Yayına hazırlayan: İskender Yakubov
     20. Asır Özbek edebiyatının büyük ustası Âdil Yakubov ve büyük Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, samimi dostlardı. Aşağıda Âdil Yakubov’un Cengiz Aytmatov hakkındaki hatıralarından birini size sunuyoruz:

Cengiz Aytmatov

20. Asrın en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Cengiz Aytmatov’la tanışmamızın üzerinden hatırladığım kadarıyla 30-35 yıl geçti.

60’lı yılların ortaları. Bir gün evime Primkul geldi.

— Cengiz, Taşkent’e gelmiş dedi Pirimkul. Taşkent Oteli’nde kalıyormuş. Ben onu saat ikide eve davet ettim. Sen arabanla eve getirsen. Tanıyorsun ya onu.

— Evet. Uzaktan görmüştüm, dedim.

Saat ikide vardım. O da tam saat ikide otelden çıktı. Uzun boylu, endamlı, yakışıklı, güzel yüzlüydü. Allah “veririm” demiş, her lazımsa en güzelini vermiş.

Yanına varıp karşıladım, kendimi tanıştırdım.

— Evet… İşittim, işittim, dedi o. Haydi gidelim Âdilciğim.

Sonradan öğrendim ki o beni kendinden daha küçük yaşta zannediyormuş. “Âdilciğim” demesi ondanmış.

O gün Pirimkul’un evinde saatlerce oturup sohbet ettik. Pirimkul, Cengiz’le Moskova’da, eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Yazarlar Birliği’nde çalışırken tanışmış hatta misafir olarak davet etmiş.

Oturduğum yerden çaktırmadan gözetliyorum: Oldukça sade bir insan. Büyüklenmeden, kibirden eser yok. Pek içki de içmiyor. Yalnız Pirimkul her kadeh kaldırdığında bir yudum bir yudum alıp bırakıyor. Övülmekten hiç hoşlanmıyor. Biz sırayla onun şerefine övgü dolu sözlerle kadeh kaldırsak “bırakın bunları” deyip sözü başka tarafa çekiyordu. Sohbeti oldukça tatlı. Büyük bir aydın, bilgili kişi olduğu apaçık belli oluyordu.

O gün bize çok şey anlattı. Hatta o zamanlarda “devlet sırrı” denilen Kremlin sarayının duvarları arkasında yaşanan ilginç hadiseleri bile anlattı. Kısacası, ilk görüşmemiz beni derinden etkilemişti.

İnsanın yaşı ilerledikçe yalan söyleyesi gelmiyor. O zamanlar benim de “İki Sevgi”, “Mukaddes”, “Altın Yüzük”, “Matluba” gibi kıssalarımın basıldığı ve okuyuculardan çuval dolusu mektuplar aldığım, Pirimkul’un da “Üç Yıldız” romanının da meşhur olduğu, birazcık gururlandığımız zamanlardı. Bu sebeple olsa gerek Allah’ın bu asi kulu, “Cemile”yi ilk okuduğumda çok beğenmiş olsam bile “Bu romanı ben de yazardım” diye aklımdan geçirmiştim. Çok geçmeden Cengiz’in “Beyaz Gemi”, “Elveda Gülsarı” romanları basıldı ve onun erişilmez bir kabiliyet sahibi olduğuna bütün kalbimle inandım.

1973 Yılında benim “Uluğbeg”im (Uluğbek’in Hazinesi) neşredildi. Çok geçmeden roman Rusçaya tercüme edildi. “Drujba narodov” (Halklar Dostluğu) gazetesinde basıldı. Yabancı ülkelerden ilk telif sözleşmeleri gelmeye başladı. Günlerden bir gün, akşam işten eve geldiğimde ömür yoldaşım, eşim Meryemhan beni gülerek karşıladı.

— Size güzel bir haber var. Müjdemi isterim, dedi.

O, elini arkasına saklayıp gülümsüyordu. Şöyle bir baktım ki elinde uzun bir zarf. Hemen çekip aldım.

