Miladi 1118 yılında, Bağdat’la Basra arasında kalan Batâih bölgesinde Ümmüabîde köyünde doğdu. Atalarından Rifâa el-Hasan el-Mekkî’den (ö. 331/943) dolayı Rifâî nisbesini aldı. Şa‘rânî ise et-Tabakatü’l-kübrâ’sında (s. 140), bu nisbenin aynı ismi taşıyan bir Arap kabilesine mensup olmasından ileri geldiğini yazar. Ancak onun hayatından bahseden ilk kaynaklarda böyle bir bilgi yoktur, son devir kaynakları da bu görüşü kabul etmezler. Doğum tarihi bazı müelliflerce 500 (1107) olarak verilmekle birlikte ilk kaynaklar 512 (1118) tarihi üzerinde ittifak etmişlerdir.
     Ahmed er-Rifâî’nin Hz. Hüseyin soyundan gelen bir seyyid olduğunda bütün kaynaklar birleşirler. İmam Mûsâ el-Kâzım’ın oğlu İbrâhim el-Murtazâ neslinden olan ceddi Rifâa el-Hasan el-Mekkî, Karmatîler’in sebep olduğu kargaşa ve isyanlar sırasında Mekke’den İspanya’ya hicret ederek İşbîliye’ye yerleşti. Torunlarından Seyyid Yahyâ, ailesiyle birlikte İşbîliye’den tekrar Hicaz’a dönmüş (450/1058), daha sonra Basra’ya gitmişti. Orada kendisine Şiîler’le Sünnîler arasındaki kavgalara son vermesi için Tâlibiyyûn’un nakiblik görevi verilmiş, Basra, Vâsıt ve Batâih bölgelerinde huzuru sağlamıştı. Ahmed er-Rifâî’nin babası olan Seyyid Ali bu zatın oğludur; annesi ise Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin soyundan Fâtıma el-Ensârî’dir. Seyyid Ali de babası Seyyid Yahyâ gibi Tâlibiyyûn’un nakib*i iken Sünnîler’le Bâtınîler arasında yeni bir mücadele başlamıştı. Durumu Halife Müsterşid’e arzetmek için Bağdat’a giden Seyyid Ali fitneye sebep olanların susturulması gerektiğini söylemiş, ancak halife diğer siyasî meşguliyetlerini ileri sürerek bu hadiseye ilgi göstermemişti. Seyyid Ali Batâih’e dönerken Bağdat yakınlarında vefat etmiş (519/1125), on sene sonra da Halife Müsterşid Bâtınîler tarafından öldürülmüştür.
     Babası öldüğünde yedi yaşında olan Ahmed er-Rifâî’yi, devrin büyük sûfîlerinden dayısı Mansûr el-Batâihî, annesi ve kardeşleriyle birlikte himayesine aldı. Kur’an öğrenimini ve hıfzını tamamladıktan sonra, devrin âlim ve mutasavvıflarından Ali Ebü’l-Fazl el-Vâsıtî ve diğer bazı âlimlerden İslâmî ilimleri öğrendi. Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin Şâfiî fıkhı ile ilgili Kitâbü’t-Tenbîh’ini okudu. Bu kitaba yazdığı şerh Moğol istilâsı sırasında kaybolmuştur. Vâsıtî ona icâzet verdi ve hırkasını giydirdi. “Herkes üstadıyla ben ise talebem Rifâî ile iftihar ederim” diyen Vâsıtî, zâhir ve bâtın ilimlerine sahip bir âlim ve sûfî olduğunu belirtmek üzere ona “ebü’l-alemeyn” unvanını verdi. Ahmed er-Rifâî, Vâsıtî’nin ölümünden sonra dayısı Mansûr el-Batâihî’nin terbiye ve irşad halkasına girdi. Rifâî’ye hilâfet* ve “şeyhü’ş-şüyûh” unvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini de tevdi eden Batâihî, Ümmüabîde’deki tekkeye yerleşip müridlerin irşad ve terbiyesiyle meşgul olmasını istedi. Birkaç sene sonra bölgesindeki şeyhlerin bazı ciddi tenkitlerine mâruz kalmış, hatta erkek ve kadın müridlerini aynı zikir meclisinde bir arada bulundurmak gibi sünnet dışı uygulamalarda bulunduğu iddiasıyla Halife Müktefî’ye şikâyet edilmişse de bu durum onun çalışmalarına ve tesirlerinin yayılmasına engel teşkil etmemiştir. Müridlerinin sayısının artması, o bölgedeki şeyhlerin haset ve kıskançlığına sebep oldu. Ancak o birçok iftira, itham ve hakaretlerle karşılaşmasına rağmen, büyük bir sabır ve tevazu göstererek irşad vazifesine devam etti. Kendisini çekemeyenler Halife Müktefî’ye, erkek ve kadın müridlerini aynı zikir meclisinde bir arada bulundurduğu iddiasıyla şikâyet ettiler (1155). Durumu yerinde araştırmakla görevlendirilen memur, kanaatlerini halifeye, “Bu seyyid ve müridleri sünnet yolunda değillerse yeryüzünde sünnet üzere hareket eden hiç kimse kalmamış demektir” şeklinde açıkladı. Bunun üzerine Halife, Ahmed er-Rifâî’ye, yaptırdığı tahkikattan dolayı özür dileyen bir mektup gönderdi.
