr ile Kavuklunun tanışma konuşmaları ve     Kavuklunun sonunda rüya olduğu anlaşılan bir olayı anlatması (tekerleme) gibi özellikler orta oyununun Karagöz'den ayrıldığı bazı yönlerdir.

 

Orta Oyununun Bölümleri

     Orta oyunu, Karagöz'de olduğu gibi dört bölümden oluşur. Bu bölümler giriş, tekerleme, fasıl ve bitiş şeklinde sıralanır.

     Giriş (öndeyiş): Bu bölümde, Pişekâr müzik eşliğinde ortaya çıkar ve oyuncuları selâmlar. Oynanacak oyunu takdim eder ve oyunu başlatır.

     Söyleşme (tekerleme): Önce Pişekâr ile Kavuklu arasında kısa birer konuşma olur. Sonra olmayacak şeyler gerçekmiş gibi anlatılır. Buna tekerleme adı verilir.

     Fasıl: Asıl oyunun ortaya konduğu bölümdür. Bu bölümde Pişekâr ve Kavuklu dan başka Laz, Ermeni, Arnavut, Rum, Balama, Frenk, Fransız gibi tipler kendi şiveleriyle konuşturulur. Bunların konuşmaları ve kıyafetleri komedi unsuru oluşturur.

     Bitiş: Pişekâr, Kavuklu ile kısa bir konuşma daha yapar. Sonra oyunun bittiğini ilan eder. Seyircilerden "Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola." diyerek özür diler. Bir sonraki oyunun adını ve yerini bildirir.

Meddah

      Tek kişi tarafından oynanan bir halk tiyatrosudur. Son devrin meddahları kahvehanelerde yüksekçe bir yere oturup anlatırlardı. Bunlar halk arasında dolaşan veya yazılı edebiyattan alınma yahut kendilerinin zemin ve zamana uygun olarak uydurdukları hikâyeleri, kahramanlarının şivelerini taklit ederek türlü jest ve mimiklerle anlatırlardı. Meddah, bir tiyatro eserindeki bütün şahısları kendisinde birleştirmiş bir aktör durumundadır.

      Meddah, olayları temsil ederken seyircilerin rahatça görebileceği yüksek bir yere oturur. Bir eline mendil (makreme), bir eline de sopa (değnek) alır. Mendili değişik tipteki kişilerin kıyafetini göstermek ve ağzını kapatarak seslerini taklit etmek, değişik başlıklar yapmak için kullanır. Sopadan da oyunu başlatmak, seyirciyi susturmak, değişik sesler çıkarmak ve saz, süpürge, tüfek, at gibi varlıkları canlandırmak için yararlanır.

     Meddah oyunu, genellikle kahvehane, meydan gibi halkın topluca bulunduğu yerlerde oynanırdı. Her kesimden insan bu oyuna ilgi gösterirdi. Saray halkını eğlendirmek için görevlendirilen meddahlar da vardı. Meddah, çeşitli kişisel ilişkilerin taklit yoluyla canlandırılması, senaryoların orada bulunan seyirciye göre, doğaçlama olarak geliştirilmesi açısından hikâyecilerden ayrılarak bir oyuncu kimliği kazanır.

Köy Seyirlik Oyunu

     Köy seyirlik oyunları çağlar boyu süren halk tiyatrosu geleneğinin günümüze gelen mirasıdır. Bu oyunlar tarih boyunca göçlerden, çeşitli kültürlerden ve birikimlerden etkilenmiştir. İslamiyet öncesi Türk kültüründe bugünkü İslamiyet ve Anadolu kültürünün etkisini görüyoruz. Bu oyunlar zaman boyutunda beslenerek bugünkü şeklini almıştır. Oynandığı toplumun kültür düzeyine, zaman ve geleneğe bağlı olarak şekillenir.

     Seyirlik oyunları iki ana gruba ayırabiliriz:

Ritüel nitelikli oyunlar: Belirli bir takvimi olan işlevsel oyunlar. Ritüel kökenli oyunlarda şenlik, büyü, bolluk ve bereket motifleri iç içedir. Taklit, eylem ve toplu katılma doğaya karşı korunmadır. Bu tür oyunlar eski-yeni, iyi-kötü, bolluk-kıtlık, yaz-kış, ak-kara, güçlü-zayıf gibi çatışmalar üzerine kurulur.

Eğlence amaçlı oyunlar: Evlenme törenlerinde ve çeşitli toplantılarda eğlence amacıyla oynanan oyunlardır. Eğlence amaçlı oyunlarda topluluğu eğlendirmek amacı güdülür. Oyunlarda toplumun eksik yönleri ele alınır, bozuk kişilikler alaya alınır. Kelime oyunlarından yola çıkılarak espriler yaratılır. Ahlaki bir sonuca varma aranır.

     Köy tiyatrosu, karagöz ve orta oyunundan daha eskiye dayanır. Köylülerin uzun kış aylarında düğünlerde, bayramlarda eğlenmek ve vakit geçirmek için düzenledikleri basit, temsili oyunlardır. Köy seyirlik oyunları sözlü geleneğe bağlıdır ve anonimdir.

     Oyunun içeriği ve yapısı yörelere göre farklılık gösterebilir. Oyun. köyde gençler ve orta yaşlılar tarafından canlandırılır. Çocuklardan ihtiyarlara kadar her yaştan köylüler de bu oyunların seyircileridir.

     Oyunlarda gerekli görülürse çok basit bir dekor fikrini veren malzemelerden, duruma göre basit kostümlerden ve makyajdan da yararlanılır. Oyunlar kapalı veya açık yerlerde oynanır. Canlandırılan olayın konusu genellikle köy yaşamıyla ilgili bolluk, yoksulluk, kıskançlık ve sevgidir. Oyunun içeriği ve yapısı yörelere göre farklılık gösterebilir.

