16.yüzyılda Çukurova’nın gönül şairi koca Karacaoğlan şöyle seslenir:

Vara vara vardım ol kara taşa
 Hasret ettin beni kavim kardaşa
 Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
 Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm”

     Ayrılık köprüsünden vuslat bağına erersin, yoksulluğa boyun bükersin de ya ölüme ne diyeceksin? Nice kalem tutanlar neler yazmadılar ki “ölüm” üzerine. Fransız usta denemeci Montaigne nasıl da avutur çaresizce kendini: “Ölüm yokken biz varız; ölüm varken biz yokuz. Bundandır ki insan ölümle hiç karşılaşmaz. “
     Şiirimizin hisli şairi Cahit Sıtkı Tarancı, o meşhur “Otuz Yaş Şiiri’nin bitiminde son noktayı koyuverir, boyun eğerek, biraz çaresiz, biraz da mütevekkil:

“Neylersin ölüm herkesin başında.
 Uyudun uyanamadın olacak.
 Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
 Bir namazlık saltanatın olacak,
 Taht misali o musalla taşında.!”

     “Her nefis ölümü tadacaktır.” yüce hüküm gereği.
     Ne gariptir değil mi öleceğini bilen tek canlı insandır. Ona rağmen hayata sarılır, hırslanır, kin duyar, öfke büyütür… Oysa dünya “üç günlük”.


   Dava Arkadaşının ve Kendisinin Ölümünü Yazan Şair

     4 Ekim 1978 tarihinde 16 yaşındaki oğlu ile birlikte komünistlerce şehit edilen İstanbul MHP İl Başkanı Recep Haşatlı’nın ölümünü yazmıştır önce İsmail Gerçeksöz:

Bir Şehidin Ardından

-Mehrum Recep Haşatlı’nın aziz hatırasına -

Duydum ki en güzel şarkılarda ölmüşsün
Kanın vatan vatan sızmış toprağa
Gece yarılarında yağan kar gibi…
Ulu Peygamberin savaşlarında,
Teke tek dövüşen pehlivanlar gibi.

Bir yükselmiş bir yükselmişsin ki,
Gökyüzüne çevirdik gözlerimizi
En büyük, en parlak yıldızı arar gibi

Duydum ki en güzel düşlerde ölmüşsün
Bu dünyada sevgilere kapanırken gözlerin
Öbüründe bekleyenin var gibi
Mavi ve muhteşem boşluğunda gecelerin
Işıklı bir yıldız kayar gibi…

Duydum ki en büyük inançlarda ölmüşsün
Bir bayrağa sarmışlar fâni gövdeni
Bayrağı bir daha renge boyar gibi
Tekbir sedâlarını duyar gibi…

     Kendisi de 1 yıl 6 ay sonra 4 Nisan 1980 tarihinde aynı kurşunlara hedef olur. Daha da ilginci kendi ölümünü yazmıştır İsmail Gerçeksöz. Mart 1980 Türk Edebiyatı dergisinde “Sona Doğru” adlı bir şiir yayımlanır. Yukarıda geçen şiirin sonunda şöyle mırıldanır:

Sona Doğru

Hani bir şarkı takılır ya insanın dudaklarına
Eski, yarı unutulmuş, kırık dökük
Birkaç mısra dil uçunda döner durur da!
Nice baharlar alıp gitmiştir en güzel düşlerini
Sonra yapraklar sararır, çiçekler kurur da!..

Sille yemiştir kişi felekten,
Eşe dosta gülümseme zorluğu bir yana
Yürek olmadık acılarla yoğrulur da!
Upuzun gölgelerde bir akşam güneşi,
Camlardan odalara vurur da!…

Çoktan bitmiş kadehinde son yudum,
Meyhane boş, masa tarumar,
İlk yudumlardaki mutluluk kaybolur da!.
Bir köşede meyhaneci uyukluyordur,
Son müşteri hala oturur da!.

Ya da istasyon boşalmış,
Son tren çoktan gitmiştir.
Yolcu koskoca dünyada kaybolur da!
Karanlığa uzanan saat kulelerinden,
Oniki’ler hep birden vurur da!…

Budur işte feleğin bize oyun oynamışlığı,
Unun elenip eleğin duvara asılmışlığı,
Nefes daralır, dizler iki adım da yorulur da!
Uzanıp kalıvermek de var günün birinde ansızın,
Olur da!

