░   İshak oğlu Konyalı Sadreddin Muhammed hazretleri (ö.673/1274) Hazreti Mevlânâ'nın zamanında Konya'da yaşayan en büyük şeyhlerden, mürşidlerden olup, büyük şeyh manasına gelen "Şeyh-i Kebir" diye anılmakta idi. Bu mübaret zat, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin üveyoğlu olmak dolayısıyla, onun en yakını ve ona nisbetle kurulan "Ekberiyye Tarikatı"nın en tanınmış mümessili idi. İbn-i Arabi gibi büyük bir velinin üveyoğlu olmak, onun terbiye ve irşadı ile yetişmek, her şeyhe nasib olacak bir mazhariyyet değildi.. Sanki Endülüs'te doğan İbn-i Arabi, Mekke, Medine, Konya'ya gelmiş ve ona yakın olmak takdiriyle, onun dul kalan annesi ile evlenmişti. Konyalı Sadreddin de üvey babasının ve şeyhinin en hayırlı bir halefi oldu. Onun eserlerini şerh etti. Vahdet-i vücud inanışının yayılmasına gayret sarfetti. Sadreddin Konevi, tasavvufta olduğu kadar, şer'i ilimIerde, zahiri fenlerde de çok ileri gitmişti. Bilhassa hadis ilminde en yüksek dereceye ulaşmıştı. Hadisten icazet (yani diploma, hadis okutma yetkisi) verirdi. Dergahına zamanın emirleri, beyleri, bilginleri, vezirleri, sultanları devam eder, feyz alırlardı.
       Padişahlar gibi yaşayan, dergahı bir sarayı andıran, kapıcıları, perdedarları bulunan Sadreddin Konevi'nin yaşayışıyla, mütevaziane, dervişane bir hayat süren, tam bir halk adamı ve fakirlerin, yoksulların dostu olan Mevlânâ'nın yaşayışı arasında dağlar kadar fark olduğu halde bu iki mana sultanı, birbirlerini pek sayıyor ve seviyorlardı. Ne Mevlânâ, Sadreddin'in ihtişamlı hayatını kıskanıyor, ne de Sadreddin, Mevlânâ'nın dervişane hayatına yukardan bakıyordu. Aralarında meşreb ve yukarda arzedildiği gibi bazı konularda fikir ve görüş ayrılıkları vardı. Bu ayrılık, onları benlikle, kinle, nefretle birbirinden ayırmıyor, sevgi, müsamaha, hoşgörürlükle birbirine bağlıyordu. Bu iki sultan, ikisi de ayrı ayrı usul ile, ayrı ayrı yaşayış tarzı ile, fakat aynı gaye ile Allah yolunda yürüyerek insanları irşad ediyorlar, yol gösteriyorlardı. 
       Bir gün Hazreti Mevlânâ, Sadreddin Konevi hazretlerini ziyarete gitmişti. Şeyh-i kebir, hadis dersi okutmakla meşguldü. Mevlânâ'nın geldiğini görünce edeben, onun yanında hocalık yapmaktan utandı. Hadis dersinin okutulmasını Mevlânâ'dan rica etti. Hadis dersini o gün Mevlânâ okuttu ve dinleyenleri hayretler içinde bıraktı. Hadislerin ışığında ne hakikatler söylendi, ne manevi zevklere varıldı, Hazreti Muhammed'in mübarek sözleri, Hak aşıkı Mevlânâ'nın gönlünde tesirini artırdı. Başka manevi bir hal aldı. Sanki o gün yüce peygamberimiz o dergaha geldi de sevdiği Mevlânâ'nın dili ile konuşmuş oldu. 
       Yine bir gün Sadreddin Konevi hazretlerine Mevlânâ'nın sireti, manevi ahlaki hakkında sorulduğunda, şeyh heyecana kapılarak: "Eğer Bayezid'le Cüneyd bu devirde olsalardı, Allah erinin gaşiyesini (sınnalı at örtüsünü) omuzlarında taşır, bu hizmeti, canlarına minnet sayarlardı. Muhammed dininin fakirlik sofracısı odur. Biz, onun sofracısından manevi gıdalar almaktayız, bütün zevkimiz, şevkimiz onun kutlu ayağının bereketindendir." (bkz. Firuzanfer, Mevlânâ Celaleddin Tercümesi, s.160) 
       Abdurrahman Cami hazretlerinin Nefehatü'l-Üns adlı meşhur kitabının 633. sahifesinde bulunan bir bölümü aynen almadan geçemeyeceğim: "Bir gün Sadreddin dergahında büyük bir toplantı vardı. Konya'nın en tanınmış şeyhleri, emirleri, beyleri, bilginleri hep orada idiler. Şeyh Sadreddin, toplantı odasında baş köşede bir seccade üzerinde oturmuş, konuşma yapıyordu. Ansızın Mevlânâ içeri girdi. Şeyh Sadreddin ve orada hazır bulunan bütün büyükler ayağa kalktılar, onu karşıladılar. Şeyh, oturduğu seccadeye Mevlânâ'nın oturmasını istedi. Mevlânâ, "Bu büyük şeyhin seccadesine oturursam kıyamette ne cevap veririm" diye özür diledi, seccadeye oturmadı. Bunun üzerine Sadreddin, seccadenin yarısına sen otur, yarısına da ben oturayım diye teklifte bulundu. Mevlânâ, yine oturmadı. Bunun üzerine büyük alim, "Mevlânâ'nın oturmak istemediği bir seccade bizim ne işimize yarar, biz de artık buna oturmayız" dedi.