"Ve yalnızca Rabbine rağbet edip (O'ndan) iste." (El- inşirah, Âyet 8)


Rahmân ve Rahîm olan adına sığınarak
Açtım iki elimi : Kor gibi iki yaprak...
Bir edep ölçeğinde umutlu ve utangaç,
İşte dünya önümde; benim ruhum sana aç.
Bu seğriyen ellerle senden seni isterim,
Senden seni isterken canımdan çıkar terim.
Sana âşık ruhumdur merceği yakan ışık,
Gözlerim cemâlini görmeden de kamaşık.
Bir mirasyediyim ben iflâsın eşiğinde;
Hep sabrım ölçülüyor ihlâs bileşiğinde;
Kimim? Kimlik ararken hem güler, hem ağlarım,
Yükseklerden dökülen sular gibi çağlarım...
Çok tuzlu bir denizim, her ân'ım med ve cezir,
Sana âşık olalı yüreğim kut'la esrir.
Döşeğim kara toprak, yorganım kara bulut;
Ben seninle doluyken vurgun yapamaz kunût.
Her insan günah işler, Sen'den saklanır mı sır?
Tövbe dilekçesiyle sırttan kalkar bu nasır...
Kâinatı yarattın, donattın, rızık verdin;
Kimine sonsuz körlük, kimine ışık verdin;
Yanlış adım atmayın diye indi her kitap,
Sana açılan eli geri çevirmezsin RAB.
Ulu bir silsileden peygamberler gönderdin,
Gökyüzüne yıldızlar, yere çiçekler serdin;
Senden önce bir sen yok, kâinatta İLK, Sen'sin;
Bu kâinat bir metâ, hepsine Mâlik Sen'sin...
Ey Mâlik, ey Esmâü'l-Hüsnâ'nın cem'i Allah!
Kalbim buharlaşıyor içimden çektikçe âh...
Hâkim-i Mutlak Sen'sin, Vâhid-i Ehad Sen'sin,
Rahmânü'r-Rahîm Sen'sin, Kerîm ve Samed Sen'sin
Rabbim, seni tanıyan, bilir doluyu-boşu,
Kapına geldi işte yorgun bir aşk sarhoşu.
Senden başkalarına el açtırma; kapı, TEK...
Herşey ışık ve gölge, bir Sen'sin mutlak gerçek.
Garibim, muzdaribim ama umutsuz değil
Seninle dost olanlar cihanda mutsuz değil.
Sen kurdun kâinatın görkemli yapısını,
Bu ev benim olsaydı açardım kapısını.
Her uzvum bana karşı, benimse hâlim işte;
Su alev alev yakar, diş kırıyor erişte...
Her damla ve lokmada ben sana hamdederim,
Rezzâksın, rızkım Sen'den, vermezsen ben neylerim?
Kovduğun şeytan bile mülkünde zar atıyor,
Gaflette avlayınca kulunu aldatıyor...
Benimse kıblem belli, secdelerim sanadır,
Nefes alıp verirken, her seferim sanadır.
Aklın bir sınırı var, Sen sınırsız büyüksün;
Kul azıp sapıtmazsa, gazâbın niye çöksün?
Kin tutmak ve kan gütmek insana özgü maraz;
Kış başka hava söyler, başka çiçeklenir yaz,
Kulunum, kurbanınım, Rabbim senin mülkünde
Garip kulun ne söyler, gülümse dilekçeme...