Modern Türk Tiyartosu

     Modern Türk tiyatrosu, dünyadaki diğer Modern Dönem tiyatroları gibi büyük ölçüde Batı tiyatrosunun etkisinde şekillenmiş ve gelişmiştir. Bugün hem Türkiye’de hem de dünyada tiyatro ve drama denince akla gelen sahne sanatı; metin, sahne, dekor, bina, dramatik örgünün nitelikleri, eserin sahnelenmesi vb. bakımlardan Batı tiyatrosundan esinlenerek oluşturulmuş ya da Batı tiyatrosundan aynen alınmıştır.

     Modern Türk tiyatrosunun ilk eserleri Tanzimat Dönemi’nde yazılmış, yayımlanmış ve oynanmıştır. İbrahim Şinasi’nin “Tercüman-ı Ahval” gazetesinde 1859′da parça parça yayımlanan Şair Evlenmesi isimli eseri ilk yerli tiyatro denemesidir. Teodor Kasap, Direktör Ali Bey, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami, Recaizade Mahmut Ekrem, Ebuzziya Tevfik, Muallim Naci Tanzimat Dönemi’ndeki diğer oyun yazarlarıdır.

     Bu dönemde Ahmet Vefik Paşa, gerek Moliere’den yaptığı çeviri ve uyarlamalar gerekse Bursa’da vali iken yaptırdığı tiyatro binasıyla ülkemizde tiyatro sanatının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur.

     Tanzimat Dönemi’nin en önemli tiyatro toplulukları Osmanlı Tiyatrosu, Asya Kumpanyası, Gedik Paşa Tiyatrosu ve Şark Tiyatrosu’dur. Güllü Agop’un yönetimindeki Osmanlı Tiyatrosu’nda 1870-1880 arasında Türkçe oyunlar oynanmıştır.

     Anayasanın yürürlükten kaldırıldığı 1878 ile II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 arasında Türk tiyatrosunda önemli bir gelişme olmamış; 1908-1923 arasında ise halkın siyasal coşkusuna denk düşen oyunlarla tiyatrolar adeta miting alanlarına dönmüştür. Oyunların marşlarla başlayıp söylevlerle son bulduğu bu dönemde tiyatroya ilişkin bütün yapısal sorunlar devam etmiştir.

     Günümüz İstanbul Şehir Tiyatrolarının temelini oluşturan Darülbedayi, 1914′te okul olarak kurulmuş; 1920′de Darülbedayi tarafından sahnelenen bir oyunda rol alan Afife Jale, sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını olarak tarihe geçmiştir. Bu dönemde iki yazar, oyun yazarlığını başlı başına bir uğraş olarak benimsemiştir: Ahmet Nuri Sekizinci ve Musahipzade Celal.

     Batılı anlamda Türk tiyatrosunun kurucusunun Muhsin Ertuğrul (1892-1979) olduğu kabul edilmektedir. Muhsin Ertuğrul, yaşamı boyunca birçok tiyatro topluluğu kurmuş, hayatının her döneminde tiyatroyla ilgili dersler vererek birçok oyuncu, yazar ve yönetmen yetiştirmiş, 1947′de kurulmakta olan Devlet Tiyatrosu’nu yönetmek için Ankara Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi’nin başına getirilmiş, çeşitli aralıklarla Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve İstanbul Şehir Tiyatroları Başrejisörlüğü görevini sürdürmüş, kısaca yaşamı boyunca Türk tiyatrosunun kurumsallaşmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

     Cumhuriyet’in ilanından günümüze dek Türk tiyatrosunda önemli gelişmeler yaşanmış, birçok kentte yeni ve modern tiyatro binaları yapılmış, Devlet ve Şehir Tiyatrolarının yanı sıra pek çok özel tiyatro kurulmuş, tiyatro sanatının en doğru biçimde öğretilmesi için konservatuvarlarda tiyatro ve sahne sanatları bölümleri açılmıştır. Bu süreçte pek çok oyuncu, yazar ve yönetmen yetişmiştir.

     Cumhuriyet Dönemi oyun yazarlarının birkaçının isimleri şöyle sıralanabilir: Aka Gündüz, Faruk Nafiz Çamlıbel, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Kutsi Tecer, Cevat Fehmi Başkut, Aziz Nesin, Haldun Taner, Necip Fazıl Kısakürek, Tarık Buğra, Sabahattin Kudret Aksal, Recep Bilginer, Güngör Dilmen, Orhan Asena, Turan Oflazoğlu, Sermet Çağan, Necati Cumalı, Oktay Arayıcı, Vasıf Öngören, Melih Cevdet Anday, Başar Sabuncu, Dinçer Sümer, Turgut Özakman, Refik Erduran, Bilgesu Erenus, Tuncer Cücenoğlu, Murathan Mungan, Ülkü Ayvaz, Ferhan Şensoy, Mehmet Baydur.

 

                        o    Göstermeye Bağlı Edebî Metinleri İnceleme

Bir tiyatro eserini aşağıdaki unsurlara göre incelemek mümkündür.

