Üsküdar'da bir ay durulduktan sonra doğuya gidilerek "Kartal" ve "Pendik" köylerinden geçildi. "Gebze" durağına vardık. Buradan tepe aşağı inerek "İçme Suyu" iskelesine geldik. Burası büyük iskeledir. Burası 1050 yılındaki ilk seyahatimizde müshil suyu ile, falanı ile yazılmıştır. Ama bu sefer iskelede iki gün durup 200 tane at kayığı ile güzel bir havada karşıya geçerek "Dil Hanı"na geldik. Bu da evvelce anlatılmıştır. Buradan kıbleye sekiz bin adım giderek "Hersek" kasabasına geldik.

     Hersek Kasabası: 861 tarihinde (29 Kasım 1456-18 Kasım 1457) Fatih Sultan Mehmed Han Hersek kıralının başkenti olan "Bulagay" kalesini kuşatıp fethinde güçlük çekerken içerden kıralının oğlu kementle dışarı inip Fatih'in huzurunda Müslüman olmuş ve kalenin nasıl alınacağını göstermiştir. Tanrı'nın emriyle kale fethedilip ganimet mallarıyla birlikte, Müslüman olan Hersek Kıralı oğlu Ahmed Beğ'e sancak olarak ihsan edilmişti. Ahmed Beğ oralarda babasından kalan sair 76 tane kaleyi de fethederek İslâm ülkesine katmış, bu hizmeti Padişahça makbul tutulup kendisine Bosna Eyaleti ihsan edilerek vezir olmuştu.

      Bu Hersek kasabasının yeri verimli ve boş bir yer olup hacıların geçit yeri olduğundan vezir burada gaza malından yedi yüz evlik bir kasaba yaptırır ve ahalisinin her türlü vergiden bağışlanmış olduğuna dair Padişah emri alır. Ahali de gidip gelene ibadethane olmak üzere bir minareli, geniş haremli, iki kubbeli güzel bir cami yaparlar. Ayrıca 1 mescidi, 1 medresesi, 1 mektebi, 1 tekkesi, 2 hanı, 1 hamamı, bir aş verilen imareti vardır. Konuk evinde gelip gidenleri, misafirleri barındırırlar. Mihmandarlar kervansarayın her ocağına birer testi çorba, adam başına birer parça ekmek ve birer yağ kandili getiriler. Her at ve devenin başına birer torba arpa getirip hizmet ederler. Evkafı büyüktür. 75 dükkânı vardır. Sonradan yapılan 5 hanı vardır. Binaları hep kiremitlidir. Ama Hersekoğlu Ahmed Paşa'nın bu kasaba içindeki bütün cami ve imaretleri kurşunlu büyük yapılardır. Bunun için Hersek kasabası derler. Suyu ve havası ağırdır. Serçeyi sıtma tutar. Halkı hep sarı benizli Türklerdir. Alışverişe, kazanca elverişli kumsal, düz bir yerdedir. Oradan kıble yönünde yedi saatte Derbend köyü durağı vardır.

      Derbend Köyü: Bolu kazası içinde 100 evli, 1 camili, 2 hanlı, mamur, vergilerden muaf bir köydür. Gayet mamurdur. "Yalakâbâd" (Yalova) kalesinden beriye 40 tane geçit dereleri vardır. Halk o dere geçitlerini temizlemeye ve yolcuları kılavuzlarla geçirmeye memurdur. Bu geçitlerde harami eksik olmaz. Yine kıble yönünde dağları ve ormanları geçip İznik gölü kıyısında "Sülen" köyüne geldik. 100 evli, bağlı bahçeli, servili beldeciktir.

      İznik: Padişahtan padişaha geçmiş olan bu şehir İstanbul tekfürü Puzantin oğlu Elinam adlı kıralın elinde iken 731 tarihinde (15 Ekim 1330-3 Ekim 1331) Orhan Gazi kuşatmış, bu kuşatma 7 ay uzamıştır. Nihayet kuşatılanlara Gemlik iskelesinden yardım geldiği vakit Orhan Gazi, maiyetini teşvik ederek gelenlere öyle bir satır vurdu ki hepsi gölde boğuldu. Tekrar kaleyi kuşatarak yıkılmış yerlerden İslâm gazileri örümcek gibi hisarın tepesine çıkarak ezanlar okudular. Bu kale kılıçla fethedildigi için hâlâ Orhan Gazi Camii'nde hatip, minbere kılıçla çıkar. Osmanlılar'ın ilk büyük savaşlarından biri budur.

      İznik, Hüdavendigâr Gazi yazdırmasında Bursa Sancağı toprağında hâkimliktir. 300 akça payeli kazadır. Köylerinden kadısına yılda 7 kese hâsıl olur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Müftü ve Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, bilginleri, iyi ve uysal, dindar adamları vardır. Şehir Naibi, Kapan Muhtesibi vardır. Lâkin iç El olduğundan kalesinin Dizdar ve neferleri yoktur. Sadece Celâli korkusundan birkaç kulesi mamur ve kapıları kapalıdır.

      İznik Kalesi gölün kıyısında, düz ve geniş bir ovada, kare şeklinde, tuğladan yapılmış bir yapıdır.

      Her tuğlası onar okka gelir. Horasan harcı, kerpiç ve alçı taşıyla yapılmıştır.

      Duvarının boyu 40 zira, eni 7 arşındır. Birbirine yakın 366 kuledir. Bedenleri zamanla harap olmuştur. Çevresindeki hendek toprak ve kumla doludur. Çepçevre büyüklüğü 6000 adımdır. Dört köşesinde dört kapısı var. Göl kıyısındaki kapısı batıya bakar Göl dahi kalenin batısındadır. Kıbleye bakan Yenişehir Kapısı vardır. Kale duvarına sarmaşık sarılmıştır. Dışında asla imaret yoktur. Kale içinde 18 mahalle ve 1000 tane kiremitli, bağlı bahçeli, alçak, yüksek mamur evleri vardır ki kalenin kıble yönüne düşerler. Kalenin doğusunda nice bin ev yıkıntıları, bağlar, bahçeler, zeytin, servi, ceviz ağaçlı sınırları belirsiz cami meydanları vardır. Asıl şehirde yirmi altı cami vardır. En meşhuru Orhan Gazi Camii'dir. Kiliseden camiye çevrilmiş, kurşunla örtülü büyük bir mabeddir. Çarşı içinde olmakla kalabalık cemaati vardır. Bir minarelidir. Lâkin sonra yandığından Süleyman Han, Mimar Sinan'a tamir ettirmiştir.

      "Şeyh Esrefoğlu Camii" kırmızı kiremitle örtülü, kâşî çini ile süslü, aydınlık bir camidir. Eşrefoğlu da içinde gömülüdür.

      Orhan oğlu Süleymanşah Camii: Kurşunlu Cami budur.

      Şeyh Kubül'ayn Camii: Kurşunsuzdur ama cemaati kalabalıktır.

      Hayreddin Paşa Camii: Yeşil Cami diye ün almış güzel bir camidir.

      Mescitleri hep mamurdur. En eskisi Yenikapı dışında "Orhan Gazi Mescidi"dir. Cemaatsiz, acayip bir mescittir. Ona yakın bir yerde, akrabalarımızdan "Yakub Ece oğlu Mahmud Çelebi Mescidi" kurşunla örtülü mamur bir mescittir. Lâkin abdesthaneleri harap olmakla şehir halkı bana "tamir et" diye ısrar ettiler. Ama yolcu olduğumuzdan iktidarımız olmayıp vazgeçtik. Dönüşte onarılmasını Tanrı nasib ede. Zira birçok sultanların yarlıglarıyla tevliyeti irsen bana intikal edip hâlen benim elimdedir.

      Şehrin yedi medresesi var ise de "Süleyman Paşa Medresesi" hepsinden mükellef olup hususî dârülhadîs ve dârülkurrâsı da vardır.

      Kırk altı Sibyan (çocuk) Mektebi vardır. "Orhan Gazi Mektebi", "Süleymanşah Mektebi", "Aziz Mektebi" "Tekioğlu Mektebi" gibi büyüklerinden her yıl yavrucuklara esvaplar çıkar.

      Tekkeleri 7 tanedir. Ama kutublar kutbu "Eşrefoğlu Tekkesi" meşhur olup dervişlerle dolu, dokuz revaklı bir tekkedir.

      İmâretleri de yedi tanedir. Hayreddin Paşa'nın iki imâreti vardır. Biri eski, öteki Yeni İmâret adıyla meşhurdur. Zengine, yoksula her gün çorbası boldur. Bundan başka Orhan Gazi İmâreti ramazanda daima açıktır. Balabanoğiu İmâreti ve Eşrefoğlu'nun tekke İmâreti dahi meşhurdur.

      İki tane çifte hamamı vardır. "Tekioğlu Hamamı" suyu ve binası güzel, aydınlık bir hamamdır, öteki "Yeni Hamam" dahi ferah ve güzel bir hamamdır. Tüccarların hanı olarak Rüstem Paşa Kervansarayı vardır ki Mimar Sinan yapısıdır.

       7 tane çeşmesi vardır. 948 yılında (27 Nisan 1541-16 Nisan 1542) yapılmıştır.

       600 dükkanlı çarşısı vardır. Kagir bedesteni yoksa da her türlü kıymetli eşya vardır. 9 yerde üstad kâşî yapımevleri vardır. Ahmed Han çağında 300 tane imiş ama viran olmuş. Bu şehir beşinci İklimde olmakla suyu ve havası güzeldir. Güzelleri övülmeye değer. Halkı çoklukla çuka ferace, kontoş ve serhaddî  giyerler.

       Yiyecek ve içecekleriyle sanatlarına gelince: Bağ ve bahçeleri, servili bostanları ve zeytini vardır. Beyaz somunu, tahıllarından yağlı arpası çok güzeldir. Gölünün suyu meşhurdur. Kasiden kâseleri, tabakları, ibrikleri değerlidir. Osmanlı ülkesinde ne kadar nakışlı kâşîli ayna varsa kâşîleri hep bu İznik şehrinde işlendiğinden şehrin bir adı da "Anadolu'nun Çin Maçini"dir. İnsanı hayrette bırakan, renk renk nakışlı öyle kâşîler işlenir ki anlatmakta dil cidden âcizdir.

       Kalenin batı yönünde, batıdan Gemlik kasabası körfezine İznik Gölü'nün ayağı akar. Çevresinde 45 tane köy vardır ki bunlar bağlı bahçeli, camili, hamamlı, küçük birer çarşılı mamur köylerdir. Gölün içinde 30 tane balıkçı kayığı vardır. En aşağı derinliği yirmi kulaçtır. Dört çevresini atlı bir adam bir günde dolaşabilir. Suyu gayet güzel olduğundan 70 türlü balığı sayılır. O cümleden elhaniye, eke, sala balıklıları meşhurdur. Kokuları yoktur. Gayet güzel çorba ve tavaları olup çabuk sindirildiklerinden başka mukavvîdirler.

   Avcıları bu balıkları Yenişehir, Gemlik ve Pazar Köyü'ne götürüp kazanç sağlarlar. Suyunda civar ahalisi çamaşır yıkarlar. Hiç sabun sürmedikleri halde yine bembeyaz olur. Bu gölde bir atı yedi gün yıkasalar ve suyundan içirseler eti ve yağı ziyade olup güzelleşir. Bu gölde bulunan pullu balık gayet lezzetli olur. Ama tepesinde iki sivri kemik olur. Onu kırmalıdır. O kemikler çıkarılmadan pişirilirse balığın eti yemyeşil olur. O kemiği başka bir diri balığa sançsalar vücudu mahvolur. Onun için bu gölde bulunan diğer balıklar kemikli balıktan korkarlar.

      Bursa Yenişehiri, İznik şehrinin kıblesinde ve Arnavut Dağı'nın arkasındadır. İznik'in lodos taralında, göl aşırı deniz kıyısında Gemlik kasabası vardır. Batı tarafındaki Pazar Köyü kasabasının minareleri görünür. Doğusunda Geyve beş saatliktir, işte Yenişehir bu kasabaların arasında olup Engürücük ve Lefke kasabalarına dokuz saattir.

       Ziyaretgâhları: Önce "Eşrefoğlu Rûmî" ki 70.000 müridi olan bir âşıklar önderi idi. "Eşrefoğlu Rûmî" mahlesli güzel şiirleri vardır. Sofiler arasında okunur, mutasavvıfâne ve 100 makamda İlahiyat Divanı dahi vardır. Kale içinde, camisi yanında büyük bir yapı içinde gömülüdür. Bu yapının dört yanında kâşî çiniler üzerine, celî yazı  ile Tanrı'nın adları vesair nakışlar arasına "âstâne-i Şeyh Rûmî budur" diye yazılmıştır. Şu beyit de orada yazılıdır:

 Ey mürid-i sırr-ı ruhanî olan eKl-i yakın!

 Astân-ı Şeyh-i Rûm'a gel ki Eşrefzâdedir. 

      Bağdat Fatihi Sultan Murad Han'ın bu türbeyi onarmasına tarihtir:

 Gelip Sultân-ı bahr u her mu'ammer kıldı dergâhı,

 Anın itmamına târih: Es lutf-i Murad Hanî. 

      Molla Tâceddin İbrahim: "Hatiboğlu" denmekle ünlü, tanınmış müelliflerden bir kimse idi. "Molla Yeğen Hazretleri" telmizlerinden olup bütün ilimleri öğrenmişti.

       Sır Ali Efendi: Tekke yanında, Eşrefoğlu'nun oğlu Hamdi Çelebi ile bir kubbede gömülüdür. Tarihi: 

Guft İlmî berây-i û târih:

 Rûh-ı Sırr-ı Alt muhabbet bâd. 

      Molla Pir Mehmed Efendi: Amasyalıdır. Eşrefoğlu yakınında gömülüdür.

      Bu ziyaretlerden sonra şehir ileri gelenlerinden Defterdaroğlu'lu Hasan Ağa vesair ihtiyarlarla vedalaşıp kıble yönünde 9 saat giderek "Lefke" kasabasına geldik.

      Lefke: Kasabalılar "Levke" derler. Bursa toprağında ve eski Bursa kırallarınm yapısıdır. Sonra Osmanhların ilk beği olan Osrnan Gazi burayı Rumlar'dan almıştır. Kalesi kare şeklinde, taştan, küçük ve haraptır. 150 akçalık bir kazadır. 70 kadar köyleri var.