Tanyeri ışımada, uyandı tarla kuşu,
Sen varken tek bilici, kim çözer kuşça düşü?
Ey, insanı kalbiyle kilitleyen ve açan;
Ey, karanlıklar yırtıp zâtından nurlar saçan
Sâdıku'l-Va'dü'l-Ker îm ve Kahhâr- ı Zü'l-Celâl!
Hayırlı amel varken kim ister hayırsız mal?
Dünya çürük bir tekne, batıp batıp çıkıyor,
Mal da put, makam da put, kabuk özü sıkıyor.
Güzel, çiçek çıkarmış, iki yüzü de çopur;
Her işin çarkı hile, kalmadı bereket, nur.
Her gece nöbetçidir bir garip ishak kuşu;
Nedir bu güzel sevda, nedir bu derin huşû?
Neden yanık ötüyor, neden hep geceleri?
Yoksa kapanmış mıdır gündüzlerin defteri?
Ey, mazlûmun hakkını zalimde bırakmayan
Özünde odun-ateş olmayanı yakmayan,
Aşkın yanıklarını başka türlü yandırma,
Dünyada ve ukbâda sen bizi utandırma!
Işık için ölüme nasıl koşar pervâne;
İşte ben de öyleyim, Sana deli-divâne.
Senin için verince, verenin feyzi artar,
Gönülden bir sadaka, dağca bir ömrü tartar.
Herşeyim sana açık, yak beni yakacaksan,
Hep Seni zikreyleyen külüme bakacaksan;
Ey benim öz sahibim, yeter ki sen ilgilen,
Cemâlini görmeye namludan geçerim ben...
Ay'a, güneşe, çağa, emeğe ant içerim,
Azığımı azık yap Sıratı da geçerim.
Ne zaman ufka baksam, ufuklar bir kızıl gül;
Güllerle demetlenmiş beyaz lâle, mor sümbül;
Gül, lâle, sümbül, kekik.. her çiçek sana bakar,
Sular sevdalanınca sürünmez, kanat takar...
Hep sana sığınmışım, tövbe benim ıtırım,
Geceden sehere dek özümü kanatırım.
Ellerim iki hümâ, hep dal arar konacak,
Havada elif çizen bu yürek eller sıcak;
İçim ateş örtüsü, dışım bir garip buzul,
Sen cömert bir Hâlık'sın, ben ise yoksul bir kul.
Kâinatta ne varsa hepsinin zikrinde SEN,
Hamd ve şükür sanadır, herşey Seninle esen;
Sen ki Sana geleni çevirmezsin eli boş,
Âşık boşa dememiş : "Lütfun da, kahrın da hoş."
Ey cennetler va'deden, va'dinde sadık Rabb'im
Seni yâr diye yansır dört köşe yedi iklim.
Görünmez bir el var ki ömrümüzü biçiyor,
Sevap hasatı için vakit gelmiş geçiyor;
Herkes evine gitmiş, tek oynanmaz körebe,
Ben kalbimi güneşin astım kirpiklerine.
Şair yanım yürüyor; şiir, canın dumanı,
Namazdaki kıyamdır, ruhumun secde ânı;
Uzayan ve kısalan çöldeki çölün sesi,
Her mevsim çiçek açan bir umudun gölgesi...

Gölgeler âleminde bütünlük yok, tüm yama;
Sabaha diri çıkan, kilitlenir akşama...
Gölgeler çok uzadı, belli ki menzil yakın,
Yolda kalma korkusu ipini kırar aklın.
Çocuk gökkuşağını yakalama peşinde,
Ana hep beşik sallar makaslanmaz düşünde;
İki uç arasında baba kadîm bir sarkaç,
Hayatta hayat arar, ama yollar dolambaç.
Bir askerin soluğu çizerken mavi izler,
Besmele sularında yıkanır nebülözler.
Toprak, yağmurla ıslak, yağmur düşmezse kuru;
Âcizi Ferhat yapar, Kerem yapar aşk nuru;
Bir kara vagon gibi mühürlenmişse kalbi,
Kişi nasıl bulacak karanlıkta SAHİB'i?
İşte bizim hâlimiz, işte âlemin hâli;
Sırtımıza sarmışız, dünya kadar vebâli.
Memedeki süt gibi saf ve sıcak çocuklar
Gündüz bin dalda şeker, gece bir havza akar;
Gözleri yumulunca düşleri pembe, yeşil,
Elleri yıldız deren her çocuk bir ebâbil,
Dilerim tırpan atmaz filiz kıran karakış,
Çağın eğitmenleri ne söylerse hep kargış...
Açları doyurmak zor, toklar şükre yabancı,
Arttıkça putevleri, İbrahim çeker sancı.
Ey bizi bizden iyi gören, bilen, işiten,
Vuslat kokusu gelir, tünelden çıktı tiren!