 

Tiyatro Eseri İnceleme Planı

 

  1. A) Biçim Yönünden:

 

Yazarı (varsa çevireni)

Yönetmeni

Oyuncular (Hangi sanatçı, hangi rolde)

Kaç perde olduğu

Dekor özellikleri (ayrıntılarıyla)

Kostüm özellikleri

Sahne değişirken göze çarpan ilginç özellikler

  1. B) İçerik Yönünden:

 

Konunun özeti

Oyunun başkahramanı ve kişilik özellikleri

Oyundaki diğer kahramanlar ve kişilik özellikleri

Oyunun planı

Oyundan çıkarılacak ana düşünce ve yardımcı düşünceler

Dekorun oyunun  işlenişine katkısı

Kostümün oyunun işlenişine katkısı

Oyun hakkındaki kişisel görüş ve düşünceler

 

  1. IV. ÜNİTE: ÖĞRETİCİ METİNLER

 

  1. Öğretici Metinleri İnceleme Yöntemi

Öğretici metinleri aşağıdaki unsurlara göre inceleyebiliriz:

Öğretici Metinleri (Deneme, Makale, Gezi…) İnceleme Yöntemi

  1. a) Metin ve Zihniyet
  2. b) Yapı (Plan)
  3. c) Ana Düşünce
  4. d) Dil ve Anlatım
  5. e) Metin ve Gelenek
  6. f) Anlam
  7. g) Metin ve Yazar
  8. h) Yorum

                        o    Metin ve Zihniyet

     Her metin, yazıldığı dönemin sosyal, ekonomik, siyasî yapısını, sanat anlayışını yansıtır. Dönemin bu özelliklerine zihniyet diyebiliriz. Metin, yukarıda sayılan unsurların hiç birine indirgenemez, çünkü metin bunların hepsinden yararlanılarak oluşturulan bir bütündür. Bir metinde, metnin yazıldığı dönemin özellikleri metne sindirilmiş bir şekilde yer alır. Bu özellikler metinle bütünleşir. Bir metni incelerken metinden dönemin zihniyetine ait ipuçları tespit edilir.

     Öğretici metinler; toplum, kültür ve sanat hayatıyla ilgili düşüncelerin dile getirildiği, okuyucunun bu konularda bilgilendirilmeye çalışıldığı metinlerdir. Bu nedenle bu metinler aynı zamanda yazıldığı dönemin bu konulara bakış açısını da yansıtan belgelerdir.

     Metinlerde ele alınan konular, kullanılan dilin özellikleri, seçilen sözcükler, tutum ve davranışlar da dönemin zihniyetini yansıtan öğelerdir.

                        o    Yapı (Plân)

     Metnin yapısını oluşturan unsurlar şunlardır:

  1. Olay: Öykü kişilerinin başından geçenlere olay denir. Öyküde tek bir olay ele alınır. Bazen bu temel olaya bağlı küçük çaplı yan olaylar da olabilir. Ele alınan olayların gelişiminde mantıksal bir sıra izlenir. Olay öykülerinde, olay on planda olmasına karşın, durum öykülerinde olay ya ikinci plandadır ya da yok denecek kadar azdır.

     Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olay örgüsü çıkarılır ve olay örgüsünün gündelik hayattaki geçeklikle ilişkisi tespit edilir.

 

     Olay Örgüsü: Metinlerde olay, ya metindeki kişiler arasında cereyan eden ilişkiler ya da kahramanın iç çatışmaları sonucu ortaya çıkar. Metindeki olay sadece somut gerçeklik değildir. Hayal, tasarı, izlenim ve benzeri hususlarda olay örgüsü çerçevesinde değerlendirilir. Olay örgüsü çıkarılırken bu hususlar dikkate alınmalıdır.

     Olay Örgüsünün Gündelik Hayattaki Geçeklikle İlişkisi:  Anlatmaya bağlı edebi metinlerde olay örgüsünün her zaman aynen yaşanması mümkün değildir. Olay okuyucuda ya da dinleyicide estetik kaygı uyandırmak amacıyla düzenlenir. Oysa günlük hayatta yaşanan olayların anlatılmasında estetik değil gerçeklik dile getirilmektedir.

  1. Kişiler: Öyküde anlatılan olayları veya durumları yaşayan kişilerdir. Öyküde kişi sayısı azdır. Sadece bir veya birkaç kişi vardır ve onun başından geçenler anlatılır. Öyküde olayları yapanlara ya da olaydan etkilenenlere öykünün kahramanları denir. Kahramanın kendine özgü ayırt edici özellik taşımasına karakter denir. Benzerlerinin niteliklerini abartılı bir biçimde üzerinde toplayan kişilere tip denir. Bu bakımdan her birey bir karakterdir fakat tip değildir. Tipler belirli bir zümreyi belirgin özellikleriyle temsil eden kişilerdir. Yani kıskançlık, cimrilik, korkaklık, vb. özellikleri taşıyan kişiler birer tiptir. Bazı metinlerde insan olan kahramanın yerini bir hayvan veya cansız bir varlık da alabilir.

     Olaylardaki rolüne göre kişiler iki gruba ayrılır:

Birinci dereceden kişiler: Olayların akışında birinci derecede rol oynayan kişilerdir.

İkinci dereceden kişiler: Olayların akışında çok az veya dolaylı olarak etkisi olan kişilerdir.

     Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken kişiler birinci ve ikinci kişiler belirlenir. Bu kişilerin fiziki ve ruhi portreleri ortaya konur, karakter ve tip olanlar tespit edilir. Bu kişilerin olay içerisindeki görevleri tespit edilir.

  1. Mekân: Anlatmaya bağlı edebi metinlerde ele alınan olay belli bir yerde(mekânda) geçer. Bu yer, okul, hastane, bahçe, sokak olabileceği gibi insanın iç dünyası da olabilir. Anlatmaya bağlı edebi metinlerde olayın daha iyi anlaşılabilmesi için yer ya da çevre, betimlemelerle tanıtılır. Ancak betimleme yaparken gereksiz ayrıntılara girmemek gerekir. Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olayın geçtiği mekânlar özellikleriyle birlikte tanıtılır.
  2. Zaman: Öyküde ele alınan olayın başladığı ve bittiği bir zaman dilimi mutlaka vardır. Olayların başlaması ile bitmesi arasındaki sürece zaman denir. Olaylar bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşir. Bazı öykülerde olay veya durum son durumdan başa doğru gelişebilir.

