I. ÜNİTE: TARİH İÇİNDE TÜRK EDEBİYATI

1. Edebiyat-Tarih İlişkisi
     Milletler uzun tarihleri boyunca edebiyatla ilgili sayısız eserler meydana getirirler. Edebiyat, bir milletin hayat damarıdır. Edebiyat eserleri olmayan milletler uygarlaşamaz, tarih sahnesinden silinirler. İşte edebiyat tarihi, bir ulusun yüzyıllarca meydana getirdiği edebi eserleri inceleyerek geçirdiği dönemleri kronolojik bir sıra içinde inceleyen bilim dalıdır.
     Edebiyat tarihi, edebi eserlerle o eserleri yaratanları sosyal çevresiyle beraber inceler. Böylece atalarımızın duygu, düşünce ve sanat anlayışları hakkında bize bilgi aktarır. Bir başka deyişle edebiyat tarihi bir toplumun edebiyatının işlediği yolu ve geçirdiği dönemleri anlatan, edebiyat hayatını bütün olarak değerlendiren bir bilim dalıdır.
     Edebiyat tarihi aracılığıyla değişik çağlardaki kültür birikimimizi tanırız. Toplumların düşünce yapılarını, dünya görüşlerini öğreniriz. Bütün bu bilgiler bir edebiyat eserinin değerlendirilmesinde bize yol gösterir.
     Ülkemizde Batılı anlamda edebiyat tarihi çalışmaları Tanzimat döneminde başlar. Bu alandaki ilk kapsamlı çalışma Fuat Köprülü’nün 1928 yılında yayımladığı "Edebiyat Tarihi" adlı eserdir. Ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar, Agâh Sırrı Levent, Nihat Sami Banarlı, Vasfi Mahir Kocatürk bu konuda önemli araştırmalar yapmışlardır.
     Tarih, geçmiş dönemlerdeki olayları, savaşları, uygarlıkları belgelere dayanarak, yer ve zaman göstererek inceleyen bilim dalıdır. Edebiyat tarihi ise geçmiş dönemlerde
yazılmış eserleri inceler, onlardan sonuçlar çıkarır. Tarihin incelediği olay sona ermiştir, ancak edebiyat tarihinin incelediği eserin etkisi sanatın çağlara meydan okuyan
gücü ile hala sürmektedir.
     Bir başka deyişle edebiyat tarihi ulusumuzun başlangıcından günümüze kadar üretilen edebi eserleri tarihsel gelişim çizgisi içerisinde incelerken, o dönemin kültür ve sanat anlayışına bağlı kalır. Kişisel zevk ve heyecanını bir ölçüt olarak ele almaz. Örnek vermek gerekirse Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Fehim Bey ve Biz” adlı romanının kahramanı Fehim Bey’i incelerken Cumhuriyet döneminin sanat anlayışı her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.
2. Türk Edebiyatının Dönemlere Ayrılmasındaki Ölçütler
     Toplumun yaşadığı coğrafi çevre, toplum hayatında meydana gelen siyasal ve toplumsal gelişmeler edebiyatı doğrudan ilgilendirir.
     Savaşlar, göçler, din ve medeniyet değişiklikleri edebiyata farklı biçimlerde yansır. Bazen bunlar mevcut edebiyatın içeriğini ve özelliğini değiştirebilir. Bunun sonucunda edebiyat tarihinde dönemler meydana gelir.
     Türk edebiyatı, başlangıçtan günümüze kadar üç farklı medeniyetin (Göçebelik, İslamiyet, Batı) etkisinde gelişmiştir.
     Türk edebiyatında; İslamiyet öncesinde (destan döneminde) kavmi özellikler, İslamiyet etkisindeki (dini) dönemde dinin, Batı uygarlığı etkisindeki (modern) dönemde akıl ve mantığın etkisi çoktur.
     Türk edebiyatının dönemlere ayrılmasında kullanılan ölçütler şunlardır:
Din değişikliği,
Lehçe ve şive farklılıkları,
Kültürel değişim,
Coğrafi değişim