Bir beyaz dilekçedir Sana her yakarışım,
İmanımla amelim hem perdem, hem nakışım.
Seni bilen takılmaz ikiye, üçe, beşe;
Bütün kar taneleri tarak vurur güneşe.
Kâdir ve Kadîm olan ey sınırsız tek BÜYÜK;
Bir çöksem hiç kalkamam, zimmetimde onca yük;
Bu yükün yarısını bir dağa koy, dağ çöker,
Senin lutfundadır bu, çökmediyse bu nöker.
Çalı bile kendine sığınan kuşu itmez,
Sen Gafûr'sun, Azîz'sin, Senin keremin bitmez.
Geldim işte kapına, kul Senden ırak olmaz,
Sana adanmamışsa yürek de yürek olmaz...
Benden önce esirge Muhammed ümmetini,
Esen gitsin her kervan, en sona ula beni.
Önce çıksın düzlüğe öksüz, yetim, dul, garip;
Defterin sonuna da bizi düşsün Has Kâtip.
Balkanlarda yitirdik renkli heybeyi, çulu;
Eşkiya baskınından çok çekti Anadolu,
Yangınlar sık yaladı İstanbul'u, Bursa'yı,
İhlâs hesap verirken, küfür kaptı parsayı.
Yolunda Konya, Maraş çok şehitler vermiştir;
Erzurum yüreğini dağlarına sermiştir;
Mescid-i Aksâ esir, Mekke, Medine küskün
Teni gizlese bile derdi derinde gülün.
Kâinat bir mozaik, herşeye sahip ALLAH,
Ey gizli ve âşikâr her derde tabip ALLAH!
Ne güzel bir nakkâşsın, nimetlerin bezekler;
Her hasta senden şifâ, her âşık vuslat bekler.
Binlerce dal fışkırır bir ağaç gövdesinden;
Türlere Sen ayırdın, Âdil'sin, Bâis'sin Sen...
Tatar, Kıpçak, Azerî, Özbek ve Türkmen : Benim,
Her zulüm çağında da temiz kalmış kökenim.
Her Müslüman bir kartal, vurulur da pes etmez,
Oruçtan tat alanlar kemik peşinde gitmez.
Bezm-i Elest'te Sana secde eden ruh için;
Verdiği söze sâdık, doğru giden ruh için;
Kurtuluş zincirinin son halkası Muhammed,
Gelişi bir rahmetti, sonsuza dek de rahmet.
Sevginle şekillenen o güzel rahmet için,
Miraç'taki vuslatta olan Muhammet için,
Tuz için, ekmek için, kitap ve kalem için,
Hakk'a hakkı arzeden eğrisiz kelâm için,
Hiç kimseyi vatansız, milletimi devletsiz,
Gönülleri sevdâsız, şehirleri mâbetsiz;
Bayrakları rüzgârsız, ocakları ateşsiz
Bırakma ulu Rabbim, âsi kul değiliz biz!
Beş vakit minareler gürül gürül gürlesin,
Beş vakit câmilerde secde ehli terlesin.
Her can şunu bilsin ki, Kitap, Resûl, Kıble bir;
"Allah Bir" yolcusunun akortu Hakk'ı zikir.
Ey dilimin çiçeği, ak sütü imanımın;
Bıçak yüreği buldu, beden artık boş bir kın.

Tarihin uzak-yakın boyutları içinde,
Diyelim Balkanlarda, bize kapalı Çin'de,
Ne kadar aç ve işsiz ve de mümin Türk varsa,
Cümlesini uyandır özünü sarsa sarsa.
Ve indir rahmetini mukaddes şehirlere,
Dağlara imrenmesin etekteki bir dere.
Dursun şu göç kervanı, yabanın derdi çok zor;
Piyasa Firavunca, fakir garip, fakir hor,
Anadolu insanı vere vere tükendi,
Duâm o ki göçmesin bu değirmenin bendi.
Kırım gâzilerini, Kerkük şehitlerini,
Filistin'de kolları, ayakları kırılan,
Vatanından alınıp diyar diyar sürülen
Erleri, erenleri, pîrleri Sen esirge;
Sen ki, Rabbü'l-Âlemîn; isteyen bir çekirge!...


Bahaeddin Karakoç
(1930 - 2018)


Türkiye Diyanet Vakfı Haber Bülteni
Ekim 1991 S. 13-14
Powered by OrdaSoft!