Öğle vakti. Baharın hala birkaç günlük hakkı olduğuna bakmadan havadan yaz nefesi geliyordu.

Karaağacın dibindeki sofra yerinde annem yorgan didiyordu. Evin önünde Alabaş köpeğimiz dilini çıkarmış uyukluyordu. Rengi kapkaraydı ama nedense annemle babam ona “Alabaş” adını vermişler, biz de buna alışmışız. Bir keresinde ahretlik arkadaşım Dilfuze “Bu köpeğin adı Alabaş olmaz. Ya Karahan veya Karaoğlan olması gerek…” demişti kendince ukalalık yaparak. Ben de onun lafına bakıp “Karahan, Karahan” diye seslendiğim için babamdan azar işitmiştim.

İşin doğrusu, yenilikleri her zaman Dilfuze bulurdu, ben de alışırdım. İşte daha yakın zamanda teyzesigile misafirliğe gitti, “beş taş” denen tuhaf bir oyun bulup geldi. o zamandan beri bıldırcın yumurtası gibi beş tane zımparalanıp parlatılmış taş elimizden düşmüyor.

Alıştım artık. Dilfuze sabahtan bize gelecek olsa gece gider. Şimdi de bahçede sofra kurulan yüksek yerde, elindeki taşları şakırdatarak beni bekliyor. Bana kalsa ne yapar eder Dilfuze ile oynardım lakin çare yok… İpin ucunu tükürükleyip doğrultarak iğnenin gözünden geçiriyordum, komşumuz Zülhumar teyze çıkageldi. Bu çok konuşan teyzeyi pek sevmesem de şimdi sevdim.

— Kolay gelsin ey elti, dedi kilolu olduğundan hırıl hırıl nefes alarak bize doğru yürürken.

— Sağ olun, buyrun komşu, diyen annem yerinden kalkmaya hazırlandı.

— Canım sıkıldı. Size doğru geleyim demiştim.

— İyi etmişsiniz. Benim de canım sıkılıyordu, diyen annem kalkıp ona hal hatır sordu.

Zülhumar teyzenin gelişinden faydalanarak yavaşça yerimden doğruldum ve Difuze’yegidelim diye işaret verdim. Annemin dalgınlığından faydalanarak evin arka tarafındaki bahçemizin uzak köşesine doğru koştuk. Bizim oyun yerimiz bahçemizin o uzak köşesindeki dut ağacının dibiydi. Meyvesinin her tanesi başparmak gibi dut ağacının dallarının yarısı bizim bahçemizdeyse yarısı da Hatice teyzelerin bahçesine geçmişti. Ağacın dibine vardıktan sonra Dilfuze hemen yere çöktü. Ben de yanına çömeldim ve üzerine düşen şeylerle düzlüğü bozulan zemini elimle süpürdüm. Çıkan koyu tozu kovmak için elimi havada bir iki kez salladıktan sonra taşları yaydım. Dilfuze sanki hiç görmediği bir şey görmüş gibi gözlerini kocaman kocaman açıp sordu:

— Dedikleri doğru mu? Hatice teyzelere gelen şehirli kızı gördün mü? Annem çok övdü. Saçları da uzunmuş öyle mi? dedi bana hesap sorar gibi bakarak.

Pembe entariyle dolaşan, beyaz tenli kız gözümün önüne geldi.

— Evet, deim övünür gibi. Ben onu her gün görüyorum.

— Gerçekten mi?

— Evet, gerçekten.

— Gerçekten saçları öyle uzun mu?

— Saçları uzun. Entarisi ta şurasına kadar –yerimden kalkıp dizlerimin altını gösterdim-, iş yaparken entarisinin üstüne bir bel kuşağı bağlıyor.

— Onunla konuştun mu?

— Konuşmadım…

— Ne yaptın, birlikte oynadınız mı? dedi heyecanla.

— Birlikte oynamadık –sıkılmıştım– lakin onu her gün görüyorum.

 — Nasıl görüyorsun?

— Görmek istersen gel, onu göstereyim.

Yerimden kalkıp dut ağacına çıkmaya başladım. Dilfuze şaşırmıştı:

— Nereye?

Ona aldırış etmeden ağaca çıkmasını işaret ettim. Dilfuze bir an şaşırıp kaldı ya sonra dallara asılıp peşimden ağaca tırmandı. İri dalların kesiştiği yere yerleşip oturdum. Buradan Hatice teyzenin evi avucumuzun içi gibi görülebiliyordu. Hatice teyzelinde yelpazesiyle serinleyerek oturuyor, şehirli kız avluyu süpürüyordu.

— Bu mu şehirli kız, diye sordu yanıma oturan Dilfuze.

— Evet, dedim sanki şehirli kız işitecekmiş gibi fısıldayarak.

