Sessiz köye, onun sessizliğini bozarak garip bir divane girdi. Yüksek sesle sürekli bir şeyler söyledi. Ara sıra kargacık burgacık sokakların iki tarafındaki alçacık evlere ve onlardan daha alçak kapılara bakarak sanki sözlerine cevap bekliyordu.

Yeryüzünde, yaratılalıdan beri bu köy, böylesi divaneleri, gelip gidenleri çok gördü. Ara sıra: “Makas, bıçak bileri-i-m! Orak, kazma eğeleri-i-m!” diye çarkçılar bağırıp geçerdi. Köyde az mı körelmiş bıçak, küt kazma var! Bir anda hepsi tıngırdayarak çarkçının önünde sıra olurlardı. Ara sıra da perçinci çıkagelir: “Kırılmış çaydanlık, maşrapa perçinleri-i-m!” derdi. Köylüler çocuklarının ellerine bozuk para vererek perçincinin önceki gelişiyle bu gelişi arasında kırılan çaydanlık, piyale, kâse ve leğenleri de ellerine tutuşturarak sokağa gönderirlerdi. Yine: “Yün alırı-ı-m! Paçavra işleri-i-m!” diye sayısız insan gelip giderdi. Diğer günlerde köy, kış olunca zemheri soğuğundan tir tir titrer, yaz olunca aşırı sıcaktan adeta pişerdi. İlkbahar gelince bir soluk alır, sonbaharda soluk verirdi. Sıkıcı!

Gelip gidenleri göre göre köy, bu duruma iyice alışmıştı. Divaneye de aldırmayabilirlerdi. Fakat onun sözleri (öncekilerinkinden) farklı idi. Divane (köylülerden) onlardan bayat ekmek, eski püskü elbise değil bambaşka bir şey istiyordu:

− Evi yanan var mı-ı? Malı yanan var mı-ı? Bağrı yanan var mı-ı?

Köy, birden irkildi, kuşkulandı. Sıkıcı ve renksiz yaşantısına biraz olsun farklılık katabilecek olan bu sese nedense sevinemedi; aksine bu sesten korktu.

Bu tuhaf sesin ve bundan daha tuhaf sözlerin sahibini merak eden çoluk çocuğa görmüş geçirmiş anne babalar çemkirdiler:

– Şişt! Nereye? Geri dön!

– Kapıyı iyice kapat! Usluca otur!

Boğucu bu sokakta hâlâ divanenin sesi geziyor, sessizliğin gürültüsünden tamamen tıkanmış kulaklarını onun sesi bir meltem esintisi gibi okşuyordu:

− Evi yanan var mı-ı? Malı yanan var mı-ı? Bağrı yanan var mı-ı?

Köy, her ne kadar kendini geri çekse de merakını yenemedi. Sıkıca ilmiklenmiş, zincirlenmiş, bu yetmezmiş gibi içerden kilitlenmiş kapıların arkasına gayri ihtiyari sürünerek yaklaştı, kapı aralığından sokağı gözetlemeye başladı.

Kim bu adam? Neden böyle şeyler soruyor? Usta desen ustaya benzemiyor ki yanan evi tamir etsin. Zengin desen zengine benzemiyor ki malı yananlara kol kanat gersin. Hekim desen hekime benzemiyor ki bağrı yananlara merhem olsun. O zaman kim bu adam?

Tam bir divane! Sözü kılığına, kılığı sözüne uymayan bir deli! Aslında köyde evi yanan da, malı yanan da, bağrı yanan da az değil! Fakat bu zamana kadar bunları kimse sormamış ki! Değil uzaktan gelenler, köydekiler de cesaret edip birbirlerine sesli hal hatır sormaz olmuş. Sorup da ne yapacaklar? Uzun yıllardan beri aynı gök altında, aynı toprak üstünde birlikte yaşıyorlar. Herkes birbirinin halini görür, bilir. Gördüğü, bildiği bir şeyi neden sorsun?

İşte böyle bir zamanda…

Kim olduğu belirsiz bir divane…

Sıcaktan bunalmış köyde…

Sokak sokak dolaşarak…

Bir şeyler söylüyor.

Kargacık burgacık sokakların üstünde gök gürlemesi gibi gürleyen bu ses, endişe verici ve korkunçtu. Göğün gürlemesi ilkbahara yakışır, haydi diyelim sonbahara da… Fakat yazın tam ortasındaki bu gürleme?

– Ne diyor? diye sordu meraklı kadınlar.

– Sus! Karışma! diye kızdı tedbirli erkekler.

İçeride hâl böyleyken dışarıda divane de şaşkındı. Ölü mü bu köy? diye düşündü. Uzun ömrü boyunca nice ülkeleri gezdi, nice insanları gördü fakat böyle dilsiz bir köye ilk defa rastladı. Herhangi bir felaketten dolayı insanları yok olup kimsesiz kalan köy ve şehirler geçmişte çok olmuştur. Yoksa bu köye de böyle bir felaket mi geldi? Hayır! Görünüşü öyle harabe bir mekâna da benzemiyor. Hâlâ yaşam belirtileri var.

