(Kara yer ile mavi gök arasında yüz yıl gizli kalan bir aşk hikâyesi)

 Hurşide’ye…

"Işk mülkide gedâ yu şâh bir
Deyr içide rehber u gümrâh bir

Işk arâ derd ü belâdın özge yok
Zulm ü bîdâd ü cefâdın özge yok"

(Aşk yurdunda köle ile şah eşittir. / İnsanların dünyasında ise yol gösterici ile yolunu şaşıranlar bir tutulur. / Aşk sahrasında dert ve belâdan başka bir şey yok. / Zulüm, eziyet ve cefadan başka bir şey yok.)

(Ali Şir Nevâî’nin “Lisânü’t Tayr” eserindeki Şeyh Senân hikâyesinden)

 

***

     Sadreddin Aynî’den:
     “Orta Asya’nın başka yerlerindeki medreselerde olduğu gibi Buhara medreselerinin binalarının da asıl yapı malzemesi pişmiş tuğladır. İki katlı veya tek katlı binalardır. Biz onların örneklerini şimdiki Buhara, Semerkand, Taşkent ve başka şehirlerde görmekteyiz.
     O medreselerin içeride ve dışarıda geniş alanları, yüksek ve kalın duvarları, muhteşem kapı ve kemerleri, alınlıkları, revakları olup bazılarının küçük kubbeleri, kubbeleri ve duvarları rengarenk mozaiklerle süslüdür.
     O medreselerin asıl barınma yeri olan odaları gayet dar ve karanlık olup çoğu iki kişinin yatıp kalkması için yeterliydi. Bu odaların çoğu bir tek kapılı ve önleri revaklı olup insan da hava da ışık da o tek kapıdan girer. Yemek pişirilen ocak, su kapları, el-yüz yıkama yerleri , kömür veya odun; çoğu zaman yağ, pirinç, havuç, soğan gibi yiyecek içecekler de o dar odada bulunurdu.
     Eski zamanlarda bazı medreselerin kütüphaneleri de varmış. Medreseyi yaptıran kişiler hocalar ve talebeler için gerekli kitapları satın alıp talebenin faydalanması için o kütüphanelere koyar; medrese vakfının gelirinden bir bölümünü de kütüphane memuru için ayırırlarmış.”
     Medreselerin ve medreseleri yaşatmak için kurulan vakıfların vakfiyelerinde Arapça sözler ve dini ibarelerle aşağıdaki manaya uygun sözler yazılırdı: “Satılması, satın alınması, bir kişiye bağışlanması, birisinin faydalanması için vasiyet edilmesi ve miras olarak verilmesi mümkün değildir. Bu sözlere uymayıp vakıf kaidelerinde değişiklik yapan kişi Allah’ın lanetine; peygamberin ve bütün meleklerin lanetine uğrasın…”
      

***

     Yirminci yüzyılın başlarında, daha açık söylemek gerekirse 1908 yılında Margilanlı toy delikanlı Mümincan ilk okulu bitirmiş, tahsiline devam etmek üzere Buhara’daki Mir Arab Medresesi’ne girmişti. Mümincan, yeni sakal tıraşı olmaya başlamış, bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıydı. Yeni ilim öğrenmeye başlayan delikanlı bir talebeydi. Bu dünya ise imparator Dakyanusları[1] görmüş, kimlerin gelip kimlerin geçtiği eski bir kervansaray gibiydi.
     Genellikle sakin, huzur içinde yaşayan Mümincan, beklemediği bir zamanda farklı düşüncelere dalmıştı: İstanbul’daki sultan uzak bir diyara sürgün edilmiş, yönetim Genç Türklerin eline geçmişti. Enver Paşa milli kahraman kabul edilmişti. Buhara’da “Genç Buharalılar”, “Cedidler” kımıldanmaya başlamıştı. Bahçesaray’da basılan “Tercüman” gazetesini  lider ruhlu öğrenciler elden ele dolaştırıp okuyor ve değerlendirmeler yapıyorlardı.
     Kısacası, Mümincan tarihi olayların içinde yaşıyordu. O, başını kaşımaya vakit bulamıyordu lakin kafasını çalıştıracak vakti elbette  vardı. Mümincan medresede Arap dilinin şekil bilgisi, Arap dilinin cümle bilgisi, mantık, İslam akaidi, kelam, felsefe, fıkıh gibi öğrenilmesi mecburi ilimleri gerektiği gibi öğreniyordu. Bunlardan başka, Margilan’da Tabip Ahuncan’ın çıraklığını yaparken öğrendiği hekimlik bilgisini bir kenara atmamıştı. Birlikte okuduğu arkadaşları rahatsız olduğunda elinden geldiği kadar onları tedavi eder, gerekli ilaçları tavsiye ederdi. Mümincan’ın hekimlikteki başarısı bir yıl içinde Buhara Emiri’nin kulağına gitmişti. Onu saraya davet edip hekimlik becerisinden faydalanmaya başlamışlardı. Bu vesileyle Mümincan’ın kazancı da iyice artmıştı.
     …

    Aradan yedi yıl geçti. Yedi rakamında bilmediğimiz hikmet var. Yedi rakamı karşısında uyanık olmak gerek… Medrese öğreniminin yedi yılı bitip sekizinci sınıfa geçtiğinde yaz tatili başlamıştı. Bu sırada bir aşk hikayesi başlıyordu.
     …
     Şimdi sözü Mümincan’ın kendisine verelim. Biz sıradan okurlar arasındaki yerimizi alalım. Eğer bu olup bitenler sahneye konulsaydı seyirciler arasında olurduk.

***

     Bundan birkaç yıl önce Buhara’dan gelip Semerkand’a yerleştiğimde Mahdum Harezmi çarşısında Mir Katip hocayla güzel yazı yazma çalışması yapmış, hattatların “mürekkep” denilen istifli yazılarına geçtiğimizde Buhara’ya gitmiştim. Semerkand’a dönünce yine o arzumu gerçekleştirmek için güzel yazı yazma çalışmasına kaldığım yerden devam ettim.
     1915 Yılında bir gün işten çıkmıştım. Ciydemezar (İğdeli mezar) yanında Hidaye-i  Şerif eserini derleyip yazan kişinin[2] kabri vardır. Bu iki mezarı ziyaret ettikten sonra Yahudi mahallesinden geçip Şah-ı Zinde diye anılan sahabeden Kusem bin Abbas’ın mezarına gidiyordum. Yahudilerin havrasının dış kapısı açıktı. Kapıyla Yahudi ilkokulu arasında bir ayvan vardı. İlkokulun kapısı da açıktı. İçeride, kapının tam karşısında saçı, sakalı  ağarmış tecrübeli bir öğretmen çocuklara ders veriyordu.
     Merak ettim: “Ne öğretiyor acaba? Onların okulunda eğitim nasıldır?”
     Kapının dibinde birazcık durdum. Girsem kızarlar mı diye düşündüm. Sonunda Allah’a tevekkül edip içeri girdim. Derslik kapısına varmıştım ki tecrübeli öğretmen:
     — Biyâyed pisaram, biyâyed… (Gel oğlum. Gel…)
     İçeri girdim. Oturmam için yanındaki minderi işaret etti. Önündeki kitabı açıp Tevrat’ın Farsça tercümesinden okudu:
      — Allâh teâlâ ne hâb mikuned ve ne pinegi. (Yüce Allah uyumaz, uyuklamaz.)
     Kulak verdiğimde sanki bizim Kur’ân’daki “Âyet’el Kürsi”nin aynısı gibiydi. 

***

     Biz, hikayeyi anlatanın sözlerini burada kesip, onun sözlerini gerçeğe ne kadar uygun olduğunu araştırıp görelim.
     Bakara suresi, 255. ayet (Âyet’el Kürsi): 

"Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur.

O ezelden ebede diridir.

Her şeyin varlığı ona bağlıdır.

Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama.

Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur.

O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?

O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir.

O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar,

O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler.

O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez.

O, yücedir, büyüktür." 