      Kadısına yıllık 3 kese olur. Ayrıca hâkimi vardır. Şehir Sakarya Irmağı kıyısında olup bağlı bahçeli, 600 evli, 5 camili, 4 hanlı, hamamlı, mektepli, küçük çarşılı şirin bir kasabadır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı var ama Nakîbüleşrafı ve müftüsü yoktur. Fakat bilginleri, dindar adamları, ileri gelenleri vardır. Birer buçuk okka gelir sulu ayvası olur ki, Tanrı bilir, yer yüzünde benzeri yoktur. Ayva peltesi, ayva reçeli dahi pek güzeldir. Sakarya Irmağı üzerinde uzun ve ahşap büyük bir köprüsü vardır ki ibretle bakılacak eserlerdendir.

       Bu şehirden kalkıp yine kıbleye giderek verimli ve mamur yerlerden geçip on iki saatte "Söğüt" kasabasına geldik.

      Söğüt: Bursa Sancağı hükmünde, Lefke Kazası nahiyelerinden hakimli, bağlı, bahçeli, suyu ve havası güzel bir kasabadır. Kiremitle örtülü 700 kadar Türk evlerini havi, birkaç camili, han ve hamamlı, çarşı ve pazarlı bir yerdir, övülecek nesnelerinden üzüm turşusunun çeşitleri olur ki dillerle anlatılamaz.

      Ertuğrul Gazi Ziyareti: Osmanlıların ulu atası olan Osman Gazi'nin babasıdır. Bunlar önce Mahan diyarından çıkıp Selçukoğulları'ndan "Sultan Alâaddin"e 300 nefer maiyetle gelip birçok büyük savaşlarda bulunarak yüz aklığı gösterince Alâaddin kendilerini boy beği edip davul ve sancak sahibi oldu. Ertuğrul Han Bursa taraflarından geçip ta Kastamonu'ya varıncaya kadar kılıç vurup Tanrı buyruğu ile hangi yana yöneldiyse muzaffer olup mal ve doyumluklarla Sultan Alâaddin'e gelirdi. Sultan Alâaddin oğulsuz ölünce bütün Anadolu ileri gelenleri bu Ertuğrul Han'ı beğ nasbettiler. Fakat daha sikke ve hutbe sahibi olmadan Lefke ve Söğüt arasındaki büyük bir savaşta yaralanıp vasiyetiyle Osmancık'ı Anadolu'da davul ve sancak sahibi beğ ettiler. Bu iş hicrî 699 yılında (28 Eylül 1299-15 Eylül 1300) olmuştu. "Ola Osman" terkibi buna ebcedle tarih düşmüştür.

      İlk cuma hutbesini Osman adına "Dursun Vahih" adlı zat okudu. Osman Gazi "Ede Balı" adlı evliyanın kızını alıp Orhan Beğ ondan doğdu. Ede Balı seyid olup Osmanlı Hanedanı anaları tarafından seyidlerdendir.

     Osmancık, beğ olunca babası Ertuğrul'u bu Söğüt şehrinde gömüp şehri de mamur etti. Sonra Yıldırım zamanında Temürleng bu şehri yağma ve harap etmiştir ki hâlâ Ertuğrul türbesi bile o kadar mükellef bir yapı değildir.

      Buradan kalkarak Eskişehir'e geldik.

      Eskişehir: Kalesi Bursa tekfürü tarafından yaptırılmıştır. Müverrihler bu şehire de "Sam" yapısı derler.  Eski zamanda büyük şehirmiş. Hâlâ eserleri gözükür. Burayı hicrî 731 yılında (15 Ekim 1330-3 Ekim 1331) Rumlar'dan Orhan Gazi almıştır. Şimdiki halde Anadolu Eyaleti'nde hâkimlik ve 150 akçalık kazadır. Eşrafı ve Sipahisi çoktur. Kadısına adalet üzere 6 kese gelir. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Müftü ve Nakîbüleşrafı vardır. Kalesi harab olduğundan Dizdar'ı yoktur.

      Şehir 17 mahalledir. Evleri bağlı bahçeli, mamurdur. Cami ve mescitleri epeycedir. Medreseleri varsa da kagir değildir. Sibyan Mektebi, 7 tekkesi, 7 tüccar hanı vardır. Çarşısı 800 kadar dükkândan ibarettir. Havasının iyiliğinden güzelleri çoktur. Halkı, gurbet diyarında olanlara dosttur. Çuka ve fâhir kumaşlar giyen ileri gelenleri çoktur.

      Şehrin dört çevresi gül ve gülistan, bağ ve bostan olup tahılı çok bir şehirdir. Hatta Paşa Efendimiz'e şehir ahalisinden 1000 tane koyun, 7 at, 300 araba arpa ve buna benzer azık hediye olarak geldi.

      Şehrin dışında ve kuzey yönünde, bağ ve bahçeler içinde kagir kubbeleri olan bir ılıcası vardır ki büyük havuzu sıcak su ile doludur. Su çok sıcak olduğundan soğuk su katılınca mutedil olur. Çok faydalıdır. Parmakta yüzük falan gibi halis gümüşten yapılmış şeyler bulunursa sapsarı eder. Uyuz, cüzzam hastalıklarına faydalı ise de Bursa kaplıcaları gibi mükellef binalı değildir.

      Buradan kalkarak sekiz saatte Seydi Battal Gazi kasabasına geldik.

      Seydi Gazi Kasabası: Hüseyin oğlu Cafer Seydi Gazi'nin doğum yeri, Murad Irmağı kıyısına yakın Malatya şehridir. Babası Hüseyin Gazi, Ankara'nın kıble yönünde, bir durak uzak olan "Hüseyingazi" köyünde gömülüdür. Kendisi Rum savaşlarında şehit olmuştur. Burada gömülüdür. Kendisine âşık olan kıral kızının kabri dahi malûmdur.

      Selçuklular Mahan diyarından Danişmendliler'le birlikte çıkıp 476 hicrî yılında (21 Mayıs 1083-9 Mayıs 1084) Anadolu'da Karaman'ı aldıkları zaman burayı da fethedip Selçuk beğleri, üzerlerine kubbe, mutfak, imaret vesair şeyler yaptırmışlardır. Sonra Horasan'dan Hacı Bektaş-ı Velî kendisine tâbi 700 kişiyle Anadolu'ya gelmek için Hoca Ahmed Yesevî Hazretlerinden izin aldıkta gelip bu Seyid Battal  türbesinde oturmuştur. Hatta o zaman Orhan Gazi, Bursa'dan Hacı Bektaş'ı görmek için Seyid Battal türbesine gelip tanışmış ve onun ricasıyla türbe ve tekkeyi imar ederek şehrini de 1000 ev halkı yerleştirerek büyütmüştür.

      Hacı Bektaş halifelerinden "Pirce Sultan" dahi burada tekkede oturmuştur. Şimdi de büyük tekke olup 200 den fazla iyi huylu, yumuşak, uysal dervişleri vardır. "Kâfir de olsa konuklara ikram ediniz" sözü üzere her gelene ikram ve candan hizmet ederler. Bu dervişler, sanatkârane kaşıklar, değnekler, kementler ve türlü türlü acayip şeyler yapıp gelip gidene hediye olarak verirler. Bu tekkede her derviş mutlaka bir işe memurdur. Ortalığı derleyip toplamadan başlayarak paye ala ala türbedarlığa kadar çıkarlar. Türbedarlıktan sonra tekke şeyhliğine yükselirler.

      Tekkenin bir tarafında, büyük bir kubbe içinde Battal Gazi dinlenmektedir. Eşiğinde ve kapısının kapaklarında gümüş pullar, gümüş takma güller, gümüş kilitlerle anahtarlar var. Bu kapıdan içeri giren ziyaretçinin dehşete kapılmaması mümkün değildir. Gösterişli ve uzun bir kabir olup boyu tam 10 adımdır. Dört çevresi türlü türlü şamdan, buhurdan ve gülabdanlarla süslüdür. Baş ucunda sancaklar, oklar, yaylar ve davul vardır. Duvarlarında dervişlik cihazlarından tef, kudüm, nefir, davul, zil, ok, kement, sapan, keşkül, teber ve türlü eşyalar vardır. Duvarlarda her ziyaretçinin yazdığı yazılar bulunuyor. Hatta ben dahi küstahçasına "şefaat yâ Muhammed, Evliya'ya" yazdım.

      Bu tekkeyi Murtaza Paşa ile ziyaret ederek aziz ruhu için bir Yasin okuduk. Paşa Efendimiz bütün dervişlerine yüz altın sadaka verip bahçesinin ortasındaki şadırvanda üç kurban kesti.

      Orada, kapı arasında "Gizlice Baba Ziyareti" vardır. Bu zat, tâ Horasan'dan yetmiş okkalık keçe hırka ile yaya olarak gelip bu eşiğe ayak basınca aşkının şiddetinden, kapısı eşiği mermerini öperken diş vurup ısırınca mermeri kırar. Dişini de kırarak kan saçar. Sonra o diş ile kırık mermeri oradan söküp çıkarırlar. Gizlice Baba türbenin duvarında durur. Bu ziyaret, tekkede yokuş yukarı bahçeye çıkarken kapı arkasındadır. Baştanbaşa gök renkli kurşun olup bir konaklık yerden mavi kurşunlarının ışıltısı denizin dalgalanması gibi göze çarpar.

      Kasabanın kalesi bir tepe üzerinde olup haraptır. Varoşu 150 evli, bağlı bahçeli; camisi, hamamı, hanı, küçük çarşısı olan bir kasabacıktır. Hatta aşağı derede kiremitle örtülü 70 ocaklı büyük bir hanı vardır ki Bağdat Fatihi Dördüncü Murad Han'ın Silâhdar ve Musahibi Mustafa Paşa, Bağdat seferine giderken yaptırmıştır.

      Bunun civarında "Molla Gören Tâceddin"in kabri vardır. Bu zat Saruhanlıdır. Bu Şeydi Gazi şehrinde müftü iken şehid olmuştur. Han civarında bir set üzerinde gömülüdür Bu zattan sonra Şeydi Gazi 150 akça pâyeli kaza olmuştur. 76 parça nahiye köylerinden kadısına adalet üzere yıllık 4 Rûmî kese geliri vardır.

     Kale dibinde, caddeden uzak bir yerde, Battal'a âşık olan kıral kızı gömülüdür.

      Buradan kalkıp mamur köyler içinden giderek 8 saatte "Bayat"  durağına, oradan da 5 saatte "Bolvadin" kasabasına geldik. 150 akçalık kazadır. Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, ileri gelenleri, eşrafı vardır. Fakat Müftü ve Nakîbi yoktur. Camilerinden "Rüstem Paşa Camisi", Süleyman Han'ın vezirinin camisidir ve Mimar Sinan yapısıdır. Aydınlık mabeddir.

      Buradan sekiz saatte "Şebin Hisar" (Aksar)a  geldik.

      Şebin Hisar = Akşar: "Akşehir"in galatı meşhurudur. Bazıları "Ahırşehir" derler. Bazıları da büsbütün "Aksar" derler. Türlü türlü lehçelerle söylenir. Aslı Rum şehirlerindendir. Kurucusu, Rum Kayserinin kızı "Sine" adlı bir kıral kızıdır. Bu sebepten Rum tarihlerinde adı "Sinehisar" dır. Konya'nın kuzeyinde olup Konya onun kıblesinde üç günlük yoldadır. 17'nci iklimin ortasında olup suyu ve havası soğuktur. Hâsılı, yazı yaz, kışı kıştır.

      Bunu 793 tarihinde (9 Aralık 1390-28 Kasım 1391) Yıldırım Han, Karamanoğulları eşkıyasından alıp öylece hacıların yolu emniyete girdi. Süleyman Han'ın yazdırması üzere şimdiki halde Karaman Eyaleti'nde Sancak Beği tahtıdır. Beğinin hası 190.500 akça olup 500 askerle hükümet eder ve yıllık 20 kese hâsılı olur. Sancağında 16 zeamet sahibi ve 122 Tımarlısı olup Cebelileriyle seferde 800 askeri olup Paşası, Alaybeğisi sancağı altında sefere giderler. Alaybeğisinden başka Çeribaşısı, Yüzbaşısı vardır. 150 akçalık kazadır. Bazen de 300 akça ile lûtfolunan yüksek bir makamdır.

      Nahiyelerinden kadısına yıllık 8 kese hâsıl olur. Müftüsü, Nakîbüleşrafı vardır. İleri gelenleri, eşrafı çoktur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Şehir Naibi, Şehir Muhtesibi, Şehir Subaşısı vardır.

      Kalesi bir tepe üzerinde olup fethinde güçlük çekildiği için haraptır. Onun için Dizdarı ve kale neferleri yoktur. Şehir güzel kokulu otlarla dolu bir ovada olup yüksek ve alçak güzel evleri vardır. Mescitleri, tekkeleri, medreseleri, mektepleri, han ve imareti, müzayede çarşısı vardır. Havası, suyu güzel olduğu için halkın sağlam olması tabiîdir. Bilginleri, doğru kişileri, beğleri ve Sipahileri, fâhir giyimler giyen muhteşem adamları vardır. Hepsi tüccar, hizmet ehli (memur), sanat sahibi, yabancılara dost adamlardır.

      Şehrin kıble yönü dışındaki ovada "Molla Şeyh Hoca Nasreddin" gömülüdür. Kendisi Akşehirlidir. Gazi Hüdavendigâr'a yetişip Yıldırım Han zamanında yaşamıştır.

      Erdemli, hazırcevap, keramet sahibi, filozof, din ve dünya işlerinde doğru bir ulu can idi. Temür'ün meclisinde bulunmuştur. Temür Han, onun sohbetinden hazzedip onun hatırı için Akşehir'i yağmadan bağışlamıştır. Herkesin dilinde bu hocanın öğüt ve latifeleri darbımesel gibi kullanılmaktadır. Onlardan biri şudur:

      Bir gün Temür, Hoca ile hamama gidip birer futa ile yıkanırlarken konuşma sırasında Temür: "Hoca Efendi! Ben ki cihangir bir şanlı padişahım, satılmaklığım lâzım gelirse beni kaça alırsın" der. Hoca: "Kırk akçaya ancak alırdım" cevabını verir. Temür: "Behey Hocam! Benim futam kırk akça eder" der. Hoca: "Ben de zaten kırk akçaya futayı alıyorum. Yoksa senin gibi bir Moğol parçasını ne yapacağım? Bir mangır bile etmezsin" diyince Temür Han, hazırcevaplığından hazzaderek birkaç ihsanlarda bulunur. Daha nice yüz binlerce latifeleri var ki dillerde destandır. Yıldırım Han'ın ölümünden sonra Çelebi Sultan Mehmed çağında ölüp bu Akşehir dışındaki kubbe ve malûm türbesinde gömülüdür. Dört tarafı parmaklıkla kuşatılmıştır. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. 

