░   “Babayar askerlik dönüşü Rus kadın getirmiş.” sözü o daha kapıdan girmeden köye yayılmıştı… Kimi şaşırmış, kimi inanamamıştı. Köyün kadınları Selime hanıma sabır dilerken yaşlı erkekler de Şirmurad Molla'ya acıyarak sakallarını sıvazlıyorlardı.

     Abdulla Reis de arkadaşının haberini alınca askerlik dönüşü eğlencesinin haberini alacağını düşünerek girdi. Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi selam verip aldıktan sonra söze başka yerden girdi.

     —  Deştigaz’da Çaribay’ın torununun sünnet düğünü olduğunu söylediler. Köpkeri [1]de düzenleyeceklermiş. Sizi de çağırdı mı?

     Molla Şirmurad başını salladı:

     —  Pazar günü tellal Selim’in imecesi varmış. Küçük oğluna ev yapmak istiyormuş.

     Abdulla Reis kalın sakalını parmaklarıyla taradı. Arkadaşı gözlerini bir noktaya dikmiş, sesini çıkarmadan oturuvermişti. Abdulla Reis dayanamadı:

     —  Eh, yeter artık. Gözlerini bir yere dikip oturma. Torunun bir gençlik hatası yapmış işte. Bu zavallı kız köy hayatına alışamayıp bir hafta geçer geçmez dönüp gider.

     Şirmurad derin bir iç çekti:

     —  Bu çocuk beni yerin dibine soktu. Ne niyetlerle Kur’an hafızı olarak yetiştirdim. Okumayı öğrettim.  Bundan sonra Hacı Kudret’in yüzüne nasıl bakarım? Torunun gelinimiz olacak. Babayar askerden gelsin, düğün hazırlıklarına başlarız diye ne vaatlerde bulunmuştum.

     —  Dostum! Şimdiki gençlere bir şey söylenmiyor. Alnına şu kız yazılmış demek. Hacıyı düşünme. Ben alıştıra alıştıra anlatırım. Asker dönüşü eğlencesine hazırlan.  Torununun sağ salim geldiğine şükret. O kız da birilerinin evladı. Evlatlarını uzak memleketlere gönderirken kan kusuyorlardır.

     —  Yahu, yetimhanede büyümüş. Babası, anası kimdir, belli değil. Haydi deyince gelivermiş işte, dedi Molla öfkeyle.

     Reis dostunu avutmaya çalıştı:

     —  Artık onlar öyle işte… Haydi, ben kalkayım. Yumurtanın üstüne oturan tavuk gibi oturma. Mahalleye, sokağa çık.

     Abdullah Ağa çapanını silkeleyip kalktı.

     Reis gidince Molla hanımı Tunuk anaya:

     —  Hadi şu evli beyefendiyi (!) çağır. Bir şey söyleyeceğim, dedi.

     Tunuk ana oğlu Şahmurad’a işaret etti:

     —  Baban Babayar’ı soruyor.

     Babasının duruşundan ne düşündüğünü anlayan Şahmurad:

     —  Baba! Torunun yapmış bir çocukluk. Benim de kafam bozuk. Zavallı kızı tek başına geri göndersek nasıl olur? dedi yavaşça.

     —  Eh, çağır şu oğlunu!

     Babayar dedesinin salonuna girmeden önce derin derin nefes aldı.

     Molla, torununun güçlü bedenine, güçlü kaslarına bakıp gençliğini hatırladı. Biraz yüreği yumuşadı. Bazen gençlikte yaptığı işe insanın aklı ermiyordu.

     —  Evet, bekârlığa dayanamadın öyle mi? Gitmeden önce söyleseydin evlendirirdik. Yabancı bir kızı nikâh kıymadan alıp eve getirmeye utanmadın mı?

     —  Ona elimi bile sürmedim. Gönül millet tanımıyormuş. Nikâhımızı siz kıysanız dedeciğim, dedi Babayar kızara bozara.

     Molla biraz sessizce oturduktan sonra:

     —  Nikâhınızı kıyacağım. Lakin benim gözüme başörtüsüz, entarisiz görünmesin, dedi.

     Babayar sevindi.

     Hafta sonu konu komşuyu çağırıp askerlik dönüşü bahanesiyle küçük bir düğün yapıldı. Gelinle güveyin dini nikâhı kıyıldı.