     Anlatmaya bağlı edebi metinlerde iki türlü zaman vardır. Birincisi olayların yaşandığı, kişilerin içinde bulunduğu şimdiki zamandır. Buna gerçek zaman denir. İkincisi romandaki kişilerin geçmişini hatırlaması üzerine geçmişten içinde bulunan ana kadar geçen zamandır. Bunakozmik zaman adı verilir.

     Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olayları başladığı ve bittiği zaman belirtilir. Metindeki zaman ifadeleri tespit edilir. Bu zamanların gerçek zaman mı yoksa kozmik zaman mı olduğu belirtilir.

                        o    Ana Düşünce

     Her metin, bir tema çevresinde birleşen ses ve anlam kaynaşmasından oluşan birimlerin birleşmesiyle ortaya çıkar. Olay örgüsünü meydana getiren parçalar arasındaki çatışma, metnin temasını oluşturur.

     Anlatmaya bağlı metinlerde tema, olay örgüsünün içinde yedirilmiş olarak yer alır. Bir metinde yazarı yazmaya iten sebep metnin temasıdır.

     Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken metne şu soru yöneltilir: “Yazarı bu yazıyı yazmaya iten sebep nedir?” Bu sorunun cevabı metnin temasını verecektir. Metnin teması bulunduktan sonra temayı besleyen düşünceler, temanın sosyal hayatla, düşünce tarihiyle ve eserin yazıldığı dönemle ilişkisi tespit edilir. Son olarak temanın yorumlanması ve güncelleştirilmesi gerçekleştirilir; yani bugünkü yaşamdaki konumu belirlenir.

     Her tema, eserin yazıldığı dönemin toplumsal zihniyetiyle, yaşama biçimiyle, sosyal problemleriyle ilgilidir. Bu bakımdan metnin temasının sosyal hayatla, düşünce tarihiyle ve eserin yazıldığı dönemle ilişkisi vardır. Oğuz Kağan Destanı’nın temasını oluşturan kahramanlık ve cihangirlik ülküsü ile destanın oluştuğu dönem arasında ilişki kurduğumuz zaman, destan metni daha iyi anlaşılır. Destan metninden hareketle büyük ülküleri olan bir toplumun esaret altında yaşamasının imkânsız olduğu, milletlerin büyüklüklerinin idealleriyle orantılı olduğu yorumu yapılarak temayı güncelleştirmek gerekir.

     Edebî metinlerde insana ait olan her şey konu edilebilir. Birkaç kişi arasında geçen olaylar konu edilebileceği gibi bir grubu veya toplumu ilgilendiren olaylarda konu edilebilir.

Çiftçi İle Çocukları

 

Bir ayağı çukurdaydı zengin bir çiftçinin

Çocuklarını çağırttı, dedi ki onlara:

“Tarlaları satmaya kalkmayınız sakın.

Ecdadımızdan kaldı bize onlar.

İçinde büyük bir hazine yatar

Yerini bilemem, kendiniz bulun çıkarın

Bir parçacık gayretle hakkından gelirsiniz

O hazine sayesinde de yükselirsiniz

Kazın, çapalayın, sürün, belleyin, tarayın

El değmedik yerini bırakmayın.”

Baba öldü, sarıldılar kazmaya çocuklar.

Sürüldü, çapalandı tarlanın dört biryanı;

Mahsul pek bol oldu harman zamanı.

Ne hazine, ne bir şey; tecrübeli ihtiyar

Sade şunu anlatmak istemişti:

Dünyada en büyük hazine işti.

                                    Orhan Veli KANIK

 

     Yukarıdaki manzum hikâyenin ana teması hikâyenin sonunda vurgulanmıştır: “Dünyada en büyük hazine iş’tir.”

                        o    Dil ve Anlatım

     Anlatmaya bağlı edebi metinler dil ve anlatım yönünden incelenirken;

Anlatıcının bakış açısı ve özellikleri,

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dilin hangi işlevlerinin on plana çıkarıldığı,

Metnin dilinin doğal dilden farklılığı,

Metindeki ses, kelime bilgisi ve cümle özellikleri dikkate alınır.

     Anlatmaya bağlı edebi metinlerde, yazar anlatma görevini bir anlatıcıya yükler. Okuyucu bütün olup biteni bu anlatıcı aracılığıyla öğrenir. Bu anlatıcı kurmaca bir kişidir, görevi kendi gibi kurmaca olan olay örgüsünü ve olay örgüsünde yer alan diğer ögeleri anlatmaktır.

     Yazar karakterlerden birini teşkil ediyorsa veya kendini hikâye kahramanlarından biri yerinde farz ediyorsa, olay birinci kişi (şahıs) ağzından anlatılır. O zaman metin boyunca “geldim, görmüştüm, üzgündüm” gibi ifadeler kullanılır.

     Olay, olaya şahit olan biri veya hikâyenin önemsiz bir karamanı, bir gözlemci tarafından anlatılabilir. Bu durumda olaylar üçüncü kişi (şahıs) ağzından anlatılmış olur. Burada olayı nakleden kişi kendisinden söz ederken “yaptım, görmüştüm” gibi ifadeler kullanılır. Ancak asıl olay, üçüncü ağızdan “yaptı, görmüştü gibi ifadelerle anlatılır.

     Anlatmaya bağlı edebî metinler kurmaca ürünü olan metinlerdir. Masal, hikâye, roman vb. türler yazarın kurgusu sonucu oluşmuştur. Bu tür metinler anlatıcının bakış açısından ortaya konmaktadır.