     1160’ta bazı yakınları ve müridleriyle birlikte hacca gitti. Dönüşte Medine’yi ziyaret etti. Medine uzaktan görününce devesinden inip yürüyerek Ravza-i Mutahhara’ya girdi. Rifâî’nin bu ziyaret sırasında zuhur ettiği ileri sürülen bir kerametiyle ilgili menkıbe oldukça meşhurdur. Rivayete göre, Hz. Peygamber’in kabri önüne gelince “es-Selâmü aleyke yâ ceddî!” diyerek selâm vermiş, orada bulunanlar Hz. Peygamber’in “Aleyke’s-selâm yâ veledî!” sözüyle selâma karşılık verdiğini duymuşlar; cezbeye gelen Rifâî diz çöküp, “Uzakta iken benim yerime varıp toprağını öpsün diye sana ruhumu gönderiyordum; şimdi bu devlet bedenime de nasip oldu; uzat elini de dudaklarımla öpeyim” mânasına gelen meşhur şiirini okumuş; bunun üzerine Hz. Peygamber’in kabrinden dışarıya nûrânî bir el uzanmış ve Rifâî bu eli öpmüş; aralarında Hayyât b. Kays el-Harrânî ve Adi b. Müsâfir gibi zatların da bulunduğu büyük bir topluluk hadiseye şahit olmuşlardır. Ahmed er-Rifâî’nin biyografisini yazan müellifler pek çok şahit ismi sayarak bu menkıbeyi mütevâtir bir haber şeklinde değerlendirirler. Gayetü’t-tahrîr müellifi Abdülazîz ed-Dîrînî, Hz. Peygamber’in selâma karşılık vermesinin ve kabrinden dışarıya nûrânî bir elin uzanmasının mümkün olduğu hakkında devrin kadısına ait bir fetvayı da zikreder. Celâleddin es-Süyûtî bu haberi incelediği eş-Şerefü’l-muhtem adlı risâlesinde hadisenin tevâtür derecesine ulaştığını söyler. Rifâî şeyhlerinden Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî de bu menkıbe hakkında kaleme aldığı el-Kenzü’l-mutalsem fî meddi yedi’n-Nebî li-veledihi’l-gavs er-Rifâ'î adlı eserinde bu menkıbeye yer veren pek çok kitap ve müelliften iktibaslar yapmıştır. Rifâî’ye saygısı ve bağlılığı olanların bu menkıbeyi mütevâtir haber olarak gösterme gayretlerine rağmen, bizzat Rifâî, prensip olarak keramete önem vermemiştir.
     Abbâsî Halifesi Müstencid, Ahmed er-Rifâî’ye bir mektup göndererek kendisine nasihat ve tavsiyelerde bulunmasını istedi. Rifâî’nin cevabî mektubunu beğenen halife ona ve dervişlerine birçok hediye gönderdi, bir sene sonra da sarayına davet etti. Halife, maiyetindekiler ve Bağdat şeyhleri ona büyük bir saygı ve ilgi gösterdiler. İrşâdü’l-müslimîn müellifi Fârûsî, halifenin onu ikinci ve üçüncü gün yalnız başına saraya davet ettiğini, babasının kabri civarında icra ettiği zikir meclisine kendisinin de katıldığını anlatır. Bu ve benzeri kayıtlardan onun Abbâsî halifelerinden hürmet gören, devrinin tanınmış ve itibarlı bir sûfîsi olduğu anlaşılmaktadır. İkinci defa hacca gittiği kaynaklarda ifade edilmekle birlikte tarih verilmemektedir.
