Sanat ve kültür dünyamızda bazı kimseler vardır birçok eserler yazarlar, kendi çevrelerinde birçokta ödül alarak büyük şöhret sahibi olurlar. Ancak öldükten sonra bir mum gibi sönüp giderler. Onların her şeyi onlarla birlikte mezar kapısına kadar arkadaşlık ederler. Bazı kişilerde vardır yazdıklarıyla içinde yaşadığı toplumun malı olurlar. Öldükten sonra bu eserleriyle, yaptıklarıyla uzun yıllar yaşamaya devam ederler. Yunus Emre, Karaca oğlan, Köroğlu, Dadaloğlu, Kerem ile Aslı, Pir Sultan Abdal ve Âşık Veysel gibi… İşte Kayseri / Develi’den Âşık SEYRANİ de bunlardan biridir. Halk edebiyatımızda adı geçen, sevilip sayılan ve utulmayan halk şairlerimizdendir. İşte bendeniz bu yazımda Âşık Seyrânî ve onu hazırlayan Develili Âşık Ali Çatak’tan ve 21 yıl önce bana yazdığı bir mektubundan da biraz söz etmek istiyorum...
Yaklaşık 35 yıldır Kayseri’de yayımlanan Erciyes sanat ve kültür dergisini izliyor ve okuyorum. Erciyes’i bana ulaştıran Avukat Sayın Nevzat Türkmen ve Erciyes’in Genel Yayın Yönetmeni Âlim Gerçel beylere öncelikle teşekkür ediyorum. (halen bana ulaşan Erciyes, yıl 39,sayı:465, Eylül 2016). 464. Sayını değerli Prof. Dr. Erman Artun’a özel sayı olarak ayırmışlardır. ( Prof. Dr. Erman Artun’u 10 Şubat 2016’da öbür âleme göndermiştik. Allah gani gani rahmet eylesin. Gecikmeli de olsa ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum). Çünkü Erciyes kanalı ile birçok değerli ve saygın şair ve yazarlarla tanıştım. Bunlardan biri de Develili Âşık Ali Çatak’tır. Âşık Ali Çatak, Âşık Ali Çatak 13 Şubat 1995 tarihli bir mektubu ve bundan 26 gün sonra” Bütün Yönleriyle Seyrani’yi göndermişlerdir. Eser 544 sayfalık devasa koca bir kitap. Kitap Develi’de Saray Halı A.Ş. tarafından bastırılmıştır. Bu kitabını 23 Ocak 1995 yılında güzel el yazısıyla
Sayın Abdülkadir Güler kardeşime en iyi temennilerimle… Develi’den göndermişlerdir. Ne yazık bu kitap ve Ali Çatak’ın mektubu bana geldikten bir yıl sonra 1,5 yıl sonra ( Haziran 1996’da aramızdan ayrıldı.
Kitabın” Sunuş” bölümünde Âşık Ali Çatak özetle şunları yazıyor:”SEYRANİ 19.yüzyılın ün şahsiyetlerinden biridir. Türkçeyi arı, duru bir dille kullanışı işlediği konuların geçmişte olduğu gibi bu gün de sadeliğini koruması ve yaşadığı çağın sosyal hayatından örnekler vermesi ve bulunduğu çevrenin öz deyimlerini kullanması onun sanat ve kişiliğini ortaya koyan en önemli hususlardan birkaçıdır. Unutulmaya terk edilen Develi’nin büyük evladı Halk ve Hak aşığı SEYRANİ 14,15 Mayıs 1979 yılında başlatılan SEYRANİ semineri ve şenliklerinden sonra yapılan çalışmalar neticesinde yeni bulunan şiirleri ve hayatı hakkındaki bilgiler, araştırmacılara ve gelecek nesillere ışık tutacaktır” bunları söyledikten sonra sözlerine şunları da ekliyor:”Şairimiz SEYRANİ yazdığı şiirlerini usta ve titizlikle koşma, semai, hiciv, tasavvuf-i, ilahi, na’t, divan, aruz, kalenderi,  vs. gibi her türlü şiir yazmada mahir ( usta) bir aşık olarak görüyoruz. Şiirlerinin açıkça anlaşılması için Arab-i ve Farsça yazılan bazı kelimelerin karşılığının ve açıklanmaların sayfa altlarına konulması uygun görüldü” diyerek tüm emeği geçenlere bir kez daha teşekkürlerini sunuyor.
Bu giriş ve bazı açıklamalardan sonra Âşık Seyrani’den bir iki dörtlük sunuyorum:
Zaman gelip insanoğlu azacak
İngiliz okuyup Frenk yazacak
Evlatlar babaya mezar kazacak
İnanın insanın acına kaldık
***
SEYRANİ bu işin sonu no’lacak
Haklılar haksızdan hakkın alacak
Her ettiğini er geç bulacak
Darılman zalimin hıncına kaldık. 
(s.26, Bu dizelerde Âşık Seyrani’nin ileriye dönük  dünya görüşünü görmek olasıdır. Seyrani dik durmasını bilen ünlü bir halk ozanıdır. 