Şehirli kız işiyle meşguldü. Başına yeni gelinler gibi başörtü bağlamıştı. Başörtüsünün altından kapkara ve sık saçları çıkıyordu. O avluyu süpürmeyi bitirip bir kenarda duran bakracı aldı. Evin arkasında akan arktan su doldurup getirdi. Süpürdüğü yere su serpmeye başladı.Elleri hızlı hareket ediyor, su damlaları güneş ışığında parlayarak eşit aralıklarla yere düşüyordu. Şehirli kız avlunun yarısına geldiğinde bir kedi yavrusu gelip ayağına sürünmeye başladı. Şehirli kız bakracı yere koydu ve kedi yavrusunu avucuna alıp başını şefkatle okşadı. Sonra onu avluda sofra kurulan yüksekçe yere koyup işine devam etti. Avluya su serpmeyi bitirdiğinde ellerini bel kuşağına silerek çamaşır ipine asılan giysilere doğru yürüdü. Onları toplayıp güzelce katlamaya başladı. Anlaşılan giysileri de o yıkamıştı.

Ben onun becerikli ve hızlı hareketlerini gözetirken Dilfuze bileğimden tutup çekti:

— Haydi inelim, canım sıkıldı. En iyisi oyun oynayalım.

Çabucak oyun yerimize döndük, oyunumuza başladık. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir ara annemin “Kızım, ey!” diyen sesi işitilir gibi oldu.

Dilfuze’ye sorar gibi baktım:

— Annem miydi?

O da biraz etrafa kulak verdi ve omzunu oynattı. Aldırış etmeyip oyuna devam ettik. Biraz sonra yine o ses işitildi:

— Anneciğim!

Yerimden sıçrayıp avludaki sofra kurulan yere doğru koştum.

— Nerelerdesin, yine dut ağacının dibinde misin? diye öfkeyle söylendi annem.

— Zülhumar teyzenin yanında bana çıkıştığı için derinlerden gelen kısık bir sesle anneme homurdanmaya başladım.

Öfkeyle homurdandığımı gören annemin iyice tepesi attı:

— Homurdanmayı bırak, içme suyu alıp gel.

Sesimi çıkarmadan mutfağa doğru yürüdüm. Sürahiyle su alıp çıktığımda avlunun kapısında Hatice teyzenin silüeti göründü:

— Daha burada mısınız? Sizi aramaya çıkmıştım, dedi Zülhumar teyzeye dönerek.

— Gelin, burdayım. İmeceye geldim, diyerek tebessüm etti Zülhumar teyze.

— Gelin siz de imeceye katılın. Böyle arada bir çıkıp gideyim demiyorsunuz, diyerek serzenişte bulundu annem.

— İşte çıkıyorum ya, teşekkür ederim. Yorgan da çok güzel oluyor, dedi Hatice teyze sofra yerine gelip otururken. Sonra da koltuğundaki yeni dikilmiş atlas entariyi yaydı. Atlas entari güneşte parladı.

Zülhumar teyze hayretini saklayamadı:

— Vay, bu kadar güzel mi dikmiş? Doğrusu bu kadar iyi dikeceğini düşünmemiştim. Elleri dert görmesin.

— Evet, çok güzel olmuş. Bana dikiverir mi acaba? dedi annem entarinin o yanını, bu yanını çevirip bakarken.

— Vay, diker tabii komşu. Rana kızımız böyle işlerden asla kaçmaz.

Şehirli kızdan bahsettiklerini hemen anlamıştım.

— İşte bak, Zülhumar’a dikiverdi, diye devam etti Hatice teyze. Komşu mahalleden iki kadın gelmişti. Onlara da dikiverdi. Bana da dikiverdi, gelirseniz gösteririm. O da ço güzel oldu. Zülhumar’ın entarisini sabah bitirmişti. Şimdi tatlı pişirecek. Onun için sizden elek istemeye gelmiştim. Bizimkinin nerde olduğunu bulamadım. Bilmiyorum ne yaptım…

— Ne hazırlayacak, yaş pasta mı? diye sordu Zülhumar teyze.

— Bilmem, Türkçe bir adı vardı anlaşılan, adı neydi ya? -Alnını kırıştırıp bana dönerek devam etti.- Sen biliyor musun, adı neydi?

Entariden gözlerimi ayırmadan cevap olarak bilmiyorum manasında omzumu oynattım.

— Bu nerden bilsin…Bütün gün oyun oynamakla meşgul, diyerek annem benim yerime cevap verdi. Sonra bana döndü:

—Senin yaşında kızın ne işler yaptığını gördün mü? Git, eleği getir, dedi sertçe azarlar gibi.

Mutfaktan eleği getirip Hatice teyzeye verdim. Annemin onlarla meşgul olmasından faydalanıp yine dut ağacının dibine koştum.

Hatice teyze ertesi gün eleğin yanında bir poşette pişirilen tatlıdan getirdi. Annemden payımı alıp yine dut ağacının dibine koştum. Tatlıyı Dilfuze ile paylaşıp yedik. Üstüne ceviz eklenmiş tatlı ağzımda dondurma gibi eridi.