      Gece yarısı göç boruları çalınıp bütün ağırlıklar gitti. Ben de hademelerimi gönderip bir kölemle şehirden çıktım. Hoca Nasreddin'i kim ziyaret ederse hatırına letaifinden bazı şeyler aklına gelip mutlaka güler derler, acaba doğru mudur diye anayolun sol tarafında mezaristana sapıp kabrine at ile vardım. Bir kere:: "Esselâmu aleyküm yâ ehli'l-kubûr" dedim. Hoca Nasreddin'in türbesi içinden: "ve aley-kümüsselâm ey cân-ı hümâm"  diye bir ses gelince atım ürküp iki ayağı üzerine kalktı. Fırlayarak mezaristan içinde şaha kalkıp bir ayağı bir kabre girdi. Ben zavallı az kalsın kabir azabı çekeyazdım. Yine Hoca'nın türbesinden biri: "Ağa! Sadakanızı veriniz de güle güle gidiniz. Beri geliniz, beri" diye haykırdı. Meğer türbedarmış. Ben: "Bire herif! Ben kabirdekilere selâm verdim. Sen onlardan değilken niçin selâm aldın" diye birkaç akça sadaka verdim. "Var, yardımcın Allah ola" diye etti. Doğrusu şu hale ben de güle güle geçtim, gittim.

      Molla Hüsrevoğlu Mustafa Efendi, Bursa'da Zeyneddîn-i Hâli Tekkesi'nde "Dürer ü Gurer"i telif eden Molla Hüsrev'in tourunudur, Üsküp civarında İpek şehrinde dünyaya gelmiştir. Hoca Nasreddin civarında yatmaktadır.

      Buradan kalkarak dokuz saatte "Ilgın" kasabasına geldik.

      IlgınEski zamanda büyük şehirmiş. Celâli ve Cemâli kıyıcılığından harap olmuştur. Ilgın denilmesine sebep ılıcası olmasıdır. Çünkü ılıcaya kudretten ılınmış ısı su mânâsına olarak "ılgın" derler.

      Karaman Eyaleti'nde Akşehir nahiyelerinden 150 akçalık kazadır. Askerî tayfası çok olduğundan Sipah Kethüda Yeri ve Yeniçeri Serdarı tarafından hükmolunur. Şehri geniş bir ovada olup bağlı bahçelidir. Camisi, mescidi ve Mustafa Paşa Kervansarayı adıyla kervansarayı vardır.

      Ilıcası, Ilgın'ın batı tarafında bir bayır dibinde bir pınardır. Sultan Alâaddin nıkris hastalığına tutulduktan sonra burada iyileştiği için üzerine küçük bir kubbe, bir camekân yapıp arslan başı gibi iki mermerden, havuza su akar. Sıcaklığı mutedildir. Bazı kimseler testiler içinde soğutup içerler. Gayet lezzetli ve şirindir. Cüzzam, felç, uyuz, çarpıntı, zâtülcenb hastalıklarına faydalıdır. Burada aziz arkadaşımız merhum "Fehim Çelebi"nin kabri vardır. Bu zat, Eyüb Paşa ile Mısır'a gitmişti. "Mezâkî Süleyman Efendi" kendisini gözden düşürecek şekilde konuşa konuşa nihayet gözden düşürüp bıraktı. Fehim, yürek yarasıyla izin alıp dönerken bu Ilgın'da ölüp şehirde, cami mihrabı önünde gömüldü. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun.

      Fehim on yedi yaşında iken divan tertip etmiştir. Divan şairler arasında şimdi de pek değerlidir. Zamanın Örfî ve Sâib'idir.  Figaniyesine, na'tına zamanımız şairleri nazire söyleyememiştir. Letâifine dair on lisan üzere  tavil bahrinden 12 bendli bir hicviyesi vardır. O dahi garip bir lehçedir. Gerçi dilinde biraz kekemelik vardı ama hayal genişliği ve keskin fikirliliği zamanımız şairlerinde yoktur. Babası Mısır Fellâhları'ndan kürek yapıp satan bir adamdı. Zavallı Fehim 21 yıl yaşadı. Murad'a eremeden gurbetten gurbete dolaşarak Ulu Tann'nın huzurunda Peygamber'e na'tmı okumak için Cennete vardı. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun.

      Ilgın ileri gelenlerinden ve Melek Ahmed Paşa Efendimiz'in ağalarından "Kefeli İbrahim Ağa", "Ramazan Ağa", "Meslekî Kadıoğlu İbrahim Çelebi" vesair tanışlarla vedalaşıp batıya 9 saat giderek "Konya" ya geldik.

 Konya

      Konya'nın kurucusu, Yunanlılar'dan Yanuvan Tarihi sahibine göre Harkılan oğlu Aleksandıran oğlu Nişan'dır. Sonra Hazreti Ömer'le mektuplaşan meşhur kayser ikinci defa onarmıştır. Buraya Muhammed ümmeti'nden ilk gelen Selçuklular'dan Alâaddin Keykubad'dır. Bu da Rûm (= Anadolu) Selçukluları'ndandır. Selçuklular, Mahan diyarından Danişmendoğulları'yla gelerek Azerbaycan memleketlerini fethederek amcaoğulları olan "Çobanbay"ı buraya hâkim nasbettiler. Fakat bu aralık İran'da "Ebûsaid" cihangir padişah olduğundan "Çobanbay" veziri yerinde idi. Bunun çocuklarına "Çobanoğulları" derler. Sonra Ebûsaid bir kız meselesinden Çobanoğulları ile Pasin Ovası'nda savaştı. Her ne kadar Selçuklular ve Danişmendliler yardım ettilerse de yine Çobanlılar yıkılıp devletleri Akkoyunlular'a geçti.

     Danişmendiler ile Selçuklular ilerleyerek Sivas ve Amasya'yı zaptettiler. Danişmendliler burada Niksar  şehrini başkent edindiler. Sonra bunların yardımıyla Selçuklular Konya'yı zaptedip orada istiklâl kazandılar ki bunların son zamanında da Osman Gazi davul ve sancak sahibi oldu. İşte Konya Kalesi'nin üçüncü yapıcısı da Selçuklular'dan Sultan Alâaddin'dir.

      Konya Kalesi 569 tarihinde ( 12 Ağustos 1173-1 Ağustos 1174) yontma taş ile Mesud oğlu Sultan İzzeddin Kılıç Arslan tarafından yapılmıştır. Sağlamlaştırarak kalenin dördüncü yapıcısı olmuştur. Bir köşk ve divanhane yaptırmıştı ki o asırda kisrâların sarayından nişan verirdi. Depremden yıkılınca Selçuklu Keykubad onararak büyük bir hendek yaptırmıştı ki derinliği 11, genişliği 50, duvar boyu 30 zirâdır. Dışarı katındaki hisarın duvarı çepeçevre 10.000 germe adımdır. Atpazarı Kapısı üzerine zincirlerle asılmış bir kuru at kafasına gem vurup ibret olsun diye koymuşlardır. Binici olan bu memleket ahalisine öğüt için konmuştur. Yani avrata ve ata güvenmeyip at, kuru kafa bile olsa başından gemi eksik etmeyerek yuları ve dizgini eksik etmeyesin demektir.

      İç kalesinin büyüklüğünü bilmiyorum. Bu kale Selçuklular zamanında 12 kapılı idiyse de, Osmanlılar eline geçtikten sonra 4 tanesi bırakılıp ötekiler kapatılmıştır. Dört köşesi beyaz mermerle türlü türlü, hendesî çizgilerle süslü, kubbeli ve sanatkârane bir kaledir. En sonra Gıyâseddin oğlu Sultan Alâaddin yeniden yaptırmıştır. Sonra Erzurum taraflarında yağma ve çapul çoğaldığından intikam almak üzere iken babası merhum olmuştur.

      Anadolu Selçukluları'nın sonu bu Alâaddin'dir. Hepsi 14 padişahtır. 699 tarihinde Ertuğrul Beğ'in oğlu Osman Beğ hutbe okutup sikke kestirerek emîr olmuştur. Bu Konya yöresi Karamanoğulları'nın ellerinde kalıp Kosova savaşında Hüdavendigâr Gazi şehid olduktan sonra önce itaatli olan Karamanoğulları dahi isyan etmiştir.

      Bunun üzerine 792 tarihinde (— 20 Aralık 1389-8 Aralık 1390) Yıldırım Bayazıd Han kalabalık askerle yıldırım gibi gelip Konya kalesini aman zaman vermeyek fetheyledi. Böylece Selçuklular'ın eski mülkü Konya dahi Osmanlı şehirlerinden oldu. Kanunî Sultan Süleyman Han yazdırışı üzere şimdiki halde Karaman Eyaleti adıyla başka eyalet olup paşa karargâhıdır. Paşasının hası 660.070 akçadır. 2000 askerle eyaleti idare edip 50.000 kuruş tahsil ederek gider.

      Bu eyaletin Hazine Defterdarı, Defter Kethüdası, Defter Emini, Çavuşlar Kethüdası, Çavuşlar Emini vardır. Eyalette 7 sancak vardır. Paşa şehri olan Konya Sancağı'ndan başka "Kayseri?', "Niğde", "Yenişehir", Kırşehri", "Akşehir", "Aksaray" Sancaklar» vardır.

      Zeametleri 68, tımarlan 2111 tanedir. Defterdarının hası 65.000, Defter Kethüdası'nın hası 6500 dür. Tımar Defterdarı da böylecedir. Alaybeğisi, Çe-ribaşısı, Yüzbaşıları vardır. Bu eyaletteki tımar ve zeamet sahipleri, seferde, Cebelileri ile, Paşasının askeriyle 12.000 seçme kılıç askeri olur. Savaşta bir tımarlı bulunmasa tımarı başkasına verilir.

      Konya 500 akçalık mollalıktır. Nahiyelerinden kadısına yıllık, adalet üzere, 20 kese hâsıl olur.

      Mezhepleri hep Hanefî'dir. Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, bilginleri, dindar adamları vardır. Mevlevi dervişleri de çoktur. Asker tayfası çok olduğundan Sipah Kethüda Yeri ve Yeniçeri Serdarı yerine bir azametli Yeniçeri Çavuşu ve Muhtesib Ağası, 3 yerde Şehir Naibi ve Şehir Subaşısı, Bac Alıcısı, Kale Dizdarı, 40 tane büyüklü küçüklü topu, yetişir derecede cebehanesi vardır. Toplu bakışla mamur bir şehirdir. Bu büyük şehir Meram Dağı'nın doğusunda düz bir ovada olup dağa bir saat mesafededir.

      Camilerinin en eskisi iç kalede "Birinci Sultan Alâaddin Camisi"dir ki dil ve kalemle anlatılamayacak kadar sanatkârane bir camidir. Lâkin iç kalede olduğu için cemaati kalmamıştır. Bu iç kale yüksek bir yerde olup mükellef ve mükemmel cebehanesi ve topları vardır. Bu kalenin doğu ve kuzey yönleri ova ile bir gölceğizdir. Konya'dan geçen bütün pınarlar bu göle dökülür.

      "Sultan Süleyman Han Camisi" birer tabakalı iki minareli, geniş haremli, has kurşunla örtülü bir camidir.

      Konya'nın mescitleri de çoktur. Dârüttedrislerinin en meşhuru "Nalıncı Medresesi"dir. 11 tane dârülkurrâsı, 3 tane dârülhadîsi vardır. Sibyan mektepleri 170 tanedir. Her yıl hediyesi verilen 40 kadar tekkesi vardır. En meşhuru "Şems-i Tebriz'i Tekkesi"dir. Yüksek bir kubbe altında olup orada dahi Mevlânâ ayini yapılır. Mahkemeye yakın, eski bir tekkedir.

      Çeşmeleri de çoktur. Kaynakları hep Meram Dağı'nda olup taksim kubbesinden gelir. 300 den çok sebili vardır. 11 tane aşevi olup nimeti her zaman bol olanları "Mevlânâ Tekkesi İmareti" ile "Sultan Süleyman Han İmareti"dir.

      Hamamlarının en meşhuru "Âstâne Hamamı" olup eski tarzda, suyu güzel bir hamamdır. Kale içindeki "Sunkur Hamamı" da böyledir. Vilâyet ileri gelenlerinin söylediğine göre bütün saraylarında 80 kadar saray hamamı vardır. 340 kadar bağlı bahçeli, akarsulu sarayı vardır. Paşa Sarayı meşhurdur.

      Hanlarından, Atpazarı Kapısı dışında, Bağdat Fatihi'nin annesi "Kösem Sultan"ın yaptırdığı büyük han meşhurdur. 26 tane bekâr hanı vardır. Bedesteniyle birlikte 1900 dükkânı vardır. Yüzlercesi mamur olup kagir yapılardır.

      Kagir yapılı ve demir kapılı kanatlarla kurulmuş kurşun örtülü bedestenindeki zengin tüccarlarda bütün dünyanın kıymetli malları bulunur.

      Sipah Pazarı, Saraçhanesi, Tahtelkalesi mamur ve süslüdür.

      Havasının ve suyunun güzelliğinden bütün halkı sağlam ve güçlü yapılıdır. O kadar çok yaşarlar ki kuvvetleri gitmiş, ömrü yüz yetmişe yetmiş, gücü kuvveti bitmiş olduğu halde yine dinç olurlar. Bilginleri akıllı, efendi, asil, olgun kimselerdir. Konya'nın helvacı ve berber gençleri meşhurdur.

      Eşrafının en başta geleni "Hazreti Mevlânâ oğlu Halim Çelebi"dir. Yirmi kadar Eflâtun ve İbn Sina'dan nişan verir usta doktorları vardır. Konuştuğumuz adamlar içinde duası kabul olunanlar vardı.

      Asker tayfası hep samur kürk ve kıymetli kumaşlar giyer. Bilginleri türlü türlü soflar ve molla kumaşları giyer. Sanat sahipleri hep Mevlânâ muhibbi olduklarından Mevlevi külahları üzerine Muhammedi sarık sararlar.

      Ahali hep Türk'tür. Güzel konuşan kimseleri vardır. Gayet doğru ve yabancı dostu kimselerdir. Suyu ve havası herkesçe övülür. Sabah vakti esen esintiden insan taze hayat bulur.