---------------------------------

Orta Anadolu'muzun sanat ve kültür merkezi  diye  sanılan, bilinen Kayseri / Develi'nin  yetiştirdiği Aşık Seyrani dik durmasını bilen ünlü bir halk şairi idi. Zamanın Padişahına karşı dahi hiciv yazan, onu eleştiren ve hiç korkmadan deyişlerini yazan bir kişiliğe sahipti. Örneğin Sultan Abdülmecit Tanzimat Fermanını “ Mustafa Reşit Paşa’ya” okutunca bunu dinleyen SEYRANİ aynen şunları çekinmeden yazmıştı: 

Gelmez artık şu dünyanın iyisi
Vezir olmuş has ahırın seyisi
İtin emisidir kurdun dayısı
Sürüyü güdecek çoban kalmadı 

SEYRANİ’nin asıl adı Mehmet olan şairimiz Kayseri’nin Develi (Everek),İlçesinin Camii Kebir mahallesinin SEYRANİ ( Oruza)  sokakta halen mevcut olan baba evinde 1880 yılında dünyaya gelmiş olup,1866’da vefat etmiştir. Babası Oruza Camii imamı Cafer Efendidir. Anası Emine Hanımdır. Cafer Efendinin 4 çocuğunun en büyüğü olan Seyrani’dir. İlköğrenimini 14 yaşına kadar babası Cafer Efendinin yanında tamamladı. 15 yaşına erdiği zaman o tarihte hasta olan babası Cafer Efendi gece gördüğü ay ışığını sabah oldu zannederek oğlu Mehmet’e seslenir,“ Oğlum, anahtarı al camii aç, cemaat dışarıda kalmasın “diye seslenir. Anahtarı alan Mehmet Camiye gittiğinde cami kapısının açık olduğunu görür, Camide iki saf halinde namaz kılan yeşil sarıklı, nurani yüzlü, aksakallı, iri yapılı insanların namaz kıldıklarına bakarak derki inşallah hayırdır, o da onlarla birlikte safa geçip namazını kılar. Namazın bitiminde selam ve duadan sonra Mehmet bu yeni edindiği cami arkadaşlarından biri Mehmet’e “yaklaş oğul yaklaş” der. Mehmet ( Seyrani) mübarek zatın yanına gelir. Eli göğüste kıyam eder, yani saygıda bulunur. Pir elinde mayi dolu bir kadehi Mehmed’e uzatır, kadehi alan Mehmet dünyevi şarap zannederek bâdeyi almak istemez. Badeyi şüpheyle bakan Mehmed’e Pir tekrar seslenir “! İç oğul iç dostun elinden dost şarabını ki hidayete ermiş diyen bu gönül dostunun emrine uyarak badeyi içen Mehmed’e Pir:  Sende düşün, aşkın deryasına yüz yüzebildiğin kadar “ diye temennide bulunduktan sonra birlikte camiden çıkarlar. Bu yeni edindiği bilgilerden sonra  “ anahtarı eve bırakayım, ben size yetişirim “der. Anahtarı eve bırakan Mehmet (İLİBE) denilen semt tarafına koşar, onların peşinden dağı, taşı köylerdi, kasabaları ararsa da onları bir daha göremez. Söylentiye göre bitkin bir halde bulunan Mehmet BİLEÇ’teki bağlarına gelir ve yorgunluktan yatar. O gün tesadüfen bağa giden Anası Emine Hanım bulunduğu yerde Mehmed’e ulaşır. Anne şefkatiyle (sevgisiyle),sevgili oğlunu Mehmed’i bağrına basar ve öper “ Mehmed’im buraları seyrana mı geldin, SEYRAN’ım” der? İşte o tarihten itibaren Mehmet ismi tarihe karışır. Develinin bağrında ve Erciyes’in eteğinde başı dumanlı, gönlü imanlı, cesur, mert, yiğit, Hak bilir, halkı, vatanını seven yepyeni bir Hak ve Halk aşığı olarak Âşık SEYRANİ olarak ortaya çıkar ve gün geçtikçe ünlenir. Bundan böyle Âşık Seyrani ölümüne değin SEYRANİ mahlası ile hem söyler ve hem de sazıyla çalar…  

