Yazdır
Kategori: Biyografiler
Gösterim: 823

     1520 yılında Prizren’de doğdu. Asıl adı Pîr Mehmed’dir. Dedesinin babası Mehmed Nattâ, XIV. yüzyılın sonunda Emîr Sultan ile Bursa’ya gelerek yerleşmiş bir seyyid ailesindendir. Mehmed Nattâ, önce Ebû İshak zâviyesine şeyh ve mütevelli olmuş, ayrıca kendisine nakîbüleşraflık görevi de verilmiştir. Daha sonra bu göreve oğlu Zeynelâbidin tayin edilmiştir. Âşık Çelebi’nin babası Seyyid Ali, Zeynelâbidin’in oğlu olup babası hayatta iken ona yardımcı olmuş, ölümünden sonra ise çeşitli yerlerde kadılıklarda bulunmuş ve Filibe kadısı iken vefat etmiştir (941/1534-35). Annesi, II. Bayezid’in kazaskerlerinden Müeyyedzâde’nin kızıdır.

     Rumeli’de doğduğunu ve çocukluğunu bu çok sevdiği yerlerde geçirdiğini, hayatı hakkında geniş bilgiler edindiğimiz tezkiresinden öğrenmekteyiz. Tahsilini devrin önde gelen ilim adamlarından Sürûrî, Taşköprizâde, Arapzâde Abdülbâki Efendi, Ebüssuûd, Emîr Gîsû Efendi ve Muhyiddîn-i Fenârî’nin yanında tamamlayan Âşık Çelebi, dedesi Müeyyedzâde ve babasının arkadaşları sayesinde geniş bir çevre edindi. Böyle bir muhitte yetişmesinin sonucu olarak da tezkiresinde gerek sanat çevrelerini gerekse arkadaşlık ettiği kişileri çok renkli ve ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır.

     İlk olarak Bursa mahkemesinde kâtiplik vazifesi alan Âşık Çelebi, daha sonra Emîr Sultan vakfına mütevelli tayin edildi (1541). Burada beş yıl görev yaptıktan sonra Bursa vakıflarını teftiş eden Rûşenîzâde’nin kendisi hakkında iyi bir rapor vermemesi sonucu bu vazifeden azledildi ve İstanbul’a döndü (1546). Âşık Çelebi Bursa’da iken bir ara vebaya yakalanmışsa da bir süre sonra iyileşmiştir.

     Bursa'dan döndükten sonra eski hocası Emîr Gîsû'nun yardımıyla İstanbul’da mahkeme kâtibi olan Âşık Çelebi, daha sonra divan kâtipleri reisi Receb Çelebi’nin ölümü üzerine bu göreve aday gösterilmişse de başkalarının da bu işi ele geçirmek için araya girmeleri yüzünden bu vazifeyi elde edememiştir. Bu olaydan sonra bir süre Ebüssuûd’a kâtiplik yapan Âşık Çelebi, hocası Muhyiddin’in ölmesi sebebiyle zorlukla da olsa icâzetnâmesini aldı (1547). Mülâzım olabilmesi için kendisini yine eski hocası Emîr Gîsû destekledi ve kazasker Bostanzâde müracaatını kabul ederek onu mülâzım kaydetti. Böylece Âşık Çelebi ilk kadılık görevine Silivri’de başladı ve aynı yıl evlendi (1550). Daha sonra da kendisini Silivri’den Priştine’ye naklettirdi. Priştine’den Serfiçe’ye alınan Âşık Çelebi beklenmedik bir anda görevinden azledilince hem maddî sıkıntı çekti, hem de tezkiresi üzerindeki çalışmaları aksadı. Fakat bu sıkıntı uzun sürmemiş, birkaç ay sonra Narda’ya (bugünkü Arta) tayin edilmişse de Narda’nın eski kadısı olan ve çeşitli yolsuzlukları yüzünden görevinden alınan Mûsâ Kadı’nın ve ona bu kötü işlerinde yardımcı olan Narda Voyvodası Ferruh Kethüdâ’nın entrikaları sonucu yine azledildi, ancak çok kısa bir süre sonra Manavgat’a bağlı Alâiye’ye (Alanya) kadı olarak gönderildi. Narda hadisesinden dolayı çok üzülen Âşık Çelebi, tezkiresinde bu olayı uzun uzadıya anlatır ve “zulm” (ظلم) kelimesini buna tarih düşürür (970/1562-63).