     Anlatmaya bağlı edebî metinlerde genel olarak üç tür bakış açısı kullanılır. Bir başka ifadeyle anlatmaya bağlı edebi metinlerdeki birinci ve üçüncü kişili anlatımlar üç temel bakış açısına sahiptir:

  1. İlahi Bakış Açısı: Edebi metinlerde kullanılan en eski yöntemdir. Bu yöntemde sınırsız bir bakış açısı vardır. Anlatıcı, öyküde anlatılanların tamamını bilen bir varlıktır. Kahramanların gizli konuşmalarını, kafalarından ve gönüllerinden geçeni anlatır. Zaman zaman kendi yorumlarını ekleyebilir, açıklamalarda ve yargılarda bulunabilir. Öyküde ne kadar kişi varsa her birinin açısından olayları ayrı ayrı görmemiz sağlanır. Öyküyü kimi zaman hızlandırma, kimi zaman da yavaşlatma olanağı vardır.
  2. Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olayı anlatan “ben” vardır. Bu ben, öykünün kahramanı olabileceği gibi tanık ya da gözlemcisi olabilir. Olayları anlatan kişinin bilgisi, deneyimi, algılama ve yorumlama yeteneğiyle sınırlıdır. Olaylar ancak anlatıcının başından geçtiği ya da gözüyle gördüğü (tanık olduğu) biçimiyle anlatıldığından inandırıcılığı yüksektir.
  3. Gözlemci Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olaylar dışarıdan görüldüğü biçimiyle nesnel bir tarzda aktarılır. Olaylar bize anlatılmıyor da kişinin gözünün önünde oluyormuş izlenimi verilir. Kişilerin duygu ve düşünceleri eylemlerinden çıkartılır. Kişiler ve iç dünyaları ile ilgili kendi söyledikleri ve davranışlarını dikkatle izleyerek bir fikir sahibi olunabilir.

     Bir edebi metinde birden fazla bakış açısıyla yazılmış bölümler bulunabilir. Aynı konu farklı biçimlerde anlatılır. Aynı manzarayı izleyenler farklı noktalara dikkat ederler; farklı biçimde konu olarak ele alınır.

     Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dil, bilinen özellikleriyle karşımıza çıkmaz. Anlatılanlar olayların durumuna göre yan anlamlarla zenginleştirilmiş bir özelliktedir. Kullanılan edebi dilin, metnin kaleme alındığı dönemin sosyal hayatına, edebi zevkine ve anlayışına göre değişkenlik gösterebileceğini de unutmayalım. Anlatmaya bağlı edebi metinlerde kullanılan dilin ele alınan temayla ve verilmek istenen mesajla da doğrudan ilişkisi vardır.

     Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dil şiirsel işleviyle kullanılır. Ancak iletişim aracı metindir. Edebi metinler kendilerine özgü iletişim aracıdırlar. Bir gerçeklik yorumlanıp dönüştürülerek yeni bir gerçeklik ortaya konulur. Bunun anlatılması da farklı bir dil gerektirir.

     Edebi metinler anlam bakımından da diğer metinlerden farklıdır. Çünkü yan anlam bakımından zengindirler. Bu da her okundukları zaman yeniden kurulma ve anlaşılma imkânını beraberinde getirir.

                        o    Metin ve Gelenek

     Her yazar, kendinden önceki dönemlerdeki edebiyatçıların, hatta kendi döneminin yazarlarının eserlerinden az ya da çok mutlaka etkilenir. Bu etki, eserlerinde kendini hissettirir. Denilebilir ki her yazar, önceki yazarların bir devamıdır ve hiçbir yazar kendinden öncekilerden tamamen kopuk bir edebiyat geliştirememiştir.

     Ömer Seyfettin, hikâyelerini Maupassant tarzı denilen olaya dayalı bir hikâye geleneğine bağlı olarak yazarken, Sait Faik Abasıyanık, Çehov tarzı denilen durum ağırlıklı hikâye geleneğine bağlı kalmıştır. Ancak her iki hikâyecimiz de gerek kurgu, gerek dil ve anlatım bakımlarından özgün eserler vermişler, taklitçilik yapmamışlardır.

     Şinasi, Şair Evlenmesi adlı tiyatro eserini yazarken geleneksel halk tiyatrolarımızdan orta oyunu ve Karagöz tekniğinden yararlanmış; bunun yanı sıra Batılı tiyatro tekniğini uygulayarak modern Türk tiyatrosunun temelini atmıştır.

     Anlatmaya bağlı edebî metinler incelenirken, metnin, aynı türde daha önce yazılmış olan örnekleriyle karşılaştırılması gerekir. Daha önce ya da aynı dönemde yazılan kendi türündeki eserlerle tema, yapı, dil ve anlatım bakımlarından benzer ve farklı yönleri tespit edilir. Metnin kendisinden önceki metinlerden etkilenip etkilenmediği belirlenir. Böylece her metnin kendi tarzında daha önce yazılmış birçok metinden yararlandığı, metnin daha sonra yazılacak metinlere kaynaklık edebileceği vurgulanır.

     Anlatmaya bağlı edebi metni geleneği içerisinde değerlendirme;

Metinle yazıldığı dönem arasında ilişki kurulur.

Okuduğu metnin önceki metinlerle ilişkisi araştırılır.

Tema, yapı, dil ve anlatım bakımlarından önceki metinlerle ilişki kurulur.

Metnin, kendisinden önceki metinlerden etkilenip etkilenmediği belirlenir.

Sanatçının gelenekle ilişkisi belirlenir.

     Kültür alanındaki etkinliklerin tümü geçmişten geleceğe uzanır. Sanatçılar geçmişten aldıklarını, kendi dönemlerinin zevk ve anlayışıyla, bilgi birikimiyle, duyarlılığıyla yoğurarak geleceğe taşır. Bütün sanat eserleri kendi aralarında bir düzen oluşturur. Bir bakıma bütünün parçaları durumundadır. Bu bakımdan geçmişi bilmeden yeni bir sanat eseri oluşturmak mümkün değildir. Sanatkâr, geçmişte örüle örüle kendisine kadar gelmiş olan gelenekten yararlanır; döneminin zevkini, düşüncesini, duyarlılığını edebi eserin bünyesine yerleştirir. Eğer sanat gücü yüksek ise bu geleneği zenginleştirir.