Aşık Seyrani 19 yaşında iken evlenir. Seyrani’nin yakınları ve dostları onu evlendirmek için aralarında bir iş bölümü yaparlar. Durumu Hoca Cafer Efendiye arz ederler. Hoca Cafer Efendi şöyle der:Berhüdar olun, pekala düşünmüşsünüz” diyerek dua ederler.İşi ARAP ALİ’ ye havale ederler.Ona bir  top “Kaput bezi”nin almasını  isterler. Her kes görevini yapar, Arap Ali ise Salı’dan Salı’ya işi erteler. Bu durumu gören SEYRANİ ise Arap Ali’yi şu dörtlükle hicveder:

Bir kuş geldi kondu karaçalıya
Bizim düğün kaldı yevmil Salı’ya
Allah işi düşürme Arap Ali’ye
O da sattı bizi bir meydanîye. 
Diyen şair Seyrani bu ilk hicviyle içini dökmüştü. Bundan sonra düğün hazırlıkları kısa zamanda tamamlanır. Seyrani muradına erer. İki oğlu ve bir kızı olur.  Şairimiz 1822 ‘de asker olur. Vatani vazifesini Balkanlarda yapar. Seyrani bir gün nöbet yerinde uyuyan arkadaşına şu dörtlüğü söyleyerek onu uyarmaya çalışır:
 
Tüfeğine acar derler
Demirine Macar derler
Yatan Kelp’e kocar derler
Kalk kocoğlan yatcı olma
***
Bu mu senin neferliğin
Şerefi var askerliğin
Yeri midir tembelliğin
Boşa dolu atcı olma…
 
1824 yılında vatani görevini bitirdikten sonra Seyrani memleketine  / Develi’ye döner. Develi’de birkaç yıl kaldıktan sonra bir arkadaşıyla İstanbul’a gider.  “Sultanoğlu “lakabıyla tanınan Ermeni Ağop Ağaya gider, Ermeni Ağop Ağa deri, kösele tüccarıdır. Ağop Ağa ona şöyle der, “ Yakında İstanbul’a yolculuk var mı” diye sorar.

