AY: Toplumda son yıllarda “siyasetçilerin toplumu kutuplaştırdığı” çok konuşuluyor. Sizce böyle bir sorun var mı?  Ve ne yapmak gerekiyor?

MALKOÇ: Toplumu ayrıştırmak ve kutuplaştırmak için, siyasetçi olmaya gerek yok. Yani böyle bir sorun varsa, bunu yalnızca siyasetçilere fatura etmek haksızlık olur. Bu kumaştan bu elbise çıkıyorsa, o kumaşı da bildiği gibi işleme hakkı ve şansı elde ediyor politikacı böylece. Yani durumdan vazife çıkarıyor. Süt kabı dipten kaynar, kaymak en üstte oluşur. Süte su katmışsanız, ateşi de kıvamında tutmamışsanız, süt yavaş kaynayıp, kaymağı da hileli olacaktır. Hukukun üstünlüğüne, bağımsızlığına,  bağlayıcılığına, saygınlığına inanmış, demokratik, lâik, sosyal, anayasal bir hukuk devletinde, bilinçli kitlelerden oluşan bir toplum, kutuplaşmaya zaten izin vermez. Yani yarım adamla bile yönetilmeyi hak edecek bir birikim, bilinç ve iradeniz yok ise, “tek adam rejimi” diye, monarşi imasında bulunmaya hakkınız da olmaz. Kalıcı ve güçlü bir anayasa gerekli öncelikle ve buna sahip çıkacak bilinçli bir millet iradesi. Nasıl bir anayasa özlediğimi ise “Hukuk Aşkı,  Suya ve Sabuna Dokunan Yazılar” adlı kitaplarımda detaylı anlattım.

Toplum olarak, milli mücadele ile bağımsızlığımızı kazanıp, cumhuriyetimizi kurduktan 98 yıl sonra gelebildiğimiz nokta burası olmamalıydı. Siyaset, kültür, bilim ve eğitim anlayışımızda; akademik, bilimsel, sistematik ve metodolojik bir süreç oluşamamış. Kalite, ehliyet, liyakat, deneyim ve toplumsal güven ve refah düzeyimiz artan bir ivme ile yükselmemiş. Yaklaşık 40 yıl önce mezun olduğum, Teknik Lise, Elektrik Bölümünde; bugün verilen eğitimin kalitesi, 40 kat artması gerekirken, 40 yıl önceki düzeyde dahi değil ise kimi, nasıl, neyle sorumlu tutacağız? Bu yalnızca bir örnekleme.

İnançlar, aklın önüne geçince; her değer ve kavramı; inanç terazisi ile tartmaya başlıyoruz. Bu da inanç istismarına kapı aralıyor. Demokrasi, hukuk, insan hak ve özgürlükler; baskın güçlerin aparatı ve arka bahçesine dönüşüyor. Demokrasicilik oynayarak oyalandığımız sürece, gelen huzursuz, giden mutsuz olacaktır. Bilim, mantık, ahlak ve adalet süzgecinden geçmeyen her şeyi çöpe atamadığımız sürece, bu çıkmaz sokakta ömür tüketeceğiz gibi görülüyor.

 

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası 20’nci maddenin 4. bendi der ki:

"Bu Anayasa düzenini ortadan kaldırmak isteyen herkese karşı, başka bir çözümün bulunmaması halinde, bütün Almanlar direniş hakkına sahiptir." Hitler döneminden sonra, Demokratik, laik, çoğulcu, katılımcı, Hukuk düzenini korumak için getirdikleri, Milletlerine sundukları Anayasal Hakkın kararlılığına bakar mısınız?

Çoğunlukla esnek ve toleranslı bir kişiliğim var. Fakat sistematik, metodolojik, kuralcı bir insanım.

"Her şeyin bir yeri olmalı, her şey de yerinde olmalı. Her yazılan uygulanmalı, her yapılan kayıt altına alınmalı" anlayışına sahip olduğum için, bazıları beni pek anlayamaz, bazıları da, kendilerine sorumluluk yükleneceğinden anlamak istemezler.

AY: CB Hükümeti’nin yaptığı atamalarda liyakata ve ehliyete önem verilmediği söyleniyor. Sizce, sanat/kültür alanında da aynı sorun var mı?

MALKOÇ: Ben başkanlık sistemine karşı değilim. Bizi düze çıkaracak ve dünyaya da örnek olabilecek sistem başkanlık sistemidir. Ama nasıl? Kitaplarımda detaylı anlatsam da kısaca özetleyeyim.