***

     Dedim ki:
     —Bizim Kur’ân’da da Arapça olarak bunun benzeri var.
     Kısaca anlatayım:  Tanıştık. O adam Yahudilerin en büyük âlimiymiş. Kudüs’te Yahudilerin dini eğitim veren yüksek okulunu bitirip gelmiş. Beni evine davet etti. Birlikte havranın yanındaki evine girdik.
     Evde hanımı, biri on sekiz ve diğeri on altı yaşlarında iki kızı vardı. Onlar beni çok iyi karşıladılar. Birlikte oturduk. Hanımı çabucak sofra hazırlamaya başladı. Tavuk etini kızartıp yanında başka yiyeceklerle misafirini ağırladı. Dini inançlarımla bid’at birbirine karışmıştı o sıralarda. Canım yemeklerini yemeyi istemedi.
     “Şimdi yemek yedim de geldim. Tavuk etini de pek sevmem” diye bahane uydururdum. Utandığımdan bir lokma ekmeği ağzıma atıp oturdum. Bir fincan çay içtim.
     Büyük kızları kalın dudaklı, biçimsiz vücutlu, eli ayağı pek de düzgün olmayan, dağınık kıyafetli bir kız idi.
     Küçük kızı çok güzeldi. Yüzü sanki ak renge nar çiçeği rengi katılmış gibi… Eli ayağı düzgün. Dudakları kızıl gül goncasına benziyordu. Kısacası o güne kadar gördüğüm en güzel kız idi. Ne zaman ona gözüm düşse onun da bana baktığını fark ettim.
     Babası benim hekimlik yaptığımı bildiğinden:
     —Basur hastalığından sıkıntı çekiyorum. Bu devasını  bulamadığım derdin bir devası var mıdır? diye sordu.
     Hanımı:
     —Sağ dizim çok kötü ağrıyor, dedi.
     Kendi dertlerini mahalli Türk şivesiyle gayet güzel anlattılar. Biraz tuhafıma gitti, biraz da memnun oldum. Bulunduğumuz yerin yerli halkına saygı göstermek insanın boynunun borcudur.
     —Ben mutlaka ilaçlarınızı alıp geleceğim, diye vaat ettim.
     Sonra:
     —Şimdi bana izin verin, diyerek yerimden kalktım.
     Beni uğurlamak üzere büyük kızları Mariyam’dan başka herkes sokak kapısına kadar geldi.
     Küçük kız yanıma yaklaştı. Yavaşça:
     — Bâz biyâyed (yine gelin), dedi hüzünlü bir tavırla.
     — Mîbiyâm (gelirim), dedim sessizce.
     — Ne zaman gelirsiniz?
     — En kısa zamanda gelirim.
     — Teşekkür ederim.
     Ben şaşırmıştım. Düşünmeye başladım: “Yoksa beni sevdi mi? Hayır. Bu mümkün değil. Çünkü ben Müslümanım, o ise Yahudi ya…”
     O günden itibaren her zaman hayalimde “Bâz biyâyed” (yine gelin) sözü tekrar tekrar canlanıyordu.
     Aradan iki gün geçti. Babasıyla annesinin ilaçlarını hazırladım. Akşam yaşlı öğretmenin evine gittim. Râhile, herkesten önce koşarak gayet mutlu bir tavırla beni karşıladı. Oturduk. Râhile karşıma oturmuştu. Gözlerini benden hiç ayırmadı. Bazen tam gözlerine yaş gelecek gibi olduğunda başka şeylerle meşgul olmaya çalışıyordu. Râhile’nin annesinin ve babasının ilaçlarını verdim.
     Annesi mutfağa girdi. Babası da başka bir şey için yerinden kalktı. Yaklaşık on beş dakika ikimiz baş başa kaldık.
     Adını daha önce annesinin ve babası seslendiklerinde işitmiş olsam da yine sordum:
     — Adınız ne?
     — Adım Râhile, dedi ve birden ağlamaya başladı.
     — Neden ağlıyorsunuz? dedim.
     — Efendim… Ben…
     Ablası içeri girdi. Rahile gözyaşlarını ablasının görmemesi için odadan çıkıyordu. Ablası odadan bir şey alıp dışarı çıktı. Rahile içeri girip oturdu. Gözyaşlarını siliyordu:
     — Bâz miyâyed (Yine gelin), dedi.
     — Âmedem. Ammâ be pederu mâderetân melâl nemiâyed? (Gelirim ama babanızla anneniz rahatsız olmaz mı?)
     — Melâli ni (Rahatsız olmazlar).
     — Üç gün sonra ilaçların tesirini öğrenmek için gelirim.
     Râhile bir “ah” çekti ve yine gözleri yaşardı. Ben anladım ki Râhile beni gerçekten seviyordu.
     — Râhile. Bana kalsa her gün gelirdim. Ancak her gün yanıma hastalar geliyor. İkinci olarak da babandan ve annenden utanırım.
     — Babamla annem de sonunda pişman olacaklar. Ama pişmanlığın faydası olmayacak.
     — Râhile, delirdin mi? Neden öyle söylüyorsun? Öyle deme.
     — Şumâ hem puşeymân mişâved (Siz de pişman olacaksınız), dedi.
     Üç gün sonra yine geldim.  Râhile hastaydı. Yorgan döşek yatıyordu. Rengi iyice solmuştu.
     Babasının basur yüzünden olan kanaması durmuştu. Kendini iyi hissediyordu. Annesinin dizlerinin ağrısı geçmişti ama kızının halini görünce ne yapacağını şaşırmıştı. Babası ve annesi Râhile’nin niçin hasta olduğunu iyi biliyorlardı. Zavallı annesi  beni uğurlamak için sokak kapısına kadar çıkmıştı. Gözleri yaşlıydı: 
     — Her gün hiç olmazsa bir saat gelmenizi istirham ediyoruz. Biz küçük kızımızı çok seviyoruz.
     Babası yere bakarak hüzünle gülümsemeye çalıştı:
     — Evet, dedi.
     Sonra Türkçe olarak “evet” deyişini açıklamaya çalıştı:
     — Kudüs-i Şerif’te okurken Anadolu Türklerinin şivesini de öğrenmiştim. Çok güzel insanlardır Anadolu Türkleri.
     — Ben de Türkçe konuşuyorum. İstanbul’a iki kez gittim. Orada kardeşlerimizin evlerine misafir oldum, dedim.
     — Sağ olsunlar.
     — Vatan sağ olsun, dedim.
     Sonraki gelişimde annesi ve babası bizi uzun süre yalnız bıraktılar. Râhile ile çok rahat sohbet ediyorduk.
     Margilan’dayken “Nisâb’üs Sıbyân”[3]   kitabını okuyup ezberlemiştim.Arap dilinin öğrenilmesi zor olan sözlerini de biliyordum. Yalnız dil öğrenme kabiliyetimin yetersiz oluşundan dolayı Arapçayı çok rahat konuşamıyordum.
     Ebusami adlı girişken bir delikanlı:
     — Bak. Bunu da gözden geçir, diyerek bana bir kitap verdi.
     Baktım ki kitabın adı “Bahr’ül Muhabbet fî Esrâr’ül Mevâdât” imiş. Yani “Sevgi Denizi ve Dostluk Sırları”. Kitabın yazarı meşhur âlimlerden İmam Muhammed gazali idi. Eser Arap dilinin güzel sözleriyle o kadar etkileyici yazılmıştı ki “Yusuf ve züleyha” kıssasını okurken kıssada geçen olayları sanki gözünüzün önünde olup bitmiş gibi hissederdiniz. İlâhî sözlerdeki sihrin tesirinde kalırdınız.
     Yukarıdan ve duvarlardan şu sözleri işitir gibi olurdunuz: “Hey Yusuf! Haberin olsun. Beni aklından çıkarma. Ben her şeyi görürüm. Peygamberlik şerefinden mahrum kalabilirisin.”
     O kitabı tekrar tekrar okudum. Her okuduğumda mutlaka ağlardım. Kitap beni çok derinden etkilemişti. Hatırımda silinmez iz bırakmıştı.
     Râhile ile baş başa kalıp sohbet ederken “Ben erkeğim, o kadın” diye aklıma getirmezdim. Böyle bir düşünceyi kendime yakıştıramazdım: “Sevginin mutlaka tertemiz, lekesiz olması gerekir!” Gerçek aşk öyle tertemiz olurdu. Gerçekten büyük ve gerçek aşkın tadını söylemek veya anlatmak mümkün olmasa gerek… Onu yalnız hissedebilirsiniz. Bir de onu yalnız yaşayanlar hissederdi elbette.
     Râhile’ye yalnız elimi tutup oturması için izin veriyordum. Kızın babasıyla annesi de açığa vurmasalar bile benim tertemiz ve lekesiz duygularımı hissedebiliyorlardı. Onlar bana ve dürüstlüğüme samimi olarak inanıyorlardı.
     Sonra anlaşıldı ki onlar bizi yalnız bırakıp dışarı çıktıklarında ustaca gizlenen özel tahta aralıklarından bizi gözetliyorlarmış.
     Bir gün yine Râhile’yi görmeğe geldim.
     — Molla Abdülmü’min, bugün bir yakınımızın düğünü var. Nikah merasimi olacak. Hepimiz düğüne gidiyoruz. Râhile düğüne gidemeyecek durumda. Lütfen, o evde yalnız kalmasın. Akşam bize gelin. Râhile’nin yanında olun, dedi tecrübeli  öğretmen.
     — Tabii, olur. Akşam mutlaka geleceğim, dedim.
     Akşam evlerine geldim. Üç-dört tane de irice nar getirdim. Râhile’nin babası, annesi ve ablası düğüne gittiler. İkimiz evde yalnız kaldık. O mutluluk içinde birden gülmeye başladı.
     — Bütün gece başbaşayız, dedi iç çekerek. Gece boyu baş başayız. Keşki hiç sabah olmasa… Yoksa bir-iki saatten fazla baş başa kalamayız.
     Üzgün bir tavırla:
     — İçim sıkılıyor. Eskiden hiç böyle olmazdı. Siz yanımdayken hasta yatağımda gayet mutlu yatardım, dedi.
     Herkes kendi hayal âlemine daldı.  Bir müddet konuşmadan oturduk. Sonunda Râhile konuştu:
      — Nar sıkıverir misiniz? Suyunu içmek istiyorum, dedi.
     Nar sıkıp suyunu bir porselen kâseye doldurdum. Râhile yatıyordu. Başını kaldırdım. Kâseyi ağzına uzattım. Birazcık nar şerbeti içtikten sonra dedi ki:
     — Biraz nefes alayım. Sonra yine içerim.