1. Din Değişikliği
İslamiyet’in kabul edilmesinden önce de Türklerin birkaç defa din değiştirdiğini biliyoruz, önce Gök Tanrı dinine ve onun bozulmuş şekli olması muhtemel olan büyü ve sihre dayalı Şamanizm inancına mensup olan bazı Türk boyları daha sonra Mani ve Budha (Buda) dinlerine girmişlerdir. Şüphesiz bu değişiklik edebi eserler üzerinde de tesirini gösterir. Nitekim Köktürk Kitabelerinde ve eski Türk destanlarında bir Gök Tanrı’dan bahsedilirken Mani ve Budha dinleriyle ilgili metinlerde daha farklı bir inanç sisteminin övgüsü yapılmaktadır. Bazı Türk topluluklarının da Hıristiyan ve Museviliği kabul ettiğini görüyoruz. Buda dinini, Museviliği ve Hıristiyanlığı kabul eden toplulukların da genellikle -Ortodoks Hıristiyan Gagauzlar dışında- Türk kimliğini de kaybettiklerini görüyoruz. Buda dinini kabul eden Türklerden Çinlileşenler; Hıristiyan olanlardan Rus, Macar, Bulgar, Yunan kimliğine mensup olanlar; Museviliği kabul edenlerden de Yahudileşen Türk topluluklarının sayısı milyonlarla ifade edilir. Eski Türk inanışı olan Gök Tanrı dini gibi tek Tanrı inancına ve Türk töresinde fazilet olarak kabul edilen davranışları olumlu gören, Türk töresinin reddettiği davranışları da günah kabul eden İslam dini Türklerin çoğunlukla kabul ettiği din olmuş; Türkler İslam medeniyetinin büyük bir üyesi olarak Türk, İslam ve dünya tarihlerine adlarını yazdırmışlardır. Türkler İslam tarihine adlarını öyle yazdırmışlardır ki 15. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar Avrupalıların dilinde Türk ve İslam kelimeleri eş anlamlı olarak kabul edilmiştir.
     Edebiyatımızda asıl köklü değişiklik 10. yüzyıldan itibaren İslamiyet’in kabul edilmesiyle kendini göstermiştir. Başta Karahanlı Devleti olmak üzere Gazneliler,
Harzemşahlar ve Selçuklular bünyesinde yeni ve güçlü bir edebiyatın başladığı görülür. Bu değişiklik sadece edebiyatla sınırlı kalmamış; resim, minyatür, ağaç işlemeciliği ve mimaride de kendini göstermiştir. Hatta hat sanatı gibi yeni bir sanatın da başlangıcı olmuştur.
     XI. ve XII. yüzyıllarda Müslüman Araplar ve İranlılarla iyi ilişkiler kuran Müslüman Türkler, artık İslam medeniyeti dairesinde yer alacaklardır. Edebi, kültürel ve siyasi
alanlarda karşılıklı etkileşime ve İslam’ı inanca bağlı olarak yeni dünya görüşünün ifadesi olan bir edebiyat başlamıştır. Bu edebiyat gelişerek Tanzimat dönemine kadar devam etmiştir. Bu, şekil, muhteva ve gaye değişikliğini dikkate alarak, edebiyatımızın X. yüzyılda öncesini ve sonrasını kendi ölçüleri içinde inceliyoruz.

2. Lehçe ve Şive Farklılıkları
     Asya’nın ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde başlayıp gelişen Türk edebiyatlarını birbirinden ayıran yalnızca şekil, muhteva ve gaye farklılığı değildir, önemli bir faktör
daha vardır ki, bu da edebi eserin asıl malzemesi olan dilde ortaya çıkmaktadır. Bu farklılıklara lehçe veya şive farklılığı denir.
     Bir dilin bilinemeyen bir dönemde ayrılan kollarına lehçe denir. Türkçenin Yakutça ve Çuvaşça olmak üzere iki lehçesi vardır. Yakut ve Çuvaş Türkçeleriyle, Türkiye Türkçesi arasında büyük ses, kelime ve şekil farklılıkları mevcuttur.
     Bir dilin takip edilebilen tarihi seyri içinde ayrılan kollarına ise şive denir. Türkçenin tarihi gelişimi tam olarak 8. yüzyıldan itibaren takip edilebilmektedir. Bu nedenle elimizde bulunan ilk yazılı örnekler (Orhun Kitabeleri) esas alınmıştır. Bu eserler Köktürk alfabesiyle yazılmış olup, Eserlerin dili ise Köktürkçedir.
     Şiveler arasındaki ayrılıklar, kelimelerin yapı, çekim ve fonetik (ses) özellikleriyle ilgili farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Bu farklılıklar dikkate alınarak Türkçenin
birkaç çeşit tasnifi (sınıflandırılması) yapılmıştır.
     Çağdaş Türk edebiyatlarını; Azerbaycan Türk edebiyatı, Kırgızistan Türk edebiyatı, Kazak Türkleri edebiyatı, Özbekistan Türk edebiyatı şeklinde birbirinden ayırırken kullanılan kıstas, bu edebiyatların farklı coğrafyalarda oluşan değişik şivelere ait olmalarıdır.