İnanç, ırk, ideoloji, mezhep, yetki, liyakat ve ehliyet gibi sorunların azalması için, öncelikle ortalama toplumsal kültür düzeyimizi yükseltmemiz gerekiyor. TBMM, en seçkin, yetkin, bilgili, özverili, deneyimli üyelerden oluşmalı ve önceliği YASAMA organı olarak çalışmasıdır. Yani, üyeler gece gündüz kafa yoracak, yeni yasalar yapacak, Anayasayı daha da toplumsal ve hukuk temelli hale getirecek, yürürlükte olan yaklaşık 7.000 kanunu tekrar gözden geçirip, güncelleştirecek.

Bunlarla uğraşsa vekillerimiz, kavga yapmaya, sataşmaya, partizanlık yapmaya vakit bulamaz.

Yargı; yasama ve yürütme organlarının etkisinden tamamen arındırılmış olmalıdır.

Gelelim yürütmenin başı dediğimiz başkanlık sistemimize.

Yedi coğrafi bölgemizden seçtiğimiz 7 üye ile başkanlık kurulu oluşturulur. En çok oyu alan başkan, ona yakın oyu alan başkan yardımcısı olur. Diğer beş üye de başkanlık kurulu üyesidir.

Bakanları, oy birliği ile, kararnameleri nitelikli çoğunlukla, diğer kararları ise oy çok çokluğu ile karara bağlarlar. Eyalet sistemi önermiyorum. Yerinden yönetim ve doğrudan demokrasi özlemine böylece daha çok yaklaşırız. Referandum kurumu oluşturarak, gündemde toplumsal tartışma yaratan ve milli kayıp ve kaygılara neden olan her konu, halk oylaması, yani referandumla karara bağlanmalıdır.

Örneğin; kanal İstanbul yatırımı, sığınmacı kabulü, seçim barajı gibi demokrasi ve güvenliğimizi zedeleyen konular halk oylaması ile karara bağlanmalıdır. Böylece sorumluluk siyasetçilerin omuzundan düşer, “aldandık, aldatıldık” gibi gerekçelere sığınmazlar. İsviçre’de yapılan referandumlar incelenmelidir.

Şu andaki sosyal düzende; “hukuki güvenliğimiz, insan olarak yaşayabilme hürriyetimiz; zan, şüphe ve tehdit altında gibi” görülüyor. Böyle bir iklimde, liyakat ve ehliyetin, bilginin, ahlakın, dürüstlüğün tedavülde geçen bir akçe olması mümkün mü sizce?

Böyle bir algı ve zan oluştuğunda; kültür, düşünce ve san at dünyası da olumsuz anlamda nasibini alacaktır.

AY:Arada bir “şarkılarımızı ve türkülerimizi” dinlemek lazım diyorsunuz!.. Neden?

MALKOÇ: On beşinci kitap olarak, neden bir müzik eksenli kitap hazırlama ihtiyacı hissettim; önce buna bir açıklık getireyim. On yedi yıl önce, “Türküler Bizi söyler” adıyla iki cilt kitap yayınlamıştım.

Çok geniş bir okur kitlesi kazanmıştı. Birçok sanatçı, kurum ve medya organlarına da göndermiştim.

Stoklar tükenince, “yenisi ne zaman çıkacak” diye soranlar çoğalmaya başlamıştı. Demek ki şimdi zamanı geldi ve kitabı yeni bir formata sokarak, ikinci bölüme de şarkılar ekleyerek, her esere video karekod (QR) ekleyerek  yayınlamış olduk.

Evet, gündelik, yerel ve dünyalık sorunlar yetmezmiş  gibi, coronavirüs de günlük hayatın akışını alt üst etti. Devamında, yangın, sel, deprem, müsilaj, ekonomik sorunlar; yaşamı daha zor bir hale getirdi. İnsanlar zaten robotlaşmaya doğru evrilmişti. Güven, sevgi, muhabbet ve dayanışma bağları yara aldı. TV haberlerini izleyemez olduk. Kırk günlük sevgilisini camdan atan, bir yıllık nişanlısını öldüren, 40 yıllık eşini boşayan,… hayvanlara işkence yapan, kesen, vuran, çalan, ortak alanları çöp deposuna döndüren insanlar çoğaldığını gözlemledim.

Demek ki; genlerimiz, mayamız, hamurumuz bozulmuş, beslendiğimiz kaynaklar kirlenmişti.

Halk ve sanat müziğindeki sevgi ve aşk anlatımları bazen insanı büyüler, düşündürür, hüzünlendirir, titretir. Bu olumsuzluklarla mücadele için zaten on dört kitap yazmıştım. Bu kitap olmasaydı, toplumsal medeniyet öneri ve öngörümde, bir tuğla eksik kalırdı.

“Yâr yüreğim yar, gör ki neler var, bu halk içinde, a beyim bize de gülen var” diyor Yunus Emre.

“Siz de açın, ezgi harmanı türünde kitabımı, görün neler var” diyeceğim.

AY:“Acılar zamanla azalsa da, izlerin olumsuz etkisi devam ediyor” diyorsunuz. Neden toplumumuz sık sık acılar yaşıyor?

