Erzurum'un Pasinler ilçesine bağlı Güllüköy'de dünyaya geldi. Asıl adı Osman'­dır. Doğum tarihi nüfus tezkeresinde 1881 olarak kaydedilmekteyse de bizzat kendisinin kaleme aldığı hal tercümesin­den bu tarihin 1862 olması gerektiği an­laşılmaktadır.
     Bir buçuk yaşında iken geçirdiği çiçek hastalığı sonucunda gözlerini kaybeden Kemâlî Efendi, altı yaşına geldiğinde bir süre köyün hocasından hafızlık dersi al­dıysa da bir ilerleme sağlayamadı. Bunun üzerine Erzurum'a götürüldü. Burada bir medresede şanssızlık eseri hafız yetiştir­me usulünü bilmeyen bir hocaya teslim edilince yine bir netice alınamadı. Kendi ifadesine göre hocanın bilgisizliği yüzün­den dört yıl kaybettikten sonra oradan alınarak Erzurum ulemâsından Yeşil İmam diye anılan Cafer Ağa Camii imam ve hatibi Seyyid Mustafa Efendi'ye teslim edildi. Onun yanında bir yıl içinde Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlediği gibi kıraat ilminde de icazet aldı. Bu sırada on sekiz yaşında olan Kemâlî Efendi Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendi'den dinî ilimleri tahsile başladı. Bir yandan da Hâfız-ı Şîrâzî ve Fuzûlî'nin di­vanları ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevfsini ezberledi. Ayrıca medresederslerine devam ederek icazet almaya hak kazandı.
     Kemâli Efendi yüzünü göremediği bir sevgiliye âşık olduğu bu dönemde derdi­ne derman ararken Kolağası Ali Rızâ adlı arif bir zatla tanışarak sohbetlerine de­vam etmeye başladı. Bu sohbetler sıra­sında mecazi aşkı ilâhî aşka dönüştü. İlâhî aşkın cezbesiyle Erzurum'dan ayrılarak on bir yıl süren seyahate çıktı. Bu sırada yirmi sekiz yaşında olan Kemâlî Efendi yaya olarak Diyarbekir'e gitti, oradan Mu­sul ve Bağdat'a geçti. Necef ve Kerbelâ'yı ziyaret etti. Buralarda mersiye ve kaside­ler okuyarak Hz. Peygamber'in soyuna ve onları sevenlere reva görülen zulüm ve haksızlıkları dile getirdi, Ehl-i beyt mu­habbetini terennüm etti. Ardından yo­luna devam ederek Trablusşam'a geldi. Şehrin müftüsü ile tanışıp onunla dost oldu ve bir yıla yakın bir süre burada kal­dı. Daha sonra İskenderun, Antakya ve Halep'e geçti. Gittiği yerlerde Ehl-i beyt sevgisini ateşli bir dille telkin eden mer­siye ve gazeller söylediğinden Alevî olarak tanındı. Halep Mevlevîhânesi'nde bir süre kalıp Konya'ya geldi. Ehl-i beyt muhibbi olan Mevlânâ Dergâhı postnişini Abdül-vâhid Çelebi tarafından dergâhta uzun­ca bir süre misafir edildi. Abdülvâhid Çe-lebi'nin oğlu Abdülhalim Çelebi ile de dostluk kuran Kemâlî Efendi'ye onun va­sıtasıyla mesnevîhanhk icazeti verilerek mevlevî sikkesi giydirildi.
