-Selâmün aleyküm.

     -Aleyküm Selâm.

     Birbirini hiç tanımayan iki insan bu sözlerle başlar konuşmaya. Bir dost evine Selâmla gireriz.  “Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere izin almadan, selâm vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu, sizin için daha iyidir” emrine böylece itaat etmiş oluruz.

     Selâm verilip alınan bir hediyedir.  O hediye nasıl verilir, nasıl alınır bilmek lazım. Nasıl alınacağı vahiy ile bildirilmiş: “Bir selâm ile selâmlandığınızda ondan daha iyisiyle veya aynısıyla selâmı alın…” Kimin kime selâm vereceği de ölçüleriyle belirlenmiş: ” Küçük büyüğe, yürüyen oturana, az da çoğa selâm verir.”

     Selâm İslam’ın alametlerinden biridir. Bu sebepledir ki cemaatle namaza davet niteliğindeki ezan gibi, namaz içinde okunan ayet ve dualar gibi milli dillere tercüme edilmeden verile gelmiştir. Ancak son yıllarda eğitim ve öğretim kurumlarındaki zorlamalarla değişik selâmlar ortaya çıkmıştır. Buna yabancı televizyon ve sinema filmlerindeki tercüme Hıristiyan selâmlaşmaları da eklenince selâm bozulmaya başlamıştır. Buna tepki gösteren halkımız da yüz yüze ve telefon konuşmalarına, mektuplarına, elektronik haberleşme mesajlarına “Selâmün aleyküm” diye başlamayı adet haline getirmiştir.

     Bazı yörelerimizse -kim bilir kim başlattı- yanlış bir adet türemiştir. Oğullar içeri girdiklerinde mecliste babaları varsa selâm vermezler. Bunu saygının gereği diye düşünürler. Hâlbuki selâm duadır. Hangi ata evladının duasından rahatsız olur ki? Bu yanlışa kendi ailemizde derhal son vermeliyiz.

     -Selâmün aleyküm babacığım, dediğinde siz de ona:

     -Vealeyküm Selâm oğlum –veya kızım– , derseniz siz evladınıza, o da size dua etmiş olursunuz.

     Bazı yerlerde selâm vermeseniz iyi olur:  Adam tuvalette veya kırda hacet giderirken yahut bunun dışında sizin görmemeniz gerekirken elinizde olmadan gördüğünüz hallerde. Yanılıp bu halde iken selâm vermişseniz muhatabınıza düşen vazife o selâmı almamaktır.

     Şanlı peygamberimize sordular:

     –Kitap ehli  (Yahudiler ve Hıristiyanlar) bize selâm veriyorlar. Biz onlara nasıl karşılık verelim?

     –Ve aleykum, diye cevap verin buyurdu.

     Çocukluğum köyde geçti. O zamanlar kışlar çetin olurdu. Büyükler bir odada toplanır sohbet ederlerdi. İçeri giren “Selâmün aleyküm” derdi. İçeride oturanların her biri “aleyküm selâm” diye mukabele ederlerdi. Gelen, gösterilen yere oturduktan sonra oturmakta olanlar yeni gelene sırayla “merhaba” derler ve “merhaba” cevabını alırlardı. Okula gittik. Öğretmen “günaydın” dedi. Büyük sınıflardakiler bir ağızdan “sağ ol” dediler. Yetmedi. Öğleden sonra aynı manzarayı “tünaydın” sözüyle yaşadık. Biraz büyüyünce öğrendik ki “tün” öğleden sonra değil gece demekmiş. Orta Asya’da hala geceye “tün”, bir gün öncesine ise “kiçe” diyorlar.

     Sadece eskiye ait olan her şeyi yok etme üzerine kurulan eğitim sistemimiz selâmımızı yok etti.  Bugün bir tepki olarak her görüşmeye selâmla başlayan nesiller varsa da selâm toplumdaki yerini alabilmiş değil. Hala okullarımızda, devlet dairelerinde güdük selâmlaşmalarımız devam ediyor. Yolda karşılaşan gençler selâmı bir tarafa bırakıp söze “merhaba” ile başlıyorlar.