Fakat sessizlik. Sanki ölü gibi…

Buna rağmen divane, köyde canlı kalmış olmalı ümidiyle gayri ihtiyari söylenmeye devam etti:

− Evi yanan var mı-ı? Malı yanan var mı-ı? Bağrı yanan var mı-ı?

Derken… Kuytuda bir kapı gıcırdadı. Divanenin soruları karşısında herhangi bir kapının açılmasını beklemeyen köy, birden irkildi. Bu zamana kadar, sessiz geçen yaşamı rahatsız eden bu gıcırtı, gürleye gürleye gök kubbeye çarparak hızla geri dönerken köyün hemen tepesinde asılı kaldı; sanki uzun süredir korku salarak burada yankılanıyor gibi… Köy, kapıları aralayıp korkuyla gıcırtının geldiği tarafı gözetledi.

Kuytudaki kulübede eskiden beri köyün yabancısı olan bir adam yaşardı. Nereden gelmiş, annesi babası kimdir, akrabaları var mı, ne iş yapar? Köy bunları bilmiyor, onu tanımıyordu. Son zamanlarda herkes kendi kabuğuna çekilmiş, yabancı ortalıkta gözükmediği için de onun öldüğünü düşünmüştü.

Ne demek bu? Biri ölür de köy bilmez mi, adamlar toplanıp onu defnetmez mi? Olur mu böyle şey?

Demek ki kimse toplanmasa da, ölen adamı gömmese de, birinin öldüğünden Köy habersiz kalsa da olabiliyormuş! Çünkü bu zamanda çok kimse bahçesini kazarak kendine mezarlık yapıyor! İnsanlar için bu yol daha kolay oldu artık! Neden mi? Yıkanmadan, kefenlenmeden mezara giriyorlar da ondan! Ölmek, kolay ve bedava artık! Kimseye yük olmazsınız; köy de öldüğünüzü bilmez, olur biter!

Yook! Kazın ayağı hiç de öyle değil! Yabancı ölmemiş meğer! Ölmediğini paslanmış kapısı haber verdi köye. Sessizlik saltanatını dikişinden sökerek bu alçacık kapı, koskoca âleme hitap etti:

− Gı-ı-yyk!

Ardından eşikte yabancı göründü. Boynunu uzatarak biraz etrafı süzdü. Endişesi gitmiş olmalı ki sonunda dışarıya ayak bastı.

Divane durdu. Köy, ölü gibi bu mekânda birdenbire ortaya çıkan diri gibi bu adama şaşkınlıkla baktı.

Gerçekten de yabancı bu haliyle mezardan çıkmış gibiydi. Buruşmuş yüzünde kandan eser yoktu. Uzamış kaşlarından kulaklarına, kulaklarından omuzlarına, omuzlarından burnuna ve karmakarışık sakal bıyıklarına kadar örümcek ağ kurmuş, giysileri de yıpranmıştı. Yürürken sanki örümcek ağları kopmasın diye ayaklarından başka bir yerini kıpırdatmıyordu.

Divane yaklaşıp durdu. Ağzını azıcık açtı; bu arada endişe ile etrafına bakındı. Korkmuş gibiydi. Konuşamadı, ama bir şeyler demek istediği, örümcek ağlarının arkasında parlayan fersiz gözlerinden belliydi.

Divane uzun süre bekledi. Yabancıdan bir ses gelemeyince (gelmeyince), kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Köylü, divanenin ne dediğini duymadı, ama dışarıya çıkmaya, divane ile yabancıya yaklaşmaya, onların sözlerine kulak vermeye cesaret edemedi.

Divane, uzun süre bekledi. Beklediğini bulamayınca, yabancının is tutmuş kulağına ağzını yaklaştırdı ve…

…kükredi!

Bu kükreyişten yabancı adamakıllı sarsıldı. Başını ve kollarını istemeyerek kımıldatıverdi. Örümcek ağlarının bazıları “çıt” diye koptu. Sonra divane hiçbir şey demeden dönüp gitti. Arkasına da bakmadı. Köyde nasıl birdenbire ve belli etmeden belirdiyse, birdenbire ve beli etmeden kayboldu.

Yabancı yine kapısını gıcırdatarak mezarına girdi. Köy tekrar sessizlik çukuruna gömüldü.

Bu esrarengiz, muammalı manzara, gözlerden nasıl aniden kaybolduysa, hafızalardan da öyle aniden kayboldu; tıpkı hiç olmamış gibi…

Özbekçe aslından çeviren: Şirzad Atamurad
“Temrin” iki aylık düşünce ve edebiyat dergisi / eylül-ekim 2013

Özbekçe