Meryemhan’ın “güzel haber” dediği Cengiz’den gelen mektuptu. Mektup “Nasip olursa Taşkent’te görüşürüz.” diye bitiyordu.
Cengiz, Taşkent’te, evimde beş-altı kez misafir oldu. Ne zaman büyük bir topluluğa katılsa herkes onu misafir etmek için yarışırduı. Lakin Cengiz, bana bir kere bile “gelemem” dememiştir.

Bir keresinde “Benim de misafirim ol” dediğimde Cengiz, “Yarın gidiyorum” dedi. Moskova’dan Kırgızistan’a gidecekmiş. Bişkek’ten arabasını istemişti. “Sen sınırdaki çayhanede sofrayı kur, ben saat dokuzda gelirim” dedi. O sohbette ikimiz, dünyada ve Sovyetler Birliği’nde olup bitenler hakkında konuştuk. Devletin yüksek mükafatını alan adamın “Politbüro”yu , hükümetin takip ettiği siyaseti tenkit eden düşüncelerini dinledikçe zihnim allak bullak oldu. “Bir saat sonra beni uyar” demişti. Bir saatin nasıl geçtiğini anlayamadım. Daha önce de dediğim gibi sohbeti oldukça tatlı, dünya ve hayat hakkında derin tecrübeleri olan bilgili bir insandı. Cengiz, bu sefer de oldukça ilginç meseleler hakkında konuştu. Ben Andrey Saharov konusunu ilk kez o zaman, ondan işittim.

— Hidrojen bombasını icad ettiği için üç kez “Sosyalist Emek Kahramanı” unvanı ile onurlandırılan ve eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin bütün mükafatlarını alan bu insan, -dedi Cengiz- bütün mükafatları, şahane evleri ve muhteşem villalarından vazgeçmiş hatta kendi icat ettiği hidrojen bombasını kötülemiş. Şimdi Moskova’dan sürülmüş, Volga nehri boylarında küçük bir kasabada gariban hayatı yaşıyor. Bak, insanoğlu ne kadar büyük adamlar yetiştirebiliyor!

Cengiz saat tam onda gitmek için izin istedi. Ben yine “Biraz otur, sohbetine doyamadık yahu” diye ricada bulundum.

— Yok Âdil, dedi Cengiz. Ben Talas’daki doğup büyüdüğüm Şeker köyüne gitmeliyim. Dünyanın ıvır zıvır işleriyle uğraşmaktan bir-iki yıldan beri oraya gidemedim. Dünyadan göçenler var, onların evlerine varıp dua etmeliyim, gönül almalıyım. Sonra, bir keresinde beraber büyüdüğümüz akranlarıma söz vermiştim, gelirsem mutlaka buluşuruz, gençlik günlerimizi yad ederiz diye.

Cengiz, böyle söyledi ve güldü.

— Onlar şanslı adamlar Âdil. Bir koyunun etini kazana koyarlar. Sonra seninle bizim de ufak ufak alıp oturduğumuz içecekleri kâselere doldurup bir dikişte götürürler. Kelle tokuşturup birbirleriyle şakalaşırlar. Sohbet ederler, kahkahalarla gülüşürler, söyleşirler. Onlar kendi halinde, şanslı insanlar. Biz şimdi onlar gibi olamayız. Yatsak da ayakta dursak da ülkenin durumunu, halkımızın geleceğini düşünürüz. Onun geleceği var mı, yok mu; dilimiz, örf ve âdetlerimiz ne olacak diye kara kara düşünürüz. Ben onlara bu sözleri söylesem bana gülerler. “Ey Cengiz! Allah’tan kork” derdi onlar. “Çapanının yakasından beline kadar madalyalar, nişanlar… Almadığın mükafat kalmadı. Hala ne sızlanıyorsun?” deyip şaşırırlar. Lakin ben onları seviyorum, özlüyorum. Sebebine gelinde, en mutlu günlerimin onların yanında geçti. Oldu, ziyafet için teşekkür ederim. Şimdi bana müsaade.