     Kırk numara camlı fener yanıyordu. Nar suyu doldurduğum kâse fenerin altında kalıyor, nar suyunun rengi Râhile’nin yüzünün bir yarısına aks ediyordu. O zaman gümüş renkli çehresinde beyaza kırmızı ekleniyor, benzeri olmayan bir renk ortaya çıkıyordu ki çok güzeldi. Kâseyi yerinden oynattığımda o renk yüzünün başka bir kısmına düşüyordu. Yani kâsedeki nar suyunun aksi Râhile’nin yüzünün tamamını kaplamıyordu. Râhile’ye bu düşüncelerimi hissettirmedim. Yavaşça kalkıp raftan beyaz bir tabak aldım. Nar suyunun yarısını tabağa döküp fenerin altına koydum. Feneri biraz aşağı indirdim. Râhile’nin yüzü, boynu ve entarisinin tamamı o renge büründü.
     Râhile ne diyeceğini bilemedi. Güzel bir gülümseyiş yüzünü kapladı. Ben karşısında oturuyordum.
     — Şu an Züleyha’dan daha güzelsin Râhile, dedim.
     O an yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi:
     — Siz de Yusuf’tan daha iyisiniz. Sizi hiçbir Yusuf’a değişmem, dedi.
     O sırada elimi tutup avucumu birden bire göğsüne bastırdı. Öyle yumuşak bir haz hissi uyandırdı ki o hazzı hissetmemle birlikte sanki  kafama kocama bir buz kütlesi konmuş, sanki canım ayak tırnaklarımdan çıkıvermişti.
     Kulağımda “Ey Mümin! Aklını başına al!” diyen bir ses çınlar gibi oldu. Hemen elimi çekip aldım. Korktuğumdan mıdır yoksa heyecanlandığımdan mıdır bilmiyorum, nefesim boğazıma tıkılıp kaldı. Rahat nefes alamıyordum.
     Elimi çekip alışımdan sonra Râhile bana sırtını dönüp yattı. Kesik kesik ağlamaya başladı. Benim sanki dilim tutulmuştu. Kendi kendime büyük bir günah işlediğimi düşünüyordum.
     — Rahile! Sen beni ne kadar seviyorsan ben de seni daha az sevmiyorum. Belki daha çok seviyorum. Lakin Yaratan her şeyi görür. Biz büyük bir günah işlemeye cesaret edemeyiz, dedim.
     Râhile ise durmadan ağlıyordu:
     — Sizin göğsünüzde kalp değil taş var. Yüzünüz bu kadar yakışıklı olacağına kalbiniz biraz yumuşak olsaydı keşki. O zaman bana bu kadar eziyet etmezdiniz.
     — Ben Müslümanım, sen Yahudisin. Bu durumda birbirimize nasıl kavuşacağız, dedim.
     Bu benim en büyük hatam oldu. Onun içten sevgisinin değerini bilemedim. Büyük aşkına karşılık veremedim. Aciz kaldım…
     — İkimiz birlikte başka bir şehre kaçarız. Ben Müslüman olurum, dedi  Râhile.
     — Baban Yahudilerin büyük bir âlimi, evliya gibi görülen bir adam iken biz böyle bir hainlik yaparsak baban, annen Yahudi toplumunda nasıl başları dik yürüyebilir Râhile? Bunu da düşündün mü? dedim hislerini kaybetmiş eski vaizler gibi sakin bir ses tonuyla. Bu nasihat sözlerini söyledim ya o an kendimden nefret ettim.
     Râhile:
     — Ah! Bu babama bir ceza olsun, dedi.
     — Neden öyle söylüyorsun Râhile? Yine delirdin mi?
     — Madem öyle kendisi neden sizi alıp evimize getirdi? Keşki siz Yahudiden, ben Müslümandan doğsaydık. Ulu Tanrı insanı ve sevgiyi yarattığında niçin Yahudinin sevgisini Yahudiye, Müzlümanın sevgisini Müslümana yöneltip yaratmamış ha?
     — Râhile, sevgi denen şey insanın elinde değil. ne zaman geleceği bilinip beklenen bir şey de değil. Beklenmedik bir yerde, beklenmeyen bir kişinin başına ansızın düşüverir, dedim.
     Ahmakça bir söz söylediğimi anladım ama biraz geç anladım. Söylenmiş söz atılmış ok gibi. Söz ağızdan, ok yaydan çıktıktan sonra geri çevirmek mümkün olmuyordu. 
     — Ben ölürsem  ağlar mısınız? diye sordu Râhile.
     — Râhile, delirdin mi? Nasıl bu kadar soğuk sözleri söyleyebiliyorsun? Meleklerin iyi söze de kötü söze de “âmin” dediğini bilmez misin?
     — Melekler iyi dileklerime “âmin” demediler. Şimdi kötü sözlerime “âmin” deyiversinler dedi öfkeyle.
     — Estağfirullah, dedim ve yakamdan içeri tükürdüm. Öyle deme canım. Biz bir ömür dost kalalım.
     — Yok, dedi ve yattığı yerde başını salladı Râhile.
     — Sen evlenirsin, ben de düğününe gelirim, dedim.
     — Düğünüme değil, başsağlığına gelin, dedi.
     — Estağfirullah…
     —  O zaman belki göğüs kafesinizdeki taş erir, biraz yumuşar, derken Râhile’nin gözleri yine  yaşla doldu.
     Nedense benim gözlerime bir damla yaş gelmiyordu. Gözyaşlarım kuruyup gitmiş miydi yoksa… Râhile’nin gözkapakları kaldı. Uyumuştu. Ben de Râhile’nin ayak ucuna başımı koyup uyumuşum. Kulağıma ezan sesi geldi, uyandım. Usulca kalktım. Birazcık açık bırakılan kapıdan sokağa çıktım. O gece Râhile’nin babasıyla annesinin ne zaman eve geldikerinin farkında değilim.
     Yahudiler de Özbekler gibi sabah erken uyanarak sokak kapılarını aralayıp bıraktıklarını o zaman gördüm: Hızır aleyhisselâm sabahın erken saatlerinde rızk dağıtırmış. Kimin kapısı açılmamışsa o ev dağıttığı rızktan nasibini alamazmış.
     Buhara’ya dönüş zamanıma dört gün kalmıştı. Bu haberin Râhile’ye ağır bir darbe olacağını biliyordum. Onun yanına gittiğimde yola çıkacağımı uygun bir dille söylemeye çalıştım lakin hiç dilim varmadı. “Eğer Buhara’ya gidişimden bir gün önce söylersem bu ona ağır bir darbe olur. İyisi mi üç-dört gün önce söyleyeyim. Ben yanındayken daha kolay kabullenir” diye düşündüm.
     —  Râhile, sen de biliyorsun, ben Buhara’ya dönmesem olmaz. Başka çarem yok. En kısa zamanda yine gelirim. İmkan buldukça bir  bahane bulup yine yanına gelip giderim. Yazın daha uzun zaman kalmak üzere gelirim. Gittiğimde saray hekimi olmaya  yaklaştığım günlerimin hatırası olarak bir resmimi mutlaka gönderirim, dedim.
     Hemen gözlerinden sicim gibi yaş dökülmeye başladı. Böyle olacağını hissetmiştim. Râhile yüzüme gözlerini dikmiş sonra derin bir “âh” çekmişti.
     —  O gün sizi görmeden ölüp gitsem benim için daha iyi olacak, dedi acı dolu bir sesle.
     —  Râhile, yine  manasız laflar mı ediyorsun? Allah nasip ederse gelecek yaz Semerkand’a gelip her dediğini yaparım. Ne istersen yaparım. Tamam mı? Söz veriyorum. O ne? İnanmıyor musun? O zamana kadar da sana resmimi göndereceğim. Birazcık buna sabret, tamam mı? İyi mi?  
     —  Siz gelinceye kadar ecelim gelse de sabretmem gerekiyor mu? dedi alaylı bir dille.
     —  Yine ağzından bu soğuk sözler mi çıkıyor, dedim üzülerek.
     Râhile gözyaşlarını durduramıyordu.
     —  Sana Buhara’dan ne göndereyim? diye sordum.
     —  Kendinizi, dedi.
     Sözü şakaya döküp onu kurduğu hayallerden  uzaklaştırmak istedim:
     —  O zaman özel sipariş verip kocaman bir zarf yaptırayım bari…
     Gülüştük.
     Gecenin ikinci yarısında gözleri kendiliğinden kapanıyordu. Birazcık uyur gibi oluyordu. Dört-beş dakika sonra ansızın uyanıp bana bakıyordu. Yanında oturduğumu görünce sakinleşiyor, yine uykuya dalıyordu. Böylece sabahladık.
     Annesiyle babası geldi. Onlarla vedalaşıp kiracı olduğum eve gittim.
     Ağustosun sonu gelmişti. Eylülün birinci günü dersler başlıyordu. (Evet, 100 yıl önce Türkistan medreselerinde öğretim yılı Rus eğitim sistemindekiyle aynı çalışma takvimi kullanılmaya başlamıştı.)
     Râhile’nin annesi ve babasıyla vedalaşıp kalbimi iyice ele geçiren hasta kızı ağır hasta halinde bırakıp Buhara’ya gittim. Buhara’ya geldiğim gün hemen resmimi postayla Râhile’ye gönderdim.
     Gece gündüz “Ölsem ağlar mısınız?” sözleri aklımdan çıkmıyordu.
     Hayat kendi yoluna, kendi bildiği gibi devam ediyordu. Yine medresede dersler başladı. Tedavi işleri de devam ediyordu. Her zaman büyük ceddimiz İbn-i Sina gibi tabiattaki bitkilerden hazırladığım ilaçlar, ağrı kesiciler hazırlayıp yarısını Semerkand’a gönderiyordum.
     Mevsimlerden sonbahar, aylardan Ekimdi. Semerkandlı Hâdihan hocanın tavsiye mektubunu alan Molla Rüstem binbaşı  Semerkand’ın Aktepe istasyonundan Buhara’ya gelir. Sora sora beni bulur. Selam, hal hatır sorma faslından sonra mektubu elime tutuşturdu. Bir rica mektubuymuş: “Aktepe istasyonunun yakınlarında oturan hatırı sayılır zenginlerden birinin oğlu hastadır. Sizden rica ediyoruz, bir gelip görünüz.”
     Ben Margilan’a sipariş verip bir elbiselik, Yahudi işi, sarı  atlas kumaş getirtmiştim. Onu bir tanıdık vasıtasıyla Râhile’ye göndermek istiyordum. Semerkandlıların teklifini hemen kabul ettim. Molla Rüstem’le birlikte Semerkand’a gittim. Semerkand istasyonunda trenden indim. “Beni yarın Aktepe istasyonunda bekleyin” diye yol arkadaşıma bilgi verip onu gönderdim.
     Geze geze Siyâb (Karasu) pazarına gittim. Çeşit çeşit tatlılar aldım. Atlas kumaşla tatlıları paketleyip Râhile’nin yanına vardım. Bir gece onun yanında kaldım.
     Râhile hastalığa iyice teslim olmuştu. Vaktinin çoğunu yatakta geçiriyordu.
     —  Bak işte, gördün mü canım, ilk imkan bulduğumda yanına geldim. Sabr et. Kendini koyverme, canını sıkma. Yaza kadar fırsat buldukça sık sık gelip seni yoklarım, diyerek gönlünü almaya, teselli etmeye çalıştım.
