Nurullah Ataç’a Batıcılık bağlamında kökten Batıcı dense yeridir. Hatta ona bilâkaydü’ş-şart Batıcı da denebilir. Ataç’ta belki başka açılardan yığınla tutarsızlık bulunabilir, ama o Batıcılık konusunda son derece tutarlıdır. Batıcılığın bütün topluma eğitim yoluyla dayatılarak benimsetilmesinden yanadır.

Ataç’ın dönemindeki en sıkı Avrupa Birliği taraftarlarından biri olduğunu da unutmamak gerekir. Hatta Ataç’ın kültürel anlamda Batıcılığının teslimiyetçiliğe vardığı söylenebilir. Ataç, Doğu’nun mağlubiyetini kabul ettiği için teslimiyetçi bir tutumu benimser.

 “Bir söz vardır, çok söylenirdi eskiden, bugün de söylendiği oluyor: ‘Doğu Doğu’dur, Batı da Batı.’ Doğulu kişi dilediğince edinsin Batı acununun bilgilerini, yıllar boyu dolaşsın Avrupa ülkelerinde, ne yaparsa yapsın gene bir Doğuludur, tam bir Batılı gibi duyup Batılı gibi düşünemez.

Eskiden çok söylerdik bunu. Doğulu olmayı bir üstünlük sayardık da onun için.

Batı’ya doğru… Gidiyoruz Batı’ya doğru. Bir kez çıkmışız yola, kimse durduramaz artık…”[1]

Nurullah Ataç Batıcılık yaparken ve önerirken hep Doğu’dan Batı’ya bakmıştır. Edward Said, yersiz ve yurtsuz bir göçmen olarak Batı’dan Doğu’ya bakmış; ama Batı’nın ürettiği egemen kültürün metinlerini çözümlerken bir gerçeğin farkına varmıştır. Batı’nın Doğu söylemi masum değildir, arızalıdır ve bu söylem emperyalizme hizmet etmiştir. Ama bu gerçek metin çözücülerce de gizlenmiş veya gözden kaçırılmıştır.

Ancak Doğu’da eleştirinin ve eleştirel düşüncenin pek gelişemediğini de kabul etmek gerekir. Nurullah Ataç sorunlu da olsa bir eleştiri anlayışının öncülerinden biri olarak görülebilir.

Doğu ile Batı ilişkilerinden söz edildiğinde birçok aydın gibi benim de aklıma Edward Said ile onun ünlü çalışması Şarkiyatçılık geliyor. “Edward Said’in Orientalism adlı eseri 1978 yılında basıldığından beri birçok akademik alanda yeni araştırmalara yeni bakış açılarına ilham kaynağı oldu. Antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, edebiyat gibi alanlarda son yirmi yılda “doğu üzerine yapılan çalışmalarda Said’in katkısı oldukça belirgindir. Özellikle Avrupalı olmayan sosyal bilimciler ve edebiyatçılar için oldukça kışkırtıcı ve teşvik edici bir iddiası olan bu eser toplumlar arası ve kültürler arası ilişkilere bakışımıza yeni bir soluk getirmiştir.”[2]

Birçok Batılı metinde Doğu imgesi ve Doğu temsili vardır. Doğu da kendi başına müphem bir alan olduğuna göre Batının Doğu söylemi veya temsili ne kadar anlamlıdır?[3] Ancak Batılı metinler Doğu’yu nasıl temsil edip yansıtmaktadır? Edward Said hep bu soruya cevap aramıştır.

Said, şarkiyatçılığın bir metinselleştirme işlemi olduğunu vurgular. Metinselleştirilen böylece bir otorite kazanır. Çünkü metinlerin belli bir otoritesi vardır. Said için ‘metinselleştirme’ yani Şark hakkında yazılması ve nesne haline gelmesi Şark’ın gerçekliğinin reddedilmesi demektir. Şarkiyatçılık bir yandan Şark’tan uzak dururken, öte yandan değişik Batılı temsil teknikleriyle Şark’ı görünür, açık seçik, ‘orada’ bir nesne haline getirir.[4] Batılı Doğu temsilleri Doğu’yu yalnızca nesne olarak görüp gösterse de Doğu aynı zamanda öznedir. Üstelik Doğu’nun yekpâre olduğu da söylenemez. Ne Batı ne de Doğu yekpâredir. Said’in eleştirisi Batılı temsillerdeki özcü yaklaşıma yöneliktir. Ama özcülük bizim iklimimizi de epeye kirleten bir kavrayıştır. Batının özcülüğünü yüzüne vurmak, Doğu’daki özcülüğü de teşhir etmek gerekir.