     Ahmed er-Rifâî, 23 Eylül 1182'de hastalanarak vefat etti. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır. İlk eşi Hatîce bint Ebû Bekir el-Vâsıtî en-Neccârî’den Fâtıma ve Zeyneb adlarında iki kızı, onun vefatından sonra evlendiği Râbia’dan Sâlih adlı bir oğlu olmuş, ancak Sâlih evlenmeden vefat ettiği için nesli kızları ile devam etmiştir. Fâtıma’dan İbrâhim el-A‘zeb (ö. 609/1212) ve Ahmed el-Ahdar (ö. 645/1247) adlarında devirlerinde meşhur iki sûfî, Zeyneb’den ise ikisi kız altısı erkek olmak üzere on torunu olmuştur. Bunlardan İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271) Rifâiyye’nin Sayyâdiyye kolunun kurucusu olup tarikatın Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve Suriye’de yayılmasında tesiri olmuştur. Ahmed er-Rifâî’nin nesli günümüze kadar devam etmiştir. Rifâî aileler Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır, Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır.
     Mircâtü’z-zamân’da zikredilen ve D. S. Margoliouth tarafından tekrar edilen (bk. İA, I, 203-204) Rifâî’nin kötü huylu bir karısı olduğu, ondan boşanabilmesi için yakınlarının 500 dinarlık mihri aralarında topladıkları ve buna rağmen boşanamadığına dair rivayette adı geçen kadın onun değil, İrşâdü’l-müslimîn müellifinin bildirdiğine göre, Şeyh Harbûnî’nin karısıdır. Bu hadiseyi bizzat Ahmed er-Rifâî, bazı makamlara erişmek için eziyetlere tahammül etmek gerektiğini belirtmek için anlatmaktadır.
     Bütün kaynaklar pek çok müridi olduğunu, tekkesine her gün binlerce kişinin geldiğini, sabah akşam bunlara yemek verildiğini yazar. Tekkesinin vakıf, hediye ve bağış yoluyla çok büyük geliri olduğu da ifade edilmektedir.
     Kaynaklar onu âlim, muhaddis, Şâfiî fakihi ve müfessir bir sûfî olarak tanıtırlar. Ahmed er-Rifâî’nin menkıbe ve eserlerinde görülen tasavvuf ve tarikat anlayışı Kitap ve Sünnet’e tamamen uygundur. Buna göre İslâm, “zâhir” ve “bâtın”ı ile bir bütündür. Bâtın zâhirin özü, zâhir bâtının zarfıdır; zâhir olmasa bâtın da olmazdı. Kalp cesetsiz olmaz, kalbi olmayan ceset ise çürür. Tasavvuf bâtın ilmidir. Tarikat şeriat demektir. Derviş olmak için toplumdan uzaklaşmak gerekmez. Müridler dünyevî meşguliyetlerini terketmeksizin, helâl ve harama dikkat ederek ve gafletten uzak kalmak suretiyle hak yolunda ilerleyebilirler. Tasavvuf baştan sona “edep”ten ibarettir ve bütün edepler Hz. Peygamber’in sünnetine tâbi olarak elde edilir.
     Kaynakların zül, meskenet, fakr, inkisar ve tevazu sahibi olarak tanıttıkları Ahmed er-Rifâî, Allah’a bu faziletlerle vâsıl olduğunu, bunları tasavvufî yolunun birer esası olarak tercih ve tesbit ettiğini söyler. Menkıbeleri içinde onun fevkalâde tevazuunu gösteren birçok hikâye yer almaktadır. Menâkıbnâmelerin, birkaç keramet istisna edilirse hemen hemen daima onun ahlâkını ve insanî münasebetlerdeki tevazuunu gösteren hikâyelere yer vermeleri dikkat çekicidir. Bu menkıbeler ve eserlerinde ifade edilen fikirler, onun sûfî şahsiyeti ve tarikat pîrleri arasındaki özelliklerini ortaya koyan ana çizgilerdir.