     —  Bak, gece gündüz beni yalnız bırakmayan bir arkadaşım var, diyerek göğsüne bastırdığı resmimi gösterdi.
     Birden gözlerinden yağmur gibi yaş akmaya başladı. Onu sakinleştirmeye çalışıyordum:
     —  Gördün mü Râhile, ben sözümde durdum.  Buhara’ya vardığım gün hemen sana resmimi gönderdim. İşte, ilk fırsatta yine yanına geldim. Sözümde durduğumu görüyorsun işte. Yaz tatilinde Semerkand’a gelip yanından  hiç ayrılmayacağım. Ne istersen yapacağım. Anlaştık mı canım?
     —  Keşki öyle olsaydı, diye mahzun bir tavırla gülümsedi.
     —  Râhile, bu atlas kumaşı senin için Margilan’dan sipariş verip aldırdım. Eğer onu üzerinde görsem Mecnun’un olurum. Rengi de sana çok yakışacak, dedim.
     Elimden atlas kumaşı aldı, göğsüne bastırdı. Böyle yaparak beni mutlu etmeye çalışıyordu. Aslında o sırada çula çaputa hiç ihtiyacı yoktu.
     Atlas kumaşı göğsüne sıkıca bastırıp gözlerini yummuştu.
     Gece boyunca sakin sakin sohbet edip yan yana yattık. Pek fazla uyuyamadık. O bazen ağlıyor bazen kıkır kıkır gülüyordu. Her zaman yaptığı gibi parmaklarımla oynuyordu. Ara sıra birazcık uykuya dalıyor, birden korkuyla uyanıyordu. Gözlerini yüzüme dikip:
     —  Gelişiniz beni ne kadar mutlu ediyorsa gidişiniz de gönlümü  o kadar viran ediyor. İçimde öyle bir sıkıntı vardı ki… Yokluğunuzda bir gün, bir yıl gibi geliyor. Siz bunları bilmiyorsunuz. Beni sevdiğinize de inanmıyorum, dedi.
     İçimden bir şey cırt diye kopar gibi oldu.
     Tan ağardı. Kahvaltı ettik. Râhile ağlıyordu.
     Aktepe’ye varıp hastayı muayene ettim. Gerekli ilaçları tavsiye ettim.
     Sonra Taşkent’e gittim. Şimdiki gazete basılan matbaanın arkasındaki Rusya oteline yerleştim. Şimdiki Lenin müzesinin yerinde (hatıralar yazıldığında şimdiki Özbekistan Devlet Tarih müzesinin yerinde Lenin müzesi vardı. -N.B-) sıra sıra eczaneler vardı. Çağdaş tıbba en uygun ilaçları oradan almak mümkündü. Tüplerde çeşit çeşit ilaçlar, tıbbi aletler satın aldım. Onları paketleyip Buhara’ya posta kargosuyla yolladım.
     Eski Taşkent’e varıp kuyumcu dükkanından 100 Som değerinde pırlanta taşlı, altın küpeler aldım. Yine ufak tefek bir şeyler satın aldım. Sonra Semerkand’a bilet alıp Taşkent garından trene bindim. Semerkand’a geldim.
     Râhilelerin Yahudi mahallesindeki evine girdim. Râhile yine hasta, yatıyordu. Atlas kumaşı üstüne örtmüştü. Atlas kumaş sapsarıydı. Râhile’nin yüzü ise beyazla sarı arası bir renkteydi. Renkler birbirine uymuştu. Atlas kumaş çok yakışmıştı.
     İlk kez babasının ve annesinin yanında Râhile’nin elini tutup elinin dışını öptüm. O da elimi dudaklarına bastırıp uzun süre bırakmadı. Elimi ara sıra yüzüne  bastırıyordu.
     Babasıyla annesine ayıp olur mu diye sıkılarak, göz ucuyla onlara baktım ki onlar bir şeyleri bahane edip başka tarafa dönmüş oturuyorlardı. Rahat bir nefes aldım. yerimden doğruldum. Aldığım öte beriyi babasının eline tutuşturdum.
     —  Bunlar Taşkent  hatırası, dedim.
     Dönüp tekrar Râhile’nin yanına oturdum. Annesiyle babası odadan çıktılar.
     Gömleğimin göğüs cebinden pırlanta küpeleri çıkardım. Râhile’nin kulağındaki yakut küpeleri yavaşça çıkarıp yerlerine pırlanta küpeleri taktım.
     —  Neden bu kadar para harcadınız? Benim yakut küpelerim var ya, dedi.
     —  Ben parayı sevmiyorum Râhile. keşki seni mutlu edebilsem, dedim.
     —  Teşekkür ederim. Belki sizin hatırınız için takarım. Bundan sonra da kulağımdan asla çıkarmam.
     Sol elimi tutup öptü.
     —  Bak gördün mü canım, yaz tatiline o kadar zaman var ama imkan bulup ikinci kez seni görmeğe geldim, dedim.
     —  Bana “siz” değil “sen” demeye başladınız, dedi ve yalancıktan tehdit ederek işaret parmağını salladı.
     Güldüm. O da güldü.
     —  Özür dilerim. farkında değilim. Ne zamandan beri size “sen” demeye başladım Râhile?
     —  Bilmiyorum, dedi ve güldü. Şaka yaptım. Bundan sonra bana “siz” demeyin. Hep “sen” diye hitap edin. “Siz” derseniz üzülürüm.
     —  Olur, dedim. Yaza kadar yine bir bahane bulup mutlaka Semerkand’a geleceğim. Sen üzülme artık. Sabr et. Yazın ne istersen yapacağım.
     —  Gerçekten mi? diye sordu inanamayıp. İstediğim her şeyi, her şeyi yapacak mısınız?
     Onun ne demek istediğini anlıyordum. Ahu gözlerine gözlerimi dikip düşüncelere daldım. Birbirimizden gözlerimizi ayırmadan bir müddet oturduk.
     —  Evet, ne istersen yapacağım. Seni seviyorum Râhile, dedim.
     Birden ağlamaya başladı. Bu kez teselli edip susturmadım. Bıraktım ki ağlayıp rahatlasın.
     —  Buhara’ya epeyce ilaç ve tıbbi malzeme, doktorlar için gerekli araçlar gönderdim Taşkent’ten. Gidip teslim almasam olmaz, dedim.
     —  Geç kalmamışsınızdır inşallah, ne dersiniz?
     —  Buhara’ya varınca sana ilaç hazırlayıp göndereceğim.
     Birden gözlerinden yaş boşandı.
     —  Benim hastalığım ilaçla iyi olmaz. Nedense bugüne kadar hastalığımın ne olduğunu anlayamadınız.
     —  Biliyorum, dedim gözlerimi yere dikip.
     —  Benim ilacım sizsiniz.
     Benim gözlerimden de ansızın yaşlar boşandı. Yüzümü yüzüne bastırdım. Gözyaşlarımız birbirine karıştı.
     Sonunda vedalaşıp tren garına çıktım.
     Buhara’ya döndüm. Râhile’nin bu sefer beni çok etkilemişti. Söyledikleri de kendisi de bilincime mühürlenip kalmıştı. Bazen boyunu bosunu bazen bedenini bazen de sözlerini hatırlıyordum. Daima onu düşünüyordum. Sonunda inandım ki ben Râhile’yi gerçekten sevmiştim. Ona söz verdim, evleneceğim diye vaatte bulundum. “Ne istersen yapacağım” dedim. Yaz geldiğinde Râhile’nin istekleri yerine getirilecekti. Hoş, şimdi ne yapacaktım… Onun yalnız bir isteği vardı: Kendini bana bağışlamak istiyordu vesselam. Vuslat bağının meyvesini doya doya tatmak istiyordu.
     Ey Tanrı’m! Neden onu Yahudi, beni  Müslüman yarattın? Neden peygamberlerin getirdikleri arasındaki farkı yüce katında halletmeyip yeryüzünde bıraktın da insanoğlunun seçimine havale ettin? Eğer Râhile kendini bana bağışlayıp Müslüman bir hanım olsa Musa aleyhisselam kıyamet günü ona “ümmetim” demeyecek miydi? Allah’ın elçisi Muhammed aleyhisselam kıyamet günü Râhile’ye “ümmetim” diyecek mi? Allah’ın elçisi şefaat edecek mi? Allah yolundan ayrılmayan peygamberleri de kıyamet günü yanına alacak mı? Ey Allah’ım. Peygamberlerin kıyamet günü kendi ümmetlerini himaye etmek için dergâhını alt üst etmezler mi?..
     Kısacası… Yürüsem de dursam da hayalim böyle fikirlerle meşguldü. O ay yüzlü benim aşk hastalığımdır. O ay yüzlünün sevgisi samimi sevgidir. Ey Allah’ım! O âciz kulun bu dert yüzünden ölürse ben dergâhında günahkâr sayılır mıyım? Onu Yahudi, beni Müslüman yaratan sensin ey âlemlerin Rabbi… Neden insanoğlunu eşit yaratmadın?
     Başım çatlayıp yarılacak gibiydi.
     Ona verdiğim sözler aklıma geldikçe “İşte yaz da geldi, ben ne yapacağım” diye uykularım kaçıyordu. Yürüsem durup kalıyordum. Durduğum yerde dizlerimin dermanı kesiliyor, oturmak zorunda kalıyordum.Oturuyor olsam sırtüstü yatmak zorunda kalıyordum.
     Râhile Arap alfabesini, ben de İbranice yazmayı birazcık bildiğimizden mektuplaşıp birbirimizin halinden haberdar oluyorduk. Yazı konuşmanın resmidir. Yani mektuplaşmak görüşmenin yarısıdır. Bir gün Mir Arab medresesindeki odamın kapısı yavaşça tıklatıldı.
     —  Buyrun, dedim.
     —  Girebilir miyim?
     Gelen yaklaşık elli yaşlarında, iri kafalı, esmerce, tanımadığım  bir adamdı. Saygılı bir tavırla hal hatır sorup bir kenara oturdu.
     O iri cüsseli, iri kafalı esmerce bir adamdı. Koynundan bir mektup çıkarıp bana uzattı. Açıp baktım ki Semerkandlı âlimlerden birinden bir rica mektubuydu: “Bu mektubu getiren kişi Cizzak kadısıdır. Oğlu uzun zamandan beri hasta. Bizden size bir mektup yazmamızı ısrarla yalvarıp istedi. Eğer imkan olursa bir-iki günlüğüne Cizzak’a gelip kadı efendinin işiyle ilgilenir misiniz? Kendisi iyi insandır. İnşallah umudunu kırmazsınız.”
     Kısacası adam bilmem falancanın filancasıymış. Gerçi mektubu yazan falanca filancayı iyi tanımıyordum ama onların teklifini içtenlikle kabul ettim. Çünkü Râhile’yi son görüşümden bu yana iki aydan fazla zaman geçmişti. Onun halen ne durumda olduğunu bilmiyordum. İşte bahane kendi ayağı ile gelmiş oturuyordu. Derhal hocamızdan iki gün izin isteyip Cizzak’a doğru yola çıktık. Semerkand’a uğramayı da planladık.
