░   Kaldırımda hayallere dalmış yürürken omzuma vurulan bir şeyle irkildim. Dönüp baktım ki kar topu. Biraz ötede birkaç delikanlı ile birkaç kız kartopu oynuyorlardı. Onlardan biri bana yaklaştı:

     — Özür dilerim abla. Yanlışlıkla attım, dedi.

     — Önemli değil, diye mırıldanır gibi oldum ve oradan hızla uzaklaşmaya çalıştım.

      “Bak işte, abla da oldun” dedim kendi kendime. Önceleri “kardeşim”, “hanım kız” derlerdi. Bugün benim yaşımdaki gençler için bile “abla” olmuştum. Veya bu kadar… Devamını aklıma bile getirmek istemedim. Hatta kendi kendime “Yaşlanıyor muyum yoksa?” demekten utandım.

     Doğru. Benim yaşımdakilerin ilk çocuğu okul çağına geldi. Sınıf arkadaşlarıma bayramlarda meclisin süsü olan benim gibi bir kız arkadaşlarının düğününe gitmek nasip olmadı. “İyi de, kabahat kimde?” diye kendi kendime sorarım. “Nihayet, sen bir delisin yahu. Hepsine kendin engel olmadın mı?”

     Her şey daha dün gibi aklımda. Bugünkü gibi kar yağmış, sokak çocukların, gençlerin kartopu oyunlarıyla şenlenmişti. O sırada biz de sınıf arkadaşlarımla nasıl olduysa kartopu oynamaya çıktık. Aslında bu oyunu hiç sevmezdim. Buz gibi havada donmanın, kara gömülüp ıslanmanın ne gereği vardı? Homurdanarak işimin çok olduğu bahanesiyle gidecektim ki omzuma ilk kartopu isabet etti. Kıpkırmızı olup baktım ki bizim sınıftan Bekzad, bir kabahat işleyip utanan çocuklar gibi karşımda duruyordu. Kızmıştım. Neden bunca kız varken bana atıyordu? Elimle kocaman bir kartopu yaptım ve yüzüne doğru attım. Başka tarafa gitti. Canım sıkıldı, bir daha, yine bir daha attım. Vuramadım, bir türlü vuramadım. Sonunda çıkarırken astarı dışarıda kalan mantomu düzeltip giydim, onlardan uzaklaştım. Hızla arkamdan koşup yetişti.

     — Dilnâze, kızdın mı?

     — Çok memnun oldum, dedim kinayeli kinayeli.

     Ses tonu ve söyleyiş şeklimdeki öfkeyi görünce olduğu yerde durakladı. Bense “iyi ettim” diye düşünerek otobüse bindim. Otobüsün camından ona baktım. O, kalakaldığı yerde oldukça üzgün bir tavırla bana bakıyordu. İçim bir tuhaf oldu.

     Ertesi gün okula vardığımda sınıf başkanımız Servi yanıma geldi.

     — Neden öyle yaptın ha deli kız! Yok be yok!

     — Ne yapacaktım?

     — Neden Bekzad’ı… Hiç hoş değil. Zavallı çocuğu üzdün.

     Ne demek istediğini anlamamıştım.

     — O seni seviyor, deli!

     Kafamdan aşağı bir kova soğuk su dökülmüş gibi oldum.

     — Beni mi? Neden?

     — Seviyor işte, o kadar. Nedenmiş? Sana söyleyemiyordu. Kar topu bahanesiyle konuşmak istemişti.

     — Sen nerden biliyorsun? Sırdaş mısınız?

     Artık kızmaya başlamıştım.

     — Deli! Dün öyle sert davranıp gidişinden sonra şu mektubu elime tutuşturdu. Kar kutlaması yazmış. Sonra bana içini döktü. Dolup taşmış…

     — Vah zavallı. Dertliymiş desene…

     Kalkıp gittim. Aslında tabiatım böyle: Sevgiye susamış bile olsam açık etmem. Belki babamın başka birini bulup her derdimi çeken, her sırrımı paylaştığım anneciğimi terk etmesinden dolayı “Yüreğim ömür boyu erkek milletine kilitli kalacak” diye kendi kendime söz verdiğim içindir. Her halde onun mektubunu okumadan pencereden fırlatıp kar yığınlarının arasına atmıştım. Sınıftakiler bunu görmüşler. Birisi Bekzad’a yetiştirmiş. O artık bana hüzünle, kim bilir nasıl bir acıyla, üzgün ifadelerle bakıyordu. Bakışlarında “Hiç mi umut yok ?” der gibi bir ifade donup kalmış gibiydi.

     Umut… Vardı. Belki şimdi bunu anladığımda o yanımda olur muydu acaba? Zarar vermek istemeden kar atıp o günkü gibi utana sıkıla gülümser miydi? Kim bilir?

     Okulu bitirdim ve evimize onun gönderdiği görücüler gelmeye başladı. Anneme “Daha okuyacağım, işe gireceğim” diye bahaneler bulup olumsuz cevap verdirdim. İşte böyle… Ömür geçti, gitti. Okudum. Çalıştım. Bütün istediklerimi gerçekleştirdim. Yalnız…Kalbim bomboştu ve kapalı kapılarını yalnız Bekzad’a açacağını gösteriyordu. Onu son olarak iki yıl önce sınıf arkadaşlarımızın toplantısında görmüştüm. Sanki bakışları hep aynı eskisi gibiydi. Evlenmediğini işitince yüreğim sanki yerinden fırlayacak gibi oldu lakin gönderdiği görücülere “Sevdiğim biri var…” diye yalan söylediğim aklıma geldi. Ondan sonra Bekzad beni rahat bırakmış, o zamandan beri ardında hiçbir iz bırakmadan hayatımdan çıkıp girmişti.

     Bu hayallerle eve gelmiştim. İçeri girdiğimde annem bir şey söylemeden işaret etti: “İçeride misafir var.” Üstümü değiştirip mutfağa geçtim.

     — Anne kim geldi?

     — Görücüler kızım, görücüler.

     Annemin yüzüne kaybolan kıvancı  geri gelmişti. Dudaklarında tebessüm vardı.

     — Yalnız bu kez hayır deme evladım. Biraz da beni düşün.

     Çoktandır evimizden ayakları kesilen görücülerin kimden geldiğini anladım.

     — Tamam. Razıyım, diye elimi salladım.

     Gerçekten de bu son söz bugünkü hayallerime nokta koydu. Bilmiyorum. Bekzad’ı unutmuş muydum, unutmamış mıydım…

     — Sen tanırsın kızım. Eski sınıf arkadaşlarından. Daha önce de gelmişti.

     İçim aynı o günkü gibi titredi.

     — Kim?

     — Bekzad.

     Sesimi çıkarmadım. Yalnız bu sessizlik, kabul etmenin, "sükut ikrardan gelir"in sessizliğiydi. O gün ekmek kırıldı, söz kesildi. Bense mutluluğu bu kadar özlemle mi beklemiştim… O akşam doya doya ağladım. Ertesi gün ise… Bekzad’la buluştuk. Parkta dolaşıp sohbet ettik. O esnada yavaşça etrafa bakınıyorum. Gençler kartopu oynuyorlar. Bir kız yüzüne çarpıp geçen kartopundan mızmızlanıyor. Mahcup tavırlarla ona bakan delikanlıya “Neden ben? Neden?” der gibi bakıyordu.

Özbekçe