Yazdır
Kategori: Seçilmiş Yazılar / Şiirler
Gösterim: 1840

Genellikle  Osmanlıca diye de adlandırılan -her ne kadar bu adlandırma ilmi açıdan yanlış da olsa- Osmanlı Türkçesi, 15. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı devletinin sınırları içinde kullanılan yazı dilidir.

Bu dönemin en belirgin özelliği, Arapça, Farsça gibi yabancı dillerden oldukça fazla kelimenin Türkçeye girmiş olmasıdır. Klâsik bir edebiyat oluşturma ve sanat yapma anlayışıyla Türk yazı dili âdeta Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan üçüz bir dil hâline getirilmiştir. Konuşma diliyle yazı dili arasındaki farklar her geçen gün artarken bir tarafta konuşulan fakat yazılmayan bir dil; diğer tarafta yazılan fakat konuşulmayan bir dil ortaya çıkmıştır.

Halka, halkın diliyle seslenen halk şairlerinin yalın Türkçesi yanında sanat yapma endişesiyle sadece belli bir zümrenin anlayabildiği, halkın anlamadığı, konuşmadığı unsurlar divan şairleri aracılığıyla dile girmiştir. Bu durum 17. yüzyılda doruğa çıkmıştır.

Dilde ortaya çıkan bu ikilikten kaynaklanan anlaşılmazlık sorunu, 17. yüzyılda mahallîleşme hareketiyle yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bu çözülme 18. yüzyıl boyunca ve Tanzimat’a kadar devam ettiyse de Türkçe, yabancı kelimelerle yüklü ağır bir dil olarak varlığını Batı Türkçesinin üçüncü dönemini oluşturan Türkiye Türkçesine kadar sürdürdü.

Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp'in eserleri aydınların da anlaşılır bir dil kullandıkları takdirde aydın olma vasfından bir şey kaybetmeyeceklerini gösterince dilde sadeleşme başladı. Cumhuriyet devrinde sadeleşme hızla ilerledi. Öyle ki bazı yazarlar daha önce yayımlanmış eserlerini kendileri sadeleştirdiler.

Dilde sadeleşme Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp'in koyduğu çizgiden çıkıp sözlükler "öztürkçecilik" adıyla uydurma kelimelerle dolmaya başladı. Türk Dil Kurumu adlı dernek bunu bir geçim kaynağı haline getirdi. 1980'li yıllarda dernek devlet eliyle akademik bir kurum haline getirilince uydurmacılık hız kesti ancak Türk dünyasındaki şivelerle ile Türkiye Türkçesi arasında kelime farkı önemli ölçüde artmış oldu. 1920'li yıllarda Ferganalı bir okuyucu Ömer Seyfeddin'i, İstanbullu birokuyucu da Abdülhamid Süleymenoğlu Çolpan'ı anlayabilirken bugün lügatsiz veya tercümansız anlaşamaz hale geldik.