     Semerkand’a geldim. Doğruca Râhile’nin evine vardım. Babasıyla annesi beni kapıda görünce acı acı ağladılar. Sonra kendilerini toparlayıp gözlerini kuruladılar. Beni Râhile’nin yattığı odaya davet ettiler. O, ağır hastaydı. Kesik kesik öksürüyordu.
     Râhile’nin önünde dizüstü çöküp oturdum. Başını iki elimle yavaşça kavrayıp kaldırdım. Alnından tekrar tekrar öptüm. O sol elini boynuma uzattı. Sağ elini göğsümün üzerine koyup beni  yavaşça kendine doğru çekti. Hemen yüzümün sol yanını dudaklarına yaklaştırdım. Yüzümden öpmek istiyor diye düşünmüştüm. O ise yüzümü biraz kokladı. Derin derin nefes alıyordu. Kokumu doya doya almak istiyor gibiydi. Sonra boynumu serbest bıraktı.
     —  Kollarınıza ağır geldim mi, yordum mu? diye fısıldayarak sordu.
     Bu sözü beni hüzün ve heyecan dalgaları içinde bıraktı. Nefesim tıkandı. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Râhile’nin başını yavaşça yastığa koydum. Alt dudağımı dişleyerek gözlerim bir noktaya dikilip kaldım. Râhile, bu Halideyken bile bana şefkat göstermeye çalışıyordu.
     Hiç sesimi çıkarmadan yanında oturdum. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Başının altındaki iki kuş tüyü yastığın arasından mendilinin ucu görünüyordu. Onu alayım diye yastığı kaldırdım. İki yastığın arasında benim resmim vardı. Mendille gözyaşlarını silmek istediğimde:
     —  Ben silerim, dedi ve mendili elimden aldı. Gözyaşlarını zarif hareketlerle sildi. Yüzüme manalı bir ifadeyle gözlerini dikti. Kendimi çok kötü hissetmeye başladım.
     Onu üzen düşüncelerini dağıtmak istedim:
     —  Râhile Hanım, ben Cizzak’a gidip geldim. Fariş taraflarında su kaynakları bol olan dağlar varmış. Bağban Ata güzel bir park kurmuş. Allah nasip ederse yaz gelince seni Bağban Ata parkına götüreceğim. Parka varmadan sağ tarafta dağdan akıp gelen şifalı bir dere varmış. Derenin suyu dut bahçelerinde havuzda toplanıyormuş. İnsanlar havuzun dibinden akan suyu kana kana içiyorlarmış. Çadır brandası ile kapatılan bir kabine kovalarla su alıp yıkanıyorlarmış. Maalesef o sudan alıp getiremedim. Ancak kendimi getirebildim işte. Zarfsız da posta yükü taşıyan trende getirilse olurmuş. Cizzak’da zarf yokmuş, dedim ve güldüm.
     Râhile de güldü. Yattığı yerde yüzü ay gibi ışık saçıyordu.
     —  İnsanlar çadırda mı yıkanıyorlar? diye sordu birden. Çocuk sahibi olmak isteyen karı-koca orada mı bir araya geliyorlar?
     —  Yok. Neden böyle bir soru sordun?
     —  Siz çadır brandası kaplı kabinde yıkanıyorlar demediniz mi?
     —  Dedim…
     O anda bu sözlerimin başka manaya da gelebileceği aklıma gelince güldüm.
     —  Vay be! Seninle konuşurken her sözü iyice düşünüp söylemek gerekiyor. Senin gibi akıllı kız bu yönden çok tehlikeli. Yani seni kendi sözünle yakalayıp beklenmedik yerden hücum edişi mümkün. Değil mi?
     Kirpiklerini kırpıştırarak:
     —  Derine girmeyelim. Ben kısaca bir açıklama istemiştim, o kadar.
     Şakaklarımı hafifçe kaşıdım. Anlaşılan konuyu değiştirmek gerekiyordu.
     —  Buhara’dan ne göndereyim, dedim.
     —  Hiçbir şey gerekmez, dedi.
     Bir müddet nefes alıp ekledi:
     —  Tamam. Hatırınız kırılmasın. Kendinizi gönderin.
     —  Olur. Sipariş verip kocaman bir zarf yaptırırım, dedim.
    İçine insanın sığabileceği zarf esprisini daha önce de yapmıştık. Râhile gülümsedi.
     Sordu:
     —  Yine hasta bakmaya gittiniz mi? Nereye gittiniz?
     Yolculuk hatıralarımı anlattım. O anda Cizzak kadısının bana Nervan Ata köyünden  dört dönüm yer hediye ettiğini hatırladım. Çapanımın cebinden kadının mührü basılmış belgeyi çıkarıp gösterdim.
     —  Seninle ilkbaharda Nervan Ata köyüne gideriz. Bir çift öküz bulup yerimizi karasabanla sürdürürüz. Çeşit çeşit sebzeler eker, meyve fidanları diker döneriz, dedim.
     Râhile, belgeyi inceleyip geri verdi. Gülümsedi.
     —  Kayısı ile zerdali, üzümle engür[4]  aynı sıraya dikilmez, dedi ve bana çaktırmadan baktı.
     —  Niçin?
     —  Engür çiçek açtığında altından yılan geçmemesi gerek. Yoksa çiçeklerini döker.
     —  Ya üzüm çiçek açtığında?
     —  Üzüm çiçek açtığında yılan kovuğundan uzaklaşmadan yavrularının bakımıyla meşgul olur, dedi istifini hiç bozmadan.
     —  Zerdali ile kayısı neden yan yana dikilmez?
     —  Sebebini bilmiyorum ya mutlaka bir sebebi vardır, dedi.
     Güldüm güldüm de Râhile’nin burnunu parmaklarımla kıstırıp bıraktım.
     —  İyi attın ha, dedim. Engürle üzümün, kayısıyla zerdalinin aynı şey olduğunu bilmiyorsun zannettim ya.
     —  O belgeyi notere götürüp tasdik ettirin, dedi Râhile. Cizzak kadısının mührü basılan belge sadece Cizzak mıntıkasında geçerlidir. Rusya hükumeti adına mühür kullanan noterin tasdik ettiği belge dünyanın her yerinde kanunen geçerlidir. Doğru değil mi?
     —  Doğru, dedim. Çok akıllısın, çok, diyerek burnunu parmaklarımla kıstırıp bıraktım.
     Râhile, resmimi yastığın üstüne koydu. Yüzü aydınlanıverdi.
     —  Evet, sonunda resmime bakmaktan sıkıldın mı? Göğsüne bastırıp yatıyordun hani… Şimdi yastığın altına saklamışsın. Hayır mı?
     —  Allah korusun. Bu resim benim hayat arkadaşım, gönlümün huzur kaynağı.
     Resmimi  yastığın üstünden aldı. Göğsüne bastırdı.  Sevip okşadı. Sonra ellerimi elleriyle kavrayıp göğsüne bastırdı.
     —  Artık ellerinizi çekip almayacak mısınız?
     —  Hayır. Çekip almayacağım. Yazın geldiğimde fikrimi, irademi tamamen sana teslim edeceğim. İstersen pişirip ye, istersen çiğ çiğ ye.
     —  Nasıl yiyeceğimi ben bilirim, dedi.
     Gülüştük. Çehresi iyice açıldı.
     Sağlık durumu iyi değildi. Verem  onu güçsüz bırakmıştı. Onu artık bahara kadar görebilir miydim yoksa göremez miydim?
     Bu sıkıntılı düşüncelerimi ona hissettirmemeye çalışıyordum.
     Babası odaya girdi.
     —  Abdülmü’min, mutfağa gelin, çay demledim, dedi.
     Annesi de:
     —  Buyurun, dedi tevazu ile eğilerek.
     —  Ne buyurayım, dedim Râhile’ye bakarak. Kocaman bir zarf siparişi mi vereyim?
     Hafifçe gülüştük.
     —  Hanımım buyursunlar, gelsinler demek istedi diye açıklama yaptı tecrübeli öğretmen.
     —  Evet, dedi mahcup bir tavırla annesi.
     —  Hanımım Kudüs-i Şerif’te Selçuklu devrinden kalan Türklerle sohbet etmiştir. Onların güzel şivesini de öğrenmiş. Yanlış anlamayın.
     —  Anneciğim, sofrayı buraya getirin. Benim yanımda çay için, dedi Râhile.
     O benimle daha fazla birlikte vakit geçirmek istiyordu. Bunu annesiyle babası da hemen anladılar elbette.
     İçeriye zarif bir sehpa getirdiler. Annesi çabucak bir sofra donattı. Hep birlikte oturup çay içtik. Hafifçe bir şeyler atıştırdık.
     Cizzak’a yaptığım yolculuğu anlattım onlara. Cebimdeki belgeyi çıkarıp gösterdim. Râhile yine noter meselesini dile getirdi.
     —  Belgeyi verin. Ben notere götürüp tasdikletirim, dedi babası.
     —  Size zahmet olmayacaksa, diyerek belgeyi uzattım. Çok teşekkür ederim.
     —  İlaçlar için para almadınız. Bizi bir ömür borçlu bıraktınız, diyerek mahcup bir tavırla kızına baktı çaresiz baba.
     —  İyiliklerinize biz karşılık veremesek Tanrı versin, dedi gözleri yaşaran perişan anne.
     —  Teşekkürler, dedim saygılı bir tavırla. ben bugün Buhara’ya dönmek zorundayım. İki gün izin almıştım. Dağ yolunu kar kapatmış. Cizzak’a varıp gelişim uzun sürdü.
     —  Yok, bugün hiçbir yere gitmiyorsunuz, dedi Râhile.
     —  Bana varı yoğu yalnız iki gün izin verdiler.
     —  Yok, yok. Bugün de kalın, dedi tekrar Râhile.
     Annesiyle babası gözlerini yalvaran gözlerle bana bakıyorlardı. Şu anda onlar ayaklarıma kapanmaya hazırdı. İçinde bulunduğum durumdan kendi kendime utandım.
     —  Gelin, bir bahane bulun, dedi babası yalvarırcasına. Ben sizinle birlikte notere gelirim. Bu bahaneyle işinizi de halletmiş olursunuz. Artık olmaz demeyin.
     Anne ve baba, kızlarının gönlü hoş olsun diye her şeye hazırdı.
     Yine bir gün Râhile’nin yanında kaldım. Yaşlı öğretmenle birlikte noterlik bürosuna gidip elimdeki arazi sahiplik belgesini yeniden resmileştirip özel deftere kaydettirdim. Noter dairesinin çalışanlarından biri yaşlı öğretmenin öğrencisiymiş. Öğretmenine karşı saygıda kusur etmedi.
