░   Allah’sız san’at, ışıksız lâmba gibi, her türlü şevkten mahrum ve nursuz bir san’attır. Çünkü san’at îmanla ezelden kaynaşmış, hattâ îmandan doğmuş bir insan mârifetidir.
Meselâ şiir, mûsikî ve raks, çok iyi bilinir ki, başlangıçta hep bir arada ve dînî törenlerden doğmuştur. Gönülleri büyük Yaratıcı’nın aşkı, ilhâmı ve hayranlığıyle dolu ilk îman adamları, çevrelerindeki insanlara içlerinin heyecânını önce şiirle, mûsikî ile hattâ raksla söylemişlerdi.
     İlhâmını ve heyecânını îmandan almış doğu ve batı eserlerini sâdece isim olarak saymak nice kitaplar doldurur. Batı edebiyâtında bütün klâsiklerin hattâ romantiklerin ve daha nice tâkipçilerinin eserlerinde, bazan çok açık îmanlı bir san’at ışığı yanar.
Allah’ı sevdikleri kadınların vücut güzelliğinde yere inmiş sandıkları için ille heykeltraşlar, yaptıkları Venüs ve benzeri ilâh heykelleri ile mermere sâde can değil, aynı zamanda îman işlemişlerdi.
     Chateaubriand’ın Atala ve Rene romanlarını da ihtivâ eden bir eser Hristiyanlığın dehâsını belirtmek maksadıyle yazılmıştır. Tolstoy ve Dostoyevski, romanlar boyunca Allah’ı arayan, Allah’la bir arada olan Rus muharrirleridir.
     Yaratılışta Tanrı’ya benzeyebilmek için ne içinde ne de dışında bir Tanrı göremeyen yeni san’atın hüsrânı çok büyüktür. O kadar ki XX. Asrın san’atının Allah’a değil, san’ata da îmanı yoktur. San’attan insan’a ve insandan san’ata aksederek insanların kılıklarını, kıyâfetlerini, sözlerini ve hareketlerini kaplayan çirkinlik, zevksizlik hattâ iğrençlik gösterileri, bütün bu nursuzluklar, galibâ o en büyük nûr’dan mahrûmiyetin bir ifâdesidir.
Çünkü san’at da kan gibidir. Bir atalar mîrâsıdır. Doğuşunda Allah ve îman varsa, devâmında da Allah ve îman bulunabildiği ölçüde san’attır.

Nihad Sâmi BANARLI, Edebiyat Sohbetleri, 5. Baskı, s:300-304.