Şarkiyatçılığın temeli “onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir  veya Şark kendini temsil edebilseydi, ederdi zaten” [5]gibi görüşlere dayanır.

“Said Batının Doğu hakkındaki her tür bilgisini ve tecrübesini genelde Oryantalizm olarak sunar. Bu bağlamda Oryantalizm devasa bir yazın olduğundan, aynı zamanda devasa bir yanlış anlama ve yanlış temsildir.”[6]

“Bir tarafta Batılılar, bir tarafta Arap-Şarklılar vardır; Batılılar (belli bir sıra izlemeksizin) akılcı, barışçı, özgürlükçü, mantıklıdırlar, gerçek değerlere sahiptirler, doğal vehimlerden uzak durabilirler, Arap-Şarklılarda ise bunların hiçbiri yoktur.”[7]

Birçok Doğulu aydın da kendi toplumuna tıpkı bir şarkiyatçı gibi bakar. Bunların arasında Nurullah Ataç da vardır. Acaba Nurullah Ataç, Said’in teşhir ve teşrih ettiği Şarkiyatçı söylemin etkisinde mi kalmıştır?

“Ataç, Said’i okusaydı ne değişirdi?” sorusu gerçekte cevabı olmayan bir sorudur. Bu soruyu eleştirmen Orhan Koçak da bir bağlamda soruyordu. Benim yazıları dolayısıyla tanıdığım Ataç, Said’i okusa, epey öfkelenebilirdi. Onun “Batıya Doğru” ve “Batı Kafası” başlıklı denemeleri vardır ve bunlarda Batı’nın erdemleri vurgulanmaktadır. Eleştirmen Ataç, Batı’ya hiçbir zaman eleştirel bakamamıştır.

Nurullah Ataç, Fransızcadan birçok metin çevirmiş, ama onlarda asla Said’in gördüklerini görmemiştir.

Ataç’ın bazı çevirilerinin dili güncellenmiştir. Bunlar arasında Tehlikeli Alakalar ve Kızıl ile Kara çevirileri başta gelir. Bunun gerekçesi şudur: “Ataç’ın yıllar önce çevirmiş olduğu bu kitabı Can Yayınları için yeniden basıma hazırlarken yeniden basım haklarını Can Yayınları’na veren Ataç’ın kızı Meral Ataç’tan izin alarak, çevirideki eskimiş sözcük ve deyişlerin yerine yeni ve yaşayan karşılıklarını koyduk. Yaşasaydı Ataç da böyle yapardı diye düşündük.” (Yayıncı)[8]

Bu mantık bizim sorumuza da temel oluşturuyor. Ama bunun pek sağlam bir mantık ve temel olduğu söylenemez. “Yaşasaydı, Ataç da böyle yapardı” diye düşünülemez.

Said, Batı’nın Doğu’yu anlatan edebiyat metinlerini ele alır. Bu metinlerde yanlış ve çarpık bir Doğu temsili vardır. Ama bu temsil açık değil, gizlidir. Said, Şarkıyatçılık’ta bu söylemi ifşa eder. Bu metinlerin örtük olarak sömürgecinin hizmetinde olduğunu Türkçeye Kültür ve Emperyalizm biçiminde çevrilen ikinci kitabında derinlemesine işlenmiştir. Said açısından emperyalizmin hizmetindeki şarkiyatçılık tehlikelidir.

Bu çerçevede emperyalizme karşı savaşın ve direnişin ulusçuluk bağlamında yürütüldüğünü söyleyen Said böyle bir Ulusçuluk sayesinde değişik toplumların sömürgecileri alt edebildiğini anlatır. Millî Mücadele de bu bağlamda ele alınabilir.

Ancak Said, ulusallık, ulusçuluk ve yerliciliğin kısıtlayıcı olduğu ve bunların tek seçenek olmadığı kanısındadır. Üstelik ulusçuluk sömürgecinin defedilmesinden sonra bir anlamda emperyalizmin ekmeğine yağ sürecek bir mekanizmaya dönüşür. Bu bağlamda Said şunları söyler:

“Ulusçuluk bağımsızlıktan sonra kendi başına bırakıldığında ‘kendi içi boş kabuğunda çeşitli bölgecilikler halinde ufalanır. Bölgeler arasında eski çatışmalar yinelenir, ayrıcalıklar bir halk tarafından öteki üstünde tekel durumuna getirilir, emperyalizmin oluşturduğu hiyerarşi ve ayrımlara dönülür…[9]

Hakikate nereden ve nasıl baktığımız her zaman önemlidir. Konumumuz sorunluysa, kavrayışımız da sorunludur.