      İşimiz bittiğinde yaşlı öğretmen Yahudi Heder ilkokuluna gitti. Ben eve yalnız döndüm. Annesi de Râhile ile ikimizi baş başa bırakıp odadan çıktı.
      Râhile sordu:
      —  İşiniz bitti mi?
      —  Noterlikte babanın öğrencisi çalışıyormuş. Belgeyi çabucak Rusçaya tercüme etti. Rusça metni  daktiloda tıkır tıkır hatasız yazarak mühürletiverdi, dedim.
      Râhile gülümsedi:
     —  İşi her zaman sağlam yapmak gerek. İşte şimdi bahar geldiğinde Nervan Ata köyüne gider, kendi yerimizde rahatça bahçe kurarız.
     —  Teşekkür ederim. Noter diye bir idarenin varlığını bana söylemeseydin başıma neler gelirdi bilmem.
     Öğleden sonra ablası geldi. Râhile ile oturup epeyce sohbet ettiler. O bir terziye çırak olmuş. Ustasının evinde kalıyor, ona hizmet ediyormuş. Karşılığında ondan terzilik mesleğini öğreniyormuş.
     Ablası gittikten sonra Râhile:
     —  Resminizi neden yastığın altına sakladım biliyor musunuz? diye sordu.
     —  Yoksa ablan seni resmimden bile kıskanır mı?
     Başını sallayıp güldü:
     —  Yok, yok. Ablam kıskanmaz. Bazen beni  görmek için konu komşu yaşlı kadınlar geliyor. Yaşlı Yahudi kadınlar da dedikoduda Özbeklerle Taciklerden geri kalmıyor. Ohooo, dilleri bir karış. Müslüman bir delikanlının resmini göğsüme bastırdığımı görseler var ya… Allah korusun.
     —  Anladım. Yaşlı kadınlar her yerde kendilerine uygun bir meşgale buluyorlar, dedim.
     Anladım ki resmimi iki yastığın arasında görüp şaka yaptığım halde o buna üzüldüğümü zannediyordu. Halbuki ben sadece onu güldürmek istemiştim. Bu önemsiz hadise de Râhile’nin bana olan ilgisinin ne kadar ciddi,  samimi, insani duygularla olduğunu gösteriyordu.
     Akşam Râhile’nin yanında benim için yatacak yer hazırladılar. Yeni minderleri sağ tarafına  iki kat serdiler. Ben onların hazırladığı yerde yatmadım. Râhile’nin sağ tarafına geçip oturdum. Gece boyu gözlerimi yummadım. O ellerimi tutup göğsüne sıkıca bastırıyordu. Böylece uykuya dalıyordu. Ellerim uyuştuğunda yavaşça çekmeye çalışıyordum.
     —  Benden uzaklaşıp kaçmak mı istiyorsunuz, diye fısıldadı.
     —  Yok canım. Dışarıya çıkıp enfiye çekip gelecektim, dedim şakayla.
     —  Yalancı, diyordu gülümseyerek. Enfiye çekmeyi de Cizzak kadısı mı öğretti?
     —  Daha önce çekiyordum. Yalnız senden gizleyerek çekiyordum.
     —  Yalancı… dedi yine gülümseyerek.
     —  Doğru söylüyorum. Bizde yaşlı kadınlar bile enfiye çeker. Annem çoğu zaman beni komşu mahalleye koşturup satıcıdan enfiye aldırırdı. Bir çimdik, yarım çimdik ondan çalıp kullanırken sonunda tiryakisi olmuşum.
     Râhile sessizce yatmış, anlattıklarımı dinliyordu. Elbette hiçbirine inanmıyordu. Nefes alışında bir değişiklik yoktu. Eğer nefes alışında bir değişiklik olsa sözlerime inandığını, sözlerimin onu heyecanlandırdığını göstermiş olurdu.
     Pencerenin üstünden dolunay bizi gözetliyordu.
     Râhile gözlerini yüzüme sertçe dikti. Sonra tane tane anlatarak:
     —  Siz acımasız ve zalimsiniz, dedi.
     Sesimi çıkarmadım. Başımdan aşağı buz gibi su dökülmüştü. Bütün vücudum buz kesilmişti. Biraz sonra vücudum sanki alev alev yanmaya başlamıştı sanki.
     Yumuşak bir ses tonuyla sordu:
     —  Üzüldünüz mü? Ben öylesine şaka yapmıştım, dedi.
     Sakince cevap verdim:
     —  Biliyorum… Biliyorum.
     —  Yaptığım şaka sizi üzdü mü?
     —  Acımasız ve zalim adam üzülür mü?
     —  Sözlerim sizi üzmüş ey... Fergana Vadisi halkı şakacı olurdu ya.
     —  On dört yaşındayken çayhaneden çayhaneye durmadan gezip askiya dinlediğim, askiya söylediğim çağda Fergana Vadisi’nden çıkmışım. Bundan sonra öğretmenim sen oluver işte…
     —  Bir şakaya bu kadar surat asıp burun kıvırmak olur mu?
     Baktım ki Râhile gerçekten yaptığı şakaya üzülüp üzülmediğimi düşünüyordu.
     —  Sen şimdi rahatsızsın. Aklına gelen her sözü söyleyebilirsin.  Benim canımı sıkmam. Allah nasip ederse bahara kadar iyileşeceksin. Ondan sonra utanıp sıkılmadan konuşursan elbette üzülürüm canım. O zaman belki de eve kapatıp dayak atabilirim de…
     O ellerimi ellerine alıp göğsüne sıkıca bastırdı.
     —  Olsun, razıyım, diye fısıldadı.
     Artık yüzünde gerginlik kalmamıştı, titremiyordu. Rengi solmuştu, ekmek kabuğu rengine benzer bir renkteydi.
     —  Yine görüşecek miyiz? diye fısıldadı.
     —  Öyle söyleme. Soğuk laflar etme.
     —  Ölsem ağlar mısınız?
     —  O sözü yine ağzına alıyor musun? Beni üzerek mi Buhara’ya göndereceksin?
     —  Af edersiniz, dedi  yutkunarak.
     Ağlayışını güçlükle bastırarak  yatıyordu.
     —  Göz açıp kapayıncaya kadar baha gelecek. Mayıs ayının sonuna doğru tatile gelirim. Burada hocamdan alacağım dersler var. Muhtemelen bazı ödevler alırım. Dağlık yerlere gidip pratik yaparım. Seninle şehirden kaçar, Fariş’in dağlarına gideriz. Nervan Ata köyündeki dört dönümlük yerimizde çiftçilik yaparız. Sığır alırız, koyun alırız. Sen inek sağmayı öğrenirsin, ben odun yarmayı öğrenirim. Nasıl?
     —  O mevsimde çayırlar yemyeşil olur. Dağları kıpkızıl gelincikler kaplar. Dereler şırıl şırıl akar. Bülbüller öter. Alıçlar çiçek açıp beyaz ve sarı renklere bürünürler…
     —  Dur bakalım, sen Fariş’in dağlarına ne zaman gittin? diye sordum şaşırarak.
     Gözlerini yumdu:
     —  Tarifini sizden işittim, hayalimde  canlandırıp söylüyorum. Aslında Fariş’in dağlarını siz de bahar mevsiminde görmemiş olabilirsiniz. Doğru mu?
     —  Ben görmediysem de Cizzak kadısı Orazbay Ata çok görmüş. Kendisi Pest Köse köyünde doğup büyümüş.
     —  Öyle mi? dedi ve biraz sustu. Sadece bir tek oğlu mu varmış?
     —  Evet. Onu da himaye etmek için evlatlık almış. Kaynanasının oğlunu daha bebekken alıp yetiştirmiş.
     —  Vah zavallı ey! Evlatlık aldığı çocuktan dünya malını esirgemeyen adam gerçekten de iyi adam olsa gerek.
     —  Aynen öyle.
     —  Oğlu iyileşti mi?
     —  Allah nasip ederse iyi olacak.
     —  Âmin.
     —  Bahar gelince seninle dağları gezeriz. Sen tamamen iyileşeceksin. Dağ havası şifa verir.
     —  Benim daha çabuk iyileşsem olmaz mı?
     —  İyi olacak hastanın doktoru ayağına gelirmiş.
     —  Lakin ben sizi evimizde gördükten sonra hasta oldum ya…
     —  İşi o tarafını değil bu tarafını söylüyorum: Sen dağ havasını teneffüs edip iyileşesin diye bize Tanrı dağdan yer nasip etti. Kadı ise bu nimete aracı oldu sadece.
     —  Doğru, dedi yavaşça.
     Râhile Allah’ın takdirinden asla şüphe etmezdi. O Allah’ın itaatkâr bir kuluydu.
     Ezan sesini işittim. Sabah olmuştu. Dışarı çıktım. Abdest alıp geri döndüm. Bu arada annesi de içeri girip Râhile’nin ellerini yüzünü yıkamış, saçını tarıyordu. Allah razı olsun, benim için de kıbleye doğru bir seccade sermişti. Ben sabah namazını kılıncaya kadar odaya kimse girmedi.
     Râhile’nin yanında  kahvaltı ettik. Râhile’yi göğsüme yaslayıp çay içirdim.
     —  Tren ne zaman kalkacak? diye sordu.
     —  Saat ikide gardan hareket edecek, dedim.
     —  İkiye kadar yanımdan ayrılmayın. Bu son buluşmamız, dedi.
     Tam itiraz etmeye hazırlanıyordum ki onun gözlerinden inciler dökülmeye başladı. Kendimi tutamadım. Benim de gözlerimden yaşlar akmaya başladı.
     Zaman şirin sözler söyleme zamanı değildi.
     —  Râhile, beni özellikle ağlatmak mı istiyorsun? dedim.
     —  Bu ağlama hiçbir şey değil. Daha çok ağlayacaksınız. Değerim o zaman anlaşılacak lakin o zaman ağlamanın, sızlamanın faydası olmayacak.
     Eliyle işaret ederek kendisine yaklaşmamı istedi. Yüzümü dudaklarına yaklaştırdım. İkimizin de gözlerimizden sicim gibi yaşlar akıyordu. O hiç ara vermeden yüzümden öpüyor, kokluyordu.
     Duvarda asılı duran saat çaldı.
     —  Hemencecik saat bir oldu mu? dedi Râhile.
     —  Artık gidip bilet almam gerekiyor, dedim.
     Ağlaya ağlaya vedalaştık.
     —  Râhile. Yine bir hastayı tedavi etme bahanesi bulduğumda Semerkand taraflarına mutlaka gelirim. En kısa zamanda mutlaka görüşürüz.
     —  İnşallah öyle olur, dedi o.
     Râhile ile vedalaştıktan sonra Cizzak kadısının verdiği belgeyi tasdikletmek için babasının verdiği yüz som parayı haberi olmadan iki yastığın arasına sıkıştırdım. Odadan çıkıp babasıyla ve annesiyle içtenlikle vedalaşıp ayrıldım.
     Bavulumu alıp sokağa çıktım. Bibi Hanım medresesinin yanında faytona bindim. Çok geçmeden tren garına vardık. Tren saat tam ikide Buhara’ya hareket etti.
 