MALKOÇ: Bunu hangi yazımda vurguladığımı birden hatırlayamadım. Psikoloji bilimiyle çalışma yapanların en çok vaktini alan konudur bu. Eskiyi unutturma hakkı, ayrıca hukuki haklar arasında yer alır. Eski acıları, mağduriyetleri, haksızlıkları, ıstırapları, olumsuzlukları, silmek/resetlemek kolay değildir. Bu olumsuz izleri fırsata çevirip; azim ve kararlılıkla yeni yol çizenler olduğu gibi, yolda kaybolanlar, takılanlar da vardır. Sırasıyla yazarsak; aile, mahalle, okul, işyeri, kent, ülke tabanlı düşünürsek, aidiyet bağlarımız ve kültürel yaklaşımlarımız çok sorunlu.

Bir dengesi, mantığı, dayanağı, ölçüsü ve yöntemi yok. Değişken, kırılgan, sorunlu ve özürlü bir zihniyetle toplumsal bir taban kurmaya çalışmışız. Tamam, yaşam risk ve tatsızlıklarla dolu.
Bazen bal diye sunulan zehir de çıkabilir. Fakat sorunları aşma yöntemi; öncelikle güçlü bir sosyal devlet anlayışı ve çağın gerek ve gerçeklerini özümsemiş bir toplumla mümkündür.

AY: Toplum İslam’ı doğru anlıyor mu? Neden, sürekli “güzergâh arayışı” yaparak, “birilerinin peşine takılarak” yanlış yollara sapılıyor?

MALKOÇ: Din ve toplum ilişkilerini, din ve devlet ilişkilerini sürdürülebilir bir zemine oturtmadan, bireyin yaşamında dinin etki alanını belirlemeden ,bu konudaki  sorun ve istismarın bitmesi mümkün değildir. Bilim ve din ilişkisini, eğitimli insanların bir kısmının dahi tam anlayamadığı bir toplumda yaşıyoruz.

Laiklik olmadan inanç özgürlüğü sağlanamaz. Laiklik anlaşılmadan, demokrasi sağlıklı işlemez. Demokrasi olmadan hukukun kuralları formalite ve göstermelik olur. Hukukun üstünlüğü yok ise, bireysel hak ve hürriyetlerden söz etmek mümkün değildir. Devletin kanun, kural ve yönetim şeklini, dini esaslar belirlemiyorsa, dinin toplumdaki yeri ve fonksiyonu nedir? Biz daha bunun kavgasını asırlardır bitirememişiz. Anayasal yurttaşlık kavramında; dini aidiyetler; bir yurttaşa imtiyaz, üstünlük, farklılık sağlamaz. Diğerlerinden değersiz görülmesine de kapı aralayamaz.

Günümüzdeki din tartışmaları, kavgaları; dindar ve tanrıtanımazlar arasında geçmemektedir.

İslam tarihinde de, diğer dinler tarihinde de bunun çok örnekleri vardır. Kimin baş olacağı kavgasında, dini inanç teferruattan ibarettir. Bir dini inanç; ahlak ve adalet üretemiyorsa, kişiler arasındaki sevgi ve güven bağlarını pekiştiremiyorsa, toplumsal dayanışmaya katkı sağlayamıyorsa, doğaya ve diğer canlılara, farklı inançlara saygılı davranmayı başaramıyorsa,

Bana söyler misiniz, bu inancın amacı nedir, yokluğunda ne kaybedebilirim?

İnsani yolculuğumuzda, dünyada bulunma maksadımızda, yaratılış gayemizde, anlam arayışımızda, Yaradan ile olan bağımızda bir inanç bağına ihtiyacımız vardır.

Maalesef çoğunluğu Müslüman olan toplumumuzda; dini inanç bağları, dinin toplumdaki yeri ve algısı; İslam’ın ana ilkeleri ve temel öğretileriyle çelişmektedir.

Bu kervan böyle yürüdüğü müddetçe, güzergâh arayışlarımız hep sürecektir.

AY: Son eseriniz “derleme” şeklinde yapılmış. “Türküler bizi söyler, şarkılar bizi özler” deki “özler ve söyler” kelimelerini özellikle koymuşsunuz…Neden?