Aşık SEYRANİ, yolunu devam ederken    bir Osmanlı torunu olduğunu  ve bu soydan geldiğini   gururla    ifade ediyor  ve  şu dörtlüğünü söylüyor: 
SEYRANİ’yi iyi tanı
Osmanlının büyük şanı
Düşman sarmış çevre yanı
Yâd’ı içe katcı olma…
(Bu kaynak, merhum Cemil Develioğlu’ nun cönkünden alındı.)SEYRANİ ve arkadaşı Ağop Ağa ile yola devam ederler. Niğde, Bor üzerinden Konya’ya gelirler. Bir sabahçı kahvesine gelirler. Çaylar içilir, sohbetler edilir. Seyranı’nın gözü duvardaki bir muammaya ilişir. Her muammanın bedeli bir kırmızı liradır. Bu yazıyı (muammayı) okuduktan sonra “ağalar bana izin veriniz, “Ben de 10 muammayı çözmek isterim” der. Onlar da buyurun, sizi dinliyoruz” derler.”Destur Ya Pir” diyerek sazıyla söylemeye başlar.10 muammayı da çözen Seyrani 10 kırmızı lirayı da alır. Hak ve halk aşığı Seyrani,  aldığı bu 10 lirayı bir yaşlı aşığa vererek tüm dinleyenlere çay ısmarlar. Seyrani’ nin bu arada Konya Âşıklar Kahvesinde şöyle bir muamma söyler:
O suda bak bu suda
Beş can yatar pusuda
Üçü göğe çekildi
Çifti kaldı bu suda.
Hak aşığı Seyrani Ağop Ağ ile İstanbul’a yola devam ederlerken bir dörtlük daha söyler:
Kayseri ilinden geldim buraya
Hasretlik başladı canım sılaya
Kendine güvenen gelsin buraya
Mertoğlu mertle ben güreşe geldim.
Vefalı hemşerilerin yardımlarıyla İstanbul uzun zaman kalan SEYRANİ KÖPRÜLÜ Medreselerinde 7 yıl kalır, ilim irfan ile Hat ve Nakkaşlığı da öğrenir. Âşıkların Semai kahvelerine gitmeği de ihmal etmez. Dönemin Padişahı “Sultan Abdülmecit”in dikkatlerini çeker. Sultan Abdülmecit Mutfak ağasına (Aşçıbaşına) şu emri verir:” Âşıklara sor, ne yerlerse onu hazırla “ diye emir verir. Saray ağası âşıklara teker teker sorar, âşıkların kimisi et, kimisi baklava, börek, süt, bal, kaymak yeriz” der, Sıra SEYRANİ’ye gelince “Âşık sen ne yersin” diyen aşçıbaşına “ DERT YERİM “ diye yanıt verir. Seyrani sanki onunla alay ediyormuş gibi, hemen durumu Padişah’a anlatır. Seyrani’yi huzura çağıran Abdülmecit : “Siz böyle demişsiniz doğru mu? Mizacında asla yalan söylemeyen SEYRANİ şu cevabı verir:” Ben hayıtımda hem dert ve gamla yaşadım, şu dörtle Padişah’a cevap verir:
 Hep erenler bir araya geldiler
Herkes yediğini burada dediler
Bulamacı bulamayan gidiler
Sabah kahvaltısı bal Padişahım.
Hakikati böylece anlatmaya çalışır, Padişahın çok hoşuna gider. Bu arada divanda Jüri bir Muamma hazırlamıştır. Oda da 40 ‘a yakın halk ozanı vardır. Ortaya atılan muammayı sadece SEYRANİ çözer. Adı geçen muamma:
Kanadı var kuş değil
Hatır, gönül hoş değil
Art ayağı yük taşır
Ön ayağı boş değil. (3)
SEYRANİ deyişini bitirince jüri önünde açılan kutunun içinden sayın okuyucular tenzih buyursunlar, hayvan dışkısını top haline getiren Tıstana dedikleri böcek çıkar. Bu muammanın çözümü budur.( Halk arasında elma yuvarlayan böcekte denilir).Böylece Padişah Abdülmecid’in takdirini de kazanmış olur ve ünlü bir Hak ve halk ozanı olarak tarih içinde yerini alır. Âşık Seyrani kimi zaman içinde yaşadığı toplumun sosyal ve toplumsal konulara neşter atar halka tepeden bakan, zulüm eden iktidarı da hiciv erer. İçinde bulunduğu saray hayatını şu sözlerle dile getirir:
Balmumun yandırıp bezire kadar
Aradım beşirden  nezire  kadar
Yokladım kizirden vezire kadar
Bize zulmetmedik zalim kalmadı. (16) 
***
Milletinin aç ve perişan hallerini gören şair kelle pahasına da olsa yiğitçe ortaya atılan gerçekleri dile getirerek aşağıdaki deyişleriyle başında bulunduğu iktidarı eleştirmekten de geri kalmadı ve şunları cesaretle yazmaktan geri kalmadı. Dönemin Padişahı Sultan Abdülmecit halka Ferman gönderir. Anadolu’da arıların balına dahi vergi gelir. Köylere,  kasabalara giden tahsilat memuru fakir, fukaranın ineğini, halı ve kilimini dahi haciz eder. İşte bunları gören ve duyan âşık SEYRANİ şöylece sazıyla dile gelir: 
Çam çırak kaz, mumu bulursa yakar
Toprak damlı evler her yağış akar
Emr-i Fermanından biz olduk korkar
Kovanlar kurudu, balım kalmadı
***
Fukarada kaldı sadece sabır
Kefensiz ölmeye ararlar kabir
Revamı mü’mine ceza-yı tedbir
Eve haciz girdi kilim kalmadı
***
Âşık SEYRANİ’ yim okur söylerim
Olan melaneti görür gözlerim
Rıza-yı Hak için döğdüm dizlerim
Kulun azabından halim kalmadı…
 Develi’nin yetiştirdiği Âşık SEYRANİ işte böyle dobra dobra
 Sazıyla deyişlerini ortaya koyan bir Hak ve halk şairidir. Ona âşık olan ve dört dörtlük hayatını ve şiirlerini araştırıp bir araya getiren Develili Âşık Ali ÇATAK, Türk halk edebiyatına kalıcı ve yararlı bir eser ortaya koymuşlardır. SEYRANİ’ nin şiirlerini yazarken bilinmeyen farsça ve Arapça sözcükleri de dip notu haminde açıklamaya çaba göstermişlerdir. Bir şeyle üzülüyorum, su yazı O’nun sağlığında yazmak bana kısmet olmadı. Aradan 21 yıl geçtikten sonra bu yazıyı yazıyorum. Bir yerde geç yazdığım için Âşık Ali ÇATAK’tan özür diliyorum. O şimdi yok  aramızda. Saygıyla ve rahmetle anıyorum.  İlerde onun  ayrıca bana göndermiş olduğu bir mektubunu da  sizlerle paylaşacağım...

