TRABLUS - Tarih eğer yazacaksa muhtemelen onlar için "Kayıp Türkler" notunu düşecektir. Kimsenin bilmediği Göçer köyünde yaşayan 3 bin Türkmen, Türkçe öğrenmek için anavatan dedikleri Türkiye'den yardım istiyor. Yıllarca Osmanlıyı beklemişler. Ne gariptir ki Devlet-i Ali Osman-i'nin yıkıldığını ancak 1935'te öğrenmişler.

      Yeşile bürünmüş ağaçların arasından zor seçiliyor, birbirine yapışık taş evler... Yaklaştıkça bir Anadolu köyüne geldiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Sokaklarda karşılaştığınız insanların ten rengi sizi bir an için şaşırtıyor. "Acaba?" diye düşünmeye başladığınız sırada asıl şaşkına çeviren manzarayla karşılaşıyorsunuz. Köylüler size Anadolu Türkçesi ile "Hoş geldiniz." diyor. Sonra köyün ortasında okul olduğu tabelasından güçbela anlaşılan, sıvaları dökülmüş iki katlı binadan yükselen tiz bir sesle merakınız daha da artıyor: "Ah dedim ağladım. Yaremi bağladım. Egdi yar boynum egdi, hançer yarasındaydı domdom kurşunu degdi. Allah kerim könlüm sendegdi."
      Burası Edirne'nin ya da Kars'ın bir köyü değil. Lübnan'la Suriye arasındaki sınırın bittiği yer. Köy halkı ise gözden uzak oldukları için gönülden de uzak kalmış Türkmenler. Daha doğrusu tarih kitaplarında esamisi bile okunmayan "Kayıp Türkler." Sahi, kim bu Türkler? Bu dar alana nasıl sıkışıp kaldılar?
      Göçer (Kwaşra) köyünde yaşayanların hikâyesi oldukça eskiye dayanıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun üç kıtada hüküm sürdüğü dönemde buraya Anadolu'dan getirilip yerleştirilmişler. Osmanlı getirdi diye dedeleri, orada yaşayan yerli Araplar tarafından "Sultan'ın çocukları" diye karşılanır. Ancak bu itibarlı ve huzurlu günler daha sonra acı bir sona doğru sürüklenir. Osmanlı Devleti gücünü kaybedip Ortadoğu'dan çekilince Türkmenler yalnız kalır. Göçer köylüleri Osmanlı'nın peşinden Anadolu'ya göç etmek ister; ancak bu istekleri gerçekleşmez. 1918'de Fransızlar bugünkü Lübnan topraklarını işgal eder ve Türkmenler Fransız hattını yarıp Anadolu'ya geçemez. Dar alana sıkışıp kalan Türkmenler varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşler. İşgal sırasında Fransız askerlerinin dokunmadığı Türkmenlere 1986'da Lübnan'ı işgal eden Suriye de "Osmanlı torunları" oldukları gerekçesiyle ilişmez.
      İşgaller ve savaşlardan kurtulan Türkmenler farkında olmadan başka yönleriyle bir yok oluşa doğru sürükleniyor. Bu durumu kavrayan yaşlı Türkmenler anavatanımız dedikleri Türkiye'den "acil" yardım istiyor: "Kültürümüz yok olmadan ne olur bize Türkçe öğretin." Türkmenler korkularında haksız değil. Çok az kişinin dışında yeni nesil Türkmence bilmiyor. Konuya hassas aileler evlerinde çocuklarına zor da olsa Türkçe öğretmeye çalışıyor. Ancak bu okullarda öğretilen Arapça ve Fransızca karşısında yeterli gelmiyor. Okula giden her çocuk Lübnan'da resmi eğitim dili olan Arapça ve Fransızca'yı gündelik hayatta da kullanıyor. Fransızca şarkı söylüyor, şiirlerini ve mektuplarını Fransızca yazıyorlar. İsimler bile Fransızca yazım biçimi ve okunuşuna göre kullanılıyor. Örneğin 15 yaşındaki Türkmen Yusuf'un adı Youssef olarak yazılıyor ve okunuyor.

                                                                         Diğer Türkmen köyü artık yok

      Trablus'a (Tripoli) bağlı iki Türkmen köyü var; Göçer ve Aydamun. Aydamun Türkmenleri kendi anadilleri olan Türkçe'yi zamanla tamamen unutmuşlar. Bu yetmemiş asıllarıyla birlikte dinlerini de terk etmişler. Şu anda köyde yaşayanların yarısı Müslüman, diğer yarısı ise Hıristiyan inancına sahip. Köyde yaşlılar dahil Türkmence'yi konuşabilen yok. Zaten onlar da artık kendilerini Türkmen olarak pek tanımlamıyorlar. Lübnan'da Türkmen köyü olarak sadece Göçer biliniyor.
      Göçer köylülerinde de son yıllarda ciddi bir değişim görülmeye başlanmış. Türkçe'nin Arapça ve Fransızca karşısında direnememesi bir yana yavaş yavaş kültürlerini ve geleneklerini de kaybetmeye başlamışlar. Daha 10 yıl öncesine kadar Göçer köyünde hiçkimse yabancıyla evlenmezken şimdilerde neredeyse her hanede bur tür evliliğe rastlanıyor. Bunlardan biri de Esad ailesi. Bu aileden iki kız, Arap olan komşu köydeki gençerle izdivaç yapmış. Türkmen kızı Duha Esad, Erman Dergiş isimli bir Arapla evli. Bu evliliklerinden bir çocuk dünyaya gelmiş. Duha Esad bir Arapla evli olmasına rağmen çok iyi Türkçe konuşuyor. Esad iki yaşındaki oğluna da Türkçe'yi öğretmeye yemin etmiş. Genç anne Duha Esad evliliğini şöyle anlatıyor: "Allah'a şükür mutlu bir yuvam var. Ben Türkçe'yi ailemden öğrendim. Anadilimi şimdi oğluma öğretiyorum. Bir Arapla evli olabilirim; ama özümü asla eksik etmem."
      Duha Esad'ın kız kardeşi Hanan da bir Arap gençle evliliğe hazırlanıyor. Beyaz tenli, renkli gözlü, kumral saçlı Hanan kendi durumunu anlatırken biraz da acı gerçeğin altını çiziyor: "Ben okula devam edemedim. Her Türkmen kızı gibi benim de ortaokuldan sonra eğitime devam etmem mümkün olmadı. Araplarla evlenmek zorunda kalıyoruz. Köydeki herkes neredeyse akraba olmuş. Türkiye'de olsaydım durum farklı olurdu."

                                                                      Okuldan Türkiye'ye selam var

      65 yaşındaki Muhamed Hasan Çelem, Hanan'dan farklı düşünmüyor. Ona göre de artık Türkmenler bu bölgede soy anlamında yok oluyorlar. "Köyde kız verecek, kız alacak kimse kalmadı. Herkes daha önce bu işi yapmış. Şimdi mecburen Araplardan kız alınıyor, Araplara kız veriliyor. Ancak biz burada tek bir şey yapabiliriz. O da kendi kültürümüzü, dilimizi, dinimizi çocuklarımıza iyi öğretmeliyiz. Evlendiklerinde de bunu yaşasınlar, çocuklarına aktarsınlar. Başka çözüm yok." diyor.
      "Ah dedim ağladım yaremi bağladım" türküsünü söyleyen 12 yaşındaki Hasan Halit İbrahim, Göçer köyündeki okulda okuyor. Acıklı türküyü sıvası dökülmüş daracık sınıfında haykırırken aslında Türkiye'yi ağıt yaktığını söylüyor: "Türkçe'ye ailemden öğrendim. Çok iyi bilmiyorum. Bu türküyü dedem söylerdi. Ben de canım sıkılınca söylerim, arkadaşlarım da beni dinler. Bu türküyü Türkiye'de yaşayanlar için söylüyorum. Bizim yaramıza derman bulsunlar. Türkçe'yi arkadaşlarım bilmiyor. Ben az biliyorum. Bize yardım etsinler."
     Başı örtülü genç bir kız. İmkanlar elverirse 17 yaşındaki Arife Hanuf önümüzdeki sene liseye gidecek. "Türkiye senin için ne ifade ediyor?" sorusuna Türkmen kızı, diğer arkadaşlarının da duygularına tercümanlık eden bir cevap veriyor: "Hiç bilmesem de görmesem de orası benim anavatanım. Lütfen Türkiye'ye benden ve arkadaşlarımdan selam götürün. Türkmen kardeşlerinizin selamı var deyin." Arife'nin arkadaşı 16 yaşındaki Ahmet İbrahim de Türkiye hakkında hiçbir şey bilmiyor. İstanbul, İbrahim Tatlıses ve Galatasaray onun için bir anlam ifade etmiyor; çünkü Ahmet Türkiye'yi sadece haritadan biliyor. 14 yaşındaki Yusuf Hayrullah biraz daha şanslı. O dedesi sayesinde Türkiye'yi biraz biliyor. En azından İstanbul'u fotoğraftan görmüşlüğü var. Yusuf'a dedesi Türkiye'yi "vatanımız" olarak öğretmiş. Kadie Muhammed 15 yaşında, Yusuf'la aynı sınıfta okuyor. Bildiği tek Türkçe cümle: "Anavatanımız Türkiye."

                                                             Türk TV kanallarını istiyorlar

23 yaşındaki Velid Bader Salta, Trablus'taki Lübnan Üniversitesi coğrafya bölümünde okuyor. O da diğer Türkmenler gibi Türkçe öğrenmek istiyor. Velid aslında Türkçe'yi biraz biliyor ama daha fazlasını istiyor. "Türkçe bizim anadilimiz. Ben annemden babamdan ancak bu kadarını öğrenebildim. Eğer Türkçe'yi iyi öğrenirsem gelip köyümdeki çocuklara öğretmek istiyorum. Yoksa özümüzü kaybedeceğiz. Türk elçiliği bize kurs açsın. Lütfen bize bu konuda yardım etsinler. Başka bir şey istemiyoruz." diyor.
      Türkçe öğrenmek bir yana Türkiye'de üniversite okuma fırsatı yakalayan Türkmenler var. Ancak bu sayı bir elin parmaklarını geçmiyor. Lübnan'daki Türk elçiliği birkaç öğrenciye burslu olarak Türkiye'de üniversite okumaları için aracı olmuş. Üniversiteyi bitirip köyüne dönen Türkmenler öz kültürlerini yaşatmak için çaba harcıyorlar. Bunlardan biri de Türkiye'ye burslu olarak gelen ilk öğrenci Hıdır Abbas. Abbas Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'ni bitirip köyüne dönmüş. "Türkiye'ye gidip okuyanların sayısı beşi geçmez. Zaten köyde üniversite okuyan pek yok. Ben eğitimi tamamlayıp döndüm. Orada aldığım burslar sayesinde okulumu bitirip hayatıma burada eczacı olarak devam ediyorum. Türkiye gençlerimize fırsat verirse çok iyi olur. Onlar hem Türkiye'yi tanırlar hem de Türkçe'yi öğrenirler. Ben köyümde ve Lübnan'da herkese Türkiye'yi anlatıyorum." diyor.
      Türkiye'nin Lübnan'daki Türklere yönelik herhangi bir programı yok. Kültür merkezi gibi bir kuruluş olmadığı için Türkmenlerle sosyal ve kültürel anlamda bir ilişki de yaşanmıyor. Geçmiş dönemlerde Türkmenler bayramlarda Beyrut'taki Türk elçiliğine ziyaretlerde bulunmuşlar. Diyalog bununla sınırlı kalınca ciddi bir iletişim sağlanmamış. Göçer köylüleri Türk televizyon kanallarını seyretmek istiyor. Daha önceki yıllarda bu isteklerini Türk elçiliğine bildirmişler; ancak elçilik bu konuda kendilerine bir cevap vermemiş. Lübnan'da yaşayan Ermeniler bile uydu veya kablolu yayın aracılığıyla Türk kanallarını izleyebiliyorken Türkmenlerin böyle bir imkanı bulunmuyor. Maddi olarak durumları iyi olmadığından Göçerliler köylerine verici alamıyor.

                                                                         Osmanlı gelir diye bekledik

      Göçer köyü Trablus bölgesinde en yüksek rakımlı yere konuşlanmış. Tam bir yayla gibi. Suriye tarafında, Humus kentinin hemen yanında. 3 bin kişinin yaşadığı köy yaklaşık bir yıl önce belediye olmuş. Köyün muhtarı Muhammed Abdülkerim Abdo böylece belediye başkanlığına terfi etmiş. Köy tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor. İş olmadığı için köyün gençleri daha çok paralı askerlik yapıyor. Halihazırda Lübnan Ordusu'nda 200 Türkmen görev yapıyor.
      Lübnan'da yerli halk olarak kabul edilen Türkmenlerin elinde halen Osmanlı tapusu ve madeni paraları bulunuyor. 80 yaşındaki Kemal Ali Yusuf elindeki Osmanlı tapularını gösteriyor, küplere doldurduğu Osmanlı paralarını özenle saklıyor. Yusuf bunların babasından kaldığını belirterek, "Burada herkeste bulunması mümkün. Osmanlı'nın dedelerimize verdiği arazi ve mülk tapuları bunlar. Babam Osmanlı paralarını Osmanlı tekrar geri gelir, o zaman ihtiyaç olur diye saklamış. Dedem çok zengin bir adammış." diyor.
      Bir gün Devlet-i Ali Osmani gelir diye Osmanlı parasını saklayan Türkmenler 1932'de acı ve bir o kadar da "saf" bir tavır ortaya koyuyorlar. Bu tarihte Lübnan'da ilk nüfus sayımı yapılmaktadır. Ancak Göçer köylülerinin büyük bir kısmı Osmanlı Devleti gelip bizi alacak ya da tekrar buraları ele geçirecek düşüncesiyle sayıma katılmaz. Oysa köylülerin beklediği Osmanlı çoktan "tarih" olmuştur. Türkmenler Saltanat'ın 1922'de kaldırıldığından bile haberdar değillerdir. O günlerin canlı tanığı 110 yaşındaki Abdullah Hasan, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Babam köydeki çokları gibi bizi nüfus memurlarına yazdırmadı. Osmanlıyı bekliyorduk. Gelecek demişlerdi. Ama bilmiyorduk. Osmanlı'nın yıkıldığını ancak 1935'te öğrendik. Herkeste Osmanlı tapusu ve parası vardı. Osmanlı gelecek, bizi alıp götürecek, bu sebepten perişan olmayalım diye paraları, tapuları, diğer evrakları elimizde tutuyorduk. Sonra gerçeği öğrenince çok üzüldük. Ağladık. Ama hiçbir şey değişmedi. Sonra nüfusa gidip kendi kaydımızı kendimiz yaptırdık."
      Türkmen köyü çok misafirperver. Gelen yabancılar Türk misafirperverliğine göre ağırlanıyor. Bu yüzden bölgede "cömert" insanlar olarak tanınıyorlar. Eğer misafir Türkiye'den ise hürmet ve ikram iki katına çıkıyor. Sizi bağırlarına basan Türkmenler elde avuçta ne varsa ikram ediyorlar. Sadece bu değil; Türkiye'den gitmiş olmanız onlar için gurur ve onur meselesi halini alıyor. Ömer Esad ailesi bizi baş tacı ediyor. Bütün aile muhabbet ve bol ikramla karşılıyor bizi. Ayrılırken de sevgi ve dualarla gönderiyorlar. Sizi görünce kendilerini Türkiye'de yaşıyor gibi hissediyorlarmış. Öyle ya evin reisi Ömer Esad bizi uğurlarken; "Allah sizleri başımızdan eksik etmesin." diye dua eder miydi yoksa...

                                         MUHAMMED ABDÜLKADiR ABDO*: KiTAP VE ÖĞRETMEN GÖNDERiN

      Biz Türkiye'den yani anavatanımızdan çok şey istemiyoruz. Bizi bilsinler, tanısınlar. Türkçe öğrenmemiz için Türkçe kitaplar ve yaz aylarında bir öğretmen göndersinler. Ben bütün çocukları toplayıp Türkçe kursuna gönderirim. Çocuklar Türkçe'yi bilmiyor. Bizim nesil ölürse burada Türkmence konuşan kimse kalmayacak. Bize bu konuda yardım etsinler, yoksa değerlerimizi kaybederiz. Lübnan'da Türk kültür merkezi kurulursa çok güzel olur. Türk kültürünü burada yaşatıp yeni nesillerimize öğretmek isteriz. Benim belediyemin çok büyük sorunları var. Ama bizim için acil olan kendi kimliğimizi muhafaza etmemiz için gerekli olanlardır. Türk hükümeti sesimize kulak versin. Kardeşleri olarak kültürümüzle birlikte bizi de yaşatsınlar.

*Göçer Köyü Belediye Başkanı

 

Kaynak: Aksiyon, Sayı: 554, 18-24 Temmuz 2005

Fotoğraflar: http://www.zafersen.com/ozel_haber.htm

Powered by OrdaSoft!