Ben onu Kazakistan sınırına kadar uğurlayıp geri döndüm. Yol boyunca söylediklerini düşündüm. Kendi kendime “Sen de doğduğun yere gittiğinde dünyadan göçenleri ziyaret edip ruhlarını şâd edecek misin? Aile fertlerini ziyaret edip gönüllerini alacak mısın? diye sordum.Bu sorular uzun süre aklımdan çıkmadı, vicdanımı ezim ezim ezdi.

Günlerden bir gün bir gazeteden telefon ettiler. “Cengiz Aytmatov, köyünün en güzel ve en hoş yerinde –büyüklerimizin Şekerbulak dedikleri yerde 50’nci yaş gününü kutlayacakmış. Siz onun sohbetlerinde bulunmuşsunuz. Onun hakkında bir makale yazıp yazar mısınız?”

Ben razı oldum ve bu anlattıklarımın hepsini ayrıntılı olarak anlattım. Aradan bir-iki ay geçti. O yazının basıldığı gazete baskıdan çıkmıştı. Lakin ne göreyim ki Cengiz’in söylediği sözlerin en nadide ayrıntıları kesilmişti. Sonunda yazı ayakları ve tüyleri kesilen kuşa dönmüştü.

Sonra öğrendim ki Cengiz’in “Köyüme gidip ölenlere dua okuyacağım, arkadaşlarımla birlikte kalıp dertleşeceğim…” sözleri akıllı editörün hoşuna gitmemiş. “Cengiz Aytmatov büyük yazar. Böyle sözler söylemesi mümkün değil…” demiş. Uzun süre “Bu tüyleri yolunmuş kuşcağızı gördü mü acaba? İnşallah gözüne çarpmaz…” diye utanç içinde yaşadım.

O yıl güz aylarında Şeker’de yazarın küçük kutlaması yapıldı. Büyük kutlama kışın Bişkek’te düzenlendi. Şeker’de düzenlenen kutlamaya davet edilen misafirler arasında ben de vardım. Bu kutlamalara benden başka Özbek yazarlardan Asil Raşidov iile Şükrulla ağabey; yazarlar dışındaki aydınlarımızdan meşhur âlim Şabât Hocayev ile Ziyâd İslamoviç Yesenbayev de çağırılmıştı.

Men çoktan beridir şeker köyünü görmek istiyordum çünkü “herhangi bir bilge kişinin, yazarın eserlerinin köklerini görmek istesen onun doğduğu yurda gidip göreceksin” sözü hiç aklımdan çıkmazdı. Lakin, en mühimi, benim doğup büyüdüğüm güzel köyüm Karnak’ın şöyle yanı başında Şekerbulak (şeker pınarı) denen ağacı ve suyu bol bir yer vardı. Biz köylü çocukları, hasat sonunda tarlaya dökülen buğday başaklarını toplardı. Dilimiz, damağımız kuruduğunda bu dupduru pınardan doppılarımızı doldurup su içerdik. Sıcakta yanan tarlalardan sonra Şekerbulak bize cennet gibi gelirdi.

Şimdi şu benzerliğe bakın: Cengiz’in doğduğu köye “Şeker” adı verilmiş. Büyük Manas Dağı’nın eteklerinde yer alıyor. Başına apak sarık sarmış gibi görünen bu adı kendine uygun dedikleri gibi hem yüksek, hem cazibeli bir tepeydi. Şeker de kendi adına uygun salkım söğütler, göklere gururla el uzatan serviler ve ak kavaklarla kaplıydı. Ağaçların dibinde ise biraz abartılı olsa da bir ırmak akardı. Gerçekten o bilge kişinin söylediği gibi ben bu eşsiz manzarayı gördüğümde Cengiz’in eserlerinin şairane ve cazibeli yönlerini bütünüyle görmüş ve işitmiş gibi oldum.

Şeker’e girerken büyük bir kalabalığın arasında başlarını apak kefen bezleriyle sarmış yüz kadar yaşlı kadın Cengiz’in etrafını kuşatmıştı. Biri gülerek, birinin gözleri yaşararak yazarın alnından, biri yüzünün o yanından, biri yüzünün bu yanından öpüyordu. Bu manzara karşısında tarifi imkansız bir mutluluk duyan yazar da onları omuzlarından kucaklayıp onlarla görüşüyor, hal hatır soruyor, onların simasında sanki kendi anacığını görmüş gibi heyecandan nefesi tıkanıyordu.

