Emir Timur (Temür) , Türk tarihinde çok mühim yeri olan büyük bir asker ve devlet adamıdır. Bizim tarihçilerimiz arasında, Osmanlıdan kalma bir alışkanlıkla Emir Timur’u pek fazla tanımadan karalayanlar veya unutulmasını arzu edenler vardır. Hatta onu Osmanlı hanedanına yakın olan tarihçi ve yazar Âşıkpaşazâde’nin bile yeterince kötülemediğini düşünerek Şam’da doğup Kahire’de ölmüş olan İbn Arabşah’dan öğrenip karalayanlar da vardır. Bu tarihçiler (!) muhtemelen Ahmed Yesevi türbesi ve dergahını nasıl yeniden inşa ettirdiğini, Şah-ı Nakşıbend dergahının halıları silkelenirken o mübarek dergahın tozuna nasıl boynunu uzattığını okumaktan sakınmışlardır.

                Onu bilmeden anlatan Türkiye ve Avrupalı yazarlar “Moğol” olarak tanıtırlar. Moğol Kağanı Cengiz 1220 yılında Buhara ve Semerkand’ı yakıp yıkmış, halkını öldürmüş veya esir etmişti. Timur dünyaya geldiğinde Orta Asya’da hala Cengiz Han’ın torunları hüküm sürüyorlardı. Halk da tecavüzcüsüne âşık olan hatun misali o hanedanı mukaddes kabul etmişti. Cengiz Han soyundan olmayan kimsenin Han olamayacağına inanıyordu. Moğolların adaletsiz yönetiminden, keyfi vergilerinden ve zulmünden bıkan halka önderlik yaparak Orta Asya’yı onlardan kurtaran Timur, bu inanç sebebiyle yanında etkisiz ve yetkisiz bir Moğol “Han” taşımak zorunda kalmıştı.

                Babası Moğol yönetimine hizmet eden bir bey olan Timur, önce Türkistan’ı, sonra Azerbaycan ve İran’ı ele geçirmişti. Hindistan üzerine de baskı kurmuştu. Asıl hedefi Köktürklerin, Uygurların belası olan Çin topraklarıydı. İşte Çin seferi öncesi sık sık ülkesine giren Türkmen devletlerine sıkı bir tembih vermek üzere batıya yürümüş;  üzerine yürüdüğü devletçiklerin hükümdarları Osmanlıya sığınmıştı. Niğbolu’da haçlı ordularını yenen Yıldırım Bayezid Emir Timur’dan gelen düşmanlarının kendisine verilmesini veya ülkesinden çıkarılması tekliflerini ağır ifadelerle dolu bir mektupla reddetmişti. Kaçınılmaz sonları savaş olmuştu. Müttefiki Sırplar Yıldırım’ın ordusunda kahramanca savaşırken Anadolu askerleri eski beylerini görür görmez Timur’un ordusuna katılmışlardı. Sonuçta Yıldırım esir düşmüş ancak Memluk sultanı gibi idam edilmeyip eceli gelinceye kadar saygı görmüştü. Ölümünden sonra da oğullarına “Emir” unvanıyla beylikler verilmişti. Kısacası, Osmanlı devleti ve etrafındaki Anadolu beylikleri Timur'un devletine bağlanmıştı. Bu durum II. Murat devrinin sonuna kadar devam etmişti.

                Timur, ilim ve sanata oldukça düşkündü.  Fethettiği topraklarda yaşayan âlimleri ve sanatçıları toplayıp başşehri Semerkand’a götürürdü. Onlara mimari eserler yaptırır, medreselerde ders verdirirdi. Zeki insanları sever, savaş meydanında bile istirahat için çekildiği çadırında satranç oynardı. Yedi padişahın yapamadığı fetihleri, kazanamadığı zaferleri bir ömre sığdırmış, ülkesini imar etmişti. Övünmek gerektiğinde şöyle derdi: “Gücümüzü görmek isteyenler yaptığımız binalara baksınlar.”

                İki nehir arasındaki çölleri açtırdığı su kanallarıyla yaşanılacak bir ülke haline getirmişti. Zerefşan vadisinde ve Mâverünnehir’in tamamında ekilebilir arazi miktarı Timur zamanında kat kat artmıştı. Ahmet Yesevi türbesi ve dergahından çocukluğunu geçirdiği Şehrisebz’in imarına kadar her yere hizmet vermeye çalışırdı. Tüccarlar ve seyyahlar için Çin’den Avrupa’ya, Anadolu’ya ve Mısır’a giden yolların güvenliğini sağlamıştı. “…Her şehirde mescitler, medreseler, dergâhlar, hamamlar, kurulmasını; yolcular için kervansaraylar yapılmasını, akarsular üzerinde köprüler kurulmasını emrettim. Kim ki bir araziyi imar etse yahut bir bağ yeşertse yahut harap olmuş bir yeri yeniden imar etse bir yıl ondan hiçbir şey (vergi, harç vb.) almasınlar. Üçüncü yıl kanun ve kaidelere uygun vergi toplansın.” Horasan’daki bir vadide çiftçilikten verim alınamadığını görmüş; yirmiye yakın sulama kanalı kazdırarak çiftçilerin yüzünü güldürmüştü.

                Emir Timur gerek kendisi, ailesi ve misafirleri için gerekse halk için bugün “park” veya “milli park” adını verdiğimiz istirahat “bağ”ları kurulmasına büyük önem verirdi. Biz başşehri Semerkand’a kurduğu “bağ”larla ilgili yazacağız. O yalnız Semerland'da değil bir çok yerde -örnek verecek olursak Azerbaycan’ın Mugan şehrinde on iki- “bağ” kurdurmuştur.