------------------------------

Develi’nin yetiştirdiği Âşık SEYRANİ işte böyle dobra dobra sazıyla deyişlerini ortaya koyan bir Hak ve halk şairidir. Ona âşık olan ve dört dörtlük hayatını ve şiirlerini araştırıp bir araya getiren Develili Âşık Ali ÇATAK, Türk halk edebiyatına kalıcı ve yararlı bir eser ortaya koymuşlardır. SEYRANİ’ nin şiirlerini yazarken bilinmeyen farsça ve Arapça sözcükleri de dip notu haminde açıklamaya çaba göstermişlerdir. Bir şeyle üzülüyorum, su yazı O’nun sağlığında yazmak bana kısmet olmadı. Aradan 21 yıl geçtikten sonra bu yazıyı yazıyorum. Bir yerde geç yazdığım için Âşık Ali ÇATAK’tan özür diliyorum. O şimdi yok aramızda rahmetle ve saygıyla anıyorum.
Bütün Yönleriyle SEYRANİ adını taşıyan kitabında Seyrani’nin şiirlerini, hayat öyküsünü, Kayseri’den Konya’ya, İstanbul’a, Bağdat’ta, Halep’e gidişini ve oradan dönüşünü,   çağının ünlü halk şairleriyle atışmalar yaptığını ve Muammalar bağlamında yarıştığını akıcı ve yalın bir Türkçe ile SEYRANİ hakkında tüm bilgileri sergilemeye çaba göstermişlerdir. Ve bundan da başarılı olmuştur.
SEYRANİ’nin adı, Kayseri’de, Develi’de ve yurdumuzun birçok kent ve ilçelerinde caddelere, sokaklara, okullara, bulvarlara, fabrikalara ve hatta iş yerlerine verilmiştir. 17 şiiri bestelenmiştir. Develi’de Heykeli dikilmiştir. ( Seyrani’nin heykeli 30 Nisan 1976’da Heykeltıraş Gürdal Uyar tarafından yapılmış olup 55 bin TL. Kendilerine verilmiş ve Develi’de Cumhuriyet Meydanına törenle dikilmiştir.) SEYRANİ ta yaşadığı dönemlerde kalp gözüyle bu anları görmüş ve bir deyişinde aynen şöyle dile gelmişlerdir:
Haydar-ı Kerrar-ı deven yedince
Canını Allah’a teslim edince
SEYRANİ dünyadan göçüp gidince
Yaparlar resmini ismi söylenir…
SEYRANİ ve Develili Âşık Ali ÇATAK hakkında daha önce yazı yazan ve başarılarını tebrik edenleri de bir vefa borcu olarak unutmamışlardır. Onun için yazı yazanları da yazıyorum: İsa Kayacan, Cemil Develioğlu, Önal Okyay, Müdderis Abdi Hoca, Dr. Recai Özdil, Âşık Ayşe Çolakoğlu, Şair ve yazar Abdüllah Satoğlu, Saray Halı Fabrika Müdürü Ahmet Menevşe, Asım Yahyabeyoğlu, Prof. Dr. Asaf Ataseven, Kayseri Eski Milletvekili Hakkı Kurmel, Araştırmacı yazar Hayrettin İvgin, Halk Bilimci yazar, araştırmacı Nail Tan, Diş Dr. Fikret Çulhaoğlu, Ramazan Mert, Emekli Vali Rıza Akdemir, Dr. Şükrü Kaya Gürlek, Şair- yazar Yavuz Bülent Bakiler, Kültür Bakanlığı’ndan Yahya  Aksoy ve Eski Kayseri Valisi Yüksel Çavuşoğlu gibi değerli imzaların görüşlerine de yer vermişlerdir. Bugün bu yazdıklarımdan bazıları yok aramızda. Bunları rahmetle anıyor ve yaşayanlara sağlıklı ömürler diliyorum.
SONUÇ, olarak Kayseri / Develi ilçesinin yetiştirdiği Âşık SEYRANİ 19. Asırda dönemin önde gelen Halk ve Hak aşığıdır. Yunus Emre’ nin tasavvuf zincirinin son halkasıdır denilebilir. Develili Âşık Ali Çatak ‘ta O’nu dörtdörtlük bir eserde toplamış ve Türk halk edebiyatına kazandırmışlardır. Bir kez daha her ikisini saygıyla ve rahmetle anıyorum. Sözümü yine SEYRANİ’nin Adana - Kozanoğlu Bey’ine yazdığı bir şiiriyle noktalamak istiyorum.( Kısmet olursa bir başka yazımda Develili Âşık Ali Çatak’ın Şubat /1995 tarihinde bana gelen bir mektubundan söz edeceğim)
Yazımız devam edecek...

------------------------------------------