     Edebi metinlerin büyük çoğunluğu kendi döneminin gerçekliğini ve düşünce hayatını yansıtır. Her metin, kendi tarzında daha önce yazılmış metinlerden yararlanır. Tanzimat dönemi romanları, daha önce Türk edebiyatında roman ihtiyacını karşılayan mesneviden ve halk hikâyelerinden etkilenmiştir. Tanzimat romancıları başlangıçta Batı romanından etkilenseler bile daha sonra bu etkileşimin dışına çıkarak kendi roman tarzlarını oluşturmuşlar ve kendilerinden sonrakilere örnek olmuşlardır.

                        o    Anlam

     Anlatmaya bağlı edebî eserler, okuyucunun kültürüne, anlayışına, zevkine, içinde bulunduğu duruma ve psikolojik hâline göre yeni anlam değerleri kazanır. Nitekim “Madam Bovary” adlı roman, toplumun değer yargılarına ters düşmekle suçlanmış ve bundan dolayı yazarı mahkemede yargılanmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda bu eser, dünya klasikleri arasında yer almıştır.

     Edebî metinler, mecazla yüklü oldukları için tek bir anlam ifade etmezler. Bu metinlerde anlam okuyucunun ve yazarın o anda içinde bulunduğu psikolojik durumuna, bilgi seviyesine, kültür yapısına göre farklı boyutlar ve yorumlar kazanabilir, Bundan dolayı edebî metinler her okunduğunda farklı anlam değerleri kazanır.

     Bir edebî metin karşısında farklı okuyucuların farklı sonuçlara ulaşması, onların kişisel deneyimleri ve birikimleriyle ilgilidir, Her edebî metin yazılıncaya kadar yazara aittir. Ancak eser yazıldıktan ve okuyucuyla buluştuktan sonra çok farklı anlamlar kazanabilir; yazarın eseri yazma amacının dışında mesajlar ortaya çıkabilir, Bu durumda eser artık yazarın olmaktan çıkar.

     Gerçekte edebî eserde bir mesaj vardır. Her okuyanın farklı yorumlaması eserden değil, okuyucuların farklı kültüre sahip olmasından, sosyal çevresinden, eğitiminden ve o anki psikolojik durumundan kaynaklanmaktadır. Okuyucunun eğitim, kültür, psikolojik durumu değiştikçe eserden çıkan sonuç da değişecektir.

     Anlatmaya bağlı edebi metni anlama ve yorumlama;

Metnin anlamının nasıl oluştuğu açıklanır.

Metnin anlamının özellikleri belirlenir.

Metin yorumlanarak güncelleştirilir.

İncelenen hikâye, roman ve tiyatro metninin yapısı, anlatımı, teması birbiriyle ilişkilendirerek yorumlanır.

İncelenen metinde açıkça dile getirilmiş olanlarla, açıkça ifade edilmemiş olanlar anlam çevresinde ilişkilendirilir.

Seçilen paragraflarda -varsa- çok anlamlı söz ve söz gruplarının metinde kazandığı değerler belirlenir.

Yaşanan gerçeklikle metindeki gerçekliğin ilişkisi belirlenir.

Metnin her okunduğunda yeni anlam değerleri kazanıp kazanmadığı belirlenir.

Metnin okuyucuda uyandırdığı duygular belirlenir, bu duyguların özellikleri açıklanır.

     Edebi metinlerde dil, bilgi aktarmak veya öğretmek amacıyla kullanılmaz. Kelimeler, günlük hayatta, herkesin bildiği, alışılmış anlamlarıyla değil, yazarın okuyucuya sunmak istediklerine göre yeni anlamlar yüklenir. Bu bakımdan anlatmaya bağlı edebi metinlerle bilimsel metinler birbirinden ayrılır. Bilimsel metinlerde anlam herkes için aynıdır. Hiçbir yerde ve durumda değişmez; ancak edebi metinlerde, okuyucunun o anda içinde bulunduğu ruh hali, dünya görüşü, bilgi ve kültür seviyesi edebi metinin anlamını değiştirir. Çünkü edebi metinlerdeki sözler veya söz grupları yalnızca sözlük anlamlarıyla metinde yer almazlar; bulundukları bağlama göre anlam değeri kazanırlar.

     Edebi metinler yan anlam bakından zengindir. Kelimeler ve kelime grupları, metin içerisinde farklı anlamlar kazanır.

                        o    Metin ve Yazar

     Her edebî eser, yazarının hayatından, hayata bakış açısından, gözlemlerinden az çok izler taşır. Her metin; yazarının hayatının, kültürünün, zevkinin izlerini taşır. Bunun için yazarın, sanatının oluşmasında etkili olan hayat hikâyesinin bilinmesinde yarar vardır.

     Bir edebî metnin tamamen yazarın hayatının ve kişisel özelliklerinin yansıması olduğunu düşünmek yanlıştır. Bunun yanı sıra edebî metinde yazarın kendi hayatını yansıtmadığını düşünmek de o kadar yanlıştır.

     Olay çevresinde oluşan edebi metinlerde, bazen yazar ile metin arasında benzerlikler bulunur. Roman, hikâye ve tiyatro eserlerinde karşımıza çıkabilecek bu özellik bir belge niteliği taşımaz. Olay çevresindeki edebi metinlerin tümü kurguya dayalıdır. Dolayısıyla gerçek hayat örnek alınarak yazılmış olsa bile bu yeniden kurgulanmıştır. Eğer yazar anlattıklarının birebir gerçek olduğu iddiasında ise zaten anlattıkları bizim konu aldığımız edebi metinlerin dışında tarih veya hatıra olarak değerlendirilir.