Akşam Zülhumar teyzelere misafirler geldi. Çoluk çocuk herkes Zülhumar teyzelerin evinin önündeydi. Herkes yaşıtlarıyla oyun oynuyordu. Erkeklerin bir kısmı savaş oyunu oynuyorlar, bazıları saklambaç oynuyordu. Biz kızlarla bira dolaştıkta sonra beş taş oynamaya karar verdik. Bir ara yanımda oturan Medrim öğretmenin kızı İkbal parmağıyla belime dürttü:

—Bak, televizyonada gösterilen, biyolojide birinci olan kız, dedi pencereye dayanmış oyun oynayanları seyreden şehirli kızı gösterip.

—Yok ya, dedim inanmayıp. Gerçekten televizyona çıkmış mı?

—Evet, babam söyledi. Dedi ki bu kız Özbek dilinden başka üç de yabancı dil biliyormuş.

Bir şehirli kıza, bir ona baktım. Bu sözleri işitince şehirli kıza heves ettim. Şehirli kız da bizim kendisi hakkında konuştuğumuzu anlamış olmalı ki huzursuz olup bir oyana bir bu yana baktı. Lakin çok geçmeden kendini toparlayıp bizim bulunduğumuz tarafa baktı. Onun bakışlarında açık edemediği bir ızdırap var gibiydi. Onun da bizimle oynamak istediğini düşündüm. “Bu tarafa gel…” diye işaret edip el salladım. El salladığımı gördü. Kızlar da onu çağırdılar. Şehirli kız ne yapacağını şaşırdı ve tereddüt ederek de olsa bizim olduğumuz tarafa geldi.

— Gel.  Bizimle oynamak ister misin? dedi Dilfuze ona dönüp.

Şehirli kız “ evet” manasında başını salladı.

— Otur. Oynamayı biliyor musun?

Şehirli kız gözlerini kırpıştırıp Dilfuze’nin gösterdiği yere otururken:

— Hayır, bilmiyorum, dedi.

Dilfuze elindeki taşları gösterdi.

— İşte bak. Böyle beş taş var. Onun için oyunun adı da beş taş. Benim şu anda altı kazanılmış mükafatım var. Oynama sırası bende, ben oynayacağım. Sen de oturup seyredersen öğrenirsin. Oynama sıran geldiğinde birinci bölmeden başlayarak oynayacaksın.

Dilfuze bunları anlatıp oyuna devam etti. Sıra şehirli kıza geldi. O taşları eline aldı, ne yapacağını bilemedi. Dilfuze, yeniden eline taş aldı, en başından itibaren nasıl oynanacağını gösterdi. Şehirli kız yine dikilip kaldı. Dilfuze onun halini görünce:

— Gelin, en iyisi biz kart oynayalım., dedi.

Sonra şehirli kıza döndü:

— Nasıl oynandığını biliyor musun?

Şehirli kız başını sallayarak “Bilmiyorum.” dedi.

— Ya ak kavak oyununu?

— Hayır.

— Ortaya düşen oyununu?

— Hayır.

— Gaz ve boruları?

— Hayır.

Dilfuze ona acımıştı:

— Peki neyi biliyorsun.

Şehirli kız elindeki taşa bakıp sesini çıkaramadan kalakaldı. Onu duruşunu görünce acıdım.

— İyisi mi beş taş oynayalım, bu iyidir, öğrenir, dedim Dilfuze’ye dönüp.

Kızlarla yeniden daire şeklinde oturduk. Şehirli kıza döndüm:

— Bak. Önce birleri, sonra ikileri, sonra üçleri, sonra dörtleri, ardından final ve ondan sonra süper final. O zaman taşları havaya atıp elinin tersi ile tutacaksın. Kaç tane tutabilirsen o kadar mükafat alırsın, anladın mı?

O bana sanki sınıftaki sıra arkadaşım Şerife gibi görünüyordu. Şerife’ye matematikten ne kadar öğretsen “anladım” diye başını sallar, iş problem çözmeye gelince nasıldı diye yine sorardı. Şehirli kız da aynı Şerife gibi başını salladı. Sonra oyuna başladık.

Oynama sırası ona geldi. Eline taşı aldı, dikilip kaldı. Onun durakladığını görünce “başlasana” dedim sıkıştırıp. O, benim sıkıştırmamdan sonra sanki oyuna başlayacakmış taşları ayırdı. Tekrar bir araya topladı. Yine ayırdı. Sonra taşların hepsini bir araya topladı. Ellerinin üstündeki damarlar kabardı. Taşların şıkırtısı işitildi. Bu halde biraz durdu ve “nasıldı” der gibi bana baktı. Ben sustum, benim yerime kızlar cıvıldayarak laf yetiştirmeye başladılar:

— Bunu da bilmiyor musun?

— İşte böyle!

— Bak, böyle yapacaksın!

— Böyle havaya atacaksın.

— Halen anlamadın mı?

— Daha önce hiç oyun oynamadın mı?

Şehirli kız, her tarafta cıvıldayan kızlara tek tek baktı ve birdenbire elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı. Sonra yerinden kalktı ve koşarak eve girdi.

Şehirli kızın arkasından bakakalmıştık. Onun niçin ağladığını anlayamadan birbirimize bakıp “anlamadım” manasında omuzlarımızı oynattık.

(Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü)

Özbekçe