“Ünlü yazar Guy de Maupassant hakkında anlatılan bir hikayedir: On dokuzuncu yüzyılın ortasında Paris’te Eyfel Kulesi inşa edildikten hemen sonra Maupassant şehri dolaşıp sürekli şikayet eder ve önüne gelen herkese bu devasa yapıdan ne kadar nefret ettiğini anlatır. Fakat Kule’nin restoranında her öğleyin yemek yemekten de geri kalmaz. Bu çelişkili davranışının nedeni sorulduğunda ise Maupassant, gayet soğukkanlı bir tavırla şu cevabı verir: ‘O restorana gidiyorum, zira Paris’te Kule’yi görmediğiniz tek yer orası.”[10]

Batı’ya yönelik eleştiri de ancak Batıda mümkündür. Ama Doğu’nun eleştirisi Doğu’dan sağlıklı bir biçimde yapılabilir mi?

Thierry Hentch’in sözleriyle bitireyim: “Biz batılılar, kendimizi tanımada ara sıra gösterdiğimiz bilinçlilik bir yana, dünyayı anlamıyoruz. Bizim anladığımız bizim içimizdeki dünya. Dünya biziz- işte bizim arzumuz. Ama kedimizin dünya olmadığını bilerek ona bizim olduğumuz şey olmasını emrediyoruz.”[11]

Başka bir bağlamda Hentch, “kendini anlamak ötekinden geçer” demektedir.

Elbette Ataç, Said’i, Said de Ataç’ı okumamıştır. Ama Ataç’ın dediği gibi “Doğu, Doğu’dur, Batı da Batıdır!” denemez.

Metinler yalnızca estetik haz nesnesi değildir. Metinler, dolayısıyla bu metinler yoluyla üretilen söylemler masum değildir. Diyalojik niteliği açısından dil de diller de büsbütün masum sayılamaz. Metni metin olduğu için kutsayan, önemseyen ve ele yaklaşımlar, metinlerdeki ideolojik özü örtmekten başka bir işe yaramaz. Metinler metin oldukları için önemlidir; ama metinler belli biçim yoluyla anlam ürettikleri için daha da önemlidirler. O halde metinleri çözümlerken örtmek değil açmak lazımdır.

Öteki olmadan biz diye bir şey yok. Doğu’yu doğru anlamadan Batı da doğru anlaşılamaz.

Elbette Batı’yı doğru anlamadan da Doğu anlaşılamaz.

Daha iyi bir dünya mümkünse, daha iyi bir Batı ve daha iyi bir doğu da mümkündür ve her şeye rağmen “iyimserlik ödevimizdir”.[12]

------------------------- 

* Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü Prof. Dr.

[1] Nurullah Ataç, Diyelim~Söz Arasında, YKY, İstanbul 1998, s. 154.

[2] Aslı Çırakman, “Oryantalizmin Varsayımsal Temelleri: Fikri Sabit İmgelem ve Düşünce Tarihi”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı: 20, (Ağustos-Eylül-Ekim), s. 181.

[3] Şerif Mardin, “Oryantalizmin Hasıraltı Ettiği”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı: 20/I, (Ağustos-Eylül-Ekim), s. 112.

[4] Mahmut Mutman, “Şarkiyatçılık Kuramsal Bir Not”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı: 20/II, (Ağustos-Eylül-Ekim), s. 109.

[5] Edward Said, Şarkiyatçılık Batının Şark Anlayışları, çev. Berna Ünler, Metis Yayınları, İstanbul 1999, s. 31.

[6] Çırakman, a.g.m. s. 183.

[7] Edward Said, Şarkiyatçılık, s. 58.

[8] Stendhal, Kızıl ile Kara, Türkçesi: Ataç, Can Yayınları, İstanbul 1984, s. 4.

[9] Edward Said, Kültür ve Emperyalizm, çev. Necmiye Alpay, Hil Yayınları, İstanbul 1998, s. 402.

[10] Edward Said, “İsrail Nereye Gidiyor”, Oslo’dan Irak’a Yol Haritası, çev. Murat Uyurkulak, AgoraYayınları, İstanbul 2005, s. 46.

[11] Thierry Hentch, Hayali Doğu, çev. Aysel Bora, İstanbul 1996, s. 248.

[12] Karl R. Popper, Hayat Problem Çözmektir, çev. Ali Nalbant, YKY; İstanbul 2005, s. 258.