     1901 'de İstanbul'a giden Kemâlî Efen­di, bir süre Rami'de bostan bekçiliği ve Beyazıt Camii avlusunda arzuhalcilik yap­tı. Bu sırada, kendisini Erzurum'dan tanı­yan Fâtih müderrislerinden Hacı Nazmi Efendİ'nin ısrarı üzerine Fâtih Camii'nde Mesnevi okutmaya başladı. Ayrıca Ha­cı Nazmi ve Manastırlı İsmail Hakkı'nın derslerini takip ederek onlardan da ica­zet aldı. Fâtih Camii'nde Mesnevi okut­tuğu bu dönemde aynı camide vaaz veren Said Nursi tarafından Rafızîlik ve zındık­lıkla itham edildi. 1903 yılında üç aylarda dinî hizmetlerde bulunmak üzere Selâ-nik'e gönderildi. Burada İttihad ve Terak­ki Cemiyeti'nin ileri gelenlerinden dok­tor Şükrü Kâmil, Mehmed Sâdık, Talat ve Manyasîzâde Refik beylerle tanıştı. İstan­bul'a döndüğünde Şehzadebaşı'nda Ka­nunî Sultan Süleyman'ın âmâların barın­ması için vakfettiği imarete yerleşti. İma­rette yaşayan âmâların durumlarının çok kötü olduğunu farkederek vakfiye şart­larına uyulmasını sağlamak amacıyla bir selâmlık resminde Sultan Abdülhamid'e dilekçe verdi. Ertesi hafta saraya davetedilen Kemâlî Efendi, padişahın huzuru­na çıktığında ona âmâların İçinde bulun­duğu zor şartlan ve vakfiyede kendileri­ne tanınan imkânları anlattı. Görüşme­den memnun kalan padişah vakfın ihya­sını ve Kemâlî Efendİ'nin imaretin yöne­ticiliğine tayinini istedi. İmaretin Meşru-tiyet'ten sonra, Kemâlî Efendİ'nin kendi­sini Şam'da ceza reisi iken tanıdığı Şeyhü­lislâm Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi ve Selanik'te tanıştığı Dahiliye Nâzın Talat Paşa'nın üye olarak bulunduğu hükümet tarafından lağvedilmesine karar verilmiş, ancak bu ikisi, kararın çok hürmet ettik­leri Kemâlî Efendİ'nin İstanbul'da bulun­duğu sırada uygulanmasının doğru olma­yacağını belirtince Kemâlî Efendi bir ve­sile ile Erzurum'a gönderilmiş ve imaret bu sırada lağvedilmiştir.
     Kemâlî Efendi İmaretteki görevini sür­dürürken bir yandan da Üsküdar'da bir oda kiralayarak Mecelle okutmaya baş­ladı (1904). Bu dönemde dostlarından Gülzâr-ı Hakikat müellifi Fazlullah Ra-hîmî Efendi ile birlikte bir iş için Eyüp'e gittiklerinde Rahîmî Efendi, mürşidi Sey-yid Abdülkâdir-i Belhî'yi Eyüp Nişancası'n-daki Şeyh Murad Dergâhfnda ziyaret et­ti. Kemâlî Efendi dergâhın avlusunda ar­kadaşını beklerken kendi ifadesine göre on dokuz yıl Önce gördüğü bir rüyayı aynı heyecan ve tazeliğiyle yeniden yaşamaya başladı. Bu sırada karşısına çıkan rüyasın­da gördüğü kişi, yani Melâmî-Hamzavî Kutbu Seyyid Abdülkâdir-i Belhî idi. 0 za­mana kadar hiçbir şeyhe intisabı bulun­mayan Kemâlî Efendi cezbeye kapılarak hemen orada Abdülkâdir-i Belhî'ye inti­sap etti. Aynı gün girdiği dergâhtan iki yıl sonra dışarı çıkmasına izin verildi. Mürşi­din vefatına kadar on sekiz yıl kendisine hizmet edip feyiz aldı. Bu arada Fatih'in Sofular semtindeki bir tekkenin şeyhliği Meclis-i Meşâyih tarafından kendisine teklif edildiyse de mürşidine hizmeti tekke şeyhliğine tercih ederek bu teklifi ka­bul etmedi. Mürşidinin ölümünden sonra hayatını Şeyh Murad Dergâhı civarında­ki evinde geçiren Kemâlî Efendi 8 Ocak 19S4'te vefat etti. i 0 Ocak günü Eyüp Ca­mii'nde kılınan cenaze namazının ardın­dan Edirnekapı Mezarlığı'na defnedildi. Kabir taşına kendisine ait, "Cismim ruha döndü elhamdülillah Her şey fena bulur bakîdir Allah Haktır Muhammed'dir hem Resûlullah / Ben âl-i abanın kıtmîri idim" mısraları yazılmıştır.
     Ziyaretine gelenleri güler yüzle karşıla­yıp hatırlarını soran Kemâlî Efendi istidat ve idraklerinin derecesine göre onlarla sohbet etmiş, yüksek kabiliyetli olanlara tasavvufun en ince ve zor konularını do­yurucu ifadelerle anlatarak gönüllerini Hakk'a yöneltmiştir. Sohbetlerinde özel­likle Ehl-i beyt sevgisini aşılamaya gayret eden Kemâlî Efendi gönlüne doğan vari­datı manzum ve mensur olarak yazdır­mış, Kemâlî Divanından Aşk Sızıntı­ları ve İrfan Sızıntıları adlı İki eseri bu şekilde meydana gelmiştir.
     Kemâlî Efendi, Hamza Bâlî'den sonra Hamzaviyye adını alan Bayramî Melâmî-liği'ne mensuptur. Tarikat silsilesi Seyyid Abdülkâdir-i Belhî, Seyyid Bekir Reşad Efendi ve diğer Hamzavî kutuplan vasıta­sıyla devam ederek Hamza Bâlî'ye. ora­dan da Hacı Bayrâm-ı Velî'ye; Nakşiben-dî-AIevî silsilesi Seyyid Abdülkâdir-i Bel­hî'nin babası Süleyman-ı Belhî vasıtasıyla Bahâeddin Nakşibend'e; diğer bir Melâ-mî silsilesi de Rumeli Nakşibendî Melâ­mîliğinin pîri sayılan Muhammed Nûrü'l-Arabî'ye ulaşır. Nûrü'I-Arabî 1871'de İs­tanbul'a geldiğinde Abdülkâdir-i Belhî'yi birkaç defa ziyaret ederek dergâhta mi­safir kalmıştı. Başhalifesi ve damadı Abdülkerim Fedâî'den hilâfet almakla bir­likte Muhammed Nûrü'I-Arabî'ye de hiz­met etmiş olan Hacı Abdürraûf Efendi 1919'da İstanbul'a gelince Abdülkâdir-i Belhî'yi ziyaret etmiş, bu ziyaret sırasın­da Abdülkâdir-i Belhî'nin izniyle Kemâlî Efendi'ye hilâfet vermiştir. Böylece Sey­yid Abdülkâdir-i Belhî'nin temsil ettiği Bayramî Hamzavî Melâmîliği ile Seyyid Muhammed Nûrü'l-Arabî'nin temsil et­tiği Nakşibendî Melâmîliği Kemâlî Efen-di'de birleşmiş ve kendisi melâmet ehli tarafından zamanın kâmili olarak kabul edilmiştir.
     Eserleri: Kemâlî Divanından Aşk Sı­zıntıları. Şiir söylemeye yirmi yaşında başladığını ifade eden Kemâlî Efendi'nin şiirleri ilk olarak 1947 yılında derlenerekyayımlanmış, eser bu tarihten sonra söy­lediği şiirlerin ilâvesiyle iki defa daha ba­sılmıştır (İstanbul 1957, 1987). Kitap mü-nâcât, na't, gazel, kaside, mersiye ve di­van edebiyatının diğer nazım şekilleriyle yazılmış şiirlerle hece vezninin kullanıldığı çoğu tasavvuf! muhtevalı şiirlerden oluş­maktadır. Fuzûlî ve Bağdatlı Rûhî'yi on­ların seviyesinde tahmîs edecek kadar yüksek bir şiir gücüne sahip olduğu görü­len Kemâlî Efendi'nin bazı şiirleri bulun­duğu tasavvufî makamın ifadeleri oldu­ğundan bunların anlaşılması oldukça güç­tür. Eserde nasihatnâme türündeki alt­mış sekiz beyitlik "Enîsü'l-fukara" isimli manzume ile "Na't-ı İmâm-ı Ali Aleyhisse-lâm" ve "Mersiye-i İmâm-ı Hüseyin Aley-hisselâm" adiı manzumeler özellikle dik­kat çekmektedir. Bu mersiye ve hece vez-niyle yazılmış devriye niteliğindeki man­zumeler türünün son ve en güzel örnek­leridir. 2. İrfan Sızıntıları (İstanbul 1987). Kemâlî Efendi'nin itikad ve ibadete dair bazı konuları tasavvufî açıdan şerheden risâleleriyle, bir kısım âyetlerin tasavvufî tefsirlerini ve seyrü sülükle ilgili bilgileri ihtiva eden risalelerinin derlenmesiyle meydana gelmiştir.

Bibliyografya :
     Kemâli Divanından Aşk Sızıntıları {haz. Ba­ha Doğramacı!. İstanbul 1977, hazırlayanın girişi, s. 11-41; İbnülemİn. Son Asır Türk Şairleri, s. 1306-1307; "Görünüşte Ama Hakikatte Her Şeyi Bilen ve Gören Alim, Fazıl Osman Kemâ­lî Efendi Bugünkü İlmini ve İrfanını Nasıl El­de Ettiğini Anlatıyor", Edebiyat Dünyası, 11/ 29, İstanbul 1949, s. 2-4; Asım Sönmez, "Şair, Bestekâr, Mesnevihan Osman Kemâlî Efendi", istanbul, sy. 69, İstanbul 1969, s. 22-23; sy. 70 (1969), s. 20-21.M Nihat Azamat

Kemalî Efendi'nin Gitdi redifli şiiri