     Örneğin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Halide Edip Adıvar’ın roman ve hikâyelerinde Kurtuluş Savaşı dönemi öncesi ve sonrasıyla, Türk toplumundaki sosyal değişmelerle birlikte dile getirilir. Bu anlatılanlar dönemin gerçekliğinin yorumlanarak dönüştürülmesidir. Bunlardan dönemin sosyal ve siyasal hayatı öğrenilemez. Ancak yazarlar sanat dünyalarını bireysel deneyimleri ve dönemlerinin gerçeklerinden hareketle oluştururlar. Bu da o dönemde kullanılan eşya ve görünüşlerden yararlanmalarını gerekli kılar.

     Yazarların yaşadıklarından etkilenmeleri, olay çevresinde oluşturulmuş metinlerde bunları anlatmaları doğrudan doğruya değildir yaşadıklarını yenden kurgulaması ve yaşadıklarından yaptıkları seçki söz konusudur. Olay çevresinde oluşan edebi metinlerde belge niteliğinde yaşanmışlık yoktur; ancak yaşananlardan etkilenme söz konusudur.

 

               O Öğretici Metinlerde Yorum

     Okuyucu, öğretici metni inceledikten sonra metnin yapısı, düşüncesi, anlatımı, yazılış amacıyla sezdirdiği anlamı, metnin anlamının zaman içinde değişip değişmediğini, metnin okuyucuda uyandırdığı duyguları yorumlar.

  1. Öğretici Metin Örneklerini İnceleme ve Karşılaştırma

     Bilgi ve haber vermek, ikna etmek, kanıları değiştirmek, uyarmak, düşündürmek, yönlendirmek, tanıtmak gibi amaçlarla yazılan metinlere denir.

Özellikleri:

Bu metinler ele aldığı konuya göre deneme, makale, fıkra gibi farklı isimler alır.

Hepsi düzyazı şeklindedir ancak konuyu ele alış şekilleri farklıdır.

Bu tür metinlerde okuyucuya verilmek istenen mesaj genellikle doğrudan aktarılır. Bu mesaja ana düşünce denir.

Öğretici metinlerde amaç bilgi vermek, öğretmek olduğu için daha çok günlük dil kullanılır.

Sanatsal anlatıma, mecaz anlamlı kelimelere fazla yer verilmez.

  1. Tarihî Metinler: Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim dalına “tarih” tarih incelemeleri sonucunda yazılan metinlere de tarihi metin denir.
  2. Felsefî Metinler: Felsefe konularını ele alan, felsefi problemler üzerinde duran metinlere felsefî metin denir. Yunanca “seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum” anlamına gelen “phileo” ile “bilgi bilgelik” anlamına gelen “sophia” sözcüklerinin birleşmesinden oluşan “felsefe” kavramı üzerinde herkesin uzlaştığı net bir tanım yoktur. İnsan yaşamının anlamıyla, varlık, bilgi ve değerle ilgili sorulara cevap bulmaya, bu konularda ortaya çıkan problemleri çözümlemeye çalışır. Felsefi düşünce, araştırmaya ve eleştirel bir tavra dayanan bir düşüncedir. Felsefi düşünce, kendisine veri olarak aldığı her türlü malzemeyi aklın eleştirici süzgecinden geçirir. Felsefe insanın yaşamını, değerlerini ve amaçlarını sorgulayan, bu alanda insan yaşamının ve eylemlerinin kendilerine dayanacağı genel ilkelerin bilgisidir.
  3. Bilimsel Metinler: Bilimsel bilgiyi iletmeyi sağlayan metinlere “bilimsel metinler” denir. Bu yazılarda açıklık ve kesinlik önemlidir. Alanında gerekli donanıma sahip kişilerce kısa, öz ve hemen anlaşılabilir tarzda yazılır. Bu yazıların en önemli amacı bilimsel iletişimi gerçekleştirmektir. Bilimsel metinler; bilimsel makale, tarama, değerlendirme yazıları, konferans raporları, toplantı özetleri olarak gruplandırılabilir. Bu metinler; başlık, özet, giriş, asıl metin, sonuç ve tartıma bölümlerinden oluşur.

4.Gazete Çevresinde Gelişen Metin Türleri:

  1. Makale: Herhangi bir konuda bilgi verme, bir görüşü, bir düşünceyi savunmak, desteklemek veya ispatlamak amacıyla yazılmış yazılardır. Temel ögesi “düşünce” olan metin türüdür. Makaleler sanat, edebiyat, bilim siyaset ve toplumu ilgilendiren her konuda yazılabilir. Günlük gazete ve dergilerin dışında belirli bir bilim dalı ile ilgili makaleler de vardır. Her makale belirli bir alandaki uzmanlığın ürünü olmalıdır. Makalenin belli bir hedef kitlesi bulunur. Toplumun ilerlemesi açısından önemi vardır. Makalelerde kanıtlama vardır. Yazar işlediği konuyu her yönü ile araştırıp açıklamak ve okuyucuya benimsetmek durumundadır. Makalenin sonuç bölümünde değerlendirme yapılmalı ve öneriler sunulmalıdır.
  2. Deneme: Denemeler özel görüş ve düşünceleri kesin kurallara varmadan iddiasız, söyleşi havası içinde anlatan metinlerdir. Her türlü konuda yazılabilir. Düşündürürken öğretici olmasından ve yazarın içtenliğinden gücünü alır. Ufuk açıcı özelliğe sahiptir. Denemelerde, felsefi, sosyolojik, ilmî, tarihi temalar ve olaylar bireysel dilin sağladığı rahat ve duygu yönü olan söyleyişle anlatılır. Deneme metinleri; öğretici ve eleştirel deneme, felsefî ve sosyal konularda bireysel düşünceyi ifade eden deneme olarak gruplanır.
  3. Sohbet: Yazarın, herhangi bir konu üzerindeki kendine özgü düşüncelerini, duygularını okuyucularıyla karşılıklı konuşuyormuş gibi içten bir anlatımla ortaya koyan metinlerdir. Konuşma edasıyla, fikirleri derinleştirmeden ifade ederler. Anlatım biçimi samimi konuma tavrıyla beslenir. Sohbet metinlerinde mahalli ve kişisel söyleyişlere yer verilir. Her türlü konu işlenebilir. Ele alınan konu okuyucuyu sıkmadan günlük konuşma havası içinde verilir.
  4. Fıkra: Günlük gazetelerde yayınlanan düşünce yazılarıdır. Her konuda fıkra yazılabilir. Fıkralarda geniş kitleyi ilgilendiren günlük olaylardan seçilmiş farklı konular ele alınır. Gazetelerde yayınlanan fıkralarla sözlü kültür ürünü olan fıkralar birbirinden ayrılır. Fıkra yazarı öne sürdüğü görüşleri ispatlamak, verdiği bilgilerin doğruluğunu belgelemek zorunda değildir. Yazdığı konu ile ilgili kendi düşüncelerini, görüşlerini, duygularını rahatlıkla anlatabilir. Fıkralarda kesin bir sonuca varılmaz. Fıkra yazarı kişisel anlayışını herhangi bir kanıt göstermeden kendine özgü bir dille anlatır.
  5. Eleştiri: Bu metinler eseri, yazarı, uygulamaları, dönemi ele alırlar. Nesnel ve öznel olanları vardır. Eleştiri ya doğrudan eleştirisi yapılacak olanın kendisinden veya onun hakkında verilmiş yargılara dayanılarak yapılır. Eser eleştirilerinde, eserin toplum açısından yararlı olup olmadığı incelenir. Genel olarak sonuca varılır.
  6. Röportaj: Gazete haberlerinden daha genişletilmiş ve yazarın kişisel görüşleriyle zenginleştirilen yazılardır. Bir bölgeyi, bir kişiyi veya bir eşyayı konu alan röportajlar olabilir. Bu yazılarda konu olan habere röportajı yapan kişi de düşüncelerini ekler, insanın gördüğü ve bildiği şeyleri ustaca dile getirir. Röportajlarda alışılmıştan farklı yönleri fotoğraf, film ve ses kayıtlarıyla belgelemek önemlidir. Bu tür metinlerde öğretici, açıklayıcı, kanıtlayıcı, betimleyici anlatım kullanılabilir.
  7. Haber Yazıları: Kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla kullanılan metin türüdür. Verilen haberlerin güncel, doğru, kolay anlaşılır, ilginç ve önemli olması gereklidir. Haber yazıları kaynaklarına göre gruplandırılır. 5N 1K, haber yazılarında önemlidir.
  8. Kişisel Hayatı Konu Alan Metinler:
  9. Hatıra: Anılar öğretici ve bilgi verici niteliktedir. Anı yazarı; yaşadıklarını, gördüklerini ve izlenimlerini aradan zaman geçtikten sonra yazar. Bu metinlerde yaşanılmış zaman dilimi “ben” etrafında anlatılır. Anılarda anlatılanların kanıtlanması amacı güdülmez. Olay, kişi, dönem hakkında bilgi, gözlem ve izlenimler anlatılır. Bu türde yazılmış metinlerde anlatılanlar bazen belge niteliği taşıyabilir.

 

  1. Gezi Yazısı: Gezilip görülen yerler hakkında yazılmış metinlerdir. Bu metinlerde görülen yer yazarın dikkati ile anlatılır. Yazar gördüğü yerlerle ilgili dikkatini çeken hususları ve izlenimlerini anlatır. Aynı yeri gezen iki gezi yazarının yazıları bu nedenle farklı olabilir. Bu yazılarda tanımlama, betimleme ve açıklama önemlidir. Bu metinler; görülen yerin kültür ve tabiat zenginlikleri, tarihi özellikleri, yaşama biçimi hakkında bilgi verdiği için önem taşır.
  2. Biyografi: Çeşitli alanlarda şöhret olmuş insanlar hakkında oluşturulan metinlerdir. Biyografinin boyutu, bur makale uzunluğunda olabileceği gibi kir kitap büyüklüğünde de olabilir. Biyografi yazılırken, biyografisi yazılacak kişiyle ilgili belgeler ve bilgilerin toplanması önemlidir. Ayrıca konu olan kişinin yaşadığı çevreyle ilişkisi kurulur. Ailesi ve çevresi hakkında bilgi toplanır. Çünkü söz konuşu kişinin mizacının ve bazı önemli kişisel özelliklerinin açıklanması gereklidir. Biyografi metinleri örnek teşkil ettikleri için eğitici yönleri de vardır.
  3. Mektup: İnsanların duygu ve düşüncelerini birbirine iletmek için yazdıkları yazılardır. Mektupların; özel mektup, resmî mektup, iş mektubu, edebî mektup gibi türleri vardır. Özel mektuplar; açık, sade ve samimi bir ifade taşır. Dostlar arasında konuşulan her konuda özel mektup yazılabilir. Özel mektuplarda anlatım türünü yazanla okuyan arasındaki ilişki belirler.
  4. Günlük: Günlükler yaşanılanların ve görülenlerin günü gününe yazılması sonucu ortaya çıkan metinlerdir. Bu metinler inandırıcı nitellik taşır. Yazıldığı günün tarihini taşır. Bu yazılarda yaşananlarla ve görülenlerle yazıda dile getirilenler arasında herhangi bir zaman farkı yoktur. Günlükler genellikle okuyucu düşünülmeden yazılır. Bu yazılarda gözlem önemlidir. Günlük yazarı gördüğünü ve yaşadığını, duygularını, düşüncelerini içtenlikle ifade eder. Bu metin türü; anı, gezi yazısı, roman gibi metin türlerinde kullanılır.