MALKOÇ: On yedi yıl önceki iki ciltlik kitabımın adı: “Türküler Bizi Söyler”di. Yeni baskısına şarkılar da ekleyince, “şarkılar bizi özler” cümlesi ile bir kafiye oluşturdum. Halk türkülerinin sesinde, çığlığında, motiflerinde; Anadolu’dan yükselen bir ses vardır. Bazen hüzün, bazen coşku, bazen neşe, bazen isyan şekline bürünür bu ses. Her nağmesinde kendinizi bulursunuz. Gidemediğiniz yerlerin kokusunu, giremediğiniz gönüllerin sıcaklığını hissedersiniz türkülerde. Yöre yöre, il il tanırım türküleri, ozanları, kaynak kişileri. Bir şehir adı duyduğumda, yörenin türküleri, melodileri, ozanları, aşıkları gelir aklıma önce. Bazılarının da turistik yerler, mutfak kültürü gelebilir. Bundan dolayıdır ki, benim söyleyemediğim, beni aşan bazı anlatımları türküler dile getirmiş. Bundan dolayıdır ki; üretilen bu melodiler boşuna değil, bizi söyler, bizden sözler, bizce söyler, bizim için söyler.

Okunmayan bir kitap garip kaldığı gibi, dinlenmeyen bir şarkı da öksüz gibidir. Bestekârı, güftecisi, saz heyeti, belki de çoktandır göçmüştür bu dünyadan… Ve şimdi o şarkılar dinleyecek bir kulak ister, anlayacak bir yürek ister. Bundan dolayıdır ki, şarkılar bizi özler. İnsanileşme katsayımızı artırmak için türkülere de şarkılarla da ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

AY: Türkülerde yöresel dil ve kelimeler kullanılmıştır. Yöresel kelimelerin açıklamasını koysaydınız, insanlar türkü söylerken anlamını da bilerek okurlardı. Bazı türkülerde açıklamalara yer vermişsiniz… Neler söylersiniz?

MALKOÇ: Kitabımda türküleri yöresine göre, şarkıları makamlarına göre sıraladım. Her eserin altında yöresi, kaynak kişisi, bestekârı, güftekârı, makamı, usulü yazılmıştır. Eserlerde geçen bazı kelimelerin
günlük dildeki karşılıklarını sözlük şeklinde sonuna ekledim. Yöresel bazı kelimeler ise, bölgede farklı anlamlara gelebiliyor. Özgün şeklinde kalmasına özen gösterdim. Sözlükte gözümden kaçan kelimeleri de ilgi duyanlar, literatür taraması yaparak ne anlama geldiğini bulabilirler. Bir eseri, farklı on sanatçıdan dinleyin. Bazı kelimelerin de değişik okunduğunu gözlemleyebilirsiniz.

AY: Bir yurttaş olarak Ali Rıza Malkoç’un hedefi nedir? Nasıl bir ülkede yaşamak istiyor?!...

MALKOÇ: Önce amacımı belirteyim, sonra hedeflerimi sıralayayım. Nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizden öte, ülke için ne yaptığımız, neleri yapamadığımız, neleri sineye çektiğimiz, neleri görmezlikten geldiğimiz önemli değil midir? Beğenmesek de, istediğimiz bir düzeyde olmasa da gidecek, sığınacak,hayalini kurduğum başka bir ülke yok ki.. Tüm dünyayı; bilim, kültür, medeniyet, sanat gözüyle gezmek, gözlemlemek isterim. Ama öncelikle yaşadığım ve kader birliğimiz olan toplumun ve yurt edindiğim toprakların daha yaşanabilir bir kıvamda olmasını arzu ederim.

Bu uğurda;

Kabul edilebilir bir “yaşam merdiveni

Yolda bırakmayacak “yaşam donanımları

En güzele yürüyen” bir rehber

Her bireyi kucaklayan “Hukuk Aşkı”

Yanıltmayan bir “Güzergâh Arayışı

Duygularımızı pekiştiren “Nostalji Harmanı

Yaşanılabilir bir dünya için “Organize Toplum

Kimseyi dışarda bırakmayan “Anadolu Ortak Aşk Medeniyeti

Evrensel hakkaniyet bilincine davet eden “Adalet Sevdam Benim

Edebiyatın yaşam sevinci aşılayan etkisiyle “Bu şiirde özne Sensin

Üretim, dayanışma, birlikte yaşama, inovasyon kurgulu “Mutluköy

Kısa ve öz kalbi ve düşünsel reçeteler sunan “Özdeyişler

Denemelerle, yaşamı yorumlayan “Suya ve Sabuna Dokunan Yazılar

Kitap okuma sevgisini özendiren  “Kitap inceleme Yazıları”

Eserleriyle amaç ve hedeflerimi kalıcı ve yazılı hale getirdim. Bu üretim ve arayışlarım devam ediyor.

Söyleşiye sığamayan öneri, teori ve öngörülerimi merak edenler, kitaplarıma başvurabilirler.

Umarım anlatımların anlaşılır ve bilgilendirici olmuştur.

AY: Söyleşimize vakit ayırdığınız için  Teşekkürler…

MALKOÇ: Ben teşekkür ederim. Soruları özenle hazırlamışsınız. Bana da farklı bir platformda çalışmalarımı anlatma imkânı sunmuş oldunuz.

Kaynak: enpolitik.com