Sonrasında ben de o kadınlara bir şeyler sorduğumda Cengiz; “Yahu ne soruyorsun?” dedi anlaşılır anlaşılmaz bir “of” çekerek. “Onlar neler görmedi, başlarından neler geçmedi… Otuzlu yılların açlık günlerini de sürgünleri de Bin Dokuz Yüz Otuz Yedinin facialarını, savaş yıllarının zahmetlerinin hepsini görmüş zavallı yaşlı kadınlar. Çoğu babamı, annemi görmüş. Ağır yıllarda başımı okşayıp bir parça mısır ekmeğini, bir kase ayranlarını esirgemezlerdi.

Neden sonra, eğer yanılmıyorsam Isık Göl forumunun onuncu yılının kutlandığı günlerde Kırgız dostlarımız bize yüzünü kırışıklar kaplamış, ufak tefek ama yürüyüşü, konuşması capcanlı, yaşlı bir kadını göstermişlerdi. Bu kadın “Toprak Ana” romanının kahramanı diye tanıştırmışlardı. O an, Cengiz’in etrafını kuşatıp alnından, yüzünden öpen o yaşlı kadınları hatırladım.

Evet, “Hayat bir ırmak gibi akıp gidiverir. Kimi ondan nasibini alıp bağlar, bahçeler kuruyor; kimi ise tembellik ve aldırmazlık yüzünden kupkuru kalır…” dedikleri kadar varmış. İşte, Cengiz’in Şeker’de yapılan unutulmaz kutlamasının üzerinden de yirmi yıl geçti. Halk arasında “Elli yaşından sonra sanatçının kabiliyetleri sönmeye başlar. Kalemi de aklı ve zekası da zayıflamaya başlar…” diye bir söz var. Düşünüyorum da bu söz Cengiz Aytmatov’un sanatına asla uygun değildi. O, dünyayı kendine hayran bırakan “Gün Olur Asra Bedel” romanını ellisinden sonra yazdı.

“Kıyamet” ve özellikle “Gün Olur Asra Bedel” onu bugün dünya edebiyatının ender bulunan yazarlarından Gabriel Marquez ile denk ölçüye getirdi. Cengiz’in yarattığı “mankurt” karakteri, doğrusu okuyucuların içini titretmiş; “hainlik” timsali olarak dünya dillerine girmiştir. Bu yönden baktığımızda Cengiz bana Himalaya dağlarının Everest tepesine tırmanmaya çalışan dağcıyı hatırlatıyor. Aralarında şu fark var: Everest’e tırmanmaya çalışan belki yüzlerce arslan yürekli dağcı belki de bu tepeye tırmanamadan acıklı bir ölümle yok olup gittiler. Cengiz hakkında ise bugün bir büyük gerçeği hiç tereddüt etmeden söyleyebilmek mümkün: O sanat sahasında bu zirveye çıktı. Nihayetinde, onun hiçbir şey yapmadan eriştiği büyük zaferlerin zevkini sürüp rahat ve gamsız yaşaması mümkündü. Lakin bu durum ona tamamen yabancıydı. Aynı zamanda ”Şimdi nasıl bir eser yazıyorsunuz?” sorusundan hoşlanmazdı. “Evet, şimdi bir eser yazmaya çalışıyorum ama ondan ne çıkacak ben de bilmiyorum…” deyip sözü bitirirdi.

Ümid ediyorum ki dünya edebiyatı tarihini yazanlar biliyorlardır. Bundan üç yıl önce Orta Asya halklarının en büyük ilim, kültür, edebiyat ve sanat ustaları Taşkent’te toplanmış, onların dostluk ve kardeşlik bağlarını güçlendirmeye hizmet edecek bir teşkilat, bir kurultay oluşturmaya karar vermişlerdi. Bu münasebetle davet edildiği büyük kurultayda Cengiz, meclis başkanı; ben de onun birinci yardımcısı seçilmiştik.

