Son zamanlarda Türkistan’la ilgili yazılı ve sözlü basında pek çok haber yorum ve değerlendirme yazısı yayınlanmaktadır. Doğu Türkistan’da meydana gelen olumsuz gelişmeleri Türk kamuoyu dikkatle izlemektedir. Genel olarak Türkistan denince birbirilerine bitişik üç büyük toprak parçasından söz ediyoruz. 1- Bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’ı kapsayan tarihi Türkistan bölgesi 2-Doğu Türkistan: merkezi Urumçi olan tarihi Kaşgar, Hoten, Aksu ve Taklama kan Çölü’nü de içinde barındıran Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sink Yank Eyaleti (1) 3- Afganistan’ın kuzeyinde Mezar-ı Şerif (2) ve Kunduz Eyaleti’ni içine alan Güney Türkistan. Bu büyük tarihi Türkistan coğrafyasıyla ilgili kitaplar yazılmış, araştırmalar yapılmış ve bilimsel tezlere konu olmuştur. Büyük ve tarihi Türkistan’ın ortasında Kazakistan Cumhuriyeti’nde Türkistan adını taşıyan bir şehir vardır.
     Güney Kazakistan Eyaleti’ne bağlı olan bu tarihi şehir ülkemizde pek tanınmamaktadır. Tarihimiz, medeniyetimiz ve inanç sistemimiz açısından büyük önem arz eden bu kente ilgili akademik düzeyde makaleler yazılmışsa da kenti tanıtan bir yazının eksikliğini his ederek bu yazıyı kaleme aldım. Burada hedefim Türkistan şehrinin marka değerinin tespitine katkıda bulunmak.
     Kala Kazakça’da şehir anlamına gelmektedir (3) Güney Kazakistan Eyaleti’nin merkezi Çimkent şehridir. Türkistan kenti Çimkent’e 150 kilometre mesafesinde yer almaktadır. Özbekistan’ın başkenti Taşkent’e 250 kilometre, dünyaca ünlü Baykonur Uzay Üstü’nün bulunduğu Kızıl Orda kentine 300, Kazakistan’nın en büyük kenti eski başkent Alma-ata’ya 880 kilometre mesafededir. 2000 yılında Kazakistan hükümeti büyük etkinlikler ve törenlerle Türkistan şehrinin kuruluşunun 1500 yılını kutladı. Etkinlikler çerçevesinde devlet adamlarının yanı sıra bilimsel konferanslar ve sempozyumlarla Türkistan’nın Türk uygarlık tarihinin oluşumundaki yeri ve katkıları üzerinde durularak Türkoloji dünyasının bilgisine sunuldu. Kazakistan Cumhurbaşkanı Sayın Nur Sultan Nazarbayev’in himayesinde Türkistan’da düzenlenen Dünya Kazak Kurultayları ve benzeri uluslararası toplantılar sayesinde, kent Türk Dünyası’nın kültürel gündeminde hak ettiği yeri almaya başlamıştır. Günümüzde Türk Dünyası’nın manevi başkenti olarak da nitelendirilen      Türkistan Oğuz Han’ın başkenti olmuştur; tarihi Türkistan coğrafyasının merkezi olarak tarihte yerini almıştır. Büyük Türk mutasavvıfı ve düşünürü Hoca Ahmet Yesevi’ye (4) adını verip adını alma şerifine erişmiştir. Türk Dünyası’nın ilk ortak üniversitesi olan Ahmet Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi’nin(5) kurulduğu kent olarak adından söz ettirmektedir.
     Kimi Türkologlar tarafından Türk İslam Alemi’nin manevi başkenti olarak adlandırılan Türkistan şehri büyük Türk İslam mutasavvıfı Hoca Ahmet Yesevi’ nin izinden gidenlerin gönlünde önemli bir konuma sahiptir. Türkistan kentine girerken size tarihi ipek yolunda olduğunuzu anımsatan yük ve yolcularıyla deve ve at kervanlarının heykelleri karşılıyor. Bu heykellerin benzeri tarihi Semerkant şehrinde, Recistan meydanının girişinde de bulunması bütün buraların büyük bir medeniyetin parçaları olduğunun ispatı gibidir. Tarihi ve folklorik öğeler taşıyan heykellerin yanında TÜRKİSTAN yazılı dev tablonun önünde hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra on kilometrelik geniş, ışıklandırılmış düzgün bir cadde sizi kentin merkezine götürüyor.
     Yol boyunca büyük panolarda Türkistan ve Kazakistan’la ilgili bilgiler, modern Kazakistan’ın kurucusu devlet başkanı Nur Sultan Nazer Bayev ve Kazak halkını simgeleyen portreler dikkatinizi çekiyor. Ulusal ve milli günlerde bu cadde bayraklar ve ilginç süslemelerle bezenerek çok etkileyici bir görünüm sergilemekte ve insanı cezp etmektedir. Yolun sol tarafında dış ülkelerden vatanlarına göç eden Kazaklar için inşa edilen tek katlı konutlar dikkat çekmektedir. Hâkimlik (kaymakamlık) tarafından yaptırılıp hizmete sokulan park ve yüzme havuzları yolun sol tarafında ilginizi çekiyor; aynı sırada Kazakistan’nın milli kahramanı Bekzat Sattarhanov’un (6) adını taşıyan kapalı spor salonu bu olimpiyat şampiyonunun adına yakışır durumda görüntü vermektedir.
     Yolun sağ tarafında binlerce hektarlık arazi üzerine kurulmuş Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesi Kampusu yer almaktadır. Kazakistan zengin tarihinden motifler ve semboller taşıtan, binalar yan yana sıralanmışlardır. Ana bina rektörlük olarak hizmet vermekte, yanı başında üniversitenin tıp fakültesi bünyesinde hizmet veren bölgenin en modern hastanesi hizmete açılmıştır. Bu beş katlı binanın mimarından duyduğuma göre bina bir batırı (kahramanı) simgelemektedir, kollarını yanlara açmış, göğsünü düşmanlara siper etmiş, başında miğferi (binanın kubbesi) dimdik durmaktadır.
     Bu binanın karşısında Medeniyet merkezi (Kültür merkezi) yer almaktadır. 750 kişilik modern konser salonu, toplantı ve fuar yerlerinden oluşan merkezin ortasında Türk Dünyası Müzesi ziyaretçilerini beklemektedir. Tarih ve etnografya bölümlerinden oluşan müze Oğuz Han’dan başlayarak günümüze dek bütün Türk tarihini gösteren resimlerle süslenmiştir. 6200 m2 alana kurulan bölgenin en modern ve fiziki imkânlar bakımından en zengin kütüphanesi bir milyondan fazla kitap, pek çok süreli yayın ve mikro filmlerle, aydınlık ve 1500 kişilik rahat okuma salonlarıyla öğrencilerin ve araştırmacıların hizmetindedir. Bu iki binanın ortasında yeni yaptırılan rektörlük binası, arka tarafta kervansaray usulü yaptırılmış yatakhaneler, Turan misafirhanesi ve restoranı, villa şeklindeki lojmanları, dev bir gemiyi andıran yemekhane binası, 127 türde yaklaşık 50 bin ağacın bululduğu100 hektara kurulu botanik bahçesi, spor sahaları ve nice imkânları içinde barındırıyor.
     Halen 29 Türk devleti, akraba topluluk ve özerk cumhuriyetlerden gelen öğrenciler bu seçkin öğrenim kurulunda eğitimlerini devam ettirmektedirler. Ortak bir bilinç çerçevesinde bütün ilim sahalarında eğitim gören bu gençler ülkelerine döndüklerinde kamu veya özel sektörde görev alarak Ahmed Yesevi ülkü ve bilinciyle memleketlerine ve Türk dünyasına büyük katkıları olmuş ve olacaktır.
     Buradan kentin merkezine kadar olan yol kenarı, Nazar Bayev ve Turgut Özal caddeleri kenarlarında inşa edilmiş üniversitenin lojmanlarını kapsamaktadır. Kent merkezine ulaştığımızda çok büyük bir meydan karşımıza çıkıyor. Ahmet Yesevi türbesi etrafı 700 bin gül fidanlarıyla çevrilmiş geniş bir yolun sonunda bütün ihtişamıyla tarihe meydan okurcasına ayakta durmaktadır. Ahmet Yesevi’nin Türbesi büyük bir arazi içerisine kurulmuş kapsamlı bir külliye konumundadır.
     Mozaiklerle süslü mihrap şeklindeki giriş kapısından itibaren geniş avlular, Tay kaza’nın bulunduğu yüksek tavanlı ana salon, Hazret’in mezarının bulunduğu bölme, dinlenme, mutfak ve başka odalar. Eskiden kale duvarlarıyla çevrilmiş bütün bu alan, şimdi ise duvarın bir tarafı sembolik bir tarzda restore edilmiş, inşa edilen küçük dükkanlar ve hücrelerle tarihi bir görünüm kazandırılmıştır.
     Türbe binasının yanı başında tarihi mescit, çok eski zamanlara ait tarihi kalıntılar ve Hazret’in inziva döneminde yaşadığı öne sürülen yer altındaki küçük mahzen bulunmaktadır. Kervanların uzun yoldan gelip buraları ziyaret etmeden kullandıkları tarihi hamam da restore edilerek müzeye dönüştürülmüştür. Türbe’nin etrafında Türkistan tarihine ışık tutan zengin tarih müzesi, etnografya müzesi Türkistan büyükleri müzesi ve daha başka müzeler büyük Türk medeniyet ve uygarlığına meraklı ziyaretçilerinin hizmetindedir.
     Türkistan’da bulunduğum uzun yıllar boyunca, defalarca Türbe’yi, müzeleri ve etrafını ziyaret etme ve dolaşma şansım oldu, yalnız hiçbir ziyaretimde Kültür eski bakanlarımızdan dönemin Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Namık Kemal Zeybek’in rehberliğinde dolaştığımda aldığım bilgiyi ve manevi hazzı alamamıştım. Sayın Namık Kemal Zeybek Ahmet Yesevi ve türbesi hakkında en derin bilgi birikimine sahip ve hazretle gönül bağı olan birisi olarak beş saat süren bu ziyaret sırasında mekanların tarihi geçmişinin yanı sıra kullanım amaçları ve restorasyon süreçleriyle ilgili her türlü bilgiyi size aktarmaktadır.
     Türbe’nin etrafında daha arkeolojik kazıların yapılmadığı alanlar mevcuttur, muhtemelen önümüzdeki dönemlerde Kazakistan Hükümeti bu sahaları arkeologlar ve tarihçilere açarak Tarihi Türkistan Bölgesi’nin geçmişinin biraz da aydınlatılmasına katkıda bulunacaktır. Türbe’nin bitişiğinde ulusal ve milli bayramların yapıldığı büyük meydana nazır hükümet binaları, Farabi’nin heykeli ve karşısında özgün mimarisiyle Türkistan oteli yer almaktadır.
     Meydandan iki yöne yol devam etmektedir, Bayburt caddesinin devamında Kentav şehrine doğru yol Üzerinde Yesevi Üniversitesi’nin Kazıbek Bey diye adlandırılan bölümü mevcuttur, burada beden eğitimi ve spor fakültesinin kapalı spor alanları, stadyumlar ve başka üniteler faaliyet göstermektedir.
     İstasyon ve pazara giden yolun başında Türbenin bütün güzelliğiyle odalarından görünebilen Yesi oteli hizmet vermektedir. Lüks bir otel olarak müşterilerine hizmet sunan bu otel aynı zamanda Yesevi Üniversitesi’nin Turizm ve Otelcilik Bölümü’nün uygulamalı eğitim yeridir. Üniversite’nin Hukuk Fakültesi ve başka hizmet binaları bu yolun üzerindedir. Yolun devamında Türkistan Devlet Hastanesi, ardından şehrin en kalabalık, en hareketli ve izdihamlı yeri olan pazara ulaşıyoruz. Büyük bir alana kurulan Pazar, yiyecekten giyime dayanıklı tüketim maderlerinden güncel yaşamın her türlü ihtiyacının karşılandığı ticaretin ve alışverişin merkezi konumundadır.
     Haftanın beli günleri Pazar gece yarısından itibaren sabaha kadar da hizmet vermektedir. Restoranlar ve kafeler pazarın içinde ve etrafında müşterilerine hizmet sunmaktadırlar. Pazarın karşısında şehir parkının asırlık ağaçlarının altında çay molası verdikten sonra kentin tarihi tren istasyonuna varacaksınız.
     Türkistan, konum itibarıyla Taşkent, Bişkek, Almata, Çimkent, Moskova demir yolu güzergâhı üzerinde bulunmaktadır. Orta Asya’nın önemli başkent ve şehirlerinden kalkan trenler, Türkistan üzerinden Kızıl Orda ve Aktöbe’den geçerek Rusya Fedarasyonu’na ulaşır ve Moskova’ya varır. Sovyetler Birliği döneminde ve Çarlık Rusya zamanında da Türkistan Tren İstasyonu’nun (aftu Poyz) büyük önem arz ettiğini biliyoruz. İstasyonun ana binası meydana hâkim muazzam bir mimari yapıttır; iç kısımlarda 1903 yapımı tarihi binalar, dev tamir ve bakım atölyeleri mevcuttur.
     Tarihi bir binasının üzerinde 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Sovyet komsomolların (genç Komünistler) ilk büyük toplantısının bu binada yapıldığını gösteren bir levha dikkat çekmektedir. Ayrıca Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda şehit olan Türkistanlılar’ın heykel ve anıtları tarihi bir lokomotifin önünde yerini almıştır. Günün beli saatlerinde uzak mesafelerden gelip giden trenlerin duraksadığı istasyon alanı yolculara hizmet vermek için her türlü yiyecek, içecek ve yolcuların ihtiyacını giderecek satıcıların istilasına uğramakta ve ilginç görüntülerin oluşmasına sebep olmaktadır.
     Türkistan kentinde dikkat çeken en önemli binalardan biride Türkistan tiyatro binasıdır. İstasyona yakın bir mesafede bulunan tiyatro binası dış görünüm, giriş kısmı ve ana salonu tarihi görüntüsüyle dikkat çekmektedir. Türk Dünyası’nın en büyük tiyatro ve sahne sanatları ustalarından Remimbek Seyitmatov idaresindeki tiyatro yıllarca sahneye koyduğu esrelerle izleyicilerini büyülemeyi başarmıştır.
     Türkistan’da, büyük tiyatro ve sanat ustalarının yanı sıra alim ve devlet adamları da çıkmıştır. 1930 yıllarında Sovyetleri Birliği’nin Suudi Arabistan Büyük Elçiliği’ni yapmış, Türkistan doğumlu Nazar Torukolov daha o yıllarda uygulamalarıyla Sovyet diplomasisinde bir çığır açmış ve halen yaşamı ve fikirleriyle pek çok bilimsel teze konu olmuştur.
     Naçizane katkılarımla 2005 yılında Sovyet dış politikasında Nazar Torukolov’un yeri ve konumu adında Türkistan’da Uluslararası bir konferans düzenlenmiştir. Kent merkezinde 300 den fazla zihinsel ve fiziksel engeli çocuğa eğitim ve barınma hizmeti sunak İnternat Mektebi, Türkistan’da bulunduğun sırada en çok ilgilendiğim ve ziyaret etmekten memnun kaldığım onlarca sosyal ve yardımlaşma kurumundan birdir. Büyük binalarda hizmet veren bu kurumda bölgenin özürlü çocukları mesleki eğitimlerden geçilerek meslek sahibi olduktan sonra ailelerinin yanına dönerek topluma kazandırılmış oluyorlar.
     Türkistan kentinin etrafında da pek çok görülecek, tarihi ve doğal zenginlikleriyle dikkat çeken yerler ve mekânlar var. İnanışa göre Yesevi Hazretleri’nin türbesini ziyaret etmeden önce onun hocası Arslan Bab’ın makamını ziyaret etmek gerekiyor. Türkistan kentine ulaştığımızda daha kent merkezine gelmeden üniversitenin karşısından bu ziyareti yapmak için yola çıkıyoruz.
     Beş kilometre ilerlediğimizde yolun sol tarafında Hazret’in kız kardeşi Gavhar Ana’nın ağaçlıklı bir bahçenin içerisindeki mütevazı kabrini ziyaret ediyor, yanı başında demir başta olmak üzere pek çok madeni içinde barındıran doğal sıcak su kaynaklarından faydalanılarak yapılan dinlenme ve tedavi merkezini görüp karşıdaki modern tüberküloz hastanesini ziyaret edip yolumuza devam ediyoruz.
     İleride yolun sağı ve solunda Korğanlar dikkatimizi çekiyor. Büyük bir toprak tepe konumunda olan bu tarihi kalıntılar çölün ikliminden dolayı toprak yığınlarının altında kalmış yerleşim merkezleri olduğu düşünülmektedir. Şu anda bazılarının tepesinde pagan ve ya Şamanist inancından kaynaklanan bazı simgesel ağaç ve ya semboller dikilmiştir. Arslan baba (8), Karğa baba ve başka evliyaların türbesi Türkistan’a 60 kilometre mesafede bulunmaktadır.
     12. yüzyılda yapılan türbe, 19. yüzyılda büyük oranda yenilenmiştir. Kırmızı renkli pişmiş tuğladan yapılan dikdörtgen biçimli cephenin köşelerinde, basık iki minare bulunmaktadır. Ortadaki yüksek eyvan kemerinin sol tarafında iki kubbe bulunmaktadır. Ahşap tavanlı mescit türbenin sağ tarafındadır.
     Burası türbe kısmıdır. İki odalı olan türbenin arkadaki odasında, Arslan Baba’nın 4 m uzunluğunda lahdi vardır. Dışarıda kutsal suyu olduğu inanılan su kuyusu bulunmaktadır. Türbe’nin çevresindeki yapılar onarılmakta ve çevre düzenleme çalışmaları sürdürülmekteydi. Eski yazıyla 1890’ları tarihli bir levha binayı süslemektedir. Etrafta büyük mezarlık içinde Kazakistan Devleti’ne hizmet etmiş bölgenin tanınmış devlet ve bilim adamlarının mezarları vardır. Kazakistan ve hatta bütün Orta Asya’da ünlü adamların mezarları çok ihtişamlı, türbe şeklinde ve küçük bir ev gibi inşa edilmektedir. Bu mezarlıkta da bu tip mezarlardan pek çok örnek mevcuttur.
     Arslan Baba’yı ziyaret ettikten sonra Tarihi Otırar şehrinin kalıntılarının bulunduğu Şavuldur kentine doğru hareket ediyoruz. Otırar Kalesi’nin yıkıntıları binlerce hektar araziyi kaplamaktadır. Sovyetler Birliği döneminde bu alanda arkeolojik kazı çalışmaları başlatılmış şu anda kapsalı biçimde bu kazılar ve araştırmalar devam etmektedir. Etrafı demir parmaklıklarla çevrilen sahada ortaya çıkarılan tuğla yapımı, evlerin, camilerin, çarşının ve kalenin cadde ve sokaklarının kalıntıları koruma altına alınmıştır.
     Ama bu büyük kentin kalıntılarının günümüzde ancak % 5 i gibi çok küçük bir bölümü gün ışığına çıkarılmış durumdadır. Otırar şehrinden çıkarılan tarihi eserler 10 kilometre uzaklıktaki müzede sergilenmektedir. Bu müze ilginç mimari biçimi, barındırdığı tarihi eserler ve kalıntılarla bölgenin en zengin müzelerinden biridir. Otırar Kalesi’nin Moğol askerlerince ele geçirilmesi, kale duvarlarının yıkılması ve kentin yakılıp tahrip edilmesi oluşturulan maketler ve yapılan canlandırmayla ziyaretçilerinin ilgisini çekmektedir. Müzenin bir başka bölümü Farabi’ye (9) tahsis edilerek bu büyük âlim ve filozofla ilgili objeler ve hakkında yayınlanan kitaplar sergilenmektedir.
     Müze’nin bahçesinde eski bir tekne sergilenmektedir. Rivayete göre Otırar kenti sakinleri istilacı Cengiz Han’nın askerlerinin kaleyi kuşatıp ele geçirecekleri sırada Moğol’ların acımasızlıklarını bildiklerinden kale düştüğünde herkesin kılıçtan geçilerek öldürüleceğini bildiklerinden dolayı kente yaşayanların soyunun devam etmesi için kendi aralarından Şav adında bir kız çocukla Dur adında bir erkek çocuğu bu tekneye bindirler, yanlarına yiyecek, içecek koyduktan sonra sergilenen bu tekneye bindirerek kalenin içinden geçen nehre bıraktılar. Kale Moğol askerlerince ele geçirilip yerle bir edilir ve Otırarlılar katliama tabi tutularak yok edilirler, tekne ise; 10 kilometre ilerideki bir yerde nehir kıyısına yanaşır, çocuklar büyüyüp evlenir ve onların neslinden bugün burada yaşayanlar meydana gelmiştir.
     Bu kentin de adı Şav ve Dur’dan esinlenerek Şavuldur diye adlandırılmıştır. Şavuldur kentinden 23 kilometre ileride Sir-i Derya (Seyhan) nehri kıyısına ulaşıyoruz. Burada inşa edilen estetik kemerli köprünün üzerinden yolun karşı kıyısına ulaşmak mümkündür. Köprü üstünden, ihtişamla akan nehir ve nehir ortasında oluşan doğal adacıklar doyumsuz bir manzara oluşturmaktadır.
     Türkistan’a geri döndüğümüzde bu kez de 30 kilometre yakındaki Kentav kentine yöneliyoruz. Kentav Türkistan yolu üzerinde şirin ve sevimli bir kasaba var. Adı Kuş-Ata; güzel bir derenin etrafında kurulan Kuş-Ata‘da Sovyetler Birliği döneminden kalma büyük dinlenme ve mesire yerleri var. Onarılıp restore edildiği takdirde bölgenin önemli bir turizm merkezi haline gelecektir.
     Bölgenin tarım sulamasının ihtiyacını karşılamak üzere yapılan barajın kıyısından Kentav kentine ulaşıyoruz. Sovyetler Birliği döneminde kapalı bir maden kenti olan Kentav geniş caddeleri, ormanı andıran geniş parkları ve düzgün şehircilik planlamasıyla dikkat çekmektedir. Anlatıldığına göre 1970 li yıllarda Avrupa en iyi şehircilik unvanına laik görülmüştür. Dev sanayi tesislerin birçoğu hala üretimine kentin her noktasında devam etmektedir.
     Yesevi Üniversitesi’nin Çevre Mühendisliği ve Tıp Fakültesi’nin bir bölümü burada bulunmaktadır. Kentte, gördüğümde beni heyecanlandıran yerlerden biri de kente hakim tepelerinde Japon hapishanesi olarak adlandırılan, İkinci Dünya savaşı sırasında Kızıl Ordu tarafından esir alınan Japon askerlerinin tutulduğu hapishanenin kalıntılardır.
     Kentav verimli tarım arazileri ve 5 kilometre mesafede kurulu bulunan yüzlerce yazlığın (Datça) oluşturduğu şirin kasabadır. Türkistan’a 10 kilometre mesafede yer alan tarihi Karnak kasabası da yemyeşil çevresi, meyve bahçeleri ve üzüm bağlarıyla ünlüdür. Karnak eskiden bir ilim ve irfan merkeziymiş, hatta vaktiyle burada en az 15 medresenin olduğu söylenmektedir. Pek çok değerli ve tarihi el yazması eserin halen buradaki aile kütüphanelerinde bulunduğu öne sürülmektedir.
     Yine Çimkent kara yolu üzerinde bulunan Türkistan’a 10 kilometre uzaklıkta İkan ve Yeni İkan köylerinde pek çok Korğan araştırmacıların ve arkeologların ilgisini bekliyor. Çimkent kara yolu üzerinde Kızıl köprüden Şayan kentine geldiğimizde burada on altıncı yüzyıldan kalma tarihi medrese ve külliyesi yeni onarılan Domalak Ana anıt mezarı dikkatimizi çekiyor. Zaten Türkistan bölgesinin her tarafında; köyünde, kasabasında; tarihi kalıntılara, türbelere, medreselere, köprülere, korğanlara ve kale kalıntılarına rastlanır.
     Büyük Türk medeniyet ve uygarlığının merkezi noktasında bulunan Türkistan bağrında bulundurduğu bütün değerleriyle Türk Dünyası’nın manevi ve ruhani başkenti olmayı hak etmektedir. Güney Kazakistan Eyaleti, başta merkezi Çimkent olmak üzere Sayram, Aris, Mahtaral ve başka kent ve kasabalarıyla, tarihi yerleşim merkezleriyle, Aydara gölü, Çardara gölü, Maşhat gibi doğal tabiat varlıkları, Abay ve Mani Kent’teki sanatoryumları ve nice görülecek mekanlarıyla bütün ziyaretçilerini beklemektedir. Buralarla ilgili önümüzdeki dönemlerde ayrıntılı yazılar yazarak okuyucularımızla paylaşacağım.
     Türk Dünyası’nın kalbi sayılan bu manevi kentte yaşayan insanlar yani Türkistanlılar, metanet, onur, sıcak kanlılık ve misafirperverlik gibi yüksek insani değerlere sahiptirler. Yesevi hazretlerinin türbesinin burada bulunması, kente ve bölgeye özel bir konum kazandırmaktadır. Türbeye duyulan saygıdan dolayı Türkistanlılar inşa ettikleri binaların yüksekliğinin Türbe’nin yüksekliğini aşmamasına özen göstermektedirler. Kentlisi köylüsüyle, memuru esnafıyla, kadını erkeği, genci yaşlısıyla bütün Türkistanlılar Yesili olmanın gururunu yaşarken sorumluluğunu da layıkıyla yerine getirmektedirler. Her hangi bir Türkistanlıyla kuracağınız dostluk ve ahbaplık münasebeti her türlü çıkar ve menfaat temini düşüncesinden uzak sonsuza kadar sürecektir.
     Türkistan’da yaşama şansını yakaladığımız beş yıldan fazla sürede şahsen ve ailecek pek çok Kazak aileyle kurduğumuz yakın dostluk ve arkadaşlık ilişkimiz çerçevesinde bu değerli insanları yakından tanıma fırsatımız oldu. Aile içi münasebetlerinde var olan saygı ve sevgi çemberi, aile büyüklerine duyulan derin hürmet, örf, gelenek ve göreneklerine bağlılık, misafirperverlik, akraba evliliğine karşı takındıkları tavizsiz tutumları, bütün çocukların yedi cedlerini ezbere bilmeleri, aile ve akrabalar arasında derin yarenlik ve dayanışma dürtüsü gibi nice güzel adetlerine yakından şahit oldum.
     Bu konuların ayrıntısını yayına hazır duruma gelen kitaplarımda aktarmaya çalışacağım. İkinci Dünya Savaşı sırasında bu topraklara sürgüne gelen yakın bir tanıdıklarımın Kazaklarla ilgili anlattıkları beni derinden etkilemiştir. 90 yaşlarında olan bu kişiler İkinci Dünya Savaşı’nın o zor yıllarında, savaşın etkisiyle, Sovyetler Birliği’nin de kıtlık ve yokluk yaşadığı yıllarda Kazak aileler kendilerine karneyle dağıtılan bir somun ekmeyi gece aç yatmayı göze alarak sürgüne gelen yabancılarla paylaşmasını bilen gönlü zengin insanlar olduğunu duydum. Evine, çadırına gelen tanımadığı her hangi birisini Tanrı misafiri olarak algılayan ve adlandıran Kazaklar, misafirperverlikleriyle onun rahat etmesini sağladıkları ve geleneklerine göre ilk bir ayda misafirin adını bile sormayı misafire saygısızlık addeden gönül zenginliğine sahip insanlardır.
     Türkistan kenti çok uzun yıllardan beri tarihi Türkistan‘nın önemli bir ilim ve irfan merkezi olmuştur. Bu kentten değerli alimler, filozoflar, yazarlar ve bilginler çıkmıştır. Sovyetler Birliği kurulduktan sonra pek çok gazete ve dergi başta Türkistan Gazetesi olarak yayınlanmıştır. Bu hususları kendi başına bilimsel bir makalenin konusu olarak kaleme almayı planlıyorum.
     Sonuç olarak, Türkistan kentini anlatmaya çalıştım, bu özel kent ve insanlarıyla ilgili yazılacak çok yazı ve söylenecek çok söz var, ama naçizane tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, Türkistan’ı, Kazakistan’ı ve bütünüyle Orta Asya’yı okumakla değil gidip dolaşmak, o ruhani havayı koklamak, yakından görmek, sıcak ve samimi insanlarıyla tanışmakla tanımak mümkündür. Bu zengin bakir ve cennet coğrafya sizleri bekliyor. Turist, araştırmacı ve ya yatırımcı olarak oralara gitmenizi tavsiye ediyorum. Kazaklar, içtenlik ve açık gönüllülükle sizi karşılayacaklar, kucak açacak ve yardımcı olacaklardır.
     Tarihi, dini, etnik ve pek çok sağlam temelle bir birimize bağlı olduğumuz bu insanlarla ilişkilerimizi geliştirmek ve pekiştirmek hepimize olacağı gibi insanlığa da çok katkısı olacaktır. Türklüğüyle gurur duyan, tarihine, medeniyetine, kültürüne ve geçmişine ilgi duyan her insanımızın başta Türkistan olmak üzere bütün ana yurdu görmesini, o güzel yerleri dolaşmasını ve oralarda yaşayan onurlu ve gurulu soydaşlarımızla tanışmasını isterim.
     Cesur, çalışkan, sıcak ve misafirperver insanı, gürül gürül akan nehirleriyle, özgün kentleri, müthiş tarihi eserleri, egzotik çölleri, gökyüzüne dayanmış dağları, lezzetli yiyecekleri, faydalı içecekleri, zengin müzeleri, kalabalık pazarları ve sayamayacağım başka pek çok şahane özellikleriyle Orta Asya devletleri ilgiyle sizleri bekliyor.


*Giresun Üniversitesi, İİBF Öğretim Üyesi,
BİLGESAM Orta Asya Araştırmaları Enstitüsü Direktörü
Kara_agacli@yahoo.com
Dipnotlar:
1-Doğu Türkistan: Çin Halk Cumhuriyeti Sing Yang Eyaleti ve ya Doğu Türkistan, günümüzde 1,65 Milyon km2 alanı kapsar, Merkezi Urumçi kentidir. Kaşgar, Hoten, Aksu en önemli kentleridir. Güneydeki Kulunum Dağları, Doğu Türkistan ile Tibet arasında sınır, ve kuzeydeki 400 kilometre uzun Altay Dağları Doğu Türkistan ile Moğolistan, Rusya ve Kazakistan arasında sınır oluşturur. Tanrı Dağları 1700 kilometre uzunlukta ve 250-300 kilometre genişlikte, büyük bir bölümü Doğu Türkistan’da, güneyden kuzeye doğru uzanırlar. Çok zengin bir tarihe sahip ve görkemli görünümlü Doğu Türkistan, yüksek dağlarla ve ilginç çöllerle, güzel otlaklar ve ormanlarla kaplıdır.
2-Mezar-ı Şerif’in merkezi Mevlana Celalettin-i Rumi’nin doğduğu Belh şehridir.
3- Türkçe: kale, Farsça: gele
4- Hoca Ahmet Yesevi, Orta Asya’dan Balkanlara Türklüğümüzü Müslümanlığımızı borçlu olduğumuz büyük veli… Dilimizin gelişmesini, zenginleşmesini O’na borçluyuz. Dinimizin doğru yorumunu O’na borçluyuz. Milli Kültürümüzün, inançlarımıza sımsıkı bağlı oluşumunu O’na borçluyuz. Kazakistan’ın Sayram Kasabası’nda doğdu. Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 1166 tarihinde 73 yaşında vefat ettiği tahmin edilmektedir. Babası İbrahim Ata (Şeyh İbrahim), annesi İbrahim Ata’nın bağlılarından Sayram’lı Musa’nın kızı Ayşe Hatun… İsmi Ahmet, lakabı “Yesevi”. Yesi’li Ahmet / Ahmet Yesevi.. Künyesini, doğduğu yer olan Sayram’dan değil, ilköğrenimini yaptığı; ününü ve hizmetlerini kıtalar ötesine taşıyacak fikri yoğunluğun saf, temiz, gencecik sinesine yüklendiği “Yesi”den aldı. Ahmet Yesevi, tarihteki adıyla Pir-i Türkistan yani Türklerin Piri’dir. Milletimizin en önemli öğretmenidir. Milliyetimizi yoğuran insandır. Geçmişimizin aydınlığı Ahmet Yesevi’dir. Geleceğimizin kökleri ise geçmişimizin içindedir. Türk Milliyetinin hamurkârı olan Ahmet Yesevi, Türkiye dışındaki Türk Dünyası’nda çok iyi tanınır ve bilinir. Bununla birlikte ülkemizde de bilen ve tanıyan az değildir. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı; “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O’nda bulacaksınız?” demektedir… Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslâm mutasavvıfıdır. Türk aydınlarının Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde ilk defa Türkçe dini-tasavvufi şiirler söyleyen insandır. Ahmet Yesevi’nin öğrencileri ve takipçileri, O’nun “Hikmet” denilen şiirlerini yüzlerce yıldan beri tekrarlayarak Türk dilinin şiir dili olarak gelişmesini sağlamışlardır. Ahmet Yesevi, Türklere İslamı anlatmak için “Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen” hikmetlerini Türkçe yazmış ve söylemiştir. Bunun sonucunda Hikmetler, Türk Dünyasının her yerine yayılmış, Türkçe canlanmıştır… Yesevi’nin yolundan gidenler, Türkçe söylemişlerdir. Bu manada Ahmet Yesevi olmasaydı, güzel Türkçemiz bu kadar yaygın bir şekilde varlığını sürdüremeyecekti. Yunus Emre, bir Ahmet Yesevi öğrencisi ve Yesevi izleyicisidir. Yolun en büyük şairidir. Şiirlerinin ilham kaynağı Ahmet Yesevi’dir ve hatta bazı şiirleri Yesevi Hikmetleri’nin tekrarlanmış şeklidir. Daha sağlığında, binlerce öğrenci, Ahmet Yesevi mektebinden aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan’a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Diyar-ı Rum (Roma Diyarı) diye adlandırılan Anadolu’ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmışlardır. Anadolu’da ve Rumeli’de Türk varlığının kökleşmesinde en büyük hisse yine Yesevi takipçilerinindir. Osmanlı Devleti’nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebililer, Hacı Beştaş Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi’nin takipçileridir. Ahmet Yesevi’nin Anadolu’ya gönderdiği Hacı Beştaş Veli, Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin manevi öğretmeni (piri) idi. Yine, Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş’a yardımcı olarak gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişidir. Bursa’nın fethini hazırlayan Geyikli Baba, bir başka Yesevi takipçisidir. Yesevi öğrencileri, Anadolu’nun Türkleşmesi yıllarında, 12′nci, 13′üncü ve 14′üncü yüzyıllarda, gerektiği zaman savaşçı dervişler olmuşlar “Alperen” adını almışlar, savaşmışlar ve savaşın ruhu olmuşlardır. Gerektiği zaman ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları olmuşlar “Ahi” adını almışlardır. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmışlar “Bacıyan” olmuşlardır. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmişler, yolların güvenliğini sağlamışlardır. Gönüllerde inanç, zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcılar olmuşlardır. Osmanlı’nın temeli Gaziler, Ahiler, Bacılar ve Abdal’lardır. Bunun için de insanlık tarihinin en büyük başarısı ortaya konulmuştur. Ahmet Yesevi, binlerce yıllık Türk Töresi’nin verdiği doğru ölçülerle de donanmış bir kişi olarak; İslamı doğru anlamış ve dosdoğru anlatmıştır. Milliyetin temeli “dil” ve “din” ise, biz dilimizin edebi hayatiyetini ve Müslüman oluşumuzu ve hatta Müslümanlık anlayışımızı geniş ölçüde Ahmet Yesevi’ye borçluyuz. Beş yüz yıl önce Avrupa’da, dinlerinden ötürü işkenceye ve yok edilme tehdidine maruz bırakılan İspanya Musevileri’ni gemiler göndererek İstanbul’a getiren Osmanlı Hükümdarı II. Beyazıt, bu anlayışın takipçisi ve uygulayıcısıydı. Bu anlayışa bugün de bütün insanlığın ihtiyacı vardır (Kaynak: Ahmet Yesevi Üniversitesi resmi veb sayfası: http://www.yesevi.edu.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=89&Itemid=103)
5-Hoca Ahmet Yesevi Uluslar arası Kazak-Türk üniversitesi: Orta Asya’nın tarihi ilim ve kültür merkezi Türkistan şehrinde, Kazakistan Cumhurbaşkanı Sayın Nursultan Nazarbayev’in buyruğu ile 06 Haziran 1991 tarihinde “Türkistan Devlet Üniversitesi” olarak kurulmuştur. Bilindiği gibi Türkiye, 1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Kazakistan’ı tanıyan ve büyükelçilik açan ilk ülkedir. Sayın Süleyman Demirel’in T.C. Başbakanı olarak yaptığı ilk Kazakistan gezisinde (29 Nisan -1 Mayıs 1992) bu üniversitenin, Kazakistan ve Türkiye ortak üniversitesi olması ve tüm Türk Dünyasına hizmet vermesi kararlaştırılmış, ortaklık anlaşması, 31 Ekim 1992’de ‘Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Ankara Zirvesi’nde imzalanmıştır. Anlaşma ve buna göre hazırlanan Tüzük, T.B.M.M.’ce onaylanmış; Kazakistan Bakanlar Kurulu da, üniversite yönetimini, Tüzük gereğince kurulan Mütevelli Heyeti’ne bırakmıştır. Bu maksatla gerekli yönetmelikler hazırlanmış ve Mütevelli Heyet toplantılarında onaylanmıştır. Günümüzde 30000 bin öğrencisi, 2000 çalışanı, 8 fakültesi, meslek okulları ve araştırma merkezleriyle bilim dünyasına hizmet vermektedir.
6- Behzat Sattarhan: Kazakistan’nın milli olimpiyat kahramanı (1980-2001) Sidney olimpiyatlarında dünya şampiyonu olduktan sonra Türkistan-Çimkent karayolunda elim bir trafik kazasında çok genç yaşta yaşamını yitirerek Kazakistan’ı yasa boğmuştur. Vefat ettiği sırada Ahmet Yesevi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiydi.
7-Ahmet Yesivi’nin Türbesi: Ahmed Yesevi Türbesi’nin yapımı ile ilgili bir rivayet Türk tarihi yönünden önemli bir boyutu ortaya sermektedir. Bu rivayete göre vefatından sonra da kerametleri devam eden Ahmed Yesevi, kendisinden iki asır sonra yaşayan büyük Türk hanı Emir Timur’ un rüyasına girerek Buharâ’nın fethini müjdeler. Bu işaret üzerine Buhara üzerine sefere çıkan Emir Timur (1336-1405), zafere ulaştıktan sonra manevi bir şükran hissi ile Ahmed Yesevi’yi ziyaret için Yesi’ ye gelir. 1396 yılı Eylül’ünde Ahmed Yesevi’nin mütevazi kabrini ziyaret eden Emir Timur, yanında bulunanlardan Mevlana Abdullâh Sadrı Ahmed Yesevi’ye ait kabrin üzerine muhteşem bir türbe yapımıyla görevlendirir ve türbe yapımına ilişkin bazı ölçüleri bizzat belirler. O dönem Türkistan’ın en ünlü mimarı Hoca Hüseyin Şirazi adlı bir mimar tarafından külliyenin inşasına başlanır. Devrin mimari şaheserlerinden olan türbenin yapımı iki yılda tamamlanır; türbe yine Emir Timur’un direktifi ile türbeye eklenen mescid, dergâh, mutfak ve diğer hizmet binaları ile beraber büyük bir külliye halini alır. Bu muazzam eserin tamamlanmasından sonra ziyarete gelen Emir Timur, Yesi kentinin yoksullarının ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere birçok sadakada bulunur; ayrıca türbenin ve müştemilatındaki dergâhın ihtiyaçları için de türbeyi çepeçevre kuşatan geniş bir araziyi ve Türkistan’daki sulama kanallarının gelirlerini vakfiye olarak tespit eder. Emir Timur’un Hoca Ahmed Yesevi’ye duyduğu saygı, O’nun manevi tasarrufuna olan inancını açıkça göstermektedir. Sovyet Rus yönetimi altındaki yıllarda Türkistan’daki Ahmed Yesevi Külliyesi’nin Türkistan’ın çeşitli yerlerinden gelen çeşitli Türk boylarından Müslümanlar nezdindeki itibarı -bu uğurda çok gayret edilmesine rağmen- yok edilememiştir. Ahmed Yesevi’nin manevi otoritesini yıkamayan Rus yönetimi O’nun türbesinin de bulunduğu külliyeyi “Kültür-park” adı altında bir müze haline getirip dini maksatlı ziyareti ve dergâhta herhangi bir şekilde ibadet edilmesini yasaklamasına rağmen Türkistan Müslümanları külliyeyi asliyesine uygun olarak yaşatma azmini sürdürmüşlerdir. Bu arada dergâh içinde yer alan tarihi kıymete haiz birçok eşya da başta Leningard (yeniden Petersburg adı verilmiştir) Hermitage müzesi olmak üzere değişik müzelere dağıtılmıştır. Türbe içinde yer alan ve yedi ayrı metalin alaşımından dökülmüş olan iki ton ağırlığındaki ve üç bin litre su alma kapasitesindeki döküm kazan bizzat Stalin’in emriyle 1934 yılında götürüldüğü bir sergiden getirilmeyerek Leningrad Hermitage müzesine konmuştur. Son dönemde Kazakistan makamlarının gayreti ile türbeye ait tarihi materyalin iadesi sağlanmış ve bu arada döküm kazan da 18 Eylül 1989 tarihinde yeniden türbedeki yerini almıştır. Son birkaç yıl içinde sağlanan kolaylıklar sonunda Ahmed Yesevi Türbesi’nin asli maksadına uygun bir ziyaretgâh olarak yeniden ihyası yolunda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların önemli bir kısmını oluşturan restorasyon çalışmalarını yerine getirmeyi Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı taahhüt etmiş ve 1993 yılı başında Vakıflar Genel Müdürlüğü restorasyon çalışmasını fiilen başlatmıştır. Yedi yıl sürdürülen restorasyon nihayet 2000 yılı Ekim’inde sonlandırılarak T.C. ve Kazakistan Devlet Başkanlarının da katıldığı resmi bir törenle ziyarete açılmıştır. (kanak: http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=29157)
8- Arslan Baba, Ahmed Yesevi’nin ilk hocasıdır. Arslan Baba’nın doğum ve vefat tarihleri hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Aslen Türk olup Taşkent’li olduğu da rivayet edilmektedir. Yesevi menkıbelerine göre Ashab-ı Kiramım büyüklerinden olup 400 veya 700 yıl yaşamıştır. Bir zaman, Mezar-ı Şerifte bulunduğu ve İmam Rıza’nın öğrencisi olduğu söylenen Arslan Babanın, Yesevi’nin manevi yücelmesinde önemli bir yeri vardır. Ahmet Yesevi’nin geleceği hakkında aldığı işaret üzerine Türkistan’a gitmiş, uzun yıllar orada yaşadıktan sonra Ahmet Yesevi’yi bulup ilim öğretmiştir. Arslan Baba, rivayete göre; Hazreti Muhammed’in emanet ettiği hurmayı Ahmet Yesevi’ye ulaştırmak görevini üstlenmiştir. Divan-ı Hikmet’te bu hadise şöyle dile getirilir: “Yedi yaşta Arslan Bab’a selam verdim, “Hak Mustafa emanetini lutfedin dedim”, Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim, Nefsim ölüp lâ- mekâna yükseldim işte”.Bir rivayete göre de Hazreti Muhammed’in verdiği hırkayı giydirir. Ayrıca ona bin bir zikir telkin eder. Bu olaydan bir süre sonra da vefat eder. Yesevi, Aslan Baba’nın vefatından sonra, onun son işaretine uyarak Buhara’ya gidip dönemin ünlü bilgin ve mutasavvıflarından şeyh Yusuf Hemadani’ye bağlanır.
9- Abu Nasır Muhammad al-Farab, Asıl adıMuhammed bin Tahran bin Uzlug, 870 yılında bu günkü Kazakistan’ın Türkistan kentine bağlı, Siderya (Seyhun) nehri ile Aris’in birleştiği yerde kurulmuş eski bir yerleşim merkezi olan Farab’da (Otrar’da) doğdu. Babası, Mehmed adında bir kale komutanı idi. Hayatı hakkında sağlam ve ayrıntılı bilgi pek yoktur. Zaten filozof, bilgin ve sanatkâr olarak, yaşadığı yıllarda bugün tanındığı kadar tanınmamıştı. Hakkında bilgi veren kaynaklar kendisinden 150-200 yıl sonra yazıldığı için, güvenilir olmaktan uzaktır. Efsanelerle süslenerek anlatılan bir ilim ve sanat adamıdır. Ebu Nasrı Farabi, Aristo’nun bütün eserlerini açıkladığı ve incelediği için Ustad-ı Sani, Hace-i Sani, Muallim-i Sani gibi sıfatlar almıştır. Bunlardan başka Ebu Nasri Farabi-i Türki, Hakim Farabi gibi isimlerle de anılır. Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Turhan bin Uzlug’dur. Batı kaynaklarında adı ”Alpharbius ya da Alphartabi” olarak geçer. İlköğrenimini doğduğu yerde yaptı. Gençliğinde Türkistan’dan göç ederek bir süre İran’da dolaştı. Daha sonra o zamanın ilim ve sanat merkezi olan Bağdat’a gelerek yüksek öğrenimini burada tamamladı. Böylece anadili olan Türkçe’ den başka Farsça ve Arapçayı Hıristiyan hocalardan ilim dili olan Latince ve eski Yunancayı öğrendi. çağının ünlü bilginlerinden Ebu Bişr bin Yunus’tan Mantık, Ebu Bekr Ibn el Sarrac’dan dilbilgisi dersleri aldı. Bundan sonra Harran Üniversitesi’ne giderek felsefe çalışmaları yaptı ve burada Yuhna bin Haylan’dan Mantık bilgisini ilerletti. Aristo üzerindeki çalışmalarını burada yaptı. Bağdat’a döndükten bir süre sonra Mısır’a gitti. 941 yılında Mısır’dan Halep’e gelerek Emir SeyfüddevIe Hemedani’nin sarayında bulundu. Zamanının devlet adamlarından saygı gördü. Mütevazi bir hayat süren Farabi, Emir’in teklif ettiği yüksek maaşı kabu1 etmeyerek, ”Dört Dirhem”lik küçük bir ücretle yaşamayı yeğledi. Mısır’ da kaldığı sürece Türk kıyafeti ile dolaşır Türkçe konuşurmuş. Eski Yunanlı filozof ve ilim adamlarının eserlerinin Arapçaya çevrilerek öğrenilmesi Farabi ile başlamıştır denebilir. Önce Abbasiler, sonra Endülüs medeniyeti içinde yetişen İslâm bilginleri bunları Batı’ya tanıtmıştır. Orta çağ Avrupası bu filozofu Arap dilinden, özellikle Kurtuba’lı ibn-i Rüşd ‘den öğrendi. Batılı bilginler Ibn-i Rüşd’ü öğrenmek isterken Farabi’yi okumak zorunda kaldılar. Farabi’nin eserlerinin yüzyıllarca Avrupa’da tanınmasının nedeni budur. Bütün Orta çağ boyunca Avrupa’da böylesine tanınan, hatta XX. yüzyılda bile hakkında araştırmalar yapılan, eserleri yayınlanan Farabi, 950 yılında Şam’da öldü ve Babüssagir’e gömüldü. Cenaze namazını Emir Seyfüddevle’nin kıldırdığını çeşitli kaynaklar belirtiyor. 2005 yılında düzenlenen resmi bir törenle Şam’daki mezardan getirilen toprak Otrar’daki müzeye konulmuştur.

Kaynak: http://www.turkelpress.com/?m=201302&paged=7

 

Powered by OrdaSoft!