     Dört büyük kutubdan biri kabul edilen Ahmed er-Rifâî’nin kutbiyyet makamına Abdülkadir-i Geylânî’den sonra yükseldiğini kaynaklar yazar. Gavsiyyet (bk. GAVS) ve kutbiyyet âleminin kendisine daha önce de teklif edildiği, ancak bu vazifeden affedilmesini istediği, bunun üzerine aynı vazifenin Abdülkadir-i Geylânî’ye verildiği, onun ölümünden sonra tekrar kendisine tevcih edilince kabul ettiği ve on altı sene bu makamda bulunduğu kaydedilmektedir.
     Kurmuş olduğu tarikat bir süre Rifâiyye, Ahmediyye ve Batâihiyye adlarıyla anılmakla birlikte sonraları sadece Rifâiyye adı kullanılır olmuştur.
     Eserleri:
1. el-Hikemü’r-Rifâ'iyye. Kendisinin telif ettiği günümüze kadar intikal etmiş tek eseri olup küçük bir risâledir (Şam, ts.). Müridlerinden Abdüssemî‘ el-Hâşimî’ye ithafen yazılan bu eseri, Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî Kalâ'idü’z-zeberced 'alâ Hikemi’r-Rifâ'î adıyla şerhetmiş (Beyrut 1885), Muallim Nâci bu eserden aldığı Rifâî’nin sekiz hikmetli cümlesini şerhederek Hikemü’r-Rifâî adıyla yayımlamıştır (İstanbul 1304). Geylânîzâde Seyyid Muhammed Seyfeddin, eseri Terceme-i Hikem-i Rifâ'iyye adıyla Farsça’ya tercüme etmiştir (İstanbul 1302). el-Hikemü’r-Rifâ'iyye, Türkçe’ye de birkaç defa çevrilmiş, son olarak Hak Yolcusunun Düsturları adı altında aşağıda verilen iki eseriyle birlikte yayımlanmıştır (trc. Yaman Arıkan, İstanbul 1985, s. 39-100).
2. el-Burhânü’l-müeyyed. Sohbetlerinden derlenmiştir. Birçok konuya temas etmekle birlikte tevhid, semâ, iradî ölüm, şeriat-tarikat münasebetleri daha geniş olarak işlenmiştir. Müteşâbih âyetler meselesinde İmam Şâfiî, Mâlik b. Enes, Ebû Hanîfe, İbn Hanbel ve Ca‘fer es-Sâdık’ın sözleri zikredilmiş, kelâmcıların görüşlerine yer verilmemiştir. Muhtelif baskıları olan eserin (İstanbul 1301; Şam, ts.) Türkçe’ye ilk tercümesi Kudsîzâde Kadri tarafından yapılmış (İstanbul 1313), son olarak Delilleriyle Ma’rifet Yolu adıyla yayımlanmıştır (trc. H. Kâmil Yılmaz, İstanbul 1985).
3. el-Mecâlisü’s-seniyye. Menâkıbnâmelerde nakledilen meclislerin sonradan Mustafa Reşîd er-Rifâî tarafından derlenmiş şekli olup yedi meclis ihtiva eder. Meclisler tasavvufî sohbet ve mev‘izalardan ibarettir. Eser, Kudsîzâde Kadri tarafından Mecâlis-i Hazret-i İmâm Rifâî adıyla tercüme edilmiştir (İstanbul 1313).
4. Erba'ûne hadîsen. Kırk hadisi kendisinden itibaren Hz. Peygamber’e kadar ulaşan bir senedle vermektedir (Şam, ts.). Risâledeki hadisler Kütüb-i Sitte ve meşhur hadis kitaplarında mevcuttur. Türkçe tercümesi Hak Yolcusunun Düsturları adlı kitabın içinde yer almaktadır (s. 9-36).
5. Hâletü ehli’l-hakıka ma'allah. Yukarıda geçen kırk hadisin şerhidir. 549 (1154) yılı Receb ayından itibaren her perşembe günü bir hadisin tasavvufî şerhini yaptığı sohbetlerinde tutulan notların, müridlerinden Ebû Şücâ‘ b. Menhec tarafından derlenmesinden meydana gelmiştir (Mısır 1315, Halep 1962). Tasavvuf ve hadis münasebeti bakımından dikkat çekici olan bu eser, Onların Âlemi adıyla Türkçe’ye tercüme edilmiştir (trc. Abdülkadir Akçiçek, İstanbul 1964).
