Sevgi nasıl bir şey, diye derin derin düşündü uzun süredir pır pır alevlenen yüreğiyle...
     Anne babasının kötü bir hayat sahnesinin son perdesiyle, zavallıyı yetimhane gibi köhne ortamlarda kendisine veda etmelerini ve tüm bunları hiç de hak etmediğini düşünüyordu minik oğlancık. Sıcacık bir aile yuvasının özlemi, dumanı tüten sımsıcak el yapımı anne tarhanasını höpürdeterek içmenin zevki, katı disiplinin olmadığı bir hayatı kucaklayabilmek, asık suratlı yetimhane müdürlerinin yer almadığı bir çevre ve daha pek çok hayalleri ufuk açmıştı gamzelerinde.
     Hatırlamaya çalışıyordu... Aman Allah'ım, biraz daha eski anılarıma gidebilsem; geçmişime serçe parmağımla dokunup dört yaşımdan önce yaşadıklarımı beynimdeki büyüteçle bir görebilsem... Az çok anımsıyordu dört yaşına kadar bilinçaltındaki yaşantıları ama silik anılardı işte. Evet, evet çizgi film gibi yaratıcılığını kullanıp şu an anca geçmişine odaklanabildi...
     Elbiseler, parlak renkler, lüks yaşamın ve savurganlığın baş döndüren cazibeli sahte maceraları... Soylu bir aileden gelse ne faide, neticede terk edilmişlerin atıldığı ve kimsenin bir daha arayıp sormadığı bir malikanedeydi artık o da. Hatırlıyordu anne ve babasını şu an, yaşı anca yedi olsa da. Sürekli koyu kırmızı rujlar süren, şık giyinmeye çalışırken abartıda sınır tanımayan son derece kokoş görünüşlü,üç gardırop kıyafeti olup israfa alışık, biricik oğluna hiç tebessüm etmeyen, sevginin 'S' si bile kendisinden çok uzak olan, güzellik salonlarından saatlerce çıkamayan bir anne... Tencere yuvarlanıp kapağını bulmuş misali eşini aynı kişilikle tamamlayan geceleri eve hep geç gelen, ağzında alkol kokusu ve sigaranın ağır kokusuyla evine gelen, hanımını kızı yaşında denebilecek sekreteriyle aldatan, kumarda borç gırtlağına dayanmış, riyakar iş ortağının kendi hisselerine de el koyduğu, küçük oğulcuğunu hep aşağılayıp sadece renkli ve pahalı oyuncaklarla uzaktan sevindirebilen, müsrif bir baba... Güzel bir villa, son model arabaları olsa ne yazar. Gönül maddiyat değil muhabbet ister.
     Anımsayabildikleri bu kadardı sanki. İki yıl önce yaşanmıştı hafızasından silinmeyen hakiki hikayeler. 'İcra'nın ne anlama geldiğini hiç duymamıştı ömründe, korkudan ailesine soramadı da oğlancık. Eve icra gelmiş, anne kötü yola düşmüştü. Aşüfte bir ananın ve aldatan bir babanın evladı olmayı kim isterdi ki. Eğer ana rahmine düşmeden evvel ona ebeveynini seçip tercih etme hakkını tanısalardı o da başka bir aileden yana seçim hakkını kullanırdı lakin yoktu böyle bir cevap şıkkı. Ve belleğinden silemediği o sahne...
     Hanımını fuhuştaki müşterisiyle kendi yatak odalarında basan, sonra ikisini de kendi silahıyla vurup en son kendini asan bir baba ve onca mal varlığıyla yüzülen koca servetten geriye kalan bir hiç. Bu yaşadıklarını o gün orada görüp şahit olan ve büyüyünce katiyen evlenmeyeceğine dair ant içen bu ufaklık...
     Böyle oldu işte. O gün yaşadığı olayın şokuyla günlerce hastanede misafir edilişi, uzun süre kimseyle konuşmak istemeyen içine kapanıklığı ve sonradan kafes kuşu gibi tıkıldığı bu yetimhane yolculuğu... Artık o da on sekiz yaşına kadar burada bir sığıntıydı diğerleri gibi. Kim isterdi ki yetimhaneyi. Burada olanlara 'onun bunun çocuğu, ikinci el evlat ya da ne olduğu belirsiz olarak dünyaya gelen canlılar' diye tiksintiyle bakıyordu toplum. İşte her ne kadar asil bir aileden gelse de psikolojik destek alıp itile kakıla devletin barındırdığı diğer çocuklardan biriydi artık o da. Ne kendine ait kocaman odası, masal anlatan dadısı, yurt dışından gelen pahalı oyuncakları,özel piyano ve yabancı dil dersleri ne de şatafatlı sonradan görme çevresi buradaydı. Beş yıl lüks yaşasa da bir ömür yalnızdı artık. Kısaca buydu işte onun yaşam çerçevesi.
     'Sefiller'i oynuyordu o da şu an. Büyüyünce 'Suç ve Ceza' romanını Türkçe dillendirse, aslında şahit olduklarıyla kocaman bir roman çıkardı ortaya. Roman gibiydi hayatı fakat o yaşama şiirsel dokunmak ve güçlü olmak istiyordu. İçindeki cevher belki onu gün ışığına çıkaracaktı. 
    Ansızın yetimhanenin kapkara ahşap çerçevesine gözü takıldı. Orada tatlı bir serçeye gözü ilişti. Ah, o minicik serçe kuşu kadar hür olabilmeyi ve buradan çekip gitmeyi ne çok isterdi.
     Sevgi neydi? Pahalı oyuncaklarının arasındaki sevimli oyuncak pandası mı ya da koca bir aile serveti mi? Peki, annelik nasıl bir histi? Anneler daima süslenip püslenip gezen, çocuğunu eve kapatıp dilini anlamakta güçlük çektiği Fransız dadılara emanet edip seyahate çıkan biri miydi? Anneler hep biblo gibi çekici ama taş kadar katı kalpli miydi?
     Babalık nasıl bir duyguydu? Kızı yaştakilerle barlarda fingirdeşen, arada oğluna hafif bir fiske ile onunla hasbihal etmeden avucuna harçlık sıkıştırıveren, çocuğunun gözü önünde hanımı ve sevgilisini acımadan rahatça vurabilen biri mi? Tüm babalar despot muydu? Ya da tüm anneler albenili olup içi tamamen kof ve kaskatı birer ceviz kabuğundan mı ibaretti?
     Sevgi neydi, ne değildi? Camdaki mini serçede sevgi var mıydı? Serçenin de annesi rengarenk tavus kuşu gibi gezen ve toplumdan ayrı takılan biri miydi? Bu kuşçağıza o kadar çok imrendi ki bir an. Acaba dışarıdaki hayat nasıldı? 
     O esnada bir şey daha ilgisini çekti... Aman ya Rab! Havalandırılan alt pencerelerden biri açık unutulmuştu. Aklına firar planı geldi. Karlı ve kaskatı bir havada üstünde ipince paltosuyla bu bir delilikti belki de. Yiyecek bulabilmek için buralara kadar uçan bu kuşu izledi. Hayret! Güvenlik kameralarına yakalanmadan arka kapıdan kaçıp özgürlüğü kucaklayabilmişti.
     Hey Özgürlük, ben geldim!
     Beni de götür kar kokulu, sımsıcak evlere!
     Bu kuş gibi benim de bir yuvam olsun...
     İçine şirin bir aile, güler yüzlü insanlar dolsun.
     Dünya denilen sahne, hiç de benim izlediğim çizgi film kahramanları gibi renkli değilmiş.
     Soğuk, koca bir tipi....
     Ve artık konuşamıyorum...
     Sonra ne mi oldu? Beş yıl bolluk içinde yüzüp de sonra bir anda saman alevi gibi uçan aile serveti gibi, oğlancık özgür olayım derken servetleri gibi bir hiç oluverdi. 'Bir piç olarak anılmaktansa hiç olmak iyidir.' sözü can verirken ruhuna fısıldayıvermişti. Kim bilir, belki de anne-babasından önce vardığı tertemiz cennette ebeveynlerinin yaşadığı sefil hayatı yaşamadan kurtulup gitmiştir ahirete de. Zaten hayatta olsa da onu takan kim? Binlerce sıradan çocuktan biriydi o da yetimhane köşelerinde.
     Bembeyaz ve saf yolculuğunda can verirken de kafasında aynı sorular belirdi:
     Sevginin mıknatısı nasıldı, sımsıkı kuvvetli miydi?
     Niçin anne ve babasının da oğullarına olan sevgileri bir mıknatıs gibi sımsıkı olmamıştı?
     Sevgi neydi? Yenilir, içilir, oynanabilir, resim yapılabilir bir varlık mıydı?
     Ya da sevgi bir masal perisi miydi?
     Hayatı çok ciddiye almak gerekir miydi?
     Sevgideki tılsımlı mıknatısın artı ucu hayat ve itilen eksi ucu da kendisi miydi?
     Aklıma büyük üstat Necip Fazıl Kısakürek'in güzel bir sözü esiverdi:
     'Fazla ciddiye almayın şu hayatı; nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız.'
     Sonra arkamdan Montaigne koşa koşa geldi, iki kelam da ben edeyim diye...
     Ve Montaigne 'Ölüm Üstüne' denemesinde: 'Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.' Alkışlayasım geldi hemencecik onu.
     Belki de Sevgi'deki mıknatısın eksi ucu sorumluluk alamayan biz büyükleriz, artı ucu da sonu böyle trajik sonla biten taze yüreklerimizdir. Dünya işte, bugün varsan yarın yoksun. 
     Sayamadım kalbimin hızlı atışlarını ve değiştiremedim ters akan dünya düzenini ve de el uzatamadım ezilmişlerin yüreklerine.
     Ya siz?
 
 
     ELİF YAVAŞ,  22 Mayıs 2014