     Çocukluğumuzda, köylerdeki selâmlaşmada önce “selâmün aleyküm”, sonra “merhaba” vardı. Bunu anlamak için bu sözlerin hangi mana ve maksatla kullanıldığını da bilmek gerekiyor.  İçeri giren “Allah’ın Selâmı üzerinize olsun” diyor, içeridekiler selâmını alarak “Allah’ın Selâmı senin de üzerine” diye karşılık veriyorlar. Sonra içeridekiler gelene “merhaba” diyorlar. Merhaba kelimesi genişlik, rahatlık, güzellik, bolluk, esenlik manalarını taşımaktadır.  Selâmlaşmanın ardından “oturunuz, rahat ediniz”  yahut "burada herkes size iyi gözle bakar, rahat olun" manasında kullanılmaktadır. Yeni gelen de her "merhaba" sözüne yine "merhaba" ile mukabele ederken onlara "ben de size iyi gözle bakarım, içiniz ferah olsun" demektedir.

     Çocukluğumuzda selâm vermeden gelip geçenlerin yolunu keser sorardık:

     -Ne oldu? Selâmsızda mı oturuyorsun?

     Selâmsız, İstanbul’un Üsküdar ilçesinde bir semtin adıydı. Eskilerin dediklerine göre burası meşhur bir Çingene mahallesiymiş. Gerçi biz görmedik ama çok eskiden bu mahallenin bıçkınları da meşhurmuş.  Selâmsız adının kaynağı hakkında Yavuz Bahadıroğlu şunları yazıyor: “Semtin ismi Celvetiyye Tarikatı şeyhlerinden “Selâmi Ali Efendi”den geliyor. Hazretin bir adı da “Selâmsız Ali”dir.

     Rivayet edilir ki; keramet ehli olduğuna inanılan Selâmi Ali Efendi, vaktiyle adı “Selâmiyye” olan çarşıdan geçerken, çarşı esnafına selâm vermezmiş...Bunun üzerine çarşı esnafı Şeyh Efendi’ye “”Selâmsız”” demeye başlamış. O zamanın zamanında selâmsız geçip gitmek büyük ayıp sayılır, hatta gönül sultanları sadece selâmla dahi yetinmez, “Sabah şerifleriniz hayrolsun, hayırlar fetholsun, şerler def olsun, siftahınız helâl olsun, rızkınız her daim açık ve bereketli olsun, haram sizden uzak dursun, helâl buyursun” diye de dua ederlermiş...

     Edep erkân bu:  Lâkin Selâmi Ali Efendi, bunları sayıp dökmek şöyle dursun, çarşı esnafına kuru bir selâm dahi vermeden geçip gitmeyi alışkanlık haline getirmiş.Dilencilere, hatta yabancılara bile selâm veren, selâmı kelâmla buluşturup bereket duaları eden, bir cepkensizle saatlerce konuşarak ikna etmeye çalışan Selâmi Ali Efendi’nin bu tavrı, sonunda esnafı isyan ettirmiş: Durumu Esnaf Şeyhi’ne şikâyet etmişler: “Selâmî Efendi bize selâm vermiyor!”

     Esnaf Şeyhi doğru Selâmiyye Dergâhı’na gidip Ali Efendi’ye hikmetini sormuş. Selâmi Ali Efendi gülümsemiş bıyıkaltı, Esnaf Şeyhinin elinden tutup Selâmiyye Çarşısı’na götürmüş. Esnafın yüzüne gönül gözüyle bak” diye de tembihlemiş Ali Efendi... Esnaf Şeyhi sağındaki-solundaki dükkânları işletenlere gönül gözüyle bakar bakmaz şaşırmış: Zira kimisi ayı, kimisi köpek, kimisi tilki, kimisi domuz, kimisi sırtlan ve çakal şeklinde gözükmüş gözüne: Dehşet içinde kalmış. Selâmi Ali Efendi sormuş Esnaf Şeyhi’ne:  

     -İç yüzlerini gördün mü?”

     -Gördüm şeyhim!”

     -Peki, sen böylelerine selâm verir misin?”

     -Veremem, verilmez!”

     -Ben de veremiyorum. Zira her baktığımda iç yüzlerini görüyorum.”

     Mevlâna boşuna mı, “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” diyor?

     Üsküdar semtindeki “Selâmsız Mahallesinin hikâyesi bu kadar...[i] 

     Allah kimseyi Selâm verilmeyen kullarından eylemesin. Olduğumuz gibi görünmeyi, göründüğümüz gibi olmayı ama ne olursa olsun doğru yoldan sapmamış kullarından olmayı nasip etsin.

 

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[i]  Bahadıroğlu Yavuz, Selâmsız ya da Selâmi Ali Efendi, Yeni Akit Gazetesi, 11 Haziran 2012, İstanbul