      Kale dışında, suyun taksimi için bir kubbe yapılmıştır. O kubbede 366 lüleye su ulaştırılıp şehrin cami, mescit, han, hamam ve ileri gelenlerin saraylarına hep oradan su gider. Kaynağı Meram Dağı'ndadır. 2700 su kuyusu vardır ki bostanlar suvarılır ve bütün bitkiler bu sayede büyür. Şehir, beşinci iklimin ortasında olup yazı, kışı itidal üzeredir.

      7 türlü taneli buğdayı olur. Devedişi denen bir iyi cinsi vardır ki ancak Şam civarında bulunur. Fakat arpası çok yağlı olduğundan ata çok vermekten çekinmek lâzımdır. Tahılı ve otları çok, tarlaları çok, bereketli bir şehirdir.

      Kuyumcuları, külâhçıları, terzileri, berberleri, meşhurdur. Fakat debbâğları, Osmanlı ülkesindeki debbâğların en ustalarıdır.

      Meram Dağı'nda mavi renkli bir çiçek olur. Debbâğlar onunla deriyi muamele edip gök, sarı, turuncu, kırmızı sahtiyan yaparlar ki Arap ve Acem'de maruftur.

      Yiyeceklerinden beyaz ekmeği, kâhisi,  çöreği, ballı böreği, helvasının çeşitleri, zülbıyesi,  pandisi,  pişmanisi,  tahînesi  meşhurdur. Ama sabunısi  ile canım beyaz halka çinisini  âşıklar yedikleri zaman lezzetinden damakları iki şak olur.

      Hususi Helvacı Çarşısı vardır. "Konya'da adama helvayı döverek yedirirler" meseli meşhurdur.

      Yemişlerinden Meram Dağı'nda "kamerüddevle  ve "kamerüddin"  adıyla iki türlü kayısı eriği olur ki Şam'ın Hama kayısısından lezzetli, sulu ve tatlıdır. 20 türlü armudu, kirazı, dorakısı,  üzüm sarması, badem kırması olur. Yerinin tabiatı dolayısıyla buralarda limon, turunç, nar, incir, zeytin gibi yemişler olmaz.

     Herkes ve bütün seyyahlar Konya'nın gezinti yerlerini, ovasını överler. Gerçekten ben de, yirminci seyahatim olan bu seferime kadar böyle bir ova görmedim. Budin serhaddinde Peçuy, Sirem şehrinin kale ardındaki Baruthane mesiresi, Kırım Yarımadası'nın Sudak Bağı, İstanbul'un 170'den ziyade bahçe ve gülistanları, Malatya'nın Aspuzu'su, Tebriz'in Şâh-ı Cihan Bağı bu Konya'nın Meram mesiresinin yanında bir çimenlik bile değildir. Velhâsıl arifler sultanı Celâleddîn-i Rûmi Hazretleriyle 77 tabakalık büyük evliyaların teveccühüne mazhar olmuş, gönül alıcı bir şehirdir. 9000 kadar bağ ve bahçesi vardır. Bu yerlerin yabancısı birisi bu bağların içine girse kaybolur, gider. Güzel sesli kuşların nağmesinden insan taze hayat bulur.

      Konyalılar çoluk çocuklarıyla 8 ay Meram'da oturup zevk ederek felekten kâm alırlar. Meram'da nice bin bağ evleri ve kulübeler, cami, mescit, han, hamam, çarşı ve pazar yerleri vardır. Ahalisinin Konya'ya gelmeye hiç de ihtiyaçları yoktur.

      Konya'nın doğusunda, üç konaklık yerde Aksaray vardır. Kıblesinden "Kâfiriyan" kalesini geçip Lârende kalesine varılır ki gerekli bir konaktır. Güneyinde Adalya (Antalya) ve Alâiye ( Alanya) iskeleleri olup ikişer konaktır.

      Konya şehrinden kalkarak kıble yönünde 8 saatte "ismail" kasabasına geldik. "Konya Karapınarı" kasabasında menzil aldık. Rumeli'de dahi "Kırkkilise Karapınarı" olduğu için buna "Konya Karapınarı" derler. Konya toprağında ve kazası içinde hâkimliktir. Suyu ve havası güzel, bağ ve bahçeleri hoş, şirin bir kasabadır. Çarşı içinde "Süleyman Han Camisi" vardır. Kurşunlu, büyük bir yapıdır ki Mimar Sinan'ın eseridir. Bundan başka mescitleri, 3 tekkesi, sibyan mektebi, müzayede çarşısı vardır. Buradan dokuz saatte "Ereğli" ye geldik.

      Osmanlı ülkesinde gezdiğimiz yerlerde 4 Ereğli vardır. Biri Rumeli'de, İstanbul civarında, Silivri ile Tekirdağ arasında "Tekirdağ Ereğlisi" olup büyük limanlı, eski bir kaledir. Biri Karadeniz kıyısında Bartın şehri ile Akçaşar arasında "Bartın Ereğlisi"dir. Biri "Saruhan Ereğlisi" olup gitgide harab olmaktadır. Bir de bu "Karaman Ereğlisi" olup günden güne mamur olmaktadır. İlk kurucusu Nuh'un oğlu Şam'dır. Sonra kalesini, Ebubekir'in hilâfeti sırasında korkudan Kayser Herkıl ( Heraklius) yapıp adını "Heraklıye" koymuştu. Sonra 484 tarihinde (23 Şubat 1091-11 Şubat 1092) Sultan Alâaddin bu kaleyi kuşatıp büyük bir savaşla fethederek bütün yaralılara Peygamber Pınarı'nın başındaki çamurdan sürünce o çamur hepsinin yarasını iyileştirmiş, "er gili" yani "er çamuru" demekten bozma olarak "Ereğli" adıyla güzel bir şehir olmuştur.

      Sonra halkı isyan ettiğinden Fatih Sultan Mehmed, kalesini alarak âsiler sığınmasın diye yer yer yıktırmıştır. Bir tepe üzerinde beşgen şeklinde sağlam yapılı güzel bir kaledir. İçinde Dizdar'ı, neferleri, cebehanesi yoktur.

      Gazi Fatih'in yazdırması üzere Karaman Eyaleti'nden hariç, Mekke ve Medine evkafı bir şehirdir. İstanbul'da Dârüssaâde Ağası, Padişah kanunu üzere bu işin nâzırıdır. Onun tarafından gösterişli bir ağa, 100 atlı ile idare eder. Karaman Paşası'nın adamları asla karışamaz. Bir de şer'i hâkimi olup 300 akça pâyesiyle durur. Mamur nahiye ve köyleri vardır. O nahiyelerden yıllık 7 kese hâsıl olur.

      Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Muhtesibi, Şehir Naibi, Şehir Subaşısı ve su taksiminde Su Ağası vardır. Su Ağası olmazsa gece gündüz kavga eksik olmaz. Zira bu şehir Peygamber Pınarı Dağı dibinde olup doğu, batı ve kuzeyi Herkıl Ovası sayılır. Bu ferah yerde ise 6000 kadar bağ, bahçe ve tarla vardır ki hepsi buradan sulanmaya muhtaç olduğundan bir su hâkimi vardır. Su herkese sırasıyla verilir.

      Bu şehir büyük saraylarla süslü ve mamur olup her evde bir akarsu, havuz ve şadırvan vardır.

      "Koca Mehmed Paşa Camii", Süleyman Han'ın vezirinin Camii olup Mimar Sinan'ın yapısıdır. Şehrin birkaç mescit ve tekkesi var. Hanlarından "Rüstem Pasa Kervansarayı" Mimar Sinan yapısıdır. Hamamı, çarşısı, pazarı, yiyecek ve içecekleri oldukça güzeldir. Ziyaretgâhlarından "Molla İskenderoğlu Abdürrahim Efendi"nin türbesi gönül erlerinin ziyaretgâhıdır.

      Ereğli şehri ne kadar anlatılsa azdır. Çünkü eski zamanda "Antakya" şehrinden sonra bu "Herkıle" yani Ereğli şehri mamurdu. Sonra Konya'yı Selçuklu Alâaddin imar edip başkent edinince bu Ereğli'nin mamurluğuna halel geldi.

      Karaman Ereğlisi'nden kıbleye giderek 9 saatte "Ulukışlak"  kasabasında konakladık. Bu kasaba Karaman Eyaleti'nin Niğde Sancağı'nda Koca Mehmed Paşa vakfıdır. Mütevellisi hâkimdir. 150 akçalık kazadır. Kadısına yıllık 5 kese hâsıl olur. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı vardır. Evleri bağlı bahçeli olup toprakla örtülüdür. En meşhur camisi "Koca Mehmed Pasa Camisi"dir. Kubbeli ve minareli, haremi mermer döşeli, şirin bir camidir. Yanında bir zaviyesi, güzel bir hamamı, büyücek bir hanı vardır. Sanki bu han bu şehrin kalesidir. 170 ocaktır. Ayrıca harem odalığı, develiği, 300 at alır ahırı, haremi ortasında büyük bir havuzu, bir kileri, yemek verilen bir imareti var. Her akşam her ocak başında birer bakır sini ile beşer tas buğday çorbası, beşer ekmek, birer yağ kandili ve her at başına birer torba yem verilir. Nimeti bol, vakfı sağlam bir hayrattır. 300 kadar dükkânı vardır. Bu binaların hepsi kagir ve baştanbaşa kurşunla örtülü olup Mehmed Paşa vakfıdır.

      Hayrat sahibi öküz Mehmed Paşa adıyla tanınmış olup  Halep'te Bekriler yanında büyük bir türbede gömülüdür. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. Her yerde hayratı vardır ama bu Ulukışlak hayratının benzeri Şam'ın batı ve güneyindeki hanları müstesna olduğu halde hemen yoktur.

      Buradan hareketle 7 saatte "Ramazanoğlu Yaylası"na geldik. Adana Eyaleti idaresinde büyük bir yaylaktır. Osmanlı ülkesinde 70 kadar yayla olur başlıcaları şunlardır:

 Erzurum'un arkasında Bingöl Yaylası.

 Revan yakınında Ağrı Yaylası. Van yakınında Verek Yaylası. Van yakınında Subhan Yaylası. Şehrizor'da Harir Yaylası.

Musul yakınında Cûdi Yaylası. Mardin akınında Sincar Yaylası. Diyarıbekir yakınında Karadağ Yaylası. Kayseri yakınında Göğüs Yaylası. Birgi'de Boz Yaylak.

Daha bu gibi birçok yaylalar. Rumeli'de Samako Yaylası. Riyile Yaylası.

Yakınında Despot Yaylası.

 Serez Yaylası.

 Sofya'da Vitoş Yaylası.

 Menlik Yaylası.

 Hersek'te Çimperne Yaylası.

 Ayluk Yaylası.

 Nevesin Yaylası. Bosna'da Köprüz Yaylası. Kızanlık Yaylası.

 Şıpka Yaylası.

      Ve daha bunun gibi nice yaylalar. Bunların hepsini temaşa ettim, gezdim. Fakat Erzurum'un "Bingöl Yaylası" ile Adana'nın "Ramazanoğlu Yaylası" gibi yayla görmedim. Bunda olan Türkmen oymaklarının adlarını yazsak bir kitap olur. Buraya çoğunluk Adana, Tarsus, Sis, Misıs, Silifke ahalisi yaylağa çıkar. Her birinin hudutları, kadı ve nâibleri, hâkimleri, cami ve yayla evleri, çarşı ve pazarları, han ve hamamları vardır. Yaylaya çıkan 70 kere 100,000 koyundan koyun hakkı alınır diye meşhurdur. Buradaki sular, yayla kirazları, yoğurt kaymağı ve tereyağı bir diyarda yoktur. Çarşı ve pazarı baştan başa çam tahtasından ve çam kabuğu ile örtülü küçük dükkânlardan ibarettir.

      Murtaza Paşa Efendimiz tabiat sahibi bir zat olmakla üç gün burada zevk ve safa edip türlü türlü ol ve çiçeklerin güzel kokularıyla içimiz doldu. Atlar bile yonca ve terefil yemekten küp kadar karın sahibi olduklar. Paşa'ya bu yayla halkından tamam 3000 koyun, 7 at hediye geldi.

      Oradan yine kıble yönüne, yokuş aşağı, dereli tepeli, taşlık ve sarp ormanlık yerleri aşıp "Çifte Han Hamamı"na geldik. Küçük iki handır. Burada bir dere içinde hamamı vardır. Kagir bina küçük bir kubbe ile örtülü olup suyunun sıcaklığı itidal üzere olduğundan bütün yayla halkı bu ılıcada yıkanıp taze hayat bulurlar.

      Çifte Han'ı ve bu ılıcayı geçip yedi saatte "Sultan Hanı" konağına vardık. Burası küçük bir konaktır. Fakat amansız bir yerdedir. Adana halkı çok defa buraya yaylağa çıkarlar. Hayat suyu gibi pınarları vardır.

      Buradan yine kıble yönüne, dereli tepeli, yokuş üstü yerleri aşıp "Gülek" kalesi'ne geldik. Aşağı tarafında durduk.

      Bu kale sağ tarafımızda göğe başkaldırmış yalcın kaya üzerinde bir kaledir. Mısır hükümdarı Yusuf Salâhaddin'in korkusundan Ramazanoğulları bu kaleyi Gülek şeklinde yaptıklarından halk dilinde "Gülek Kalesi" derler. 873 hicri tarihinde ( 22 Temmuz 1468 - 10 Temmuz 1469) Fatih Sultan Mehmed Han, Varsak eşkıyasını bozup ellerinden fethettiği için hac yolu emniyete alınmıştır. Şimdi Adana şehri Eyaleti'nde Kusun Kazası'nda mamur, cebehaneli, Dizdarlı ve neferleri olan bir kaledir. Lâkin Sıpan Kethüda Yeri ve Yeniçeri Serdarı yoktur. Halkı serkeştir. Her adam kaleye çıkmaya cüret edemez. Kaleye çıkmak da güç bir iştir. Çarşı, pazar, han ve hamamdan alâmet yoktur. Ancak Fatih'in bir camisi vardır.