6. en-Nizâmü’l-hâs li-ehli’l-ihtisas. Kaynaklarda adı geçmeyen bu eserin üslûbundan Ahmed er-Rifâî’nin sohbetlerinden derlendiği anlaşılmaktadır. Tasavvufî mev‘iza ve nasihatlardan meydana gelen eser el-Hikem ve Erba'ûne hadîsen ile birlikte yayımlanmıştır (Şam, ts., s. 57-92). Türkçe’ye ilk tercümesi Mehmed Nâzım tarafından yapılan eserin (İstanbul 1328), yeni bir tercümesi Hak Yolcusunun Düsturları adıyla yayımlanan kitap içindedir (s. 103-189).
7. el-Eş'âr. Bazı şiirleri Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî’nin Ahmed er-Rifâî hakkında yazdığı Kılâdetü’l-cevâhir adlı geniş biyografide bir araya getirilmiştir. Bu şiirler Kenan Rifâî’nin Ahmed er-Rifâî (İstanbul 1340) isimli eserinde de bulunmaktadır.
8. el-Ahzâb ve’l-evrâd. İrşâdü’l-müslimîn’in yazarı Fârûsî, Ahmed er-Rifâî’nin 662 hizbinin mevcut olduğunu söylüyorsa da, muhtelif eserler içinde (bk. İzzeddin Ahmed es-Sayyâd, s. 91-112; Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî, Kılâdetü’l-cevâhir, s. 246-274; Kenan Rifâî, ek, s. 1-103) bunların ancak bir kısmı bir araya getirilmiştir.
     Bu eserlerden başka, Muhammed Sirâceddin er-Rifâî (ö. 885/1480) bazı sözlerini Rahîku’l-kevser min kelâmi’l-gavs er-Rifâ'î el-ekber (Beyrut 1887), Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî ise bazı söz ve meclislerini el-Fecrü’l-münîr (İstanbul 1300) ve Kitâbü Külliyyâti’l-Ahmediyye (Kahire 1316) adlı kitaplarda bir araya toplamışlardır. Kaynaklarda ismi geçen Tarîku’s-sâ'irîn ilallah adlı eseri günümüze ulaşmamıştır.
     Ahmed er-Rifâî hakkında kaleme alınan başlıca eserler şunlardır:
1. Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî el-Kazvînî (ö. 623/1226). Sevâdü’l-'ayneyn fî menâkıbi’l-gavs Ebi’l-'Alemeyn (Kahire 1301, 31 sayfa). Ahmed er-Rifâî hakkında kaleme alınan görebildiğimiz en eski eser olup müellifinin ifadesine göre 588’de (1192) yazılmıştır. Ahmed er-Rifâî’nin hayatı, şahsiyeti nesebi hakkında kısa ve özlü bilgiler ihtiva eder. Sonraki eserlerde ismi geçmekte ve ondan nakiller yapılmaktadır.
2. Abdülazîz b. Ahmed ed-Dîrînî (ö. 694/1295). Kitâbü Gayeti’t-tahrîr (Kahire 1315, 28 sayfa). Müellif bu küçük risâleyi, bir şahsın, Ahmed er-Rifaî’nin Benî Rifâa adlı bir Arap kabilesine mensup olduğuna dair sözlerini reddetmek ve onun seyyid olduğunu ispat etmek için yazmıştır. Elimizdeki ilk kaynaklardan biridir.
3. Ümmü’l-berâhîn fî ba'żı menâkıbı sultâni’l-'ârifîn eş-şeyhi’l-kebîr es-seyyid Ahmed er-Rifâ'î (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1123). İlk menâkıblardan biri olduğu anlaşılan eseri Brockelmann anonim olarak zikreder. Yine Brockelmann’ın Behcetü’ş-şeyh Ahmed er-Rifâ'î adıyla Saîd b. Hâlid es-Sillî tarafından yazıldığını ifade ettiği eserle, bazı küçük farklılıklar bir tarafa bırakılırsa, aynı olduğu görülmektedir. 678 (1279) tarihlerinde veya daha önce yazılmış olması muhtemel olan eser, Rifâî hakkındaki rivayetleri ve bazı sözlerini ihtiva eden geniş bir menâkıbdır. Şehid Ali Paşa nüshasında adı verilmeyen ve Brockelmann tarafından başka bir isimle zikredilen müellifini, Rifâî kaynaklarına dayanarak Kasım b. Muhammed b. Haccâc şeklinde tesbit etmiş bulunuyoruz.
4. İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271). el-Ma'ârifü’l-Muhammediyye fî vezâ'ifi’l-Ahmediyye (İstanbul 1305). Müellif, Rifâî’nin torunu ve Rifâiyye’nin Sayyâdiyye kolunun kurucusudur. Eserin yazılış tarihi belli değildir. Rifâî hakkında yazılan en eski ve muteber eserlerden biridir.
5. Ahmed b. İbrâhim el-Fârûsî (ö. 694/1294). İrşâdü’l-müslimîn li-tarîkati şeyhi’l-müttakın (İstanbul 1307). Rifâî ile ilgili eserlerin en sistematiği olup birçok yeni bilgi ihtiva eder. Müellif, Rifâî’nin müridi Ömer el-Fârûsî’nin torunudur ve rivayetlerinin şifahî kaynağı umumiyetle dedesidir.
6. 'f, yukarıda adı geçen İrşâdü’l-müslimîn yazarına intisap etmiş bir mutasavvıftır. Ahmed er-Rifâî’nin Halife Müstencid’e gönderdiği mektup sureti gibi bazı yeni bilgi ve malzemeyi ihtiva eder.
7. Abdullah Muhammed Sirâceddin el-Mahzûmî (ö. 885/1480). Sıhâhu’l-ahbâr (İstanbul 1306). Yukarıda adı geçen eserlerden oldukça sonra yazılmakla birlikte, müellifin yaşadığı devre kadar Rifâî’nin soy ve tarikatından gelenlerden bahsettiği ve bizim göremediğimiz birçok eserden faydalandığı için Rifâî menkıbe ve kaynakları arasında mühim bir yer tutmaktadır.
8. Ebû Bekir b. Abdullah el-Ayderûsî (ö. 914/1508). en-Necmü’s-sâ'î fî kerâmâti üstâzi’l-kebîr er-Rifâ'î (Süleymaniye Ktp., Hasib Efendi, nr. 423). Üslûp itibariyle diğer menâkıblardan bir hayli farklıdır. Bazı rivayetler ilk kaynaklara göre oldukça değişikliklere uğramıştır. Menâkıbın ilk yarısında Anadolu’da faaliyet gösteren bazı Rifâîler’in adları geçmektedir. Heidelberg Kütüphanesi’ndeki (nr. A 179/2), Şifâ'ü’l-eskam fî sîreti gavsi’l-enâm adlı kitabın en-Necmü’s-sâ'î’nin bir başka nüshası olduğunu tesbit etmiş bulunuyoruz. Nitekim matbu nüsha da (Kahire 1970) Süleymaniye ve Heidelberg nüshalarının bazı ufak farklarla aynısıdır.
9. Şifâ'ü’l-eskam fî sîreti gavsi’l-enâm (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 3461). Tiryâku’l-muhibbîn’de adı geçen bu Farsça eserin, Ahmed er-Rifâî’nin sağlığında yazıldığını, müellifin kitabı takdim için Rifâî’ye getirdiğinde onun ölüm haberini aldığını en-Necmü’s-sâ'î adlı eserden öğreniyoruz. Ancak Tiryâku’l-muhibbîn’den ve Abdullah el-Yâfiî’nin (ö. 768/1366) Hulâsatü’l-mefâhir’inden iktibaslar yapıldığına göre Ahmed er-Rifâî’nin sağlığında yazıldığı söylenen menâkıb olması mümkün değildir. Bazı yönleriyle en-Necmü’s-sâ'î’ye benzeyen eserin başka bir nüshasını görmeden müellifi ve adı hakkında kesin bir hüküm vermek mümkün değildir.
10. Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî (ö. 1909). Kılâdetü’l-cevâhir (Beyrut 1301). Birçok kaynaktan istifade edilerek hazırlanan bu kitap, Ahmed er-Rifâî hakkında en geniş biyografik eserdir. Bu Rifâî şeyhinin eserinden hareketle geçmiş devirlerde yazılan eserlerin izini tesbit etmek mümkündür.
11. Kenan Rifâî (ö. 1950). Ahmed er-Rifâî (İstanbul 1340). Ahmed er-Rifâî hakkında Türkçe yazılmış en geniş biyografi kitabıdır. İlk doksan sayfası Rifâî’nin hayatı, menâkıbı ve sözlerine, 121-169. sayfaları tarikatın âdâb ve erkânına ayrılmış, sonundaki 103 sayfalık ekte ahzâb ve evrâd harekeli olarak verilmiştir.