     Molla, epey zaman Hacı Kudret’ten kaçtı. Sonunda Abdullah Reis yapacağını yaptı. Hacı Kudret, “Torununun yaptığı iş sebebiyle ben dostluğumu bozmam. Benden kaçmasın” diye haber gönderince çayhaneye çıktı. Dostuyla göz göze gelince yavaşça: “Her zaman bizim dediğimiz olmuyormuş” diyerek Hacı Kudret’e elini uzattı.

     Şahmurad’ın büyük oğlu Şadiyar’a arka bahçede bir ev yaptılar. Babayar’ın askerden gelişinden sonra evlenmesini ve Şadiyar’ı başka eve çıkarmayı zaten düşünmüşlerdi. Ama “bu laf anlamaz oğlan geçinebilir mi? Geçinemez mi? Şadiyar’ı şimdi evden ayırmayalım” dedi Selime hanım. Şahmurad, karşı çıkarak baktı: “O da senin gelinin.”

     Selime onu tencereye, tavaya yaklaştırmak istemiyordu. Kocasına “onlar haramı, helali bilmezler” dedi. Ama “erin severse ilin sever” dedikleri gibi yavaş yavaş ona yaklaşmaya başladı. Rus gelinin adı Sveta’ydı. Babayar, “Sveta”nın Özbekçesi “Aydın” demek diye söyleyince Aydın diye çağırmaya başladılar.

     Rus gelin açıkçası yemek pişirmede ustaymış. O her gün kahvaltıya kaygana pişiriyordu. Öğle yemeğinde de mutlaka sevilen yemeklerden biri hazır oluyordu. Şadiyar’ın hanım da eltisinin dilini anlamasa da kısa zamanda aralarından su sızmaz olmuştu.

     Rus gelininin “Mama, mama[2] sözleri Selime hanımefendinin kulağına hoş gelmeye başlamıştı. O zamana kadar başını örtmemiş olan bu taze gelin ona sahip çıkamazdı. Bazen yerde, bazen bahçedeki çiçeklerin gövdesine asılı kalan başörtüsünü görümcesi Ruzigül bulup getirirdi. O gülerken gelin tekrar başına bağlamaya çalışırdı.

     Beşinci sınıfta okuyan Ruzigül, yengesinin Rusçasını beğenmişti. Yengesi okula giderken saçını güzelce tarayıveriyor, ona Rusça şarkılar öğretiyordu.

     Beş altı ay sonra Aydın da Özbekçe konuşmayı iyice öğrenmişti.

     Aydın, ilk günlerde Molla dededen kaçardı. Evdekilerin dedeye saygısının çok yüksek derecede olduğunu görünce ailede onun en önemli kişi olduğunu anladı. Kaynanası Selime hanımefendiden de önce kalkarak dedenin abdest aldığı testiye ılık suyu o doldurup hazırlamaya başladı.

     Aydın, sabahleyin erkenden bahçedeki en güzel çiçeklerden koparıp geldi. Vazodaki suya koydu. Sabahın tatlı havasından doyasıya nefes alırken nedense içinden bir şarkı söylemek geldi. Avluyu süpürürken hafifçe mırıldanmaya başladı. Elinde testiyle abdest almaya giden Molla dede onun şarkısını işitip biraz durakladı. Abdulla Reis’in “o da birinin candan sevdiği evladı” dediğini hatırladı. “Zavallı, anasız babasız büyümüş. Belki de bu sebeple Babayar’ı sevip peşine düşmüştür” diye içinde ona acıma hissi uyandı.

     O gün torununu çağırdı. “Şehre götürüp gelini gezdir”, dedi.

     Babayar, hanımıyla ilçeye gitti. Dükkânları gezdiler. Sinemaya gittiler. Karı, koca şen şakrak eve döndüler. Selime hanım gelininin ne kadar güzel olduğunu fark etti. Gelini gözüne daha güzel görünmeye başladı. Kimsesiz kızın teni bembeyazdı. Boyu bostu yerli yerindeydi. Ne giyse yakışıyordu. Sandıktan ipekli, atlas kumaş çıkarıp Ruzigül’ün eline tutuşturdu:

     —  Aydın yengenle birlikte terzi Şerbet hanıma gidin. Gençlere uygun dikiversin. Yenleri biraz uzun olsun.

     Selime hanım sabahın erken saatinde gelinini bahçede yürürken gördü.

     —  Her Allah’ın günü sabahleyin çiçek mi koparıyorsun?

     —  Hayır anne. Canım “kisliy[3]” elma yemek istedi.

     —  Bahçede kızıl elmadan çok ne var? Alıver.

     —  Hayır anne. “Kisliy” elma yok.

     —  Neden yokmuş? İşte kıpkızıl elma…

     Selime hanımefendi kopardığı kırmızı elmayı gelinine verdi.

     —  Hayır anne. Tuzlu elma.

     Aydın ne istediğini anlatmaya çalışıyordu.

     —  Tuzlu elma da neymiş?

     Selime hanımefendi gelinine baktı, sonra meseleyi anladı.

     —  Yavrum, canın ekşi elma mı istedi? Dur.

     Bahçenin yüksek yukarısında daha tam olmamış ketleklerden birkaç tane koparıp gelinine uzattı.

     —  Anne, çok güzel… Çok güzel…

     Selime hanımefendi, Aydın’ın ham elmaları keyifle yediğini görüp gülümsedi. Ağzı kulaklarına varır vaziyette kaynanasına:

     —  Anam, Aydın gelin aş eriyor gibi. Torununuzun evladını göreceksiniz, dedi.

     Evleneli iki yıl olmasına rağmen Şadiyar’ın hanımının halen çocuğu yoktu. Selime hanımın içi sıkılıyordu. Biraz rahatladı. Lakin bu sözü kaynanasından başka hiç kimseye söylemedi.

     Büyük gelini Mesture’yi alıp doktora götürdü. İçin için eziklik hissetse de Mesture üzüntüsünü dışa vurmazdı. Doktora görünmeye de utanıyordu. Belli etmese de kaynanasının yaptığı işten memnun olmuştu. Doktorun “gelininizin sağlığı yerinde, biraz tedavi gerekiyor” dediğini işiten Selime hanımın içi rahatladı. Kendi kendine “neden vaktinde gelmedik?” diye düşündü. İlçe eczanesinden doktorun tavsiye ettiği ilaçları, iğneleri aldı.

     —  Aydın iğne yapar. Doktor filan aramazsın, dedi Mesture’ye.

     Aydın hemşirelik okulunda okumuştu. Köylülerin iğnelerini yapardı. İlaçların nasıl içileceğini anlatırdı.

      Tunuk anneye de tansiyonu yükseldiğinde nane çayı demleyip verirdi. Bazen büyük anne uzun uzun dua ederdi. Birazını anlayıp birazını anlamasa da Aydın onun iyi şeyler söylediğini hissediyordu. Selime hanım, “bizden de doktor çıktı” diye övünürdü.

     Sonbaharda Aydın doğum yaptı. Bebek, bembeyaz ve küçücüktü. Tunuk ana onu beşiğe beleyiverdi. Aydın, çocuğun elleri, ayakları bağlı yatmasına üzülüp serbest bırakmak istedi ama büyük anne kızdı:

     —  Babası da bu beşikte büyüdü. Dürüst adam diye dünyanın öbür ucundan peşine takılıp geldin ya. Bu da beşikte yatıp koç gibi yiğit olacak elbette…

     Aydın, çocuğun her dakika altını ıslatıp rahatsız olmamasının beşiğin sağladığı bir kolaylık olduğunu anladı.

     Şirmurad Molla, torununun oğlunun kulağına ezan okudu. Babasının “Yoldaş Cebeci” adında pehlivan dedemiz vardı dediği aklına geldi. Olmayacak şey değildi. Aslına çeker, bu da yiğit bir pehlivan olurdu. Ona “Yoldaş” adını koydu.

     Torununun oğluna kırkı çıkıncaya kadar Tunuk ana baktı. Bir gece Aydın uyandı. Tunuk ana, beşik sallarken ninni söylüyordu.

Kucağımı dolduran, ninni

Gamlarımı öldüren, ninni

Babasının pelvanı, ninni

Anasının oğlanı, ninni…

     Biraz ağlamayı, biraz oyun havasını andıran bu tuhaf şarkı, Aydın’ın yüreğinde anlamadığı bir duygu uyandırdı. Ninnisiz geçen çocukluğunu hatırladı. İçi doldu. Gözlerinden sicim gibi yaş akmaya başladı. Ama kendi oğlunun her gün ninni dinlediğini düşününce gönlüne parlak bir nur indi.


 

(Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü)

Özbekçe

 

[1] At üstünde oğlak kapma yarışı.

[2] Anne, anne…

[3] Kisliy: Acı (Rusça)