      Buradan kalkıp dere ve tepeleri, çayları yüz bin sıkıntı ve güçlükle geçip kıble yönünde, dokuz saatte "Çanta Hanı'na vardık. Çanta Irmağı kıyısında olup 1047 tarihinde ( 26 Mayıs 1637 -14 Mayıs 1638) Bağdat Fatihi Sultan Murad Han Vezirlerinden Bayram Paşa tarafından yapılmıştır. Gayet amansız bir yerde yapılmıştır. Büyük yetmiş ocaklı, haremli bir handır. Ahin vardır. Toprakla örtülü, kale gibi mamur bir handır. Dibinden akan büyük ırmak baharda asla geçit vermez. O zaman buradan sallarla geçilir. Bahardan başka zamanlarda atla geçilebilir. Gayet coşkun akar. Bu ırmak Sis dağlarından çıkarak bu Çanta Hanı altından akıp batıya yönelir. Ak Tarsus altından Akdeniz'e dökülür. Hanın çevresindeki köylerin mandaları gayet meşhurdur. Bu dağlarda Kanun üzere, Osmanlı Padişahı'nın top çeken 40.000 mandası vardır. Ama şimdi hesabım, kitabım Tanrı bilir. Kendi biter, kendi yiter. Damgalı, damgasız, her biri Dâbbetü'l-arz'a  benzer mandalardır. Bunların korunup bakılması için yedi tane köyün halkı vergiden bağışlanmıştır. Seferde nice binini kementlerle, tuzaklarla ve kapanlarla avlayıp sefere götürerek balyemez toplar çektirirler.

      Bu dağlarda kaplan da pek çok bulunur. Bunlar manda avlamaya geldikte, mandalar, hele boğaları, kaplanları ortaya alıp aman vermeyerek öldürürler. Bu dağlara adam bile giremez. Hatta Murtaza Paşa büyük alayla bu dağlarda mehterhane çaldırıp giderken yedi tane manda mehterhane sesini işitince alay üzerine hücum edip askeri dağıtmıştır. Davullar orman içinde kalıp asker bu sefer silâhla yürüdü. Mandalara saldırıp o kadar mızrak vurdukları, mandaların gövdeleri kirpi gibi olup sayısız kurşun dahi isabet ettiği halde ruhları bile duymayıp yine dağlara girerek kayboldular. Bu kadar mandaya Osmanlı Padişahından başka padişahlar malik değildir.

      Bu handan kalkıp Çanta Irmağı'nı geçerek kıble yönünde yedi saat gittikten sonra Adana şehrine geldik.

      Burada iki gün kaldık. Üçüncü gün kalkıp "Seyhan Irmağı" üzerindeki on altı gözlü büyük köprüyü geçip yine kıbleye giderek "Misis Kalesi"ne geldik. "Ebû Caferi'l-Mansûr  tarafından yapılmıştır. Sonra İspanyalılar'ın eline geçip büyük şehir oldu.  bin tane çuka yapımevi vardı. Fakat Hac yolunda olduğu için burasını emniyete almak için Bayazıd-ı Velî fethedip kalesine çok sayıda asker koydu. Sonra İspanyalılar gemilerle gelip denip kıyısında olan Osmanlı kalelerini yakıp yıkmışlardır. Bu Misis Kalesi'ni dahi berbad ederek bırakmışlardır.  Buradan kalkarak kıble yönünde gidip Alçak Beli'ni geçtik.

      "Şahmaran Kalesi" sol tarafımızdaki Maraş yolunda, yalçın bir kaya üzerinde görünüyordu. Kıble yönüne on iki saat giderek "Kurt Kulağı" konağına geldik. Kazasında durduk. Oradan "Demir Kapı" adlı yere geldik. Burası korkunç ve tehlikeli bir yerdir. Kayserler çağında buradan da deniz kıyısına kadar bir sur çekip ortasına bir demir kapı yaparak Arap askerinden emin oldukları için buraya "Demir Kapı" derler. Yapısının izleri hâlâ bellidir. Bir yalçın kaya üzerinde harap kalesi ormanlık içinde kalmıştır. Şimdi bile burada Cum Kürt haramileri yol kesip dağlara çıkarlar.

      Bu tehlikeli yeri geçip "Payas Kalesi"ne geldik Bunu yapan Sokullu Mehmed Paşa'dır. Onun evkafıdır. Üç yüz kişiyle idare olunur büyük vakıftır. 150 akçalık kazadır. Nahiyesi on altı akçalık sayılır. Yeniçeri Serdarı, Sipah Kethüda Yeri, Şehir Naibi, Şehir Subaşısı, Muhtesibi, Gümrük Emini olup Müftü ve Naibi yoktur. Kale Dizdarı ve 70 tane kale neferi vardır.

      Payas Kalesi deniz kıyısında, kare şeklinde, taştan yapılmış güzel bir kaledir. Sekiz tane sağlam kulesi ve her kulede büyük, küçük 10 tane topu vardır. Büyük bir burcunda balyemez topları olup limanı korur. Burası Haleb'in iskelesi olmakla serhad gibidir. Kale çepeçevre sekiz yüz germe adımdır. 

      Kalenin içinde toprak ve kireçle örtülü 300 kadar ev vardır. Kalenin duvarı iki kat olup burçları ve duvarları gayet sağlamdır. Doğuya bakan ikişer kat demir kapıları ve hendek üzerinde ağaç köprüsü vardır. İskele kulesi sağlam ve yuvarlak bir kule olup üzerinde kale neferleri gece gündüz gözcülük ederler. Zira gümrük buradadır. Burası eski zamanda gayet güzel limanmış. Fakat şimdi o kadar mamur değildir. Bazı gemiler giderler. Büyük gemiler, çok defa alarga zencir atıp yatarlar. Sekiz rüzgârdan emin âlâ bir limandır.

      Kale hendeğinin sol tarafında ferah bir mahkemesi vardır. Kale kapısı önünde büyük bir dut ağacı var.

      Bir de demir kapılı kale gibi büyük hanı vardır ki 1007 tarihinde (4 Ağustos 1598-23 Temmuz 1599) yapılmıştır. Han kapısı kale kapısına bakar. Gayet mükellef, birkaç harem odalı, ahırlı, develikli, geniş bahçeli, aşevli benzersiz bir handır. Bu hana yakın sanatkârane ve garip bir cami vardır ki İstanbul'da Silivri Kapısı içindeki İbrahim Paşa camiine benzer. Mihrap ve minberi gayet sanatkâranedir. Boyu ve eni seksen ayaktır. Avlusu Cennet bahçesinden nişan verir. Şehrin en güzel ve selâtin camisi olduğundan cemaati çoktur. Avlusunun ortasında kafesli bir havuzu vardır. Etrafında çepeçevre abdest muslukları vardır ki gece gündüz gür olarak akar. Burada abdest tazelenir. Bu havuzun çevresi türlü türlü turunç ağaçlarıyla süslenmiştir. Her birinin hoş gölgesinden ve havasından, limon ve turunç çiçeklerinin güzel kokusundan kalabalık cemaatin içine hoş koku dolduğundan herkes ibadetini gönülden yapmaktadır.

      Camiin iki kapısı var. Biri kıbleye açılan harem kapısıdır. Sol kapı, anlatılan dut ağacına bakar. Caminin içi gayet aydınlıktır. Apaydın nurlu bir kubbedir. Burada olan kafesli tunç pencereler üzerindeki sedefkâri kapaklar, Necef camları ve ince cam işleri bir yerde yoktur. Güneşin ışınları vurdukça caminin içi pırıl pırıl aydınlık olur. Kürsüsü ve Müezzin Mahfili sanatkâranedir. Şamdanlar, kandillikler asılı avizeler, nakışlı ibrişim hâliçeler pek güzeldir. Sözün kısası kale, han, imaret, mescit, medrese, çarpı, pazar, hamam hepsi kâgir ve gök kurşunla örtülüdür. Hayratın hepsi Gazi Şehit Sokullu Mehmed Paşa'nın yapısıdır. O doyumluk asrında Temel Nâzırı Sinan Ağa, vilâyet ahalisinin arzı ile 7000 kese masraf göstermiş ise de Koca Vezir bunu asla ehemmiyete almayıp az görerek defteri yakmıştır. Bu kadar, Cafer-i Bermekî'ye eşit, Aristo gibi tedbirli vezirdi. Kanunî Süleyman, ikinci Selim ve Üçüncü Murad Hanlar'ın büyük veziri olup kırk yıl sadrazamlık etmiş, nice kere mazul, nice kere büyük serdar olup bütün hayratlarında 320 hutbe okunur. Rumeli'de, Edirne yolunda Burgaz kasabasındaki hayratlar da onun olup evkafına hâlâ neslinden "İbrahimhanoğulları" ocaklık yoluyla hâkimdirler. Tanrı'nın esirgenliği üzerine olsun. Çok kereler hayratından ve imaretlerinden yemek yemişizdir. Ama hayratlarının hepsinden lüzumlusu bu, hacıların geçit yolu olan Payas şehrindekidir. Burası evvelce boğaz halinde iken vezirin imarıyla emniyet bulmuştur. Şimdi güzel ve mamur bir şehirdir. Bağı, bahçesi, gülistanı ve sünbülistanı vardır. Şehrin görünüşü şirindir. Toprak, kireç ve çişin ile örtülmüş sekiz yüz elli kadar evi. vardır. Ahalisi vergilerden bağışlanmış olup 8000 kadar sayılmıştır. Asayiş işlerine On Altı Kethüdalık' tabir olunur. Korsan ve dağ haramileri şehire ve yola ilişmeye kalksalar bu şehir halkının yiğitleri derhal batıdan "Kurt Kulağı"na. kıbleden "Boylan" ve "Bakras" yollarına silâhla hücum ederek haramileri avlarlar, gidip gelenlerin, hacıların, deniz ve kara tüccarlarının geçmelerini sağlarlar. Gayet gözüpek ve yiğit, son derece iyi silâh kullanır kimselerdir. Bu: yiğitliklerine görevine gayet itaatli adamlardır.

     Şehirde yalnız Mehmed Paşa Camii'nde hutbe okunur, ötekiler zaviyedir. Belli olanları "Halil Zaviyesi" ve "İskele Zaviyesi"dir. 300 dükkânı vardır. Dükkânlarında her şey bulunur. 7 kahvesi, 1 hamamı olup bağ ve bahçesine nihayet yoktur.

      "Mercan Ağa Kuyusu" denen gayet soğuk bir kuyusu vardır ki temmuzda buz parçası kesilir. Şehir halkı hep ona muhtaçtır. Şehir kıyıda olduğundan havası biraz ağırcadır ama altı ay kışı gayet güzel olur. Diğer altı ayda bütün şehir halkı, temmuz olunca eşrafı, ileri gelenleri, büyüğü, küçüğü ile "Payas Dağı Yaylağı"na giderler. O kadar büyük bir yaylaktır ki o taraflarda olan Türkman ve Araplar'dan 200.000 adam ve 10 kere 100.000 koyunları ile kuyruk yani Ülker yıldızının doğmasından başlayarak altı ay bu yaylada hava alıp gençleşerek döl döş sahibi olurlar. Hayat suyundan nişan verir, yer yer binlerce akarsuyu vardır. Asıl şehir halkı yabancılara çok dost Oğuz tayfalarıdır. Namazında, mümin derviş tabiatlı adamları vardır. Beyaz ve has ekmeği, yaylasında pişer lavaşa yufka ekmeği, üzümü, inciri ve turuncu övülmeye değer. Yaylalarında kayısıya yakın bir üzüm olur. Bu diyara mahsustur. 7 tane yaylağı vardır ki her birinin bir hassası bulunur.

      Önce "Sürmeli Yayla"da asla taun olmaz. Habib-i Neccâr Hazretleri birçok defalar bu yaylada oturup halkı dine çağırmıştır. Kendisi Tanrı tarafından gönderilmiştir. Duası berekâtıyla bu yaylada asla veba olmaz.

      "Gök Tepe Yaylası" gayet yüksek, büyük bir yayladır. Burada hiçbir hayvanı Ülker vurmaz. 

      "Çatal Ağaç Yaylası". Burada asla sıtma olmaz.. Halkı gayet sağlam olur.

      "Fındıklı Yayla" da asla yılan, çıyan, akrep ve başka zehirli haşerat bulunmaz.

      "Şulganı Yaylası". Bunda asla hırsız ve harami bulunmaz. Zira "Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri"nin. halifelerinden "Şulganı Sulran" burada gömülüdür. Burada bir kimse koymadığı şeye el uzatsa eli kuruyakalır, denenmiştir. Yol kesici yoktur. Herkesin malı meydandadır. Bir Tanrı kulu el atamaz.

      "Secen Yaylası". Cüzzamlı olanlar burada Ulu Tanrı'nın emriyle altı ayda hayat verici sularının, hassasından sağlamlaşır. O cüzzamlının vücudu beyaz inci gibi olup hayat ve can bulur. Bu yaylada Hazreti İsa'nın, annesiyle Nablüs'ten gelip oturdukları mübarek yer ziyaretgâhtır. İsa'nın halifesi Şem'ûn-ı Safa Hazretleri Mısır'ın Behnîsâ şehrinden seyahat ederek bu yaylada Hazreti İsa makamını ziyarete gelmiştir. Makamı vardır. Peygamber nazargâhı olduğundan suyundan içen miskinler (= cüzzamlılar) taze hayat bulur. Tevatür ile sabittir.  Firenkler de tarihlerinde bu yaylada Hazreti İsa ve Şem'ûn-ı Saliâ'nın makamları olduğunu okuyarak İskenderun'dan kalabalıkla bu yaylalara gelip ziyaret ederler. Velhâsıl ibretle bakılacak, gezilmesi lâzım yaylalardır.

      Bu Payas şehrinde iki gün durulup bütün askerin yiyeceği, içeceği Mehmed Paşa vakfı tarafından verildi. Sonra yürüyüş boruları çalarak hareket ettik. Payas'tan kıble yönüne giderken 4 gözlü, güzel bir Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü vardır. Ona yakın bir yerde, deniz kıyısının sağ tarafında "Şeyh Abdülkadiri'l-Cîlanî" tekkesi var. Mamur, bezeli, dervişleri mütedeyyin bir mesiredir. Buraları geçerek yine kıble yönüne gidip küçük "Dede Sultan Tekkesi"ni geçtik. Burada birkaç Bektaşi dervişi var. Buradan da kıbleye giderek "Mehersen Irmağı"nın köprüsünü geçtik. Bu ırmak Payas'ın doğusundaki adı geçen yedi yayladan toplanıp bu köprünün altından geçerek buraya yakın bir yerde Akdeniz'e dökülür. Baharda taşkın akar. Buraya yakın "Merkez Kalesi" vardır. Bu kale Halep Vilâyeti toprağında, denizden bir ok atımı uzak, yüksek bir dağ eteğinde, kare şeklinde, taştan yapılma güzel bir binadır. Kayserler tarafından yapılmıştır. 921 tarihinde Selim Han Mısır'a giderken itaat göstermişlerdir, Hâlâ Payas Nâibliği'ne bağlıdır. Serdarı ve neferleri vardır. Fakat Yeniçeri Serdarı ve Sipah Kethüda Yeri yoktur. Bağı, bahçesi çoktur. Kale içinde bir cami ile neferlerin evleri vardır. Neferleri muayyen ulufelerini Halep Defterdarlığı'ndan alırlar.