3. Kültürel Değişim
Kültür, bir milletin dil, din, duygu, düşünce ve yaşayış tarzındaki bütünlüktür. Bunlarda başlayan değişme, kültürel farklılaşmayı ortaya çıkarır. Türkler, İslamiyet öncesinde atlı-göçebe hayat tarzını sürdürmekteydiler. Bu hayat tarzı, yerleşik hayata geçişle birlikte terk edilirken, ‘bozkır kültürü’ olarak adlandırdığımız bu kültür de yavaş yavaş terk edilmiştir. İslamiyet’i kabul eden Türkler, bu dini inancın kabullerine ters düşmeyen bazı geleneklerini de sürdürmüşlerdir.
     Uzun bir dönemde değişime uğramayan Türk – İslam kültürü, etkisini edebi alanda da göstermiştir, İslamiyet’in kabulünden Tanzimat dönemine kadarki Türk edebiyatında dini muhteva her zaman ağırlıklı olmuştur. Tanzimat döneminde ise, edebi eserlerin şeklinde ve muhtevasında büyük değişmeler olmuştur. Gerek Tanzimat Fermanında (1839), gerekse onun tamamlayıcısı niteliğindeki Islahat Fermanı’nda (1856) ifade edilen siyasi, askeri, ekonomik ve diğer alanlardaki değişiklikler doğrudan Batı medeniyeti esas alınarak düzenlenmiştir. Bu durum devletin Batı medeniyeti dairesine girmeyi resmi bir politika haline getirmesi demektir. Yapılan çalışmalar kısa zamanda meyvesini vermiş; devlet, halkıyla ve yönetimiyle hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Sanatkâr da kendi alanıyla ilgili yenilikleri ülkesin taşımaya başlamıştır. İstanbul’da sosyal hayat değişmiş, sanat eserleri kendi malzemesinin oluşumunda etkili olmaya başlamıştır. 10. yüzyıldan itibaren Acem ve Arap edebiyatlarının etkisiyle ve İslami düşünceye dayalı olarak başlayıp daha sonra milli bir hüviyet kazanan yazılı Türk edebiyatı, bu kez Batı medeniyetinin ve Fransız edebiyatının etkisiyle 1860′lı yıllardan sonra yavaş yavaş yeni bir çehreye bürünmüş ve yeni bir kimlik arayışına girmiştir.
     Bütün bu değişmeler dikkate alınarak 1860 yılını esas kabul edip, bu tarihten sonra gelişen edebiyatımız Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı olarak adlandırılmış ve bu
dönem kendi ölçüleri içinde değerlendirilmiştir.

4. Coğrafi Değişim
     9. ve 10. yüzyıllarda bazı Türk boylarının ayrı devletler kurup kendi yazı dillerini oluşturmuşlardır. Farklı coğrafyalarda ve değişik kollar halinde gelişen dilimizin
bugün Azeri Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Özbek Türkçesi, Türkiye Türkçesi ve Balkan Türkçesi gibi birçok şivesi vardır. Özetle; Türk Edebiyatının dönemlere ayrılmasında;
Dil anlayışı
Dini hayat
Kültürel farklılaşma
Sanat anlayışı
Coğrafya değişimi
Lehçe ve şive ayrılıkları etkili olmuştur.
Powered by OrdaSoft!