     Âşık Çelebi Alanya'da da çok kalmadı, Kanûnî Sultan Süleyman’ın, "Halk içinde mu‘teber bir nesne yok devlet gibi" mısraı ile başlayan ünlü gazelini tahmis ederek padişaha sundu ve nüfuzlu dostlarının da araya girmesiyle Niğbolu kadılığını elde etti. Buradan da Rusçuk’a bağlı Çernovi kadılığına getirildi. Âşık Çelebi’nin buralarda çok mesut olduğunu, tezkiresindeki “Tuna” redifli yirmi beş beyitlik manzumesinden öğrenmekteyiz. Bir hadise üzerine 1566 yılında tekrar azledilen Âşık Çelebi, II. Selim’e Sigetvar dönüşünde bir gazelle bir arzuhal sundu, bunun neticesinde Karatova (Köstendil’de bir kaza, şimdi Bulgaristan’da) kadılığına tayin edildi, ancak 1569 yılında bu vazifeden de azledildi. Yalnız bu arada tezkiresini bitirdi ve II. Selim’e sundu (1568). Eserinde her şeyden bıktığını yazan Âşık Çelebi, padişahtan kendisi için sadece bir nakîbüleşraflık istemiştir. Bu arada Arapça Zeylü’ş-Şakā'iķ’ını da tamamladı ve Sokullu Mehmed Paşa’ya sundu. Bütün bu çabalarının sonunda kendisine Üsküp kadılığı verildi. Ancak Âşık Çelebi Üsküp’te zâtülcenp hastalığına yakalandı ve 979 Şâban sonlarında (Ocak 1572) kurtulamayarak öldü. Evliya Çelebi, Âşık Çelebi’nin mezar taşında Cinânî tarafından yazılan, “Âşık sefer eyledi cihândan” tarih mısraının yazılı olduğunu kaydeder.

     Nesirde olduğu kadar nazımda da usta olan Âşık Çelebi’nin rindmeşrep, hoşsohbet, arkadaş canlısı, vefakâr ve zeki şahsiyetinin yanı sıra çok keskin bir gözlemci de olduğu, ünlü eseri Meşâirü’ş-şuarâ’da açıkça görülür. Mahlas olarak Âşık adını seçmesi ise onun güzellere düşkünlüğünü ve hayata bağlılığını göstermektedir. Türkçe’den başka Arapça ve Farsça’yı da çok iyi bilen Âşık Çelebi asıl şöhretini, klasik edebiyatımızın gerçekten en önemli ve güvenilir kaynaklarından biri olan tezkiresiyle yapmıştır. Tezkiresinde kullandığı süslü nesir üslûbu da ayrıca eserin bir özelliğini teşkil etmektedir. Arkadaşlarını, eğlence yerlerini, hatta kişilerin özel hayatı ile ilgili ayrıntıları öylesine güzel bir dille anlatır ki canlı tasvirleriyle okuyucuyu âdeta çizdiği tablonun içine çeker. Nesrine göre nazmı oldukça basittir.

     Âşık Çelebi’nin bilinen belli başlı eserleri şunlardır: 

1. Tercüme-i Ravzatü’ş-şühedâ (telifi 953/1546’dan önce). Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin maktel türündeki eserinin Türkçe’ye tercümesidir. 

2. Tercüme-i Şakāiku’n-nu‘mâniyye. Taşköprizâde tarafından kaleme alınan eş-Şākā'iku’n-nu'mâniyye fî 'ulemâ'i’d-devleti’l-'Osmâniyye adlı eserin Türkçe’ye tercümesidir. 

3. Tercümetü’t-Tibri’l-mesbûk fî nasîhati’l-mülûk. Gazzâlî’nin, Sultan Sencer’in emriyle kendi huzurunda geçen konuşmaları Farsça olarak kaleme aldığı eserinin Arapça’sından Türkçe’ye yapılan bir tercümedir. 

4. Şerh-i Ehâdîs-i Erbaîn. Atâî’nin bildirdiğine göre Âşık Çelebi’nin iki Hadîs-i Erbaîn’i vardır. Birisi kendi derlemesi, diğeri ise Kemalpaşazâde’nin Arapça olarak derlediği eserin ve şerhinin Türkçe’ye tercümesidir. Âşık Çelebi’nin kendi derlemesinin nüshası henüz ele geçmediği halde diğeri Hadîs-i Erbaîn Tercümesi adıyla basılmıştır. 

5. Tercüme-i Ravzü’l-ahyâr. Muhyiddin Mehmed Hatîbzâde’nin siyasetnâme türündeki eserinin Arapça’dan Türkçe’ye tercümesidir. 

6. Mi‘râcü’l-ayâle ve minhâcü’l-adâle. İbn Teymiyye’nin es-Siyâsetü’ş-şer'iyye fî ıslâhi’r-râ'î ve’r-râ'iyye adlı eserinin II. Selim adına Türkçe’ye yapılan bir tercümesidir. Tetimmetü’ş-Şakā'ikı’n-nu'mâniyye adıyla Arapça olarak kaleme alınmıştır. Eserde kırk iki şahsın biyografisi bulunmaktadır.  

8. Sigetvarnâme. Kanûnî Sultan Süleyman’ın Zigetvar seferiyle ilgili bir gazavatnâmedir. Mesnevi tarzında kaleme alınan bu eser henüz ele geçmemiştir.  

9. Şehrengîz-i Bursa. 

10. Meşâirü’ş-şuarâ. Türk edebiyatının Anadolu sahasında yazılan dördüncü şairler tezkiresidir.  

11. Divan.  Divandan ziyade bir divançe niteliğinde olan bu eseri Âşık Çelebi Serfiçe kadılığı sırasında düzenlemiştir.

     Âşık Çelebi’nin sadece Atâî tarafından bahsedilen Mecmûa-i Sukûk adlı bir eseri daha bulunmaktaysa da bunun da nüshası henüz ele geçmemiştir.