      Bu kaleyi de geçtikten sonra deniz kıyısında "Sakal Tutan Beli" gibi bir bel vardır. Neûzu Billâh... Gece, gündüz haramileri eksik değildir. Haleb'in Cum Kürt haramilerinin karargâhıdır. Gayet ihtiyatlı davranmalıdır.

      Bundan sonra "Acı Çayı" adlı yeri de geçip iki buçuk saat gittikten sonra "İskenderun Kalesi"ne geldik.

      İskenderun'un ilk kurucusu "İskender" olduğundan buna "İskenderun" demişlerdir. Sonra buraları göçebe Araplar harap etmiştir. Sonra "İbnü Ebi Dâvudi'l-Âbâdî" yaptı. Yine harab olmuş ise de hacıların geçtiği yer kapanıp haramiler yatağı, Firenk durağı olduğundan Sultan Ahmed Hân zamanında Büyükvezir Nasuh Paşa burada sağlam bir kale yapmaya başlayıp bitiremeden Karadeniz kıyısındaki Sinop Kalesi'ni Rus Kazakları'nın istilâ ettiğini Nasuh Paşa, Sultan Ahmed Han'a bildirmediği için Ahmed Han, Nasuh Paşa'yı idam ettirmiş, İskenderun Kalesi bitmeden kalmıştır. Osmanlı Hanedanı'nın azıcık himmeti ile mamur olup bir liman şehri olması pek kolay bir işti. Zira Haleb'e iki konak mesafede, çok lüzumlu ve anayollu bir iskeledir. Limanına her yıl 200 tane Firenk ve İslâm kalyonları gelir. Kalesi yarı harap olduğu için Firenkler gümrük vermede inad ve muhalefet edip giderler. Fakat Firenkler'in âsi ve korsan kalyonları gümrük vermede inad etseler de itaatli olanları mümkün değil muhalefet edemezler. Şimdi bu liman 70 yük akça iltizam ile Gümrük Emaneti'dir. 150 akçalık kazadır. Köylerinden kadısına" yıllık 5 kese hâsıl olur. Güzel limanı vardır. Fakat büyük gemiler girip yatamaz. Bir top atımı uzakta yatarlar. Âlâ demir tutar yataktır. Ama batı tarafı açık olmakla dalgası çok gelir. Fakat yine demir kuvvetiyle yatılır.

      Bu limanın Batı tarafında, 260 mil uzakta Kıbrıs .Adası'nın "Andros Burnu" vardır. "Güzel ve mutedil harada Kıbrıs Adası'nın karlı dağları görünür" diyorlar ama ben göremedim. Bu İskenderun'da Firenk ve Rumlar oturduğundan cami, han, hamam, çarşı, pazar gibi şeyler yoktur. Ama meyhaneleri çoktur. Bazı gidip gelenler kış mevsiminde meyhanelerde kaldıklarından sanki meyhaneleri birer handır. Ama suyu uzaktan eşeklerle "Kervan Pınarı"ndan getirirler, İskenderun adamsı yer olduğundan gidip gelenler bu "Kervan Pınarı"na konarlar.

      İskenderun'da yedi kıralın balyoz vekilleri yani konsoloslotrı var. Asıl balyozları Halep'te "Balyoz Hanı"nda otururlar, İskenderun, Haleb'in ve yöresinin iskelesi olduğundan gümrüğü yanında büyük mahzenleri vardır. Firenkler gece gündüz orada alışveriş ederler. Hatta Murtaza Paşa Efendimiz, büyük alayla buradan geçerken denizde yatan 26 tane kalyon "safa geldin" mânâsına o kadar top şenliği ettiler ki sanki her gemi ateş ve duman içinde kaldı.

     İskenderun'un dört çevresi sazlık ve bataklıktır. Buradan kalkıp kervanla "Kervan Pınarı"ndan geçerek kıble yönünde bazen deniz kıyısında, bazen yüksek dağlarda giderek "Karga Sekmez" adlı beli büyük güçlükler çekerek, yağmur içinde geçip ona yakın "Gök Gedik" adlı yeri de geçtik. Biraz sonra "Belen" kasabasına geldik.

      Türkman dilinde yokuş olan yere hep "belen" derler. Burası Halep Eyaleti'nde voyvodalıktır. 150 akçalık kazadır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdar vekili vardır. Bütün evleri birbiri üzerine havaleli, bayır yerde yapılmış, 700 tane, toprak ile örtülü eski usul evlerdir. Mamur Türk evleridir. Ahalisi 3000 kadardır. Suyunun ve havasının güzelliğinden halkının yüzlerinin rengi kırmızıdır. Fakat evleri gayet dardır. Bütün yolcular bundan usanç getirmiştir. Çünkü kasaba yoldan biraz uzaktır. Ama yaylalık ve zengin yerdir. Güzel bir kurşunlu camisi var. Kapısı önünde mamur, güzel ve kurşun örtülü hanı dahi vardır. Bir hanı daha varsa da harab olmak üzeredir. Onarılmaya muhtaçtır.

      1 hamamı, 40 - 50 kadar dükkânı vardır. Sulu üzümü vesair yemişleri övülmeye değer. Şehrin arkasındaki dağlarda bağları vardır ki bu bağları ve havası güzel yaylakları da övülmeye değer.

      Buradan kalkıp kıble yönünde inişli, çıkışlı yollar aşıp "Gaffarlar Beli"ni yani yol bekçilerini geçip onların sağ tarafında bir top atımı yoldan uzak olan' "Bakras Kalesi"ni gördük. Eski zaman yapılarındandır. Nice padişahların eline girdikten sonra 922 tarihinde Selim Han, Mısır üzerine giderken burası da o kahramana teslim olup itaat etmiş ve Tavaşi Sinan Paşa'ya anahtarlarını teslim eylemiştir. Paşa, Yunus Paşa'yı kale hâkimi ederek onu bu yollardan askeri Merci Dâbık Ovası'na geçirmeye memur etti. Kale bir bayır üzerinde, beşgen şeklinde küçücük bir şeydir. Çevresinin kaç adım olduğunu öğrenemedim.

      Halep Eyaleti'nde hükümettir. 150 akçalık kazadır. Nahiye ve köyleri vardır. Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, kale Dizdarı ve neferleri vardır. Birer tane cami, han ve hamamı ile küçük bir çarşısı vardır. O kadar güzel değildir. Zira yoldan uzaktır. Dağlarında olan sümbül ve müşk-i Rümîsi ovalarını süsleyip Bakras sümbülü ve müşk-i Rûmîsi diye meşhurdur. Mevsiminde insanın içini ıtırla doldurur. Halkının işi bağ, bahçe ve dağlarında çiçek soğanları çıkarıp İstanbul'a ve başka yerlere götürüp satmaktır.

      Buradan kalkıp yine kıbleye giderek "Bakras" altında "Kaya Ağaç" adlı yerde "Akımlar" denen yeri geçip "Kara Mağrat" denen yeri de geçerek 12 saatte Antakya'ya geldik.

      Antakya eski memleketlerden olduğu için her dil ve lehçede ayrı ayrı söylenir. Çok eski şehirdir. Türlü hükümdarların eline geçtikten sonra nihayet Yavuz Selim Han tarafından alındı. Bıyıklı Mehmed Paşa, Antakya Valisi olup kadısı da "İskefserlioğlu Rami Ali Efendi" oldu. Halep Eyaleti yazıldı. Bugüne kadar Osmanlılar elindedir. 300 akçalık kazadır. Kaç kere 500 akça pâyesiyle mollalara arpalık olarak ihsan olunmuştur. Dört Mezhepten kadısı, Nakîbüleşrafı, Sipah Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı, Şehir Naibi ve Muhtesibi vardır. Kale Dizdarı ve kale neferleri de vardır. İç El olmakla yetecek kadar cebehanesi, büyüklü küçüklü 20 tane topu vardır. Antakya büyük şehirlerden biri olup İstanbul'dan önce kurulmuştur. Kalesinin yarısı doğu tarafında beş dağ üzerine, yarısı da aşağıda ve batıda Âsi Irmağı'na kadar olan yerde yapılmıştır. Kalenin çevresi mil hesabıyla 12 mildir. Her mil 4000 adımdır. Buna göre kale çevresi 44.000 adımdır ki yavaş yürüyüşle 12 saat sürer. Ama İstanbul Kalesi 47.000 adımdır. Antakya Kalesi'nin duvarlarının ve burçlarının yüksekliğini başka bir yerde görmedim.

     Şehrin 8 tane büyük sarayı vardır. Önce aşağı şehirde "Ketgaç Paşa Sarayı" gayet mükellef bir saraydır. Kapısı demir ve zincirlidir. Hatta bir kere zinciri Ketgaç Paşa kılıçla iki parça eder. Hâlâ kapı üzerinde asılı durur. Zaten "Ketgaç" da "kılıç" demektir. Mamur evlerinin çoğu Âsi Irmağı üzerindedir. Âsi Irmağı buradan kıbleye Akdeniz'e dökülür. Hayat suyu gibi saf bir sudur.

      Antakya'nın medreseleri İstanbul'unkiler gibi kargir medreseler değildir. Yedi yerde, cami ve mescitlerde ders için toplananlar görülür. Dersiam Efendileri erdemli, bilgili kimselerdir. Üç yerde Dârülkurrâ vardır. Lâkin talebelerinin aylığı yoktur. Şeyhleri de bu işi parasız yapar. 40 kadar Sibyan Mektebi vardır. Birçoğunun bayramlık elbiseleri ve harçlıkları her yıl vakıftan ihsan olunur. Mamur mekteplerdir. Aşağı şehirde "Habîb-i Neccâr Tekkesi" dervişlerle doludur. Çukur bir yerdedir. Bir Habîb-i Neccâr Tekkesi de dağda vardır. Bir saatte çıkılır, her tarafı görür bir yerdedir.

      Şehrin hamamları küçüktür. Âsi Irmağı kıyısında olan kale duvarlarının iç yüzündedirler.

      Sulan Âsi Irmağı'ndan dolaplarla dönerek gelir.

      Bekârlar için dokuz tane hanları vardır. Çarşısı 300 dükkândır. Kagir bedesteni yoksa da yine de her türlü değerli eşyalar bulunur. Şehir Arabistan sınırında olduğu için ceylan gibi sürmeli gözlü, aydın yüzlü, şirin sözlü güzel gençleri vardır.

      Şehrin doğu yönünde yüce dağlar bulunduğundan bu dağların eteğinden birçok, güzel sulu pınarlar akar. Güzel kaynakları vardır. Hatta Halep Kapısı'nın iç yüzünden turna, gözü gibi akıp Âsi Irmağı'na dökülür. Beyaz devedişi buğdayı ile çakıl ekmeği ve limon, turunç, şeker kamışı gibi yemişleri meşhurdur. Bahçeleri hep Âsi Irmağı kıyısında olup bostanları hep dolaplarla sulanır. Şehrin batı yönü Anadolu diyarı sayılır. Kendisi ise Arabistan sınırının başlangıcıdır.

      Bu Antakya kalesini temaşa edip 1058 yılı Ramazanının bayram namazını (19 Ekim 1648) çarşı içindeki camide kıldık. Sonra yürüyüş boruları çalınarak kıble yönünde ilerledik. Mamur köylerden geçerek 8 saat sonra "Zabkıyye" kasabası durağına vardık.

     Verimli bil vadi içinde bağlı bahçeli, zambaklı, 300 evli mamur bir kasabadır. Antakya Nahiyesinde hâkimliktir, incir ağaçlarının ünü cihanı tutmuştur.

      Bu kasabanın içinde "Canpuladoğlu Ali Paşa", Murtaza Paşa'ya büyük bir ziyafet çekti. Bunun benzerini kimse yapmamıştır. Murtaza Paşa ve Ali Paşa'nın 6000 askeri ve o kadar halk yemek yediği halde yine o kadar bin sahan ve tepsiler nefis yemeklerle dolu olarak kaldı. Paşa'ya üç küheylan kısrak hediye etti. Murtaza Paşa da Ali Paşa'ya samur kürk ve bir mücevher hançer hediye etti.

      Oradan yine kıbleye giderek "Şugur Köprüsü"ne geldik. Burası da Halep toprağında, Âsi Irmağı kıyısında, çimenlik bir yerdedir. Küçük bir hanı vardır. Ama tehlikeli yerdir. Tanrı, bir hayır sahibine imarını nasib ederek hacıların yolunu emin eylesin. Oradan yine kıbleye bazen kayalı, bazen sazlı ve bataklı yerleri geçerek altı saatte "Mudık Kalesi" ne geldik. Burayı Nureddin Şehid Sultan'ın  Mudık adlı veziri yaptığı için o adı taşır. Burasını Selim Han, Çerkesler'den aman ile almıştır. Halep Eyaleti'nde, aynı adı taşıyan bir gölün kıyısında, küçük, kayalı, alçak bir tepe üzerinde, kare şeklinde yapılmış küçük bir kaledir.

      Buradan kalkarak yedi saat gidip "Şecer Kalesi"ne geldik. Mısır sultanları hatunlarından "Şeceretüddür" adlı hatun, Diyarıbekir Eyaleti'nde "Hasankeyf"te bulunan oğlunu ziyarete giderken burada kendisini haramiler basıp büyük savaşla kurtulmuştur. Oğluna Hasankeyf'te hükümdarlık nasib olduktan sonra dönerken bu korkunç ve tehlikeli yerde bir kale yaptığından o Hatun'un adıyla "Şecer Kalesi" denmiştir. Sonra Mısır'da bu hatuna padişahlık nasib olmuştur. Kabe'yi birçok kıymetli eşya ile süslemiştir. Bu kale de o Hatun'un hayratındandır. Kendisi, Mısır içinde "Sıtt-ı Nefise" yakınında, Sirkeciler Mahallesi'ndeki güzel camisi içindeki bir kubbenin altında gömülüdür. Kale sonraları Sultan Gavri'nin eline geçmiş, ondan da Birinci Selim fethetmiştir.