Doğru, “Meclis önündeki sorumlulukları yerine getirdi, işler yürüyor” demeye dilim varmıyor. Yüksek seviye, büyük onur ve kıvançla geçen kurultaydan sonra hayat karşımıza çok büyük sıkıntılar çıkardı. Bu sıkıntılar hem siyaset hem maddi imkansızlıklar hem de ufak tefek adamların nefsani tutumları, meselenin mahiyetini anlamamaları Muhtar Avezov ve Aybek, Sebit Mukanov ve Gafur Gulam gibi üstadlarımızın vasiyetlerini, Türki halkların kültür ustalarının dostluk ve kardeşliğini güçlendirme hakkındaki arzularını hakkıyla anlamamış olmalarından kaynaklanıyordu.Lakin Cengiz kurultayı samimi olarak severdi ve onun karşısında duran sıkıntıları bertaraf etmekten vaktini esirgemezdi. O Özbekistan’ı çok severdi. Sık sık olmasa da hiç olmazsa yılda birkaç kez gelirdi. Uzakta, Belçika’da yaşasa da sık sık telefon edip halimizi hatırımızı sorardı, tavsiyelerde bulunurdu.

O yıl Mayıs ayında Cengiz Taşkent’e geldi. Özbekistan’da düzenlenen “Kırgız Günleri”ne katıldı. Birkaç gün kurultay işleriyle ilgilendi. Taşkent Devlet Üniversitesi (bugünkü Özbekistan Milli Üniversitesi) ve Taşkent Devlet Teknik Üniversitesi öğrencileri ve hocaları ile buluştu. Hiç abartmadan söyleyebilirim ki bu buluşmalar gençler için mutlu birer bayrama dönüştü.

Cengiz Aytmatov’un doğumunun yetmişinci yılına ithaf edilen bu buluşmalar herkes için, özellikle gençler için unutulmaz bir bayram olmuştu. Sonra biz bu bayramı devam ettirmek için Kazakistan’ın Çimkent vilayetine gittik. Orada gerçekleşen buluşmalar sırasında başımızdan geçen oldukça ilginç olaylar arasında bir iki şey hafızamda mıhlanıp kaldı.

Seferimizin ikinci günü Otrar’daydık. Ne yazık ki şimdiki Otrar’a Cengiz Han ordularına ilk kez göğsünü gerip karşı koyan ve altı ay teslim olmayan eski Otrar’ın ancak garip bir gölgesi demek mümkündür. Lakin şimdiki kasabada o büyük ve mağrur Otrar’ın, Cengiz Han’ın orduları ile mertçe savaşan arslan yürekli delikanlıların hatırasını birazcık da olsa canlandıracak büyük bir müze var. Biz gidip müzeyi gördük. Sonra şehir merkezindeki sanat sarayında toplantı yapıldı. Toplantıdan sonra dışarı çıktığımızda müzenin önündeki meydanda beş-altı tane tek hörgüçlü deve çökmüş yatıyordu.

Aziz okuyucularım, beni affedin. Konunun birazcık dışına çıktım. Söylemek istediğim şu ki birkaç yıl boyunca bu büyük yazarla yan yana çalışmanın Allah’ın bana büyük bir lütfu olduğunu biliyorum. Bu lütuf sebebiyle ben onu yakından görüp tanıma imkanı elde ettim. Aramızdaki sıcak dostluk daha da büyüdü. Samimiyetimize samimiyet eklendi.

Çok insanları uzaktan “Oldukça mağrur bir adam… Büyük bir yazar… Ona yaklaşmak çok zor…” diye düşünürler. Aslında o yaşadığı müddetçe oldukça sade hatta çocuk ruhlu bir insan.

O yıl bahar gelmeden Özbekistan’da, sonra Kazakistan’ın Çimkent vilayetinde Cengiz’in yetmişinci yıl dönümü öncesi bir dizi buluşmalar, sohbetler, ilmi meclisler kuruldu.

