Yazdır
Kategori: Denemeler
Gösterim: 3410

-Bişkek Günleri-



     Bu sabah derste Çolpan’ı anlattım. Akademik yaklaşımlarla kişisel duruşum arasındaki fark beni sorumluluk bakımından daima meşgul etmiştir. Toplumsal ve çoğu klişe bilgilerin cenderesinde çok şey kaybettiğimi yıllar sonra anlamamın getirdiği psikolojik bir kuşkuculuğu bazen ileri noktalara götürdüğümü fark ediyorum. Doğru ne ve biz nereden durup neyi anlatıyoruz? Bütün mesele bu soruda… Cevap veremiyorum çoğu durumda buna. Doğrularım uygulanabilir değil. Cedidcilik önemli. Yok edilen canları anma ve konuşma da. Hiç bir şey olmasa bile şunları düşünmek önemli: Onu öldürenler kimler? Şimdi onlar da yok. Bütün cellâtlar da ölür ama bir az sonra. Onlar iki kere ölür. Bir ölür, iki yine ölür, ama Galile bir ölür, iki yaşar. Çolpan da 1938’de Taşkent’in hangi karanlık sokağında kurşunlanınca bir kere öldü ama şimdi yaşıyor. En azından bende kuvvetli bir şekilde yaşıyor. Fıtret var, Oyunski var, Ahmet Cevat var, Mağcan var… Bunlar yeniden dirildiler ama katilleri hep ölüler. Birileri tarafından vücutları ortadan kaldırılarak "hükümsüzleştirildikleri" sanılanlar bir değeri yeniden "hükümferma" kılmak isteyen birileri eliyle "hükümlü" hale geliyorlar.

     Ben cesareti daha çok kof bir nefsaniyeti koruma adına gösterenlerin, ayaklar altına alındıkları özel durumlarda korkaklığa nasıl sığındıklarını da gördüm. Cesareti ve korkaklığı bile "göreceli" hale getiren bireysel ve toplumsal düşüncesizliğimizin adam tartmadaki zafiyetleri büyük sorunlarımızdan biridir. Ben bir zaman için dostluk kurduğum insanlarla hiçbir şey olmamış gibi dalaşamam. Bütün gardımı indirdiğim zamanda darbeyi yedim. Bazen dostlarıma belki de etrafta gördüğüm olumsuzlukları olumluyla değişme arzusundan ve psikolojisinden kaynaklanan bir dürtü ile bütün güzellikleri yükleyince gerçeklerin darbesini işte böyle yiyorum. Kişiliğim çocukların oynamayı çok sevdikleri bir ‘yap-boz’ tahtası değildir. Onu korumakla nefsaniyet arasında ince bir çizgi olduğunu da biliyorum. 

Kapalı Bir Şiir: Dağlar

     Canım sıkılıyor. Böyle havalar bana göre değil. Oysa karşıdaki dağlar ne kadar güzel! Her baktığımda farklılıklarını görüyorum. Kapalı bir şiir gibi bu dağlar. Her okumada farklı bir tarafını görürsünüz ya işte böyle. Tabiatın bitmemesi de bundan. Ben on kere gittiğim bir yolda on birinci kere giderken yeni şeyler görüyorum. İçinde yaşadığım şehrin hatta sokağımızın da öyle. Belki bu benim dikkatsizliğim ya da gözlem beceriksizliğimden kaynaklanmış olabilir ama neticede ben böyle olmasından memnunum. Şu anda dağlar ve bilgisayardan gelen müzik can sıkıntımı dağıtıyor. Benim bedava dostlarım. Emeksiz sevgililerim, sağ olun, var olun! İyi ki varsınız.

     Birçok şeyi anlatamıyorum ve düşünüyorum. Demek ki böyle olması gerekiyor. Bu konuda ancak gayret gösterilebilir. Hiç bir şey tam söylenemez. "Trans-lengüistik" bir araç gerekiyor ve bu benim için ifade edilmeyen ama yaşanılan bazı anlarla müziktir. İlhan Berg de bana yardım ediyor: "İyi şiirin çabası, anlatılamaz olandır." Anlatılamaz olanın yanındadır şiir. Akıl bir şiiri anlamaya yetmez. Berg bu konuda Oktay Rıfat’ı da şahit gösteriyor. Oktay Rıfat’a göre: "Akılla yazılan şiir en kötüsüdür bence." Bu söze ne diyeyim. Aklım beni karanlığa kaçır!

     Ruskin, aklı körletici görürmüş. Görüşü şöyleymiş Ruskin’in: "İmgeleme yapacak hiçbir şey bırakmaz akıl. Akıl denen şey sınırlar, keser, biçer."

Kaynak: http://huseyinozbay.blogcu.com/