      Hama Şehri: Bu şehre Yunanca "Hamutan" derler. Farsçası "Dâr-i Şenbet" tir. Dürzüler "Şehr-i Rezûl" derler.

      Araplar umumiyetle "Hama" der. Tufandan sonra ilk yapan Nuh'un oğlu "Hâm" dır. Gayet mamur olup Âsi Irmağı'nı buraya akıtmadan önce 400.000 kadar büyük kuyularla sulanır ulu bir şehirmiş. Bütün halkı Yahudi olmakla Buhtunnasr bu Yahudi kavminden öcünü almak için Hamutan şehrini de yıkmıştır, İskender zamanına kadar biraz imar olunmuşsa da İskender 32 yıl hükümet sürerek öldükten sonra kalesi Rum kayserleri tarafından yapılmıştır. Sonraları gayet mamur olmuştur. Kiralı, Şamtarablusu'nda ispanya Firenkleri ile ittifak edip Şam, Mekke, Medine yollarını harap etmeye başladılar. Nihayet Hazreti Ömer'in halifeliği zamanında "Ubeyde bin Cerrah" başkumandan olup 50.000 askerle bu kaleyi kuşattı. Şehir zorla Rumlar'dan alınarak İslâm ülkesine eklendi.

      Şam Halifeleri zamanında Tarablusşâm'ı istilâ eden Firenkler  buraya da gelmişlerse de çölden Araplar yardıma yetişerek şehri kurtarmışlar, Firenkler'in kılıç artıkları da Dürzü dağlarına sığınıp güç hal ile Tarablus'a varabilmişlerdir. Sonra halife tarafından kale gereği gibi tamir olunmuştur.

      Daha sonra kale Mısır sultanlarından Gavri'nin eline geçmiş ve Yavuz Selim Han, Mısır fethine giderken Şam veziri Çerkes "Sınalbay", Selim Han'a itaat edip Hama Kalesi'nin anahtarlarını savaşsız tesîim etmiş ve vilâyet valiliğine "Güzelce Kasım Paşa", kadılığına da "Kemal'paşaoğlu Damadı İzmitli Muslıhiddin Hicâbi tayin olunmuştur.. Hama, Şam'a bağlı sancak olmuştur. Mısır fethinden dönüşte yeniden yazılma yapılıp Tarablusşam Eyaleti'nde ayrı bir Sancakbeği tahtı olmuştur. Beğinin Padişah tarafından 364.036 akça hası olup 33 Zeamet ve 171 Tımarı vardır. Çeribaşısı, Yüzbaşısı, Alaybeğisi vardır. Bütün Paşa askeriyle Zeametlileri ve Zeametlilerin Cebelileri 2000 asker olup sefere koşarlar.

      Dört Mezhep'ten Müftüleri, Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, büyükleri, eşrafı vardır. Sipahi Kethüda Yeri, Yeniçeri Serdarı. Kale Dizdarı, neferleri, Muhtesibi vardır. 300 akça pâyeli kazadır. Nahiyelerinden kadısına yıllık 6 kese hâsıl olur. Beğine de adalet üzere 30 kese gelir.

      Hama Kalesi çöl içinde ve Âsi Irmağı kıyısında yığma bir tepe üzerindedir. Kesme taşla yapılmıştır. Eski zamanda çok mamur imiş. İç El olmakla burç ve duvarları o kadar mamur değildir. Dört çevresinde hendeği yoktur. Kale içinde 1000 kadar bağlı bahçeli, havuz ve şadırvanlı yüce saraylar vardır. Hepsi beyaz taştan yapılmadır. En meşhur sarayı "Arnavut Mehmed Paşa Sarayı"dır. Âsi Irmağı kıyısında, 300 odalı, birçok sofalı, 2 hamamlı, haremi bahçeli bir saraydır ki benzeri ancak Şam'da bulunur. Burada Murtaza Paşa Efendimiz'e bir ziyafet verildi ki dillerle tarif edilmez.

      Şeyh Abdülkadiri Gilânî oğlu Şeyh İbrahim Efendi'nin sarayı da meşhurdur.

      Şehirde 105 cami vardır. Yukarı Çarşı içinde Ubeyde bin Cerrah Camii vardır ki Hama fatihinin camiidir. On Müjdelilerdendir.  Bu cami eskiden kilise imiş. Fetihten sonra cami yapılmıştır.

      "Güzelce Kasım Paşa Camii": Yavuz Selim Han'ın fethinde vali olup bu camiyi yaptırmıştır. Bunlardan başka mescitleri de çoktur. 72 kadar Sibyan Mektebi vardır. Tekkeleri varsa da en meşhuru "Abdülkadirü'l Gîlânî Tekkesi" olup mamur, güzel, dervişleri çok ve imaretinde nimeti daimdir.

      Yedi tane tüccar hanı vardır. Çarşıları Halep ve Şam çarşıları kadar güzel değildir ama yine her türlü kıymetli eşya bulunur. Kuyumcuları ile berberleri çoktur. Yeri bir parça sıcak olmakla halkının yüzlerinin rengi buğdayımsı ise de niceleri beyaz yüzlü, niceleri kırmızı renkli, zayıf ve pirlerinin duaları kabul olunur adamlardır. Edepli, namuslu kadınları vardır. Fakat o kadar güzel değillerdir. Avam tayfası çuka, alacalı ve ipek kaftan giyerler.
     Orta halli olanları kanaatkar olup hepsi alacalı bir ferace ve sof giyerler. Kadınları ayaklarına çizme giyer ve başlarına beyaz çar bürünürler. Şehir Dördüncü İklimin ortasında olmakla suyu ve havası sıcaktır. Şehirden dışarıda bir sam yeli eser ki insanı helak eder. Ama şehre tesir etmez. Şehrin bütün halkı pembe ipliği eğirip çarşaflar, havlular ve ipek kara peşkirler yaparlar. Asker tayfasından süvarileri çok olduğu için gayet sanatkârane at gemi yapar demircileri vardır. Hama'nın gemi meşhurdur.

      Şam'ın Havran buğdayından taneli buğdayı olur. Güzel arpası, pamuğu, fulü, reyhanı, terefili, yoncası ye küheylan atları çok olur.

      Hamamları gayet güzeldir. Arnavut Mehmed Paşa Hamamı kadar aydınlık bir hamamı hiçbir diyarda görmedim. Kırım Bahçesarayı'ndaki Mehmed Kirey Hamamı'na eşittir. Bu hamam yeni yapılmıştır. Kubbelerindeki Necef, billur, muran taşları hamamın içine ışık döküyor. Bütün futaları ipektendir. Silecekleri, havluları ve üstü kumaşla örtülü döşemeleri temizdir. Hamamın içinde Hanefî kurnalarının ve Şafii havuzunun lüleleri ve bütün tasları altın yaldızlıdır.

      Şehir halkı "bunlardan başka yüz seksen kadar da saray hamamları vardır" diye övünürler. Hakikat de öyledir.

      Bu şehirde acayip bir dolap vardır, öyle bir dolaptır ki dört çevresindeki çöllerin sekizer saatlik yerlerinde gece yarısında "Yâ Muhammed" sesi ayan beyan işitilir. O cihetle adına "Muhammed Dolabı" derler. Göğe yükselmiş uzun bir dolaptır. Orta milinden ta tepesine varıncaya kadar 40 mimar zirâidir. 40 arşın dahi aşağıda olup 80 arşınlık yüksek bir dolaptır. Tahtaları Baalbek dağlarından gelir çam ağaçlarıdır, üzerinde 100 ve 150 şer okkalık mıh ve enserleri  vardır. Dolabın dört çevresinde binlerce su kovası vardır. Kule üzerine saf su akmakta olup oradan su kemerleriyle şehrin bütün cami, mescit, han, hamam, tekke, medrese, imaret ve saray gibi büyük yapılarına giderek su verir. Gayet büyük bir vakıf olup vergiden bağışlanmış dülgerleri ve 40 -50 kadar hademesi vardır. Yanına yaklaşıp temaşa eden kimsenin kulağı sesin şiddetinden sağır olur. Asıl garip teşama bu ki şehrin âvâre çocukları bu dolaba sarılıp dönerek yukarı çıktıktan sonra kendilerini Âsi Irmağı'na atarlar.

      Bu dolaptan başka Âsi Irmağı'nın iki tarafında 3000 tane Cennet misali bağlar ve bahçeler vardır. Her birinde, ikişer üçer dolapla sebzeler suvarılır. Ama bu Muhammediye Dolabı'ndan büyüğü yoktur ki Arap ve Acem seyyahlarınca meşhurdur.

      Hama şehrinin dışında "Taşköpüoğlu Hâmid Çelebi"nin ziyaretgâhı vardır, Kudüs'ten gelirken yine mukaddes topraklardan sayılan bu Hama'da merhum oldu.

      Onunla aynı yerde "İbrahim Azerî Çelebi" de yatmaktadır. Bu, "Muallimoğlu Efendi"nin körpe can kuzusudur. Hama'da ateşli hummadan öldü. Gî!âni Tarikatı şeyhleri civarında Hâmid Efendi ile bir yerde gömülüdür. "Dediler Geçti Azerî Çelebi" ölümüne tarihtir: 993. 

      Bu ziyaretlerden sonra tuğlar ileri gönderildi. Çöl içinde "Destan Köprüsü"nde konakladık. Büyük bir köprüdür. Mukaddes topraklardan akan iki ırmak üzerinde böyle bir köprü yoktur. Mukaddes topraktan akan büyük ırmaklardan biri de Fırat'tır. Malatya hududundan Umman Denizi'ne kadar akar. Irmağın, güney ve batı tarafları Hâşân, Askalân, îtimle, Yafa, Akkâ, Sayda, Beyrut, Şam, Tartus şehrine kadar mukaddes topraklardır. "Ramazanoğlu Yaylası" huduttur. Maraş da dahildir.

     Müfessirlerin doğru sözlerine göre Tanrı, mahşerde İsrafil'e sûru çaldırınca bu mukaddes toprak o kadar genişleyecektir ki insanlar, cinler, kuşlar hep burada toplanacaktır ve bu durumda herkes Kudüs'ü soracaktır. Buralara onun için mukaddes topraklar derler. Başka bir söylentiye göre de Hazreti Davud'un tabutla gezdiği yerler mukaddes topraklardır. Bir söylentiye göre de Peygamberlerin gömüldüğü yerler mukaddes topraktır. Şu halde bu mukaddes toprak yani Baalbek Ovası'nda Tennûr, Zâbûl, Kelb, Zagzaga Irmakları ve daha sair ırmaklar bulunur. Ama Fırat ve Âsi'den başka, mukaddes topraktan akan büyük ırmak yoktur. Fırat, mukaddes toprağa girdikten sonra köprüden geçer. Çünkü ötesinde köprü yoktur. Çünkü deniz gibidir. Köprü falan tutmaz.

      Malatya, Birecik ve Caber Kaleleri önünden gemilerle geçilir. Birecik'ten ta Bağdat Ovası'na ve "Kurna"ya varıncaya kadar bütün tüccarlar mallarını keleklerle ve gemilerle Bağdat ve Basra'ya götürürler. Ama bu Âsi Irmağı öyle değildir. Köprü tutar. Bir köprüsü "Antakya Köprüsü" olup biri de bu "Asan Köprüsü" dür. Abbâsîler'den Harun Reşid ve Şam hükümdarlarından Nureddin Şehid ve daha nice padişahlar bu köprüleri onarmışlardır. Çünkü, halkın geçit yolu olup Mısır, Şam ve Halep yollan üzerindedir.

     Bu köprünün Humus toprağı tarafı kenarında, bir bayır üzerinde ve Humus sınırı üzerinde yüz evli bir Arap köyü var. Orada "Bâyezîdi Bistâmî"nin mezarı bulunmaktadır.  Şeyh Hazretleri o köy içinde bir cami ve tekkenin içinde gömülüdür. Tekkede 100 den fazla derviş var. Gelip gidene tekkenin nimeti boldur. Bütün çöl Arapları ve Türkmanlar bu hazrete inanırlar. Ziyaretgâhtır. Bu Bâyezîd Hazretleri Bağdad'ın "Kuşlar Kalesi" adlı yerindeki evinden çıkıp görür ki gök yüzünün rahmet kapısı açılmış. Hayretle "aman Yârabbi" diyip bakmaya dalınca hatiften: "Ey Bâyezîd! Benim böyle 70.000 rahmetim kapısı vardır" sesini işitince "hû" diyip Bağdat çölü içinde semâ etmeye başlar. O çöllerde semâdan ayaklarında tırnak ve parmak kalmayarak kuru incik kemikleriyle buraya gelir. Merhum olur. Cesedini' gömerler. Yüce ruhu kutlu olsun.

      Burada Şam'ın Çavuşlar Kethüdası, Çavuşlar Emini, Şam Yeniçeri Ağası  ve nice Divan Üyesi hediyelerle Divan hizmetine geldiler.

      Buradan hareketle çöl içinde altı saat giderek "Humus" şehrine geldik.

      İlk kurucusunu bilmiyorum. Kalesine kayserler yapısıdır diyorlar. Bunu Hazreti Ömer'in halifeliği sırasında Ebû Ubeyde bin Cerrah aman ile fethetmişse de sonra yine Kâfirlerin istilâsına uğramış, ikinci fatihi Hâlid bin Velid olmuştur. Sonra Mısır Sultanı Gavri elinde iken 922 tarihinde şehir ahalisi Osmanlı Hanedanı'nın debdebesini görüp Hazreti Osman'ın el yazısıyla yazılı Kur'an ile kalenin anahtarlarını Birinci Sultan Selim'e teslim etmişler, bütün vergilerden bağışlanmışlardır. Evvelce 799 tarihinde (5 Ekim 1396-23 Eylül 1397) Temürlenk, Şam'ı yıkıp yerle bir etmeye gelirken bu Humus şehrindeki Hazreti Osman Kur'an'ı sebebiyle bu elleri bağışlayıp harab etmemişti.

      Selim Han'ın yaptırdığı yazdırmada bu Sancak, Ahtamanoğlu'na ihsan olunup Tarablusşam Eyaleti'nde Sancakbeği tahtı oldu. Hâlâ da öyledir. Hası 220.290 akça olup Tımar ve Zeametlileri 169 kişidir. Alaybeğisi, Çeribaşısı, Yüzbaşısı vardır. Beğinin askeriyle ve bütün Tımarlı ve Cebelisiyle 2000 askeri olup sefere koşarlar. 300 akça pâyeli kazadır. Dört Mezhepten kadıları ve Nakîbüleşrafları vardır. Muhtesibi ve Şehir Naibi dahi var. Çöllük olmakla nahiyelerini göçebe Araplar harab etmiştir.

