Bolu’nun Şahnalar köyünde doğdu. Asıl adı İbrâhim’dir. Babası Karahüseyinoğulları’ndan Ali Ağa’dır. Çocukluğu çobanlıkla geçti, babası ölünce nahiyenin âyanı Halil Ağa tarlalarını zorla elinden aldı. Bir süre Deveciler köyünde bir akrabasının yanında kaldı, daha sonra İstanbul’a gitti. O yıllarda devlet Anadolu’dan İstanbul’a gelip yerleşmeyi uygun bulmadığından o da İstanbul’da barınamayarak geri döndü. Konya’da Hacı Âsım adlı bir kahvecinin yanında üç yıl çıraklık yaptı. Daha sonra Mısır’a gitti, orada on yıl kaldı. Konya’da ve Mısır’da hem çalıştı hem de âşık kahvelerine gitti, bu arada tekkelerde de bulundu. Tekrar köyüne dönünce evlendi, bu evlilikten iki oğlu oldu.
     Âşık Dertli gezdiği yerlerde hareketli bir hayat yaşamış olduğu için aile mesuliyetini omuzlarında taşıyabilecek istikrardan uzak, derbeder bir hayata alışmıştı. Bu yüzden ailesini köyde bırakarak tekrar gurbete çıktı. Anadolu’yu bir uçtan bir uca gezdi. Sivas, Ankara, Çankırı ve Amasya’da âşık meclislerinde pek çok kimseyle tanıştı, saz çalıp şiirler söyledi. 1825’te tekrar İstanbul’a gitti. Şehrin meşhur âşıklarının bulunduğu Beşiktaş, Tahtakale ve Tavukpazarı’ndaki kahvelerde saz çalarak adını duyurdu. Hem sesinin güzel olması hem de iyi saz çalması âşık fasıllarında ve zengin konaklarında büyük ilgi görmesine sebep oldu. Çözdüğü muammalarla kazandığı mükâfatları meslektaşları arasında paylaştırarak haklı bir şöhrete kavuştu ve üstat olarak tanındı. Bir süre sonra İstanbul’da bulunan eski Bolu mutasarrıfı Hüsrev Paşa’ya intisap etti ve onun şamdan ağası oldu. II. Mahmud’un yaptığı fes inkılâbı başlangıçta halk arasında tepkiyle karşılandığından Hüsrev Paşa Dertli’yi teşvik ederek “fes” redifli bir kaside yazdırdı. Fesi ve fes giymeyi övdüğü bu kasidesiyle sarayın iltifatını kazanan Dertli’ye Çağa âyanlığı verildi. Fakat derbederliği, içkiye düşkünlüğü ve bilhassa toplanan vergilerin büyük bir kısmını zimmetine geçirmesi yüzünden kısa zamanda bu görevden azledildi; birden bire her şeyini kaybederek sefil ve perişan oldu. 1840’ta Bilecik’e bağlı Gölpazarı kasabasında intihara bile teşebbüs etti. Önceleri Lutfî mahlasını kullanırken bu olaydan sonra artık Dertli mahlasını kullanmaya başladı. Ancak bir müddet sonra Bolu defterdarı Hüsnü Efendi’nin himayesi altına girdi. Bir yere bağlanıp kalmaktan hoşlanmayan Dertli yine gurbete çıktı; bu defa Ankara eşrafından Alişan Bey’in himayesine girdi ve onu öven şiirler söyledi. Bir süre sonra Ankara’da Alişan Bey’in konağında öldü. Ölüm yılı kaynaklarda 1845, 1846 ve 1848 olarak değişik şekilde verilmektedir. Dertli’nin mezarı, Bolu-Gerede karayolu üzerinde Bolu’nun Yeniçağa ilçesinin Şahnalar köyündedir.
     Dertli, XIX. yüzyılda Erzurumlu Emrah ve Seyrânî’den sonra âşık edebiyatının en tanınmış temsilcisidir. Birkaç çırak yetiştirdiği gibi kendisinden sonra gelen âşıklar üzerinde de etkili olmuştur. Ancak içkiye düşkünlüğü ve derbeder haliyle halkın bağlı olduğu dinî değerlere ters düşmüş, kendi yaşayışına daha uygun bulduğu Bektaşî tekkelerindeki serbest telakkileri benimsemiştir. Bu da şairin aleyhinde birtakım kanaatlerin oluşmasına sebep olmuştur. Şiirlerinde divan şairlerinden Fuzûlî ve Bağdatlı Rûhî’nin, halk şairlerinden Âşık Ömer, Gevherî, Kaygusuz Abdal ve Pir Sultan Abdal’ın tesirleri kendini gösterir. XIX. yüzyılın diğer halk şairlerinde görüldüğü gibi Dertli de hem aruz hem hece vezniyle şiirler söylemişse de onun başarılı olduğu tür hece veznidir. Şiirleri pek çok yabancı kelime ve terkiplerle dolu olmasına rağmen belli bir lirizme sahiptir. Elinde sazı diyar diyar dolaşan Dertli, zaman zaman köyünde sefil bıraktığı ailesini ve çocuklarını hatırlamış, bu durumu çok hazin bir şekilde şiirlerinde dile getirmiştir. Şiirleri, "Dîvân-ı Derdli" adıyla birkaç defa basılmıştır.