                Semerkand’da kurulan “bağ”ların bir kısmı genellikle dörtgen şeklinde olup bunlara “çârbağ” da denir. Bunlar istirahat ve eğlence maksadıyla kurulmuşlardır. Bir kısmı ise geometrik bir şekilde değildir. Arazi üzerindeki çalılık ve ormanlıklar korunarak “bağ” kurulmuştur. Bunlar hükümdar ve çevresindekilerin tabiatın bağrında gezmesi ve avlanma maksatlarıyla kurulmuşlardır. O devirde avlanma, savaşa hazırlık için bir tatbikat niteliği taşımaktadır.

                Şimdi Timur devrinde Semerkand’da kurulan bağları ve özelliklerini kısaca ele alalım:

                Bâğ-ı Baland (Yüksek Bağ): Semerkand’ın kuzeyinde, Çopanata türbesi yakınlarındadır. Timur’un oğlu Miranşah’ın kızı adına kurulmuştur. Yapım çalışmalarına İran ve Azerbaycan’dan davet edilen mimarlar ve sanatkârlar katkıda bulunmuşlardır.

                Bâğ-ı Behişt (Cennet Bağı): Miladi 1378 yılında Semerkand’ın batısında, Timur’un hanımı Hayrünnisa hanım adına kurulmuştur. Ortasında etrafı hendeklerle çevrili suni bir tepe, tepede Tebriz’in mermerleriyle kaplı güzel bir saray vardır. İçindeki hayvanat bahçesinde dünyanın birçok yerinden getirilmiş çeşitli hayvanlar vardı.

                Bâğ-ı Devletâbâd (Bayındır Ülke Bağı) : Semerkand’ın on üç km. güneyindedir. Bugünkü Taşkent-Tirmiz ana yolunun yakınlarındadır. İçinde bir saray, havuzlar vardı. Saray tepe üstüne kurulmuş, etrafı hendeklerle çevrilmişti. Saraya giriş çıkışlar, bu hendekler üzerine kurulan iki asma köprü kullanılarak yapılıyordu. Timur uzun süren ve zaferle biten seferlerin sonunda burada dinlenirdi. Yabancı devletlerden gelen elçileri burada kabul ederdi.

                Bâğ-ı Dilküşâ (Gönülleri Ferahlatan Bağ): Miladi 1397 yılında Tükel hanım şerefine kurulmuştur. Semerkand’ın beş km. doğusundadır. Etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi. Dört kapısı ve ortasında bir saray vardı. Bugün aynı yerde “Dilküşâ” köyü vardır.

                Bâğ-ı Cihânnümâ (Dünya Aynası Bağı): Dünyada ne varsa en güzellerini görebileceğiniz bağ gibi iddialı bir adı vardır. Semerkand’dan kırk iki km. mesafede, Zerefşan dağının eteklerindedir. Sınırlarının ne kadar geniş olduğunu anlatan eski yazarlar, “kaybolan atın altı ay sonra buluduğu”nu bildirirler.

                Bağ-ı Meydân: Semerkand’ın kuzeyinde, Çopanata tepesinin eteğindedir. İçinde güzel bir köşk vardı. Köşkte kıymetli taşlardan yapılmış dillere destan bir taht vardı. Timur’un torunu, büyük Türk devlet adamı ve âlimi Mirza Uluğbek, hükümdarlığı devrinde harap olan bu bağı yeniden inşa ettirdi.

                Bâğ-ı Nev (Yeni Bağ): Miladi 1404 yılında Semerkand’ın güneyinde, Lalezar köyünün yerinde kurulmuştur. Dörtgen şeklinde olup etrafı yüksek kerpiç duvarlarla çevriliydi. Ortasında büyükçe bir köşk vardı.

                Bâğ-ı Çınar: Semerkand’ın doğusunda, şimdiki Koştamgalik (Çift Damgalı) tepeliğinde kurulmuştur. Merkezinde bir saray vardı. İçindeki göz alıcı çınar ağaçlarından dolayı bu ad verilmişti.

                Bağ-ı Şemâl (Rüzgârlı Bağ): Miladi 1397 yılında Timur’un oğlu Miranşah’ın kızı adına kurulmuştur. Semerkand’ın batısındadır. İçinde dörtgen şeklinde, duvarları mermerle kaplanmış bir saray vardı.

                Andican’ı babasının adamlarına ve Semerkand’ı Kıpçak yurtlarından gelen Özbeklere teslim etmek zorunda kalan Babur, Hint yarımadasında büyük bir devlet kurmuş ama belki Semerkand’da ceddi Timur’un, belki Andican’da kendisinin kurdurduğu Rüzgârlı Bağ’ı özlemiştir:  “Bâğ-ı şemâl nesîmige kuygen dılim zâr eyleban” (Rüzgârlı Bağ’ın yelinin yaktığı gönlüm, hasretle ağlayıp inlemektedir.) diyerek bu özlemi dile getirmektedir.

                Timur ve mirasçıları akarsuları da çölleri de çok olan Türkistan’ın her yerinde sulama kanalları açarak çiftçileri güçlendirirken medreselerle ilim ve irfanı, dergâhlarla tasavvufi fikir ve ahlakı, park ve bahçelerle de yaşama sevincini yaygınlaştırmaya çalışmışlardır.

Powered by OrdaSoft!