     Kimdir İsmail Gerçeksöz? 1925 doğumlu. İyi bir gazeteci, derin hislerin şairi ve bir ülkü devi. İstanbul”daki Yeni İstanbul, Tanin, Tercüman gibi etkili gazetelerin Bursa ayağı, alçakgönüllü muhabiri. Künyesinde Bursa Hakimiyet Gazetesi’nin 5 yıl Yazıişleri Müdürlüğü ve sahibi olduğu Bursa Ekspres Gazetesi’nin de 7 yıl başyazarlığı da var. 1961 – 1976 yılları arası Almanya yaşar. Stern dergisinde çalışır. Yine aynı “kızıl” kurşunlara 19 Kasım 1979 tarihinde hedef olan İlhan Darendelioğlu’dan sonra “Ortadoğu” gazetesinde yazarlık yapar.
     4 Nisan 1980’de İstanbul – Acıbadem Dörtyol semtinde 2 Dev-Sol militanının silahlı saldırısı sonucu şehit düştü. Yanında bulunan oğlu İbrahim Gerçeksöz de ağır yaralandı. Sonu aynı olmasa da tuzak, Recep Haşatlı’ya kurulan tuzağın aynısıdır. Oğulcanları ve kendileri.

***

     Ben İsmail Gerçeksöz’ü ilk defa 1976’da, Bursa’da yağmurlu bir sonbahar günü gördüm. (Yeni başlayan üniversite. Herkes bir yerlere yerleşmiş ben de teyzemlerin Yeşil – Emirsultan Mezarlığı yokuşunda kalıyordum. O yokuşu her sabah inerken ve o yokuşa her akşam tırmanırken dualar gönderiyordum Yusuf İmamoğlu Ağabey’e(1945). O da 08 Haziran 1970’de İstanbul Üniversitesi’nde – üstelik de üniversitenin içinde – kurşunlanarak öldürülmüştü.)
     Köşedeki Emniyet Sandığı’nın tam önündeydim ki birden bir yağmur bastırdı. Aşağı inip şimdiki Sönmez İşhanı’nın tam karşısındaki kitapçıya girdim. Sırılsıklam olmuştum. Selam verdim. Girişin tam karşısındaki masada, kitabevi sahibi ve birkaç kişi vardı. İlerledim.
     -Yiğidim epey ıslanmışsın.
     Döndüm baktım. Kısaya yakın bir boy. Toplu yüzlü, ince bıyıklı, gri takım elbiseli bir bey. Gülümseyerek beni süzüyordu. Kitabevi sahibi Mustafa Ağabey söze girdi ve beni İsmail Gerçeksöz’le tanıştırdı:
     -Kutsi kardeşimiz edebiyat okuyor. Kitap kurdudur, hususi müşterilerimizdendir.
     İsmail Gerçeksöz’ün o gülümseyen yüzü biraz daha genişledi. İlgi, merak ve sevgiyle bakarak, bana, beni “imtihan” eder gibi “aruz”dan “Osmanlıca”ya kadar birçok soru sordu. Tatmin edici cevaplar aldıkça o derin gözlerinde “güven” ışıkları yanıyordu… Sonra döndü:
     -Takip ettiğin edebiyat dergileri yelpazesini geniş tut. Varlık, Türk Edebiyatı burada var zaten. Mutlaka “Hisar” da oku. (Hisar o yılların gerçek bir edebiyat dergisi idi.) Ulaştırmada güçlük gecikiyoruz Hisar’ı. Ben eski sayıları buraya gönderirim. Sen alırsın.
     Tam bir “babacan” olmuştu. Elini omzuma koydu. Işıl ışıl gözleriyle gülümsedi ve ekledi:
     -İyi yetiştir kendini. Senin gibi gençlere çok ihtiyacımız var.
     Sonrasında veda ederek ayrıldı İsmail Gerçeksöz. Bir süre bakakaldım arkasından 17 yaşımda bir şairi tanımanın gururu gönlümü okşarken. Ne bilebilirdim ki o ilk “merhaba”nın aynı zamanda bir “elveda” olduğunu. O karşılaşmamızdan sonra İsmail Ağabey’i bir daha hiç görmedim, ta ki Türk bayrağına sarılı tabutu eller üzerinde tekbirlerle Yeşil’den Ulucami’ye doğru götürülene kadar.

https://kutsice.wordpress.com