Bütün ömrünü kurtların hayatını öğrenmeye adamış bir Alman alim, “Kıyamet”i okuduğunda Cengiz’in sanatının hayranlarından birine kendisini yazarla tanıştırmasını rica etmişti.

— Şaşırıyorum, diyordu. “Kıyamet”i okuduğumda hissettim ki yazar sanki benim gibi ömrünü kurtlar arasında geçirmişe benziyordu.
Genel olarak diyebiliriz ki Cengiz Almanya’da bizdekinden daha meşhur. Hatta bizde şöhreti o kadar yayılmayan yazarın “Kassandra Damgası” romanı da Almanya’da çok meşhur. Son bir-iki yıl boyunca kurultay işleri sebebiyle Cengiz’i ne zaman arayıp sorsam eşi Marina, “Almanya’ya, okuyucularıyla buluşmaya gitti.” diye cevap veriyordu. Cengiz’in kendisi ise bu konu açıldığında üzülerek:

— Bugün benim eserlerim kendi yurdumdan çok başka ülkelerde okunuyor, derdi iç çekerek. Yabancı ülkelerdeki okuyucular şu an edebiyatın değerini iyi biliyor. Bizde ise… Estetik zevki yüksek okuyucuyu gündüz fener yaksanız bulamazsınız. Rusya’da ise durum bizdekinden de beter. Orada seks edebiyatı almış, yürümüş. Rus yazarlarının çoğu da yalnız cinsellik hakkında yazıyorlar. Görsen yoldan çıkarsın. Bu bataklıktan nasıl çıkarız, nasıl yaparız bilmem. İşte, bizim nesil de yetmişine geldi. Bugün biz de gece gündüz gözle görülmeyen, uzaklarda görünen bu tepenin üstünde duruyoruz. Ne çare… Hayatın acımasız kanunu böyle. Ona boyun eğmekten ve şükretmekten başka çare yok!

O yıl Haziran ayında edebiyat âlemi benim yetmişinci yıl dönümümü kutlarken Cengiz’den bir telgraf aldım. O telgrafında bendenizi bu yaşıma girdiğim için kutlamış, özellikle beni derin bir heyecana salan bir söz yazmıştı:

— Ben, diyordu Cengiz. O uğursuz Oş yangını günlerinde sen ve Pirimkul ile sanki bir babanın evlatları gibi, sanki üç ağabey-kardeş gibi büyük felaketin yaşandığı yerlere gidip zarar görmüş ailelere baş sağlığı dilediğimiz; onların gönlünü almaya, teselli vermeye çalıştığımız günleri tekrar tekrar hatırlıyorum.

Değerli dostum Cengiz. O kara günleri ben de hatırlıyorum, Pirimkul da hatırlıyordur. İlahi, öyle olaylar bir daha başa gelmesin diye Allah’tan diliyoruz. Ben, senin gibi büyük bir yazar ve aynı zamanda sade ve tevazu sahibi bir insanla aynı zamanda yaşadığım için ebediyete kadar iftihar ederim. Bunun üzerine Yaratan Rabb’im beni seninle uzun yıllar dost olma, sonraki yıllarda ise büyük bir gaye yolunda birlikte çalışma, senin gönül alıcı sohbetlerini dinleme şansını nasip etti. Son zamanlarda ben de bu hususta çok düşüncelere dalıyorum.. Özellikle geceleri uykumun kaçtığı dakikalarda hep aklıma geliyor. Sonsuz kıvanç ve minnettarlıkla hatırlıyorum. Bizim için, bilhassa Türki halklar için, belki dünyanın bütün kitap okuyucuları için her zaman sağ ol, var ol değerli Cengiz.Cengiz Aytmatov ve Âdil Yakubov
(Bu yazı 1998 yılında “Merkezi Asya Kültürü” gazetesinde basılmıştır.)
https://uza.uz/uz/culture/adabiyotlar-do-stligi-xalqlar-do-stligi-09-10-2020

Türkiye Türkçesine aktaran: Mahir Ünlü