      Humus Kalesi, Âsi Irmağı'ndan tam 5000 adım doğuda, bir çölde, yığma bir tepe üzerinde yontma taştan sağlam bir kaledir. Batıya açılır bir kapısı vardır. Kapısı demir kanatlıdır. Dört çevresinde hendeği yoktur. Duvarının yüzünün taşları nakışlıdır. Hisarın içinde evler vardır. Kalenin Dizdarı ve neferleriyle yeteri kadar topu vardır.

      Paşa Efendimiz bu şehre girince acayip top şenlikleri ettiler. Hayli yüce bir kaledir. Bu Arabistan'da Humus, Hama, Halep kaleleri hep böyle yığma tepeler üzerine kurulmuş. Aşağı varoştaki evleri daha güzeldir. Bağ ve bahçeleri yoktur. Âsi Irmağı kıyısında yer yer bahçeler vardır. Şehre eski padişahlardan kalma bir ark vasıtasıyla su gelir. Suyu gerçi bu suretle Âsi Irmağı'ndan gelir ama hamam suyu gibi ılık olur. Aşağı varoş etrafında kervansaray olduğu için göçebe Araplar'dan gayet korkarlar.

      Yukarı iç kalesindeki "Sultan Camisi" o kadar büyük bir cami değilse de eskilerin baktığı, gözünün değdiği yer olmakla ruhaniyetlidir ve Hazreti Osman'ın kûfî yazıyla yazdığı Kur'an bu camidedir. Hazreti Osman, Medine'de bu Kur'an'ı okurken bir ramazan gününde şehid edilmiştir. Şehrin bu camiden başka da cami ve mescitleri vardır. Mescitlerinin meşhuru "Bî'a Mescidi"dir. 2 medrese, 1 dârülhadis, 1 dârülkurrâ, 7 sibyan mektebi vardır. Bunların evkafı o kadar kuvvetli değildir. Üç tekkesi, üç hanı, bir hamamı vardır. Hamamının suyu dolapla Âsi Irmağı'ndan gelir. Hamam küçüktür, öğleden sonra kadınlar girer. Bir miktar da dükkânları vardır ki her şey bulunur. Lâkin bedesteni yoktur. Suyu ve havası çöllerin haraketine tâbidir. Bazı zaman sam yeli bile eser. Buralardan o kadar güzel çıkmaz. İbadet edicilerden evliya kılıklı adamları pek çoktur.

      Sanatlarından meşhur olan beyaz havlu, pembe makreme (=örtü), ipek siyah peştemal, siyah büyük çuvalları, alaca makremeleri övülmeye değer. Halkı Oğuz tayfasındandır. Yalan, iftira, arkadan söz söylemek, kötülük nedir, bilmezler. Eski zamanda kâhinler ve hakimler bu şehrin içinde, yer altında yılan, akrep, çıyan vesair zehirli hayvanlar için tılsımlar gömmüşlerdir. Bugüne kadar o tılsımların tesiriyle yılan ve akrep misali zararlı hayvanlar bulunmaz. Ara sıra görülse de insana diş vursa tesiri olmaz. Bu Humus'un toprağından bir kişi herhangi diyara götürse; yılan, akrep veya çıyanın soktuğu yara üzerine bu toprağı bağlasa Tanrı'nın emriyle defolur.

      Bir de Humus'un içinde bir su kuyusu vardır. Bir kimse o su ile gömleğini yıkasa o adamı asla akrep sokmaz. Meğer ki o gömleği başka bir su ile yıkayarak hükmünü bâtıl ede.

      Ahalisinden dinledim: Humus'un bir tarafında bir mescit olup kapısı üzerinde acayip şekilli bir tasvir vardır. Yukarı yarısı insan, aşağı yarısı akrep şekillidir. Ham mermerdendir. Bir adam o suret üzerine bir parça hamur yapıştırsa o hamur, heykelin şekline benzer.

     Hamur kuruduktan sonra azıcık bir parçasını ateşe bırakıp akrep sokan kimseye tütsü yapsa o yaralı adam hamur kokusunu işitince yaranın acısı geçer. Dizdar Ağa bana 50 dirhem kadar ihsan etti. Sakladım. Sonra Acem diyarında, Urmiye şehrinde bir kölemi akrep soktu. O hamurdan ateşe bir parça bırakıp köleyi buhurladığımda derhal ağrıdan kurtulup akrebin soktuğu yerinden sarı sular aktı.

     Bu şehirde Sahabelerden birçok kimse gömülüdür. Humus civarındaki "Sem'ân" adlı köyde de Emevîler'den Ömer bin Abdül'aziz gömülüdür.

      İç hisarda Hazreti Osman'ın el yazısıyla Mushaf var demiştik. Humus'ta ne zaman su kıtlığı olsa bu kutlu kitabı çıkarırlar. O an yağmur yağar.

      Peygamber'in musahiplerinden Ömer bin Ümeyyeti'z-Zamîrî, Peygamber öldükten sonra dünyaya küsüp nice zaman seyyah gibi dünyayı dolaşıp nihayet bu Humus şehrine gelmiş. Görmüş ki iki kişi mezar kazmıştır, "acaba uzun mu, kısa mı" diye tartışıp duruyorlar. Hemen yanlarına yaklaşıp: "Merhum olan benim kadar var mıdır" der. Onlar da: "Evet var" derler. Amr hemen sıçrayıp mezarın içine girer. Meğer mezar kazanlardan biri Azrail imiş. Ömer'in yakasını tutup canını alır. Oraya gömülür. Bu Baba Ömer Hazretleri Türbe-sini  türlü türlü eşya ile süslerler.

      Melik Eşref Muzaffereddin Musa da babası Melik Mansur İbrahim'in yerine Humus beği olup 662 yılında ölmüştür. 

      Buradan kalkarak 6 saatte "İki Kapılı Han"a geldik. Bir çöl içinde ve Sam toprağında 10.000 at alır büyük bir handır. Gelip gidenler bir kapısından girip öteki kapısından çıktığı için "iki Kapılı" derler. Kalesi büyücektir. İçindeki nefer-ler çevreyi Arap eşkıyasından korur. Buradan da kalkıp kıble yönünde 7 saat giderek "Nebük" köyüne geldik. Şam toprağında bağlı bahçeli, sulu, yemekli mamur bir köydür. Bir camii var. Civarında bir han yapılsa daha mamur olurdu.

      Buradan da kalkıp 6 saatte "Kadife Banı" adlı 'büyük kaleye geldik. Yemen Fatihi Sinan Paşa'nın vakfıdır. Üç yüz askerle mütevellisi hâkimdir. Bu hana tâbi 70 tane vakıf köy vardır.

     On bin kişi atıyla, devesiyle gelip içinde dursa yine bir kısmı boş kalır. Birçok odaları, beş bin at alır ahırı, ayrıca develiği, harem odaları, imareti, kileri, fırını, 40 tane dükkânı, ferah hamamı, ayrıca Mütevelli Sarayı ve paşalara mahsus sarayı olan ulu bir handır ki hep kargir yapılıdır. Duvarları hep silâh asacak demir çengellerle doludur. Her tarafta at bağlayacak demir halkalar vardır. Ortasında büyük bir havuz vardır. Her gece bütün konuklara ocak başına birer bakır sini ile beşer tas et parçalı buğday çorbası, adam başına birer ekmek ve her ocağa şamdanlı bir mum hademeler tarafından getirilir. Her gece misafirlerin at, deve ve katırlarına da yem verilir.

      Murtaza Paşa Efendimle Mütevellisi Kasımağaoğlu Mustafa Çelebi büyük bir ziyafet çekti ki dillerle tarif olunmaz. Bu hanın hayratı çok büyük olup Arap ve Acem'de "Kadifeli Han" diye meşhurdur.

      Oradan kıble yönüne gidip altı saatte "Harsa" köyüne geldik. 300 evli, bağlı bahçeli, bir camili mamur köydür. Burada bütün Şam ileri gelenleri hediyeleriyle Paşa'ya gelip tanıştılar. Hepsinin hediyeleri makbule geçip yüz elli kadar hediye at ve kısrakları cömert Paşa, Ağalarına ihsan eyledi. Sair yiyecek içecek makulesi hediyelerle Paşa'nın bütün askeri zengin olup bana da Nâşifzâde'nin hediyesi olan atı koşumu ile ihsan etti.

      Ertesi sabah erkenden Şam askeri deniz gibi dalgalanarak zırh, külah, cebe ve demir giyinip kuşanmış olarak anayolun iki tarafına sıra sıra durdular. Selâmladılar. Kılıç ve kargılardan Şam Ovası büyük bir ormana döndü. İki yanı keskin süngülerin ışıltısı göz kamaştırıyordu. Bütün ileri gelenler, eşraf, bilginler, dindarlar, imamlar, hatipler, mollalar, seyyidler bütün tevâbileriyle atlar üstünde sıra sıra selâma durdular. Hac Emîri bulunan Sinan Paşa ayrıca askerle güzel bir alay gösterdi ve selâmladı. Ondan sonra Türkmanoğulları İsa, Musa Ağalar; Abdüsselâmoğulları; Sinan Paşaoğulları; Kasımağaoğlu, Nâzifzâde Mehmed Efendi, Şam Defterdarı, Şam Kethüda Yeri, Şam Çavuşlar Kethüdası, Çavuşlar Emini, Çavuşlar Kâtibi, sair ileri ge-lenler mücevvezeli ve yuvarlak sorguçlu olarak küheylan atlar üzerinde güzel giyimli Çavuşlar selâma durdular. Kör Abdüsselâm, Rahtavat Mustafa Ağa, Keyvanoğulları, Safed Hâkimi Yavaşça Mehmed Ağa, Salih Ağa, Hüseyin Ağa ve bütün ileri gelenler, büyükler saflar halinde saygı ile selâma durdular. Onun ilerisinde Şam'ın 1500 Yeniçerisi zırh, külah ve cebeli olarak renk renk giyimleri, ellerinde on yedişer boğum kargı ve yalman: demirli Halep kalkanla-rıyla duruyorlardı. Yiğit ve ünlü beğlerin her birisi altlarında soyu, sülâlesi yazılı Arap atları ile selâma duruyorlardı. Bu beğlerin Şam başlığı, Şam işi at takımı, Şam eyeri ve üzengisi ile, Şam kumaşları ve ipekten örme sırmalı sikkeleriyle altı tane yancıkları ve atlarının kutasları vardı. 7 akça ulûfeli Yeniçeriler, arkalarındaki beşer, onar, kırkar, ellişer Gürcü, Abaza ve Çerkes kuleleriyle sıralar halinde selâma durmuştu. Yeniçeri Serdarı, Sipah Kethüda Yeri de ay- rıca selâm alayı yaptılar. Paşa dahi azametle atına binmiş olarak 400 kişi ile geçti. Bunlar sedefli, savatlı, mükemmel silâhlı ve kuskunlu idiler. Onların arkasından 200 Deli  ve 200 gönüllü  geçti. Bunlar da iyi pusatlı, kapaniçeli, sırıklarında kurt derileri sarılmış renkli bayraklarla, başlarında iri külah ve Salihli takkeleriyle, çelenkleriyle atbaşı geçtiler. Onların ardından 100 Çeşnigir, 100 Dışarı Külâhçılar dahi elleri sırıklı, küheylan atlar üzerinde geçtiler. Ondan sonra 100 tane iç Ağası, Saraçları, 100 tane Mahrebcileri,  Mutfak Emini, Vekilharç tevâbileri hep sırıklarla geçtiler. Ondan sonra 200 Müteferrika, 200 Kapıcıbaşı samur kürklü, küheylan atlı kırk ellişer eli sırıklı yiğit yardaklarıyla zırh ve altınlı külahlarla atbaşı geçtiler. Onların arkasından Paşa'nın bir yüğrük bayrağı,  bir artçı bayrağı, iki tuğu geçip ardı sıra Paşa'nın 9 küheylan atı, altın işlemeli ve değerli taşlarla donatılmış olarak geçti.

     Bu atların yedekleri mücevveze kavuklu idi ve başlarında Emîr-i Ahur Ağa bulunuyordu.

     En geride Paşa, dîbâ, şib ve sırma ile dokunmuş mücevherliler giymiş, kadife cevahir düğmeli kapaniçe ve sadak  ile geçti. Paşa'nın iki yanında kırmızı dolmalı ve sırmalı üsküflü Matracılar ve altın taşlı Satırlar ile silâhlara ve aletlere bürünmüş dört yüz iç Ağası vardı. Böylece mehter dövülerek 10 Şevval 1058 (28 Ekim 1648) günü Şam'a girdi. Allah mübarek eyleye! İmkânı kadar Şam'ın durumunu öğrenip bütün evliya ve peygamber mezarlarını ziyaret ile yüzümüzü sürdük. Bütün ileri gelenleri ve eşrafı düzgün konuşurlar. Dilleri Arapçadır.

      Şam'da Murtaza Paşa Efendimiz'le gece gündüz Hüseyin Baykara fasılları edip konuşurken İstanbul tarafından Paşa'nın ulağı geldi. Mevlevi sadrazamın azledilerek sürüldüğünü, yerine Kara Murad Paşa'nın sadrazam olduğunu bildirince Paşa Efendimiz çok üzüldü. Çünkü kendisi Koca Mevlevi Mehmed Paşa çırağı olup Has Harem'den doğruca Koca Vezir'in sarayına çıkmıştı ve onun tarafından yetiştirilmişti.

      O gece Paşa ile konuşurken Paşa Efendimiz "Hazinedarı çağırın" dedi. Hazinedar gelince: "Evliya Çelebi'ye 300 altın, bir samur parçası serhaddî, üç köle, kürkleriyle üç kat esvap, kölelerine de ellişer kuruş" dedi. Hazinedar derhal 300 altını bana verince Paşa Efendimiz: "Kardeşim Evliya! Allah kolay getirsin. Devlet Kapısı'na yolcusun" diyince aklım başımdan gitti. "Ne çare, emir sizden" dedim. O gece Murtaza Paşa ile bütün emirleri, mektupları yazıp ertesi sabah dahi bütün dostlarla vedalaşarak üç kölemle yola çıktım.

Kaynak: Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler, MEB 1000 Temel Eser

Powered by OrdaSoft!