***

      Buhara’da neler oldu?
     Râhile her an gözlerimin önündeydi. Sözleri kulaklarımda çınlıyordu. Bazı sözlerin manasını, hangi maksatla söylendiğini daha iyi anlıyordum. Bazen nefesim birden tıkanıyordu. Ağlamaktan gözlerime kan oturmuştu. Gerçek sevginin ne olduğunu Râhile yaşayarak ispatlamıştı. Ben, gerçek aşkın yalnız kitaplarda yazılı olduğunu düşünürdüm. Yaşadığımız hayatta da varmış… Sevginin adı nedir diye sorsalar hiç tereddüt etmeden “Râhile” derdim.
     Aradan iki buçuk ay geçti. Nisan ayının başlarında olsa gerek; bir düş gördüm: Odamda yatıyormuşum. Akçam veya gece vaktiymiş. Ansızın uyanıp gözlerimi açmışım ki ne göreyim? Karşımda Râhile dimdik ayakta duruyormuş. İlk gördüğüm günkü gibiydi. Onda hiçbir hastalık emaresi yoktu. Yalnız, kapkara giysiler giymiş; karalara bürünmüştü. Başında da kocaman kara bir ipek başörtüsü vardı.
     —  Hey Râhile, ne zaman geldin? diye sordum.
     Bir müddet gözlerini yüzüme dikip baktı, suratını astı:
     —  Vefasız! dedi.
     Üzüldüm. Lakin “Kırgınlığı boşuna değil…” diye düşündüm. “Buhara’ya gelmiş, ben onu istasyonda bekleyip karşılamamışım. Benim bu yaptığım insanlık değil…” diye Râhile’yi haklı görmeye başladım… O sırada uyanmışım.
     “Ne olmuştu ki? Ben onu her zaman ak pak giysiler içinde görürdüm. Bugün düşümde niçin karalara bürünmüş halde gördüm?..”
     Sabahleyin şuurum bulanık halde, kahvaltı da etmeden derse gittim.
      Saat ikide dersten çıkıp eve geldim. Hekimlik becerilerim arttıkça elime biraz para geçmeye başlamıştı. Artık harçlığı kıt talebeler gibi medrese odalarında pirelerle boğuşarak ömür geçirmiyordum. Genç Buharalıların  hamisi olarak tanınan Buharanın zenginlerinden Feyzullah Hoca’nın oturduğu mahalleden ucuz bir ev kiralamıştım. Mir Arab medresesine Yahudi mahallesinden geçerek gidiyordum.
     Eve geldiğimde sokak kapısının önünde üç-dört kişi bekliyordu. Hizmetime bakan Nebi Hoca karşıma çıktı:
     —  Semerkand’dan mektup geldi, diyerek elime bir zarf tutuşturdu.
     Zarfı ayaküstü açtım. İçinde bir kağıt parçası vardı sadece. Kağıda Arap alfabesiyle bir çift söz yazılmıştı: “Râhile mürd”  (Râhile öldü).
     Mektubu kim göndermiş, ne zaman göndermiş belli değildi. Zarfın kapağına basılan posta mühründe 13 Nisan 1916 tarihi görünüyordu. İçim cız etti: Râhile 13 sayısını hiç sevmezdi. Bu sayıyı uğursuz kabul ederdi. Bir gün sormuştum:
     —  Rakamı niye kötü görüyorsun? O sana ne kötülük getirdi?
     —  İsa aleyhisselamın on üç havarisi varmış. Havarilerinden biri onun Romalı subaylara satmış. Peygamberine hainlik eden havarinin adı Yuda idi. Onu “13” rakamıyla damgaladılar. Bunun yanında güya o Yuda dedikleri adam Yahudi imiş. İsa aleyhisselam, Yuda’yı çok severmiş. O çok sevdiği dostu peygamberine hainlik yapmış. Bu yüzden Hıristiyan halk Yahudilere karşı kin beslermiş. Bu masal olmasa, yalan olmasa Türk sultanı Yahudilere kendi ülkesinden yer yurt verir miydi? Benim babamla annem Kudüs-i Şerif’i idare eden Türk memurlardan hep iyilik görmüşler.  Biliyor musunuz, Fatih Sultan Mehmed’in miladi 1458 yılında Kudüs Rum patriği Atnayos’un eski imtiyazlarını korumasına dair fermanı 450 yıl sonra Sultan Abdülhamid devrinde de geçerliliğini korumuş. Sultanların bu tutarlılığına saygı duyuyorum. Muhammed aleyhisselamın “Vatan sevgisi imandandır.” hadisi onların vücuduna anne sütüyle girmiş, canla birlikte çıkmış. Babamın ve annemin anlattıklarından sonra ben böyle bir kanaate vardım. On üç rakamına olan nefretim ise benim cahilliğimden kaynaklanıyor, diye anlatmıştı Râhile.
     Bu, Râhile’nin dünya görüşünün ne kadar derin ve samimi olduğunu gösteren bir misaldi. Ben onun değerini ifade edemiyorum.
     Elimde zarfla kalakalmış halimi gözlerinizin önüne getirmeye çalışın. Hayalimden Râhile’nin sözleri bir bir geçiyordu: “Saat ikiye kadar yanımdan ayrılmayın…” “Bu ağlama hiçbir şey değil. Daha çok ağlayacaksınız.” “Babamla annem gibi pişman olacaksınız lakin faydası olmayacak…” “Ölsem ağlar mısınız?..”
     Ayaklarımı sürüyerek eve içeri girdim. İlaç bekleyen, tedavi bekleyen hastalar dış avluda toplanmışlar. Başımı sallayıp yanlarından geçtim. İç avludaki odama girdim. Göğsümü sehpaya dayayıp gözlerimi bir noktaya dikmişim. Ne kadar oturduğumu bilmiyorum, hizmetime bakan Nebi Hoca hafifçe öksürerek kapı eşiğinde göründü:
     —  Randevu verdiğiniz hastalar bekliyor, dedi.
     Çaresiz yerimden kalktım. Dış avluya çıkıp balkona yaklaştım:
     —  Beni mazur görün. Dünyadaki en sevdiğim insanı kaybettim, dediğimi çok iyi hatırlıyorum.
     Sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. bayılıp düşmüşüm. Hastalar da birden dünya başlarına yıkılmış gibi ağlamaya başladılar. Sanki kıyamet kopmuştu.
     Akşam odamda kendime geldim. Sadık hizmetkarım alnıma ıslak havlular koyup oturmuş, başımda bekliyordu.
     Dilim güç bela dönmeye başladı:
     —  Zarf nerede? diye sordum. Rüzgarda uçup gitmedi değil mi?
     Nebi Hoca, rafta duran zarfı alıp gözümün önüne getirerek bana gösterdi.
     Yutkundum:
     —  Hayır olsun inşallah. Kaybetmeyin.
     Hizmetkarım çok iyilik yaptı. Gece boyu ikimiz de hiç uyumadık. Sabah hocalarıma mazeretim olduğunu bildirip üç-dört gün için izin aldım. “Semerkand’da kız kardeşim vefat etmiş”, dedim. Hocam hemen başsağlığı diledi. Merhumenin ruhu için dua edip ellerini yüzüne sürdü.
     Semerkand’a hareket ettim.
     Semerkand garında trenden inip faytonla Yahudi mahallesine gittim.
     Çok iyi bildiğim o kapıdan eve girdim. Babasıyla annesi evdelermiş. İkisi birlikte bana sarıldılar ve sesleri çıktığı kadar hüngür hüngür ağlamaya başladılar.Ben de kendimi tutamadım. Kıyamet koptu.
     Râhile’nin yattığı odaya girdik. Odanın dört tarafına çiviler çakıp askı yapmışlar ve askılara Râhile’nin bütün giysilerini asmışlardı. Benim hediye ettiğim sarı atlas kumaştan entari diktirmişti. Onun da askıda olduğunu gördüm. Sadece giysileri vardı ne yazık ki. Râhile ise yoktu…
     Ağlama seslerimiz yine yükselmişti. Ben her elbiseyi bir bir kucaklayıp, bir bir koklayıp öyle ağlıyordum ki gözümde gök kubbenin her katı titriyor gibiydi.
     Sonunda babası ağlayarak oturduğu yerden kalktı. Tevrat’tan ayetler okudu. El açıp dua etti. Onlar duadan sonra ellerini yüzlerine sürmüyorlardı.
     Ben de diz çöküp oturdum. Kur’ân okudum. Dua edip ellerimi yüzüme sürdüm.
     Annesi sofra hazırlamak istedi.
     —  Yok, olmaz. Önce mezarını gösterin lütfen, dedim.
     Odadan çıktım. Annesiyle babası da dışarıda giydikleri giysileri üstlerine aldılar.
     Öğretmen gözyaşlarına hala hakim olamıyordu:
     —  Canını teslim edinceye kadar Râhile’nin aklı başındaydı. Dili tutulmadı. Hep sizi andı. Kulağındaki pırlanta taşlı küpesini göstererek ‘Bunu çıkarmayın. O bana ebedi yoldaş olsun.’ dedi. Fotoğrafınızı da mezarına koymamızı vasiyet etti. Dindaşlarımız işi anlayıp kavga çıkarmasınlar diye fotoğrafınızı Tevrat sayfalarına sarıp mezarına koyduk. Resminiz Râhile’nin göğsü üzerinde, hediye ettiğiniz küpeler de kulağında…
     Semerkand’da Şah-ı Zinde türbesinin bitişiğindeki Müslüman mezarlığının yanında bir duvarla ayrılmış Yahudi mezarlığı vardır. O mezarlığa vardık. Yine üçümüz de kendimizi tutamayıp hüngür hüngür ağladık. Kimse kimseyi teskin etmedi. Mezarlıkta ne kadar kaldığımızı hatırlamıyorum. Karanlık olmuştu. Eve döndük.
     Ertesi gün ağlaya ağlaya Buhara’ya döndüm.
     Râhile, “Ben bu dünyadan geçip gittiğimde çok ağlayacaksınız lakin faydası olmayacak. Sadece pişmanlık duyacaksınız, o kadar…” sözü gerçek oldu.
 

*** 

     Üç yıl ağladım. Bin doksan beş gün oldu, gözyaşlarım dinmedi.
     Yüz yıl yaşasam da Râhile’yi unutamayacağıma kesinlikle inandım.
     Ne zaman Semerkand’a yolum düşse Cumartesi günü mutlaka Râhile’nin mezarını ziyaret eder oldum.
     Ne zaman Râhile’nin mezarını ziyaret ettiysem babası veya annesi mezarının başında oturmuş, hıçkıra hıçkıra ağlıyor olurdu. Bazen ben  mezarın başında oturmuş ağlarken Râhile’nin annesiyle babası gelirdi.
     Mezarın başında oturup ağlarken bazen Özbekçe bazen Farsça mersiyeler yazarım.
     Râhile’nin dediği gibi artık bunların hiçbirinin faydası yok.  Son pişmanlık fayda vermez.
     Düşümde gördüğümde o bana “Vefasız!” dedi. O zamandan beri sevgim yüz kat arttı. Ben hâlâ seni seviyorum Râhile!
     Ayrılık gamında sabır kâselerim dolup taşsa da Râhile’ye olan sevgim zerre kadar azalmadı.
     Geceleri ay ışığında yapayalnız oturup ağlıyorum. Kendimi vefasızlıkla suçluyorum.
     Eğer işin başında “Ben Müslümanım, sen Yahudisin” demeden önce kalbimin sesine kulak verseydim belki şimdi kendi derdime kendim yanmayacaktım. Neden Râhile’nin en büyük arzusunu gerçekleştirmedim? İmkanını arasam olmaz mıydı?
     İnsan olarak umudunu kaybetmese o hastalığa yakalanmazdı. Kavuşma umudunu kaybetmiş olsa da sevmekten vazgeçmemişti. Demek ki sevgiden maksat kavuşma değilmiş. Demek ki Râhile’nin aşkı İlahi ve gerçek aşktı.
     Bin dokuz yüz on altı yılının on üç Nisan günü Râhile bu fani dünyayı terk etti. O zaman Râhile on yedi yaşındaydı.

***

     Zavallı annesi kızının acısına dayanamadı, altı ay sonra kalbi bu acıya dayanamadığı için vefat etti. Vasiyetine uygun olarak o da Râhile’nin yanına defnedildi.
     Râhile’nin ablası Mariyam Taşkent’e gelin gitti.
     Râhile’nin Musevi din dersi öğretmeni olan babası ise evini satıp Kudüs’e göçtü ve orada vefat etti.
     Semerkand’a ne zaman varsam beni teselli eden tek yer Râhile’nin mezarıdır. Her bahar onun mezarı çiçeklere bürünür. Gözyaşlarımla Râhile’nin mezarında büyüyen gülleri, çiçekleri sulayıp geri dönerim. 

Ecel cellâdı rahm etmey ayırdı ol nigârımdan
Yüzi gül, saçları sünbül, şeker leb gül-i zârımdan

(Ecel celladı acımadı, beni güzel yüzlümden ayırdı. Yüzü gül, saçları sümbül, dudakları şeker gibi tatlı olan zayıf, dermansız gülümden ayırdı.)

 ***

     Kuvalı çalışkan tarihçi dostum Nâdirbek, Özbekistan Merkez Devlet Arşivi’nden hekim Mümincan’ın Özbek dilinde, Arap alfabesiyle yazılmış bin sayfaya yakın hatıra defterini, istekte bulunup almıştı. Okuma salonunda başını kaldırmadan onu incelediğini görünce gülmemeye çalışarak: “Abbo! Yine o aşk hikayesini mi okuyorsunuz? Türkistan özerkliğinin tarihini kim araştıracak.? Nasırhan Töre’nin[5] hayat hikayesi yüz yıl daha tozlu raflarda mı kalsın?” diyerek memnuniyetsizlik gösterisi yapardım. Nâdirbek, hatıra defterinden notlar alır ve arşivin okuma salonunda gözden kaybolurdu. Üç-dört gün sonra telefon ettiğimde: “Ağabey, Fergana’dayım. Durup dururken gözünüze isyankâr görünmemek için hekim Mümincan’ın hatıra defterini evimde inceliyorum.” dedi. İyice canım sıkıldı. Ciddi bir konularla ciddi olarak ilgilenen bir âlim böyle yaparsa derdinizi kime anlatacaksınız? Akademik kariyer sahibi delikanlı çalışma odasında bir tabibin şahsi hatıralarını okuyup gözyaşı dökerse sürünün çobanı kim olacak?
     Daha sonra Fergana’ya gittiğimde ortak tanıdığımız olan İnamcan Büzrükoviç’den “Nadirbek ortalıkta görünüyor mu?” diye öylesine sordum. “Eh, Allah işini rast getirsin. Merkez Devlet Arşivi’nden bir yurttaşımızın hatıra defterini alıp gitmişti. Bana da okumam için bir nüshasını verdi. Ağlaya ağlaya okuyorum.” dedi ve çekmecesinden deste deste Arap alfabesiyle yazılmış kağıtları çıkarıp gösterdi. İnamcan Büzrükoviç, seksen yaşını geçmiş, birazcık hafızası zayıflamış, samimi takva ile namazını kılardı. Arap alfabesiyle yazılan belgeleri çok iyi okumasıyla ziyaretine gelenleri şaşırtırdı. Çocuklar gibi duygulu ve her şeyden etkilenir olmuştu. Ağlayıp sızlamaya meyilli olduğunu bilmezdim. Herhalde Nâdirbek, yaşlı adamı da ağlayıp sızlamaya alıştırmıştı… Anlaşılan bunun ağzının payını vermezsem olmayacak diyerek Fergana’dan Nâdirbek’e telefon ettim lakin yine gerekli nasihati vermeme fırsat bırakmadı: “Ağabey, on-on beş dakika sonra Kavaklı Mezarlık’ta görüşelim. Konuşmamız gerek…”  diyerek coşkulu bir davetle sözü kısa kesti. Kavaklı Mezarlık’ta görüştük. Bakın hele yaptığı işe… Elime hekim Mümincan’ın hatıra defterinden on sayfalık bir bölümü  tutuşturuverdi, iyi mi… Çaresiz aldım. Her zaman herkesin aradığı, bilinmeyen bir hakikati keşfeden ve her zaman kendi fikrini makul gören bir insanın ilim adamı sayılmasına eskiden beri şüpheyle bakardım. İşte bu dediğimin ispatı karşımda sırıtan kelle gibiydi. Yine ne diyeyim? Nâdirbek ile sözü fazla uzatmadım: "İşittim ki kendinize bir dert ortağı bulmuşsunuz. Yaşlı adam da ağlayıp duruyor.” diyerek vedalaştım. Taşkent’e döndüm.
     Boş bir zamanımda Nâdirbek’in elime tutuşturduğu o bölümü öylesine gözden geçirdim. Pek iyi anlayamadım galiba. Sonra bütün dikkatimi vererek yeniden okudum. Eyvah…
     Nâdirbek’e telefon edip teşekkür mü etsem yoksa önce Müsülmanbek ile Cörebek’e de okutup onların da fikirlerini aldıktan sonra anlayışlı davranmayı bir tarafa bırakıp: “Sizin esas çalışma konunuz olan Türkistan özerkliği  de şerefli şehidimiz Nasırhan Töre’nin hayat hikayesi  de aklınızdan çıkıp gitmese bu da boş iş sayılmazdı dostum!” desem mi daha doğru olur?
     Siz ne dersiniz okuyucularım?

 

Taşkent, 25 Mayıs 2017

-------------------------------------------------------------

Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü

Özbekçe

[1] Dakyanus: Ashab-ı Kehf zamanında yaşayan putperest olan Roma imparatoru. İmparator Dakyanus (Decius) şehir şehir gezerek putperestliği teşvik ediyordu.  Ashab-ı Kehf, onun şerrinden mağaraya saklanmıştı.

[2] Şeyhul-İslâm İmâm Burhânüddîn Ebul-Hasan Ali b. Ebîbekr b. Abdilcelîl el-Ferganî el-Merginânî (1117-1196). Hanefî fıkıhçılarının büyüklerindendir.

[3] Ebû Nasr Mes'ûd b. Ebû Bekr el-Ferâhî (öl. 1249) nin eseri.

[4] Adamın biri dört kişiye bir dirhem (para) vermiş. Bu dört kişiden biri Arap, biri Türk, bir Acem bir de Rum imiş. Acem, "Biz bu parayla engûr alalım" demiş. Arap, "Hayır engûr olmaz, ineb alalım demiş.  Türk, "Engûr de olmaz ineb de olmaz, üzüm alalım" demiş. Dördüncü kişi de, "Bırakın bu lâfları, istafil alalım" demiş. Adamlar hiç bir sûretde anlaşamayınca kavgaya tutuşmuşlar ve birbirlerini yumruklamaya başlamışlar.

Bu adamların ahmakça bir kavgaya tutuşmalarının sebebi isimlerin sırrından ve ma'nâsından gâfil olmalarıdır. Eğer ma'nâya vâkıf, dil bilen, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları kolayca uzlaştırırdı. Onlara derdi ki : "Ben bu bir dirhemle hepinizin arzusunu yerine getiririm. Sizin sâhib olduğunuz bu dirhem, hepinizin istediği şeyi yapmaya yeter. Böylece birbirine düşmân olan dört kişi de uzlaşır, birliğe ulaşır, bir olur. (Celaleddin Rumi, Mesnevi)

[5] Nasırhan Töre: Kâsân kasabasının tanınmış ailelerinden birine mensup olup kendi zamanının tanınmış âlimlerindendir. Fergana vadisinde itibarı yüksekti. Türkistan’ı işgal eden komünistlere karşı  isyan etmişti. Kokand’da ilan edilen Türkistan Özerk